HÂLİSA - TDV İslâm Ansiklopedisi

HÂLİSA

خالصة
HÂLİSA
Müellif: SAIYID ATHAR ABBAS RIZVÎ
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
Baskı Tarihi: 1997
Erişim Tarihi: 05.10.2022
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/halisa
SAIYID ATHAR ABBAS RIZVÎ, "HÂLİSA", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/halisa (05.10.2022).
Kopyalama metni

İran ve Hindistan’da kurulmuş İslâm devletlerinde, yeni fethedilmiş veya türlü yollarla kazanılmış olup gelirleri sarayın harcamalarına ayrılan toprakları ifade etmek üzere kullanılan hâlisa kelimesine XIII. yüzyıl sonu ve XIV. yüzyıl başlarından itibaren rastlanır. Bu tür uygulamalar, İslâm’ın ilk devirlerinde “savâfî” denilen topraklarla halifelerin “dıyâu’s-sultân”, “dıyâu’l-hulefâ” vb. adlar verilen özel mülklerinin statülerinden kaynaklanmıştır (bk. DAY‘A). İran ve Irak’ta Abbâsîler’den sonra ortaya çıkan İslâm devletlerinde bu topraklar için has veya hassa tabiri kullanılmış, Osmanlılar’da padişaha veya devlet hazinesine doğrudan bağlı topraklar da aynı adla anılmıştır. Toprak ve vergi sisteminde yeni düzenlemelerde bulunan İlhanlılar’da, özellikle Gāzân Han’ın saltanatı (1295-1304) sırasında has, hassa adlarıyla bilinen toprakların yanında yeni elde edilmiş veya bataklık, orman, denizden kazanılan işlenmemiş araziler için (arâzî-i mevât) hâlisa kelimesi kullanılmıştır. Bu tabir Hindistan’daki İslâm devletlerinde ve Safevîler’de yaygınlık kazanmıştır.

IX ve X. yüzyıllarda Abbâsîler’in zayıflaması ile güçlenip bulundukları bölgelere hâkim olan mahallî idareciler fetih, istimlâk, satın alma, hediye yoluyla elde ettikleri toprakları saraya tahsis etmeye başladılar. Saffârîler, Sâmânîler, Gazneliler ve Büveyhîler gibi devletler de bu uygulamayı sürdürdüler. Bu bölgelerdeki mahallî hânedanlar, geliri hazineye intikal eden her türlü varlıkları için has veya hassa tabirini kullanıyorlardı. Hassalar, mahallî hânedan veya devletlerde özel bir memurun kontrolü altında bulunuyordu. Nitekim Muhammed b. Hüseyin el-Beyhakī, Gazneli sultanlarının şahsına ait olup “dıyâ-ı Gazne-i hâs” denilen toprakların özel memurlar tarafından idare edildiğini yazar (Târîḫ, s. 156).

İran ve Irak’ta hüküm süren Büyük Selçuklular ile Irak Selçukluları, Orta Asya kabile gelenekleriyle Sâsânîler’de olduğu gibi kendilerini toprağın tek sahibi olarak görüyorlardı. Selçuklu sultanları devletin sınırları içinde bulunan toprakları evlât, kardeş gibi hânedan mensuplarına değişik kategorilerde iktâ ediyorlardı. Bununla birlikte kaynaklar Selçuklu sultanlarının Kâzerûn, Kûfe, Merv, Bestam ve Rey gibi bölgelerde özel emlâklerinin bulunduğunu kaydeder. İlhanlılar ise bazan çok geniş toprakları bile “emlâk-i hâssa” veya “incü” denilen özel emlâklerine dahil ederlerdi. İncüler çok geniş olabiliyordu. Meselâ Gāzân Han, 120.000-140.000 hektar kadar sulanabilir araziye sahip bulunuyordu. Bundan dolayı incülerle ilgilenmek üzere Dîvân-ı İncü denilen bir vezirlik kurulmuştu. Ayrıca çeşitli yollarla elde edilen verimsiz, terkedilmiş veya işlenmemiş topraklar için ayrı bir kategori oluşturulmuş ve bunlar hâlisa olarak adlandırılmaya başlanmıştı. Hâlisa kategorisindeki topraklar işlenip verimli hale getirilmek şartıyla bazı kişilere kiraya verilirdi. Böylece topraklardan alınan verginin bir kısmı yetiştirilen ürün cinsinden aynî olarak tahsil edilmekteydi. Safevîler devrinde başlangıçta hassa ve hâlisa terimleri birbirinin yerine kullanıldıysa da I. Abbas zamanında (1587-1629) bunlar farklı anlamlar kazandı. Buna göre doğrudan doğruya şahın kontrolü altında bulunan eyaletlere hassa, merkezî hükümet adına eyaletlerdeki valiler tarafından idare edilen daha küçük topraklara da hâlisa dendi. Hassaların daha geniş sahaları içine alacak derecede büyümesi, bazı eyaletlerde hâkim olan valilerin güçlerini kırmaya yönelikti. Hassalar “müstevfî-i hâssa” adı verilen görevlilerce kontrol ediliyor ve gelirleri onlar tarafından toplanıyordu. Böylece 1588-1606 yılları arasında Kavzin, Kâşân, İsfahan, Kirman (kısmen) Yezd, Kum, Mâzenderan, Gîlân ve Âstârâ Gaskar eyaletleri belli bir süre saray mülkü haline getirilerek gelirleri şahın kullanımına tahsis edildi. I. Abbas ve II. Abbas (1642-1666) zamanında hassa toprakları daha da genişletildi; ancak bir müddet sonra siyasî güçlükler ve savaşlar yüzünden tekrar küçültüldü.

Hassa eyaletlerinin başına vezirler tayin edilir ve idareye de “serkâr-ı hâssa-i şerîfe” denirdi. Osmanlılar’a benzer bir gulâm sistemi kuran I. Abbas, eyaletlere vali olarak daha çok Kafkasya ve Gürcü birliklerinin kumandanlarını tayin ederdi. Bu birliklere mensup olan ve gulâm adı verilen askerler şaha son derece bağlı idi. Hassaların malî işleri müstevfî-i hâs tarafından kontrol edilirken ürünlerden alınan gelirleri köylülerden maliye memurları toplardı. Masrafları hassa gelirleriyle karşılanan düzenli ordu ve eyaletlerdeki milisler, Şah I. Abbas’tan itibaren Safevî Devleti’nde iç barışın korunmasında önemli rol oynamıştır. Safevîler’den sonra İran’da zaman zaman devlete karşı isyan eden kimselerin topraklarına el konularak hâlisa ilân edilmiştir.

Nâdir Şah saltanatının son yılında (1747), Safevîler döneminde kurulan vakıfların bir kısmını hâlisaya tahvil etti. Bu uygulamaya “rakabât-ı Nâdirî” dendi. Ancak Nâdir Şah’ın halefi Âdil Şah bu kararı iptal ederek vakıfları eski haline getirdi. Kaçar hânedanı devrinde fetihler sonunda ele geçirilen topraklarla görevlerinden uzaklaştırılan makam sahibi kişilerin toprakları hâlisaya dahil edildi. Bunlara “hâlisacât-ı zabtî” adı verildi. Hâlisacât-ı zabtî’nin bazıları bir müddet sonra tekrar eski sahiplerine iade edilebiliyordu.

XIX. yüzyıl ortalarına gelindiğinde İran topraklarının neredeyse üçte biri hâlisaya dönüştürülmüştü. Ancak bunların iyi idare edilmemesi ve ziraî verimliliğin gittikçe azalması sonucunda Nâsırüddin Şah ve halefleri hâlisa topraklarının büyük bir kısmını ulemâ, tüccar ve makam sahiplerine sattılar. 1907’de toplanan Millî Meşveret Meclisi, hâlisaların eyalet valilerine hizmet karşılığı verilmesi usulünü kaldırdı. Rızâ Şah Pehlevî devrinde (1925-1941) yüzlerce hâlisa köyü sözde satın alınarak “emlâk” denilen farklı bir kategoriye sokuldu. Fakat 1960’lara gelindiğinde son İran şahı Rızâ Şah Pehlevî emlâk ve hâlisaların büyük bir kısmını köylülere veya arazilerin asıl sahibi olan memurlarına dağıttı.

Hindistan’da Delhi Sultanlığı döneminde (1206-1526) idarî yapı Büyük Selçuklu hükümet şekline benzemekteydi. Başlangıçta Delhi ve etrafındaki köyler hâlisaya benzer bir statü içindeydi. Daha sonra Sultan İltutmış (1211-1236), Doğu Pencap’ta Tabarhinda ve Doâb’daki köyleri kendi has topraklarına kattı. İltutmış, ordusundaki yaklaşık 3000 süvarinin ücretlerini hâlisa köylerinden karşılamaktaydı. Bu şekilde tahsis edilen köylere iktâ deniyordu. Sultan Balaban zamanında (1266-1287) bu uygulama bazı suistimallere rağmen sürdü. Sultan Alâeddin Halacî (1296-1316), aynı zamanda daha önce milk, idrâr, in‘âm ve vakıf olarak tahsis edilen köyleri de hâlisaya dönüştürdü. Sultan Gıyâseddin Tuğluk ve II. Muhammed dönemlerinde hâlisa idaresinde kayda değer bir değişme olmazken Sultan Fîrûz Şah Tuğluk (1351-1388) seleflerinin uygulamalarını tamamen değiştirdi. Böylece hâlisa durumuna getirilmiş bulunan dinî kurumlar ve arazileri önceki şahıslara ve bunların mirasçılarına geri verilirken askerlerin maaşları da kendilerine hâlisa olarak köyler tahsis edilip ödenmeye başlandı.

Bâbürlü hükümdarları, özellikle Ekber Şah (1556-1605) ve ondan sonra gelen sultanlar, “hâlisa-i şerîfe”lerin idaresinde ve kapsamında büyük değişiklikler yaptılar. Ekber Şah Bengal, Bihâr ve Gucerât dışında bütün Hindistan’ı hâlisa ilân etmişti. Ancak Bâbürlüler devrinde hâlisa ve câgîrler birbirlerine dönüştürülebildiği için onun bu kararı sürekli olmamış, zaman zaman kumandanların hizmetlerine karşılık hâlisa toprakları câgîr olarak tahsis edilmiştir. Bâbürlü sultanları genellikle “pergene” denilen verimli ve idaresi kolay köy gruplarını hâlisaya dönüştürürlerdi. Bâbürlüler’de pergenelerin köylülere icara verilmesi nâdir görülen bir uygulamaydı. Sultan Evrengzîb’den (1658-1707) sonra devletin gerilemeye yüz tutması ile birlikte hâlisa pergeneler nüfuzlu kişilere veya Hindu racalarının tehdidini önlemek için bir çeşit rüşvet şeklinde câgîr olarak dağıtılmaya başlandı.


BİBLİYOGRAFYA

Ebû Yûsuf, el-Ḫarâc (nşr. A. Ben Shemesh), London 1969, s. 75.

Belâzürî, Fütûḥ (nşr. M. J. de Goeje), Leiden 1866, s. 273-274.

, II, 277-278.

Nerşâhî, The History of Bukhara (trc. Richard N. Frye), Cambridge 1954, s. 27-29.

Gerdîzî, Zeynü’l-aḫbâr (nşr. Muhammed Nâzım), Berlin 1928, s. 15.

Mâverdî, el-Aḥkâmü’s-sulṭâniyye (nşr. Ahmed Mübârek el-Bağdâdî), Küveyt 1409/1989, s. 216-220, 248-258.

Muhammed b. Hüseyin el-Beyhakī, Târîḫ (nşr. Ali Ekber Feyyâz), Meşhed 1971, s. 156.

Nizâmülmülk, Siyâsetnâme (nşr. Schefer), Paris 1891-93, s. 28.

İbnü’l-Belhî, Fârsnâme (nşr. G. le Strange – R. A. Nicholson), Leiden 1921, s. 145-146.

Müntecebüddin Bedî‘, ʿAtebetü’l-ketebe (nşr. Muhammed Kazvînî – Abbas İkbâl), Tahran 1329 hş., s. 56, 67, 72, 73.

, s. 381-382.

, II, 20.

Reşîdüddin, Câmiʿu’t-tevârîḫ (nşr. Abdülkerim Alizâde), Leningrad 1946, s. 556-559.

Berenî, Târîḫ-i Fîrûz Şâhî (nşr. Seyyid Ahmed Han), Kalküta 1860-62, s. 61-64, 323-324, 537, 558-559, 561.

Ebü’l-Fazl el-Allâmî, Ekbernâme (nşr. Ahmed Ali), Kalküta 1873-77, III, 117, 282, 381, 494.

a.mlf., Âʾîn-i Ekberî (nşr. H. Blochmann), Kalküta 1867-77, I, 285-288, 300-331, 388.

Abdülkādir el-Bedâûnî, Münteḫabü’t-tevârîḫ (nşr. Ali Ahmed – W. N. Lees), Kalküta 1864-69, I, 384.

, II, 924.

C. Chardin, Voyages du Chevalier Chardin en Perse et autres lieux de l’orient (ed. L. Langlès), Paris 1811, V, 250-252, 276-277, 279, 298-299, 303-304, 380-382.

J. Malcolm, History of Persia, London 1829, II, 313.

İsâmî, Fütûḥu’s-selâṭîn (nşr. A. S. Uşa), Madras 1948, s. 389-391.

Teẕkiretü’l-mülûk (nşr. V. Minorsky), London 1943, s. 25.

D. C. Drennet, Conversion and the Poll Tax in Early Islam, Cambridge 1950, s. 26.

F. Løkkegaard, Islamic Taxation in the Classic Period, Copenhagen 1950, s. 50-51, 157.

A. K. S. Lambton, Landlord and Peasant in Persia, London 1953, s. 105-109.

a.mlf., The Persian Land Reform: 1962-1966, Oxford 1969, s. 45-49, 118-119, 160.

a.mlf., “K̲h̲aliṣa”, , IV, 973-979.

Irfan Habib, The Agrarian System of Mughal India, Bombay 1963, s. 268-273, 277, 278.

a.mlf., “Agrarian Economy”, The Cambridge History of India, Cambridge 1982, s. 69-76.

K. Röhrborn, Provinzen und Zentralgewalt Persiens im 16. und 17. Jahrhundert, Berlin 1966, s. 109, 131, 177-178.

I. P. Petrushevsky, “The Socio-Economic Condition of Iran Under the Il-Khāns”, , V, 516.

B. Fragner, “Social and Internal Economic Affairs”, a.e., VI, 521-524.

M. A. Shaban, Islamic History, Cambridge 1971, I, 88-89.

Hasan Han Seyyid Câbir-i Ensârî, Târîḫ-i Nıṣf-ı Cihân ve Hâme-i Cihân, Tahran, ts., s. 36-38, 46-47, 49, 60-62, 77-80, 86.

Şemîs Şerîk-i Emîn, Ferheng-i Iṣṭılâḥât-ı Dîvânî-yi Devrân-ı Moġūl, Tahran 1357 hş., s. 127-128.

S. A. A. Rizvi, Shah Wali Allah and his Times, Canberra 1980, s. 25-26, 31-33, 298-299.

Afzal-ur-Rahman, Economic Doctrines of Islam, Lahore 1985, II, 151-161.

Shireen Moosvi, The Economy of the Mughal Empire, Bombay 1987, s. 196-197.

Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 1997 yılında İstanbul’da basılan 15. cildinde, 344-345 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde okumak ister misiniz?
BAŞKA BİR MADDE GÖSTER