İSHAK BEY

Müellif:
İSHAK BEY
Müellif: KEMAL BEYDİLLİ
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
Baskı Tarihi: 2000
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 07.07.2020
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/ishak-bey--selim-iii
KEMAL BEYDİLLİ, "İSHAK BEY", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/ishak-bey--selim-iii (07.07.2020).
Kopyalama metni
III. Mustafa devrinde iç oğlanları arasında yer alıp Şehzade Selim’e yakın olarak yetişti. Ailesi ve hânedana olan yakınlığı hakkında kesin bilgi mevcut olmamakla beraber çağdaş kaynaklar, IV. Murad’ın kızından ötürü kendisinden “Safiyesultanzâde” olarak bahsetmekte, günümüz tarihçilerince yapılan çalışmalarda ise hiçbir bilimsel veriye dayanmadan Mühendishâne başhocası İshak Efendi ile aynı kişi olduğu ileri sürülmekte (Unat, XXVIII/109 [1964], s. 89-107) veya açık kanıtlara rağmen bu karışıklığı giderecek kesin bir ayırımda bulunulmamaktadır (İhsanoğlu, s. 1-5; Seyitdanlıoğlu, VI/1-2 [1989], s. 228).

İshak Bey’in soyu, IV. Murad’ın değil II. Mustafa’nın kızı Safiye Sultan’a uzanır. Kapıcıbaşı olduğu ileri sürülen babasının adı Mehmed olup devrinde ve annesinin sağlığında da Safiyesultanzâde olarak bilinmekte ve “vakt-i namâz” lakabıyla anılmaktaydı (Şem‘dânîzâde, II, 17). Safiye Sultan’ın hangi izdivacından dünyaya geldiği tesbit edilemeyen Mehmed Efendi’nin İsmâil ve İshak isimlerinde iki oğlu olmuştur. Bunların da saraya alınarak yetiştirildikleri ve İshak Bey’in 1769’da peşkir ağası olduğu bilinmektedir. Öte yandan çağdaş bir kaynak olarak Câbî Ömer Efendi’nin III. Selim devri kayıtları içinde İshak Bey’den “Safiye Sultan üveyisi” olarak bahsetmesi (Târih, vr. 6b, 14b) ilgi çekici olmakla beraber genelde duyduklarına yer veren müellifin bu hususta yanıldığı veya İshak Bey’in o zamanlar halk arasında bu şekilde anıldığı kabul edilebilir. Nitekim Şem‘dânîzâde’nin, henüz Safiye Sultan’ın hayatta olduğu bir dönemde babasını Safiyesultanzâde olarak tanımlaması Câbî’nin bu kaydını hükümsüz kılmaktadır.

İshak Bey 1769’da Rus savaşına iştirak etmek üzere saraydan ayrıldı, 1770’te Hotin muharebesinde yaralanarak İstanbul’a döndü ve iyileştikten sonra Cezayirli Gazi Hasan Paşa’nın idaresindeki donanmaya katıldı. İki yıl kadar Hasan Paşa’nın hizmetinde bulundu. 1773’te Baron de Tott ile tanıştı. Bu olay hayatında önemli bir merhale teşkil etmiştir. İshak Bey’in Tott’un öğrencisi olduğu da ileri sürülmüştür (Pouqueville, Voyage, I, 176). Daha sonra, bir Rus subayı olan ve Yedikule’deki esaret hayatından henüz kurtulmuş bulunan Binbaşı Zorik ile dostluk kurdu ve kendisine Rusya’ya dönebilmesi için borç para verdi. Ancak bu subaya müslüman kıyafeti içinde Ayasofya’yı gezdirmesi Cezayirli Hasan Paşa’nın şiddetli tepkisine yol açmış ve İshak Bey’in Hasan Paşa’nın elinden canını kurtarmak için yurt dışına gitme fikri bu şekilde doğmuştur.

1776’da, o sırada Rusya’da generalliğe yükselmiş olan Zorik’i ziyaret etmek istediğini Baron de Tott’a söyledi. Tott kendisini bu düşünceden vazgeçirdi ve Fransa’ya gitmesine öncülük etti. Bunda, İstanbul’da Fransız elçisi olarak bulunan Saint-Priest’in, Bâbıâli ile irtibatta Rum tercümanlara bağlı kalmaktan ve bunların Ruslar lehine yaptıkları tahrifat ve suistimalden kurtulmak üzere bir Türk gencinin dil eğitiminden geçirilmesinin faydalı olabileceğine dair düşünceler taşımasının ve bu hususta hariciye nâzırı olan Vergennes’in de onayını almasının etkili olduğu anlaşılmaktadır. Tott vasıtasıyla tanıştığı Saint-Priest’in yardımıyla Marsilya’ya giden bir gemiye yerleştirildi ve kendisine Fransa’da Vergennes tarafından kabul edilmesi için bir tavsiye mektubu verildi. Marsilya’da kendisini İzmir’den gelmiş olan Tott karşıladı ve Lyon’a davet ederek bir müddet evinde misafir etti. Paris’e vardığında Collège de France’da hoca olan Pierre Jean-Marie Ruffin’in evinde kaldı ve kendisinden Fransızca öğrendi. Bu arada saraydaki aile fertlerinin de kendisinin kollanması için girişimlerde bulunduğu anlaşılmaktadır (Dehérain, I, 57). Paris’te on ay kalan İshak Bey’in bu süre içinde eğlence hayatına fazlaca kapılmış olduğundan geri gönderilmesine karar verildi. Marsilya’da gemiye binerken karşılaştığı bir Ermeni’den Cezayirli Hasan Paşa’nın hâlâ peşinde olduğunu öğrenince yolunu değiştirdi, Cezayir ve Tunus’a yöneldi. Oralarda birkaç ay kaldıktan sonra Malta ve Girit üzerinden gizlice İzmir’e gitti. Kardeşi İsmâil’e bir mektup yazarak durumu sordu. Hasan Paşa’nın gazabının geçmediğini ve kendisinin Paris’te Frenk elbisesi giymiş olduğunu duyduğundan hiddetinin daha da arttığını öğrendi. İstanbul’a doğrudan gitmeye cesaret edemediğinden önce Enez’e, ardından Edirne’ye ve buradan da gizlice İstanbul’a geçti (1778) (Pouqueville, Voyage, I, 169). İshak Bey burada kardeşiyle irtibat kurdu ve Cenova’ya gitmek üzere ondan borç para aldı. Cenova’dan Toskana ve Napoli’ye, oradan Tirol üzerinden Viyana’ya ve nihayet Petersburg’a geçti. Rus dostu General Zorik’i gözden düşmüş bir halde yaşamakta olduğu Smolasko’daki çiftliğinde buldu ve 1782 yılına kadar onun yanında kaldı. Bu arada kendisine yapılan Rusya hesabına çalışmasıyla ilgili cazip teklifleri kabul etmedi. Çariçe Katherina’nın desteğini elde ederek Londra’ya geçtiyse de (Aralık 1783) burada uzun süre kalmadı ve Paris’e gitti, Vergennes tarafından dostça kabul edildi. 1784’e kadar Paris’te Ruffin’in evinde kaldı ve İstanbul’a elçi olarak tayin edilen Choiseul Gouffier ile birlikte geri döndü. İshak Bey, Choiseul Gouffier vasıtasıyla nihayet Hasan Paşa’nın affına nâil oldu. O sırada sadrazam olan Halil Hamîd Paşa’nın azline kadar (1785) hizmetinde bulundu. Daha sonraki yıllarda hizmete alınan Fransız subay ve teknisyenlerle yakın ilişki içinde bulunduğu ve Fransız elçiliğiyle sıkı temas halinde olduğu, seyahat maksadıyla İstanbul’a gelenlerle aynı meclisi paylaştığı anlaşılmaktadır. Choiseul Gouffier ile yakın ilişkisi arşiv belgelerinde “Choiseul’ün ayakdaşı” tanımlamasıyla ifade edilmekte ve “Fransız” lakabıyla anılmasına yol açmaktaydı.

İshak Bey’in Fransa’ya ikinci gönderilişi resmî bir hüviyet arzeder. Şehzade Selim’in Fransa Kralı XVI. Louis ile yazışmalarına aracılık etmek üzere seçilir. İshak Bey, 31 Temmuz 1786’da bir Fransız gemisiyle gizlice İstanbul’dan yola çıktı. Yanında Şehzade Selim’in kral ve başvekil için kaleme aldığı iki mektubundan başka Gouffier’in hariciye nâzırı Vergennes’e hitaben kendisi için hazırladığı, Fransa’da yetiştirilmesiyle ilgili bir tavsiye mektubu bulunmaktaydı. İshak Bey Paris’te Vergennes ve kral tarafından kabul edildi. Versaille’da Vergennes ve onun ölümü üzerine Montmorin ile çeşitli görüşmelerde bulundu, kral tarafından ikinci defa kabul edildi; bunların III. Selim’e yazdıkları cevabî mektupları ve bizzat İshak Bey’in şehzadeye yazdığı 29 Mayıs 1787 tarihli iki mektubu özel bir kurye ile İstanbul’a gönderildi (bunlar için bk. Uzunçarşılı, II/5-6 [1938], s. 227-238). İshak Bey Fransa’da iken kendisine Şehzade Selim tarafından da bir mektup yazılmıştır.

I. Abdülhamid’in vefatı üzerine Şehzade Selim’in tahta çıktığını (7 Nisan 1789) öğrenen İshak Bey İstanbul’a dönmeye karar verdi (1789 sonbaharı). İstanbul’a döndükten sonra neler yaptığı kesin olarak tesbit edilememektedir. Pouqueville’in verdiği bilgiye göre İshak Bey’in İstanbul’a vardığında padişah katına ulaşması mümkün olmamıştır. Bir müddet sonra da muhtemelen, 3 Aralık 1789’da sadrazam olan Cezayirli Hasan Paşa’nın tasarrufuyla Limni adasına sürülmek üzere yola çıkarıldı. Geminin Çanakkale’de durduğu bir sırada Fransız konsolosunun yardımıyla kaçırılarak kurtarıldı. İzmir’deki Fransız konsolosu Amoureur kendisini sakladı. İshak Bey üç yıl kadar burada kaldı. 1792’de, kendisiyle beraber sarayda yetişmiş olan Başçuhadar Hüseyin Paşa’nın kaptan-ı deryâ olduğunu duyunca onunla haberleşti. İstanbul’a dönünce Hüseyin Paşa’nın himayesine girdi ve paşanın maiyetinde çalıştı (Pouqueville, Voyage, I, 170-171). İshak Bey’in, Küçük Hüseyin Paşa’ya müşavirlik ve tercümanlık hizmeti vermekte olduğu, Tersane’deki iyi hizmetlerinin takdir edildiği ve daha sonra kendisinden yabancı dil hususunda istifade edildiği anlaşılmaktadır. Fransa’nın Mısır’a saldırması üzerine yola çıkarılan donanmaya Küçük Hüseyin Paşa’nın müşaviri ve tercümanı olarak katılmış ve Fransızlar’ın tahliyesine dair görüşmelere iştirak ederek yapılan mukavelenâmeyi imzalamıştır.

1805’te Avrupa’da Fransa ve dolayısıyla Napolyon lehine değişen şartlar karşısında tekrar sahneye çıkan İshak Bey’den Fransa ile yapılması düşünülen ittifakta faydalanılmak istendi. Kaptanıderyâ Bostancıbaşı Hâfız İsmâil Paşa’nın gerek kaptanlığında gerekse sadâretinde paşanın maiyetinde bulundu, ancak Nizâm-ı Cedîd aleyhtarı olaylar sebebiyle ortadan kayboldu (1806). Şubat 1807’de İngiliz filosunun İstanbul önlerine gelmesi, İshak Bey’in Fransız elçisi Sebastiani ile olan yakın iş birliğini gözler önüne serdi ve son defa olmak üzere tarih sahnesine çıkmasına vesile oldu. Bâbıâli’yi, Fransız yanlısı siyasetten ayrılması talebiyle İstanbul’u bombalamakla tehdit eden filonun şehrin savunulmasıyla ilgili askerî tedbirlerin alınmasına kadar oyalanması için sürdürülen görüşmelerde İshak Bey önemli rol oynadı. Filo kumandanı Duckworth ve İngiliz elçisi Arbuthnot ile yapılan görüşmelerin yürütülmesine katkıda bulundu. İngiliz filosunun bir şey yapamadan geri çekilmesi, ardından meydana gelen Nizâm-ı Cedîd aleyhtarı isyan ve III. Selim’in tahttan indirilmesi (29 Mayıs 1807) olayları İshak Bey’in tekrar ortadan kaybolması sonucunu doğurmuştur. Bu karışıklık sırasında, muhtemelen Fransız elçisi Sebastiani’nin himayesinde o dönem ilerici ricâlinin pek çoğunun yaptığı gibi kaçarak canını kurtarmış olmalıdır. Bu hadiseden sonra kendisi ve kardeşi İsmâil’le ilgili herhangi bir ize rastlamak şimdilik mümkün olmamaktadır.

Kendisini şahsen tanımış olan bir müellif tarafından çok zeki, dikkate değer bir şahsiyet, Fransa, Rusya ve İngiltere’de bulunmuş, Kaptanıderyâ Hüseyin Paşa’nın dostu ve tercümanı olduğu belirtilen İshak Bey, “Fransız ve Türk karakterinin bütün kötü taraflarını şahsında birleştirmiştir” şeklinde nitelendirilmekte, İslâm dinine karşı olan “reformcu” tutumundan ötürü herkesin düşmanlığını üzerine çektiğine işaret edilmektedir (Wilson, s. 75; Douin-Fawtier-Jones, I, 60-61).

BİBLİYOGRAFYA
BA, Cevdet-Maliye, nr. 1786, 22428, 22624; BA, HH, nr. 1444, 7975; BA, Mühimme Defteri, nr. 177, 181, 211; TSMA, nr. E-2031; Şem‘dânîzâde, Müri’t-tevârîh (Aktepe), I, 98, 157; II, 17, 57; Cevdet, Târih, VII, 125; Câbî Ömer Efendi, Târih (haz. Mehmet Ali Beyhan, doktora tezi, 1992), İÜ Ed.Fak. Genel Ktp., nr. TE9, vr. 6b, 14b, 15a-b, 32a-b, 65b, 88a; R. T. Wilson, History of the British Expedition to Egypt, London 1802, s. 75; F. C. H. L. Pouqueville, Voyage en Morée, à Constantinople, en Albanie et dans plusieurs autres parties de l’Empire ottoman, pendant les années 1789, 1799, 1800 et 1801, Paris 1805, I, 166-172, 176; a.e.: Pouqueville’s Reise Durch Morea und Albanien Nach Constantinopel und in Mehrere Andere Theile des Osmanischen Reiches in den Jahren 1798, 1799, 1800 und 1801 (trc. K. E. M. Müller), Leipzig 1805, I, 113-119; L. Pingaud, Choiseul Gouffier. La France en orient sous Louis XVI, Paris 1887, s. 75, 82-89; E. Driault, La politique orientale de Napoléon, Paris 1904, s. 97-98; a.e.: Selîm-i Sâlis ve Napolyon (trc. Köprülüzâde Mehmed Fuad), İstanbul 1329, s. 105; Salih Münir Paşa, Louis XVI et le Sultan Selim III. Extrait de la revue d’histoire diplomatique, Paris 1912, s. 1-33; Douin-Fawtier-Jones, l’Angleterre et l’Egypte. La politique mameluke (1801-1803), Kahire 1929, I, s. XCVI-XCIX, CV, 60-61; H. Dehérain, La vie de Pièrre Ruffin, orientaliste et diplomate (1742-1824), Paris 1929, I, 56-57; Ekmeleddin İhsanoğlu, Başhoca İshak Efendi: Türkiye’de Modern Bilimin Öncüsü, Ankara 1989, s. 1-9; İsmail Hakkı Uzunçarşılı, “Selim III’ün Veliaht İken Fransa Kralı Lüi XVI ile Muhabereleri”, TTK Belleten, II/5-6 (1938), s. 191-246, lv. III-XIX; Faik Reşit Unat, “Başhoca İshâk Efendi”, a.e., XXVIII/109 (1964), s. 89-115; Mehmet Seyitdanlıoğlu, “Sultanzâde İshâk Bey ve Başhoca İshâk Efendi Aynı Kişi midirler?”, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, VI/1-2, Ankara 1989, s. 219-228; Kemal Beydilli, “Şehzâde Elçisi Safiyesultanzâde İshâk Bey”, İslâm Araştırmaları Dergisi, sy. 3, İstanbul 1999, s. 73-81.
Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2000 yılında İstanbul'da basılan 22. cildinde, 525-527 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde okumak ister misiniz?
BAŞKA BİR MADDE GÖSTER