HÎRE - TDV İslâm Ansiklopedisi

HÎRE

الحيرة
HÎRE
Müellif: HÜSEYİN ALİ ed-DÂKŪKĪ
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
Baskı Tarihi: 1998
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 20.10.2020
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/hire
HÜSEYİN ALİ ed-DÂKŪKĪ, "HÎRE", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/hire (20.10.2020).
Kopyalama metni
Bugün Irak’ın Necef iline bağlı bir kaza merkezi olup Kûfe’nin 5 km. güneyinde ve Kûfe ile Havernak arasında bulunan Kinîdre höyüğünün güneydoğusunda, Fırat nehri kenarında yer alan geniş bir ovada kurulmuştur. Hîre adının kökeni ve anlamı hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüşse de bunların çoğu halk etimolojisinden ibarettir; genellikle Ârâmîce-Süryânîce hirtā (ordugâh) kelimesinden geldiği kabul edilmektedir (Ârif Abdülganî, s. 9-11). Arap tarihçilerinin Lahmî Kralı Nu‘mân’a nisbetle Hîretü’n-Nu‘mân ve Nîşâbur yakınlarındaki Hîre’den ayırmak için Hîretü’l-Kûfe adını verdikleri Hîre’den Süryânî kaynaklarında “Arap şehri” olarak söz edilir. Hîreliler’e Hîrî veya Hârî denilmiştir.

Hîre’nin kuruluşunu Buhtunnasr (m.ö. 605-562) dönemine kadar götüren bazı efsanevî rivayetler bulunmaktadır. Şehir ilk defa 240 yılı civarında, Sâsânîler’in verdiği kral unvanıyla burada bir devlet kuran Lahmîler’in (mülûkü Hîre, menâzire) III-VII. yüzyıllar arasında başşehri ve büyük bir ticaret merkezi olarak tarih sahnesine çıktı. Hîre, IV-VI. yüzyıllarda Lahmîler’in Bizans’a karşı Sâsânîler’in yanında savaşmaları sebebiyle siyasî ve askerî bakımdan önemli roller oynadı ve şöhret kazandı. Lahmî kralları şehri ve civarını birçok kasır ve sarayla süslerken Hind bint Nu‘mân gibi kraliyet ailesine mensup hıristiyan prensesler de burada çeşitli manastır ve kiliseler yaptırdılar. Etrafında çok sayıda köy ve yerleşim merkezi bulunan Hîre III. Münzir döneminde (503-554) en şaşaalı günlerini yaşadı. O yıllarda Sâsânîler’i, Bizanslılar’ı ve Arabistan yarımadasını ilgilendiren çeşitli siyasî ve askerî faaliyetlere sahne olan şehir, Mezopotamya’yı bedevî akınlarından koruyan bir kale ve İran ile Arabistan arasındaki transit ticaret için hayatî önem taşıyan bir merkez durumunda idi. Halkın çoğunluğunu, yerli unsurlar yanında ya doğrudan doğruya veya Suriye ile Uman-Hecer-Bahreyn üzerinden gelen ve başlıcaları Tenûh, Lahm, İbâd ve Ahlâf kabilelerine mensup olan Yemen Arapları teşkil ediyordu; buraya İran, Suriye ve Bizans’tan gelen çeşitli topluluklar da yerleşmişti.

Hîre havası ve sularıyla ün kazanmış, “Hîre’de bir gün bir gece kalmak bütün bir yıl tedavi görmekten iyidir” sözü Araplar arasında yayılmıştı. Fırat’a bağlı kanallarla sulanan çevresindeki topraklarda buğday, arpa, susam, pamuk, şeker kamışı, hurma ve üzüm başta olmak üzere birçok meyve ve sebze yetişiyordu. Lahmî kralları ziraata elverişli bu toprakları bazı Arap kabilelerine iktâ eder ve onlardan yıllık vergi alırlardı; aynı şekilde bazı meraları da yine haraç karşılığında hayvancılıkla geçinen kabile veya kişilere veriyorlardı. Şehir ve çevresinde hayvancılık çok yaygındı; buranın deve ve koyunları yanında özellikle atları meşhurdu. Her yıl kurulan panayıra Suriye, Yemen, Uman, Hicaz, Bahreyn, İran ve Hint’ten mallar gelir, çarşısında yabancı tâcirlerin han ve depoları bulunurdu. Ticaret kervanlarının bir kısmı Güney İran ve Babilonya’dan Hîre’ye doğru, bir kısmı da Aynüttemr üzerinden Dûme vahasına ve oradan da Petra veya Suriye’ye giderdi. Dûmeli tâcirler, ticaret mallarını develerle Suriye sınırına getirirler ve buradan Suriye ürünlerini Dûme yoluyla Hîre’ye naklederlerdi. Günümüzde de bu yolla yapılan ticaret kısmen devam etmektedir. Kureyş’in de Hîre ile ticarî münasebeti vardı. Hakem b. Ebü’l-Âs b. Ümeyye’nin Hîre’den ıtriyat getirip sattığı, Hz. Ömer’in de İslâm öncesinde Hîreli Kâ‘b b. Adî ile ortak ticaret yaptığı bilinmektedir. Hîreli ilk müslüman olan Kâ‘b, Hz. Ebû Bekir ve Ömer tarafından elçi olarak mukavkısa gönderilmiş ve daha sonra Mısır’ın fethine katılmıştır. İbn Hacer onu Hîreli ilk ve tek sahâbî olarak tanıtır (el-İṣâbe, V, 600-605). Hîre büyük bir ticaret, ziraat ve hayvancılık merkezi olmasının yanında dericilik, kuyumculuk, bakırcılık, demircilik gibi zanaatlarla da tanınıyordu; pamuk ve ketenden elbiseleri, kilimleri, “es-süyûfü’l-hâriyye” diye bilinen kılıçları ve diğer savaş aletleri çok meşhurdu.

Putperestlik, Hıristiyanlık, Yahudilik, Mecûsîlik, Maniheizm ve Mazdeizm’in yaygın olduğu Hîre’ye Nestûrî Hıristiyanlığı erken dönemlerden itibaren nüfuz etmeye başlamıştır. Hîre’deki en eski manastır olan Deyr Mār Avdīşo, şehirden 3 mil uzakta idi ve Katolikos Tomarşa zamanında (363-371) inşa edilmişti. 410 yılında Hîre Piskoposu Hosea, Nestûrî kilisesinin resmen teşekkül ettiği Selevkiya’daki konsile iştirak etmiş, Kral I. Nu‘mân döneminde (405-418) Aziz Simeon Stylites Hıristiyanlığı ülkede serbestçe yaymak için izin almıştı. III. Münzir (506-554) hıristiyanlara iyi davranıp faaliyetlerine izin verdi; Nestûrîler’e müsamaha gösterdi ve Manofizit misyonerlere müdahale etmedi. Onun başkanlığında Hîre’de Sâsânî, Bizans ve Güney Arabistan temsilcileri dinî meseleleri halletmek için toplantılar düzenlediler. Hıristiyan olan eşi Hind manastırlar kurmuştu. III. Münzir’in oğlu Amr (554-569) önceleri Hıristiyanlığa cephe almışken daha sonra hıristiyan oldu. Bu dönemde Hıristiyanlık Hîre Arapları arasında hâkim din haline geldi. Hîre Arapları, Sâsânî krallarının tarafını tutan geleneksel ve en eski Nestûrîlik’le bölgeye yeni gelen Ya‘kūbîlik arasında bölünmüşlerdi. 580’de tahta geçen Son Lahmî kralı Nu‘mân b. Münzir 594’te aile fertleriyle birlikte Nestûrî Hıristiyanlığı’nı kabul etti ve Hîre bu tarihten itibaren Nestûrî piskoposluğunun merkezi haline geldi. Hıristiyanlar için önemli bir ticaret merkezi olan Hîre aynı zamanda Orta Asya’ya giden yolların üzerinde bulunduğundan bir kültür merkeziydi. Nestûrî misyonerleri buradan Bahreyn, Uman ve Basra körfezinin diğer yerlerine yayılıyorlardı.

Hîre coğrafî konumu dolayısıyla eski Bâbil, İran, Arap ve Bizans kültürlerinin kaynaştığı ve muhtemelen Arap yazısının da ilk geliştiği önemli bir merkezdir. Belâzürî, Cehşiyârî ve İbnü’n-Nedîm gibi müellifler Arap yazısının Enbâr’dan Hîre’ye, oradan da Hicaz’a geçtiğine dair çeşitli rivayetler naklederler (İbrâhim Cum‘a, s. 11-18). Bu rivayetlerde Enbâr ve Hîre üzerinde ısrarla durulması, yazının buralarda yani Lahmîler’in muhitinde VI. yüzyılın ortalarında bir tekâmül safhası geçirmiş olduğunu gösterir. Nitekim Mekkeliler’e okuma yazma öğrettikleri söylenen Kureyşli Harb b. Ümeyye, kardeşi Süfyân b. Ümeyye, Ebû Kays b. Abdümenâf, Abdullah b. Cüd‘ân ve Bişr b. Abdülmelik gibi şahıslar, Hîreliler’in “hattü’l-cezm” dedikleri bu ilk Arap yazısını Hîre’de öğrenmişlerdir. Mekkeliler arasında “hattü’l-Hîrî” diye anılan bu yazı Kûfe’nin kurulmasından (17/638) sonra burada geliştirilen ve “Kûfî” adı verilen yazının da aslıdır. Hîreliler Arapça’nın yanında Süryânîce, Nabatîce, Pehlevîce, Rumca ve İbrânîce’yi de kullanıyor, gerektiğinde tercümanlık da yapıyorlardı. Lahmî kralları edip ve şairleri himaye ederlerdi. Bundan dolayı yarımadanın Abîd b. Ebras, Tarafe b. Abd ve Nâbiga ez-Zübyânî gibi meşhur şairleri Hîre’ye gelmiş ve sarayda büyük ilgi görmüşlerdir. Bu da Arap şiirinin gelişmesine vesile olmuştur. İslâm öncesi dönemin meşhur şairi hıristiyan Adî b. Zeyd burada yetişmiş ve şehrin sosyokültürel durumunu yansıtan, kilise ve manastırlarının yanında meyhâne ve eğlence yerlerinden de bahseden şiirler yazmıştır. Hîre’de tıp, eczacılık ve felsefenin geliştiği, kilise ve manastırlarda bulunan kütüphanelerin yanında bazı hıristiyan din adamlarının da bu hususta önemli rol oynadıkları bilinmektedir. Ebû Huneyn İshak Hîre’de eczacılık yapmış (Kemâl es-Sâmerrâî, I, 259), Nadr b. Hâris de muhtemelen burada tıp tahsil etmiştir.

VI. yüzyılda Gassânîler tarafından iki defa ele geçirilip tahrip edilmiş olmasına rağmen önemini koruyan Hîre, Lahmîler’in son kralı III. Nu‘mân b. Münzir’in 602’de ölümü üzerine şehrin Sâsânî yönetimine geçmesiyle çökmeye başladı. 12 (633) yılında Ulleys’i fetheden Hâlid b. Velîd, ordusunu surların dışında karşılayan Âzâdbih kumandasındaki Sâsânî kuvvetlerini yenerek şehri kuşattı. Sâsânî İmparatoru III. Yezdicerd’den yardım gelmeyeceğini anlayan halk, Hâlid b. Velîd’in huzuruna çıkan Abdülmesîh adlı bir papazla Sâsânîler’in Hîre valisi İyâs b. Kabîsa et-Tâî’nin 60.000 dirhem yıllık müşterek cizye üzerinde mutâbık kalmaları üzerine teslim oldu. Yapılan antlaşmada kendilerine can ve mal güvencesi verildi, dinlerini rahatça yaşayabilecekleri hususu karara bağlandı. Hâlid b. Velîd, Hîre’den alınan bir taylasanla 1000 dirhemi Halife Hz. Ebû Bekir’e gönderdi; halife de bunları Hz. Hüseyin’e hediye etti.

Hz. Ömer Hîre yakınında Kûfe şehrini kurunca halkın büyük bir kısmı ve özellikle müslümanlar oraya göç ettiler. Hz. Ali’nin 657 yılında Kûfe’yi başşehir yaptığı sırada Hîre bir yerleşim merkezi olarak yine önemini korudu. Ancak Kûfe geliştikçe halkın göçü devam etti ve şehir çok tenhalaştı. İlk Abbâsî halifelerinin bir kısmı buradaki Lahmî saraylarını, özellikle Havernak’ı av köşkü olarak kullandılar. Hârûnürreşîd bazı binalar yaptırıp bir müddet burada oturduysa da Kûfeliler’in memnuniyetsizliği üzerine şehri terketti. Halife Mu‘tazıd-Billâh zamanında (892-902) Hîre ıssız bir harabe halindeydi (Mes‘ûdî, I, 104; İstahrî, s. 82). Kûfe’deki büyük caminin inşaatı sırasında kullanılan bazı malzemelerin Lahmî köşklerinin kalıntılarından alındığı ve bunların parasının yöre halkının cizyelerinden düşüldüğü rivayet edilir (Belâzürî, s. 410).

1915 yılında Hîre’yi ziyaret eden şarkiyatçı A. Musil gözlemlerini ayrıntılı biçimde yazmış ve başta Havernak Sarayı olmak üzere birçok tarihî yapıyı tanıtmıştır. 1931’de Oxford Üniversitesi adına yapılan kazılarda da kilise, saray, ev, eşya kalıntıları ile Abbâsî dönemi Kûfe valisi İshak adına 163’te (779-80) basılan sikkeler bulunmuştur. İbnü’n-Nedîm, Hîre tarihi ve oradaki kiliselerle İbâz kabilesinin nesebi hakkında İbnü’l-Kelbî’nin Kitâbü’l-Ḥîre ve tesmiyetü’l-biyeʿ ve’d-diyârât ve nesebü’l-ʿİbâdiyyîn adıyla bir eser yazdığını kaydeder.

BİBLİYOGRAFYA
Belâzürî, Fütûh (Fayda), s. 347-360, 403-404, 409-410, 690-691; İbnü’l-Fakīh, Kitâbü’l-Büldân, s. 30; Ya‘kūbî, Târîḫ, Necef 1964, III, 8-9; Taberî, Târîḫ (Ebü’l-Fazl), I, 316, 320, 558-559, 566-567, 609-628; II, 43, 65; III, 343-347, 353-373, 492-495; IV, 43-46; Cehşiyârî, el-Vüzerâʾ ve’l-küttâb, s. 1, 5; Hemdânî, Ṣıfatü Cezîreti’l-ʿArab, Kahire 1954, s. 159; Mes‘ûdî, Mürûcü’ẕ-ẕeheb (Abdülhamîd), I, 104-105; II, 28; İstahrî, Mesâlik (de Goeje), s. 82; Ebû Ali el-Kālî, Ẕeylü’l-Emâlî, Bulak 1324, s. 188; Ebü’l-Ferec el-İsfahânî, el-Eġānî, Beyrut 1955, II, 35, 46; IX, 318; XVI, 195; Hamza el-İsfahânî, Târîḫu sinî mülûki’l-arż ve’l-enbiyâʾ, Beyrut, ts. (Dâru mektebeti’l-hayât), s. 74-88; İbn Havkal, Ṣûretü’l-arż, s. 215; İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist (Teceddüd), s. 7-8, 109; Şâbüştî, ed-Diyârât (nşr. K. Avvâd), Bağdad 1951, s. 15, 152, 215-241; Bekrî, Muʿcem, II, 479; Sem‘ânî, el-Ensâb, VIII, 326; Yâkūt, Muʿcemü’l-büldân, II, 328-331; İbn Hacer, el-İṣâbe (Bicâvî), V, 600-605; G. Rothstein, Die Dynastie der Lakhmiden in al-Ḥīra, Berlin 1899, s. 12-40; O’Leary, Arabia Before Muhammad, Beyrut 1912, s. 131; A. Musil, Arabia Deserta, New York 1927, s. 500, 504, 509, 520, 522-523, 538, 543, 553 vd.; a.mlf., The Middle Euphrates, New York 1927, s. 102-106, 283-314; A. Christensen, Îrân fî ʿahdi’s-Sâsâniyyîn (trc. Yahyâ el-Haşşâb), Kahire 1957, s. 2; F. Altheim, Geschichte der Hunnen, Berlin 1959, I, 130; Sâlih Ahmed el-Ali, Muḥâḍara fî târîḫi’l-ʿArab, Bağdad 1960, s. 74-81; a.mlf., “Mınṭıḳatü’l-Ḥîre”, Mecelletü Külliyyeti’l-Âdâb, V, Bağdad 1962, s. 17-44; Cevâd Ali, el-Mufaṣṣal, III, 155-314; J. S. Trimingham, Christianity Among the Arabs in Pre-Islamic Times, London 1979, s. 188-202; Kemâl es-Sâmerrâî, Muḫtaṣar târîḫi’ṭ-ṭıbbi’l-ʿArabî, Bağdad 1404/1984, I, 259-261; M. Beyyûmî Mehrân, Târîḫu’l-ʿArabi’l-ḳadîm, İskenderiye 1988, s. 577-580; E. Rabbath, L’Orient Chrétien à la veille de l’Islam, Beyrouth 1989, s. 154-159; Mustafa Fayda, Hz. Ömer Zamanında Gayr-ı Müslimler, İstanbul 1989, s. 126-129; a.mlf., Allah’ın Kılıcı Halid Bin Velid, İstanbul 1990, s. 335-342; Nihad M. Çetin, “İslâm Hat San’atının Doğuşu”, İslâm Kültür Mirâsında Hat San’atı (haz. M. Uğur Derman), İstanbul 1992, s. 13-32; Münzir Abdülkerîm el-Bekr, Dirâsât fî târîḫi’l-ʿArab ḳable’l-İslâm, Basra 1993, I, 425-430; Ârif Abdülganî, Târîḫu’l-Ḥîre fi’l-Câhiliyye ve’l-İslâm, Dımaşk 1414/1993; İbrâhim Cum‘a, Ḳıṣṣatü’l-kitâbeti’l-ʿArabiyye, Kahire, ts. (Dârü’l-maârif), s. 11-18; Henri Lammens, “el-Bâdiye ve’l-Ḥîre fî ʿahdi Benî Ümeyye”, el-Meşriḳ, XI, Beyrut 1908, s. 765-773; Yûsuf Ganîme, “el-ʿİlm fi’l-Ḥîre”, a.e., XXX (1932), s. 575-585, 737-743, 822-830; D. Talbot Rice, “The Oxford Excavations at Ḥīra”, AI, I/1 (1934), s. 51-73; Irfan Shahīd, “Byzantino-Arabica: The Conference of Ramla A.D. 524”, JNES, XXIII/2 (1964), s. 115-131; a.mlf. – A. F. L. Beeston, “al-Ḥīra”, EI2 (İng.), III, 462-463; M. J. Kister, “Al-Ḥīra”, Arabica, XV, Leiden 1968, s. 143-169; Fr. Buhll, “Hîre”, İA, V/1, s. 536-537.
Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 1998 yılında İstanbul'da basılan 18. cildinde, 122-124 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde okumak ister misiniz?
BAŞKA BİR MADDE GÖSTER