MEKS

المكس
Müellif:
MEKS
Müellif: CENGİZ KALLEK
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2003
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 18.09.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/meks
CENGİZ KALLEK, "MEKS", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/meks (18.09.2019).
Kopyalama metni
Sözlükte “vergi tahsili, kesinti, gümrük resmi, bâc, fiyat indirimi, eksiklik” gibi anlamlara gelen meksin kökeni (Lisânü’l-ʿArab, “mks” md.) Akkadca’da “vergi/resim, özellikle de duhûliye (iç gümrük) resmi, toprak bastı / ayak bastı parası, geçit akçesi” mânasındaki miksu kelimesi olmalıdır (v. Soden, II, 588-589, 652). Kelime Ârâmîce’de meksâ, İbrânîce’de mekes, Asurca’da miksu şeklinde yer alır (Gesenius, s. 493). Meks geniş anlamıyla “hesap veya kesenek, kesinti, vergi/resim” mânasına gelir; dar anlamıyla bir ülkedeki mahallî idarelerin kendi bölgelerine giren ticaret mallarından rıhtımlar, sınır gümrükleri, şehir kapıları, köprü başları, derbendler, kapanlar veya pazarlarda aldıkları duhûliye resimlerini ifade eder. Ticaret metâı için aynı ülke toprakları içinde satışa sunulacağı nihaî pazara ulaşıncaya kadar transit geçtiği muhtelif idarî bölgelerde ödenen mekslerin toplamı genellikle büyük bir yekün tuttuğundan kelimenin anlamı zamanla genişlemiş, ticaret metâından alınan ağır gayri meşrû vergilerin genel adı olarak da kullanılmaya başlanmıştır. Bu husus “zulüm, zorbalık” ve “hıyanet”in meksin çağrışımları arasında bulunmasının sebebini açıklamaktadır.

Câhiliye döneminde Arabistan’da gümrük hattı bulunmadığı için pazarlarda alınan vergiyle (uşûr) dönüşümlü olarak kullanılması meks kelimesinin Arapça’ya çok erken tarihlerde girdiğini göstermektedir. İslâmiyet’ten önce Mekke yönetimini elinde tutan Kusayy’in Mekkeli olmayanların ticaret mallarından uşûr adı altında 1/10 nisbetinde bir vergi aldığı bilinmektedir (İbn Sa‘d, I, 70). Araplar’ın Fars, Türk ve Grek kültürüyle temasa geçmesinden sonra İslâm coğrafyasının çeşitli bölgelerinde yavaş yavaş bâc, damga (tamga) ve gümrük terimlerinin meks ile birlikte ve eş anlamlı olarak kullanıldığı görülmektedir. Meks kelimesi Osmanlılar döneminde Mısır gibi Arapça konuşulan bölgelerde “iç ve dış gümrük resmi”, Dîvânü’l-meks ise “gümrük idaresi” anlamında kullanılmıştır (Cebertî, II, 146). Ayrıca mekslerinin tam olarak toplanabilmesi için bütün ticaret mallarının belirli mahallere intikal etmesi gerekiyordu. Böylece esnafa öncelikli alım tekelleri tanınması da mümkün oluyordu. Bu ayrıcalığa dahi meks adı verildiği anlaşılmaktadır (Venşerîsî, II, 492). Zekât âmilinin zekâta ilâveten aldığı paraya ve değirmen ücretine de meks denilmiştir (Ahmed eş-Şerebâsî, s. 437). Mekkâs veya sâhibü meks “meks tahsildarı” mânasına gelir. Meks tahsilâtının yapıldığı yere dârü’l-meks (dârü’l-mükûs), ilgili kayıtların tutulduğu Dîvânü’l-hilâlî dairesine de Dîvânü’l-mükûs adı verilir (Makrîzî, İttiʿâẓü’l-ḥunefâ, II, 278; III, 342).

Kitâb-ı Mukaddes’te cenge çıkan askerlerin ve yanlarındaki sığır, eşek ve davarın her beş yüzde birinin “mekes” olarak alınması emredilmektedir (Sayılar, 31:28, 37-41). Talmud’da da eski Roma gümrük vergileri ve tahsildarları aleyhinde şiddetli görüşlere yer verilmektedir (meselâ bk. Nezikin, Baba Kamma, s. 113a-114a; Sanhedrin, s. 25b-26a).

 Kur’an’da meks kelimesi geçmemektedir. Fakat bazı müfessirler, “... Her yolun kıyısında pusuya yatmayın ...” (el-A‘râf 7/86) ve, “Ancak insanları baskı altına alan ve yeryüzünde gaddarca davranarak her türlü haksızlığı yapanlar suç işlemişlerdir ...” (eş-Şûrâ 42/42) meâlindeki âyetleri meks tahsili kapsamına dahil etmişlerdir. Ayrıca bazı âyetlerdeki (el-A‘râf 7/85; Hûd 11/85; eş-Şuarâ 26/183) “baḫs” kelimesi (“lâ tebḫasû”) meks kelimesiyle açıklanmıştır (Şevkânî, II, 224, 518).

“Meks tahsildarı cennete giremez” (Müsned, IV, 109, 143, 150; Ebû Dâvûd, “İmâre”, 7); “Âşiri karşılaştığınız yerde öldürün!” (Müsned, IV, 234) vb. hadislerden Câhiliye devrindeki meks uygulamasının Hz. Peygamber tarafından şiddetle kınandığı anlaşılmaktadır. Bu dönemde Irak pazarlarında ticaret malları mekse tâbi idi. Bir rivayete göre yine aynı devrede Bizans topraklarına giren Kureyş kervanlarının taşıdığı ticaret metâı ve nakitten 1/10 nisbetinde gümrük tahsil edilirdi. Tahsildarlarca yükleri arandığı için Mekkeliler sikkelerini develerine yutturarak gümrükten geçerlerdi. Hz. Ömer’in katıldığı bir kervanda bu işin yapıldığını sezen Bizans gümrükçüsü develeri kestirip bulduğu sikkeleri vergilendirmişti (İbn Hacer, el-İṣâbe, II, 569-570). Kendisi de gençliğinde ticaret maksadıyla Bizans idaresi altındaki bölgelere gitmiş olan Hz. Peygamber’in mekkâsı (bazı rivayetlerde âşir) kınamasının sebebi söz konusu zorbalıklar olmalıdır. Bu hadisler, Câhiliye devrinde ağır vergilerle halkı bunaltan, tahsilât esnasında mükelleflere zulmeden, resmî tür ve oranlardan fazlasını alarak görevlerini kötüye kullanan maliye otoritelerini ve tahsildarları hedef almaktadır.

Tarihçe. İslâm toplumunda meks uygulaması Emevîler döneminin başında veya hemen öncesinde başlamıştır. Çünkü Rebîa b. Şürahbîl b. Hasene’nin Emevîler’in Mısır valisi Amr b. Âs tarafından meks idaresiyle görevlendirildiği bilinmektedir (Makrîzî, el-Ḫıṭaṭ, II, 123). I. Velîd, Süleyman b. Abdülmelik ve Ömer b. Abdülazîz tarafından “sâhibü mükûsi Mısr” (Mısır ticaret vergileri tahsildarı) olarak tayin edilen Züreyk b. Hayyân, Halife Ömer b. Abdülazîz’in Kur’an’daki bahs kavramıyla özdeşleştirdiği meksi kaldırdığını bildirmektedir (Ebû Yûsuf, II, 182-184; Abdürrezzâk es-San‘ânî, VI, 96; X, 334). Ömer b. Abdülazîz’in Medine’deki âmili Adî b. Ertât’a meks tahsilâtını ilga ettiğine, Filistin âmili Abdullah b. Avf el-Kārî’ye ise Refeh’e gidip mekshâne (beytü’l-meks) adıyla anılan binayı yıkmasına dair yazılı buyrukları (Ebû Ubeyd Kāsım b. Sellâm, s. 632; İbn Kayyim el-Cevziyye, Aḥkâmü ehli’ẕ-ẕimme, s. 149-150), bu adaletsiz uygulamanın Emevîler döneminde yayılıp yerleşmeye başladığını göstermektedir.

Adalet vaadiyle iktidara gelmelerine rağmen Abbâsîler devrinde meks uygulaması yaygınlaştırılmıştır. Vezir Ali b. Îsâ İbnü’l-Cerrâh’ın, giriştiği malî düzenlemeler sırasında halkı ağır vergilerden kurtarmak için iptal ettiği mekslerin yıllık tutarı 500.000 dinarı bulmuştu (Süyûtî, Târîḫu’l-ḫulefâʾ, s. 380). Makdisî’nin verdiği bilgiye göre Cidde Limanı’nda bir yük buğdaydan yarım, yünden 2 dinar, bir sepet Şatavî ve Debîkî elbiseden sırasıyla 3 ve 2 dinar alınırdı. Kara gümrüklerine gelince Cidde’den Mekke yönüne giden kervanlardan Karîn ve Batn Mer’de yarımşar dinar, Zebîd kapısında miskin yükünden 1 dinar, kumaşınkinden yarım dinar kesilirdi (Aḥsenü’t-teḳāsîm, s. 104-105). Özellikle hânedanın çöküş döneminde bu tür vergiler sık sık konulup kaldırılmıştır.

Meks uygulamasının sonraki İslâm devletlerinde de sürdürüldüğü görülmektedir. Büveyhî Hükümdarı Adudüddevle kendisinden önce kaldırılan meksleri tekrar ihdas etti (Yâfiî, II, 398). Samsâmüddevle 375 (985) yılında Bağdat ve civarında üretilen ipekli ve pamuklu elbiselere meks koymayı kararlaştırarak 1 milyon dirheme iltizama (damân) verdi. Ancak halkın tepkisi sonucunda kararından döndü (Süyûtî, Târîḫu’l-ḫulefâʾ, s. 409). Bahâüddevle’nin Irak nâibi Vezir Sâbûr b. Erdeşîr bu vergileri tekrar uygulamaya koydu (389/999) ve dört gün sürdükten sonra şiddet kullanılarak bastırılabilen protestolara rağmen kaldırmadı (Hilâl b. Muhassin es-Sâbî, s. 336). Celâlüddevle, Ebû Bekir Muhammed b. Abdullah ed-Dîneverî’nin aracılığı üzerine tuz meksini kaldırdı (İbn Kesîr, XII, 46). 444 (1052) yılında Büveyhîler’in idaresi altındaki Mehrûbân’da meks tahsilâtı yapılmaktaydı (Nâsır-ı Hüsrev, s. 152).

Nûreddin Mahmud Zengî Mısır, Suriye, el-Cezîre ve Musul’da imkân dahilindeki bütün meksleri kaldırdı. Bu hususta her tarafa tevkī‘ler gönderildi. Ancak oğlu el-Melikü’s-Sâlih Nûreddin İsmâil’in atabegi Gümüştegin’in yeniden uygulamaya koyduğu Dımaşk meksleri Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin hâkimiyetine kadar yürürlükte kaldı (İbn Vâsıl, II, 9, 20).

Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin Mısır, Suriye ve el-Cezîre bölgelerinde iptal ettiği meksler halefi el-Melikü’l-Azîz İmâdüddin zamanında yeniden yürürlüğe kondu. Ebü’l-Hasan el-Mahzûmî, Mısır meksleri yanında diğer resim ve harçların listelerini verirken (el-Münteḳā, s. 9 vd.) Makrîzî, Selâhaddin’in ilga ettiği vergilerin ayrıntılı bir dökümünü yapmaktadır (el-Ḫıṭaṭ, I, 104-105). Eyyûbî Hükümdarı I. el-Melikü’l-Âdil hâkimiyeti altındaki bölgelerde meks uygulamasına son verdi. Sadece Dımaşk’ta bu tür vergilerden elde edilen yıllık hâsılat 100.000 dinarı buluyordu. el-Melikü’l-Muazzam, babasının iptal etmiş olduğu meksleri Franklar’la savaş ve hazine vâridâtının yetersizliği gibi gerekçelerle yeniden uygulamaya koyarken (Receb 615 / Ekim 1218) Halife Zâhir-Biemrillâh bunları 622 (1225) yılında yürürlükten kaldırdı. Küçük yaşta tahta çıkan II. el-Melikü’n-Nâsır Selâhaddin Yûsuf’un yerine işleri idare eden annesi Dayfe Hatun da Halep mekslerini ilga etti.

Selçuklu Sultanı Melikşah yıllık 600.000 dinarı aşkın bir yekün tutan mükûsu kaldırdı. Sultan Muhammed Tapar, Şâban 501 (Mart 1108) tarihinde aynı uygulamayı tekrarladı, ancak oğlu Mahmûd’un veziri Ali b. Ahmed es-Sümeyremî bunları 514 (1120) yılında yeniden ihdas etti. Sultan Mes‘ûd b. Muhammed Tapar da 533’te (1138-39) iltizam bedeli 100.000 dinar civarında olduğu anlaşılan Bağdat mükûsunu kaldırdı. İbn Cübeyr, 580 (1184) yılında Haçlı işgali altındaki Sûr-Akkâ arasında yer alan Tibnîn mevkiinde kafilelerden kişi başına 1 Suriye dinarı + 1 kırat meks tahsilâtında bulunulduğunu bildirmektedir (er-Riḥle, s. 69, 301). Halîl b. Şâhin’e göre diğer şehirlerin aksine Kudüs’te meks uygulaması yoktu (Zübdetü Keşfi’l-memâlik, s. 23).

İlhanlı devlet adamı Şemseddin el-Cüveynî halkı ezen ağır vergi ve salmaları kaldırıp herkesten gücüne göre vergi aldı. İlhanlı Sultanı Ebû Said Bahadır Han Irak, Horasan, Azerbaycan, Anadolu ve el-Cezîre’de uygulanan meksleri kaldırdı. Timurlu Hükümdarı Ebû Said Mirza Han Semerkant, Buhara ve Herat şehirlerinde gayri şer‘î olan damga vergisini iptal etti. Daha doğuda benzer uygulamalara rastlanmaktadır. Meselâ Fîrûz Şah Tuğluk, Delhi Sultanlığı’nda meks dahil İslâmî olmayan yirmi sekiz çeşit vergiyi kaldırdı. Bâbürlü Hükümdarı Cihangir’in tahta çıktıktan sonra yayımladığı on iki emri ihtiva eden bir fermanla damga ve rıhtım resmi gibi her çeşit vergiyi iptal ettiği, rızâları olmadan halktan vergi alınmasını yasakladığı, Bâbürlü Hükümdarı Evrengzîb’in diğer gayri meşrû vergilerle birlikte meksleri de kaldırdığı bilinmektedir (Muhibbî, IV, 316).

Batı İslâm dünyasında da benzer uygulamalar yapılmıştır. İbn Cübeyr’in ifadelerinden, Sicilya adasında hıristiyanların müslüman hacıların ticaret mallarından meks aldıkları anlaşılmaktadır (er-Riḥle, s. 331). Murâbıtlar Devleti’nin kurucusu Abdullah b. Yâsîn, zaptettiği Sicilmâse ve Der‘a’da halkın şikâyetçi olduğu meks uygulamasına son vermiş (İbn Haldûn, VI, 183; İbn Ebû Dînâr, s. 130), Yûsuf b. Tâşfîn ülkesinde bu tür gayri meşrû vergileri uygulamaya koymamıştır (İbn Ebû Dînâr, s. 131). Eserini Murâbıtlar’ın hâkimiyetinin sonlarında veya Muvahhidler iktidarının başlarında kaleme alan İbn Abdûn et-Tücîbî’nin, vezirin belirlediği oranlardan fazla meks tahsil edenlerin kadı tarafından cezalandırılmasını istemesi (Risâle fi’l-ḳażâʾ, s. 30) uygulamadaki aksaklık ve keyfîliklere işaret etmektedir. Muvahhid Hükümdarı Ebû Yûsuf el-Mansûr 585’te (1189) (İbn Haldûn, VII, 211), Batı’da Merakeş ve Fas’ta Merînî Hükümdarı II. Ebû Saîd Osman b. Ebû Ya‘kūb (İbn Haldûn, VII, 242) ve Ebü’l-Hasan Ali b. Ebû Saîd (İbn Hacer, ed-Dürerü’l-kâmine, III, 85) iktidara geldiklerinde meksleri kaldırdılar. Hafsî Sultanı Ebû Fâris Abdülazîz el-Mütevekkil Tunus’ta bazı yiyecek maddeleri, hayvanlar, ıtriyat, deri, kömür, tuz, bakır mâmuller gibi çeşitli meks kalemlerini ilga etti.

Kaynaklar özellikle Mısır’daki meks uygulamalarına ilişkin bilgiler açısından daha zengindir. İslâm’ın ilk devirlerinde gerektikçe uygulandığı anlaşılan bu tür ârızî vergileri Mısır hazinedarı Ebü’l-Hasan İbnü’l-Müdebbir 250 (864) yılından sonra kalıcı hale getirdi ve kamerî takvime göre tahsil edilen yeni vergiler koydu. Ahmed b. Tolun yıllık 100.000 dinarlık bir tutara ulaşan bu tür vergileri kaldırdı. Ancak Fâtımîler devrinde yeniden yürürlüğe konuldu ve özellikle halkın zulüm telakki ettiği resimler, kelimenin olumsuz çağrışımlarını vurgulayacak şekilde mükûs olarak adlandırıldı (Makrîzî, el-Ḫıṭaṭ, I, 103-104). Fâtımîler meks uygulamasını hâkimiyetleri altındaki diğer bölgelere de taşıdılar. Bununla birlikte bazı Fâtımî halifelerinin mevziî kalan meksleri iptal ettiği de olmuştur. Nitekim Hâkim-Biemrillâh bir kısım meksleri kaldırmış, fakat daha sonra yeniden koymuştur.

Kalkaşendî’nin verdiği bilgilere göre Mısır divan gelirlerinin gayri şer‘î kısmına giren meksler Dîvânü’s-sultânî’ye mahsus olanlar ve olmayanlar şeklinde sınıflandırılmakta, bunlardan birincisi ithal ve yerli mallardan alınanlar diye ikiye ayrılmaktaydı. İthalât vergisi, özellikle “kârimî” adı verilen toptancı müslüman tüccarın Hicaz ve Yemen tarafından Kızıldeniz’in Ayzâb, Kusayr, Tûr, Süveyş, İskenderiye ve Dimyat limanlarına indirdikleri yüklerden ve Irak ile Suriye yönünden gelip Katyâ’dan geçen mallardan alınanlar olmak üzere iki kalemden ibaretti. Yerli mallardan Kahire ve Fustat’ta alınan meksler çok çeşitli olup irili ufaklı yetmiş iki kaleme ulaşıyordu. Dîvânü’s-sultânî’ye mahsus olmayan meksler ise “hilâlî” adıyla anılmaktaydı. Bunlar mahallî divanlara veya iktâdarlara giderdi (Ṣubḥu’l-aʿşâ, III, 464-467). Kahire gümrüğü olarak hizmet veren Meks/Maks (şimdiki Bulak), ismini söz konusu vergiden almaktadır.

Fâtımîler’den sonraki devirlerde mezâlim, himâyât, rimâyât, müste’cerât gibi isimlerle anılan meksler zulüm aracı haline gelerek Mısır’ın iktisadî çöküşünün ana sebebi olmuştur. Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin tamamen ilga ettiği mükûsün tutarı 1 milyon küsur dinar + 2 milyon irdeb gibi aşırı boyutlara varmıştı. Memlükler dönemine ulaşıldığında vergilendirilmemiş hemen hiçbir şey kalmamıştı. Karada Haçlılar, denizde Portekizliler’e karşı yapılan savaşların hazineleri boşaltması bu yüksek oranlı mekslerin konuluşunun ana sebebidir. Bahrî Memlük Sultanı el-Melikü’l-Muiz İzzeddin Aybeg’in veziri Kıbtî asıllı Şerefeddin Hibetullah b. Sâid el-Fâizî “hukuk ve muâmelât” adını verdiği yeni ve ağır meksler ihdas etti. Sultan Kutuz’un Moğollar’a karşı yaptığı seferleri finanse edebilmek için koyduğu emlâk vergisi, baş vergisi, veraset ve intikal vergisi gibi mekslerin yıllık tutarının 600.000 dinara ulaşması kârimî tüccarın servetinin üçte birini yok etti (Makrîzî, el-Ḫıṭaṭ, I, 105-106; II, 123). Bununla birlikte I. Baybars, Kalavun ve oğulları Halîl ile Muhammed, Ketboğa ve Lâçin gibi Memlük hükümdarları meksi ilga ettiler. Burcî Memlük sultanlarından el-Melikü’l-Eşref Şa‘bân’ın emlâk alım satımından tahsil edilen (% 2’lik) meksleri (meksü’l-karârît) kaldırarak büyük bir hayır işlediği bildirilmekte, Berkuk, Şeyh el-Mahmûdî, el-Melikü’z-Zâhir Çakmak ve Kayıtbay gibi hükümdarların da bu vergilerden bazılarını kaldırdığı rivayet edilmektedir.

Tarih boyunca iktidar sahipleri tahta cülûs, zaferler, fetihler, hânedan mensuplarının düğünleri ve bayramlar gibi özel günleri kutlamak, ağır hastalıkları sırasında şifa bulmak, düşman veya eşkıyanın talanları, doğal âfetler, salgınlar ve kıtlıklar sonrasında zor duruma düşen mükelleflerin yaralarını sarmak amacıyla meksleri kısmen veya tamamen ilga etmişlerdir. Kalkaşendî, Memlük sultanlarının vergi ıskatına veya muafiyetine ilişkin valilere gönderilmiş fermanlarından örnekler vermektedir.

Bu tür vergilerin en çok eleştirilen tarafı hac kervanlarından dahi kesilmiş olmasıdır. Meks uygulamasından en büyük zararı Mağrib’den Mekke’ye gidenler başta olmak üzere hacı adayları görmüştür. Fâtımî Halifesi Ubeydullah el-Mehdî kurduğu devletin başşehri Mehdiye’ye yerleşmiş ve 309’da (921) yeni mekslerin tahsili için hacıların Mehdiye’den geçmesi zorunluluğunu getirmişti (İbn İzârî, I, 186). Meksin hacılardan ilk defa, 327 (939) yılında deve başına 5 dinar ve mahmil başına 7 dinar almak şartıyla hac yolunu açmayı kabul eden Karmatîler tarafından kesildiği de rivayet edilmektedir (İbnü’l-Cevzî, VI, 296). Makdisî’ye göre Basra ve Batîha’da tahsildarlar kara ve nehir gümrüklerinde sıkı teftişler yaparlardı. Basra kapısında hem Karmatîler’in hem Deylemîler’in divanı vardı. Hac kafilelerinin dönüşünde deri yükleri ve Arap develerinden meks tahsil edilirdi. Aynı uygulama Kûfe ve Bağdat’ta da yapılırdı. Büveyhî Hükümdarı Adudüddevle, Bağdat-Mekke hac yolunu ıslah edip bu tür meksleri kaldırdı. 477 (1084-85) yılında Irak-Mekke güzergâhında hacılardan meks alınıyordu (İbn Kesîr, XI, 295; XII, 126). Mekslerin Hicaz gümrüklerinde ve özellikle Cidde Limanı’nda kesilmesi âdet olmuştu. Bilhassa Mekke şerifleri döneminde diğer gelir kaynakları giderleri karşılamadığı için hacı vergisi büyük önem taşımaya başlamış ve meks uygulaması sürdürülmüştür (meselâ bk. İbnü’l-Esîr, X, 617; Fâsî, el-ʿİḳdü’s̱-s̱emîn, VII, 33-34).

İdrîsî’nin verdiği bilgiye göre Ayzâb Limanı’nda Fâtımîler’in ve Beceliler’in gümrükçüleri bulunmaktaydı ve iki taraf toplanan vergileri yarı yarıya bölüşüyordu. Mağrib’den gelen hacı adaylarının meksleri burada tahsil edilirdi. Ödeme tezkiresini ibraz edemeyenleri kaptanlar gemiye almazlardı. Yolculuğunu tamamlayan gemi kıyıdan açıkta demirler, Cidde valisinin memurları gümrük yoklaması yapıp mekse tâbi eşyayı tesbit ettikten sonra divana kaydını yaparlardı. Limana inmesine müsaade edilen giriş yolcularından yeterli parası olmayanın meksi onun yolculuğuna izin verdiği için kaptana yüklenirdi. Bu sebeple bazan hacı adayları tutuklanır ve belki de hac farîzasını yerine getiremezlerdi (Nüzhetü’l-müştâḳ, II, 134-135, 138-139; ayrıca Tücîbî’nin gözlemleri için bk. Müstefâdü’r-riḥle, s. 171, 175, 206).

Fâtımî Veziri Talâi‘ b. Rüzzîk, 556 (1161) yılında Mekke şerifiyle yaklaşık 15.000 dinarlık ödeme karşılığında Mısırlı hacılardan kesilen ağır vergilerin askıya alınması konusunda anlaşma yapmıştı (Umâre el-Yemenî, s. 53). 561’de (1166) Zürey‘îler’in emîri İmrân b. Muhammed’in cenazesinin Aden’den Mekke’ye getirilmesi vesilesiyle hacılardan meks alınmadı. Mekke şeriflerinin meksleri arttırma temayülleri tepki çekmeyi sürdürmüştü. Irak hac emîri Taştekin el-Müstencidî’nin 571 (1176) yılında Mekke Emîri Dâvûd b. Îsâ ile bütün meksleri ilga etmesi konusunda anlaşma yaptığı kaydedilmektedir (Fâsî, Şifâʾü’l-ġarâm, II, 314, 366). Meksler gerçekten kaldırıldıysa Taştekin’in Mekke’den ayrılmasının hemen arkasından yeniden konmuş olmalıdır. Çünkü Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin 572 (1176-77) yılında Mısırlı hacı adaylarından meks alınması uygulamasını iptal ettirdiği ve karşılığında Mekke şerifine yıllık nakdî ve aynî tahsisatta bulunduğu bildirilmektedir (a.g.e., II, 368-369; Makrîzî, el-Ḫıṭaṭ, II, 233). Mekke şeriflerinin ceddi ve ilk Mekke şerifi Katâde b. İdrîs (1200-1220) iktidarının ilk on yılında meksleri uygulamadan kaldırdı.

639 (1242) yılında Yemen Hükümdarı Mansûr er-Resûlî Mekke’ye hâkim olunca şeriflerin alageldiği meksleri kaldırdı ve bu konudaki fermanını içeren mermer kitâbeyi Kâbe’ye astırdı. Ancak 646’da (1248) Mansûr er-Resûlî’nin vekili Muhammed b. Ahmed b. Müseyyeb el-Yemenî, eski meksleri tekrar uygulamaya koyup gayri meşrûluğunun delili olan emirnâmeyi de indirdi.

667 (1269) yılında Memlük Sultanı Baybars, kendisini metbû tanıyan Mekke Şerifi Ebû Nümeyy’e hacılarla tüccara zulmedilmemesi ve vergi alınmaması karşılığında yıllık 20.000 dirhem atâ bağladı. Ancak Ebû Nümeyy’in Mısırlı hac kervanlarından alınan meksleri tamamen kaldırmak yerine deve başına 50 dirhemden, Yemenliler’den tahsil edilen deve başına 30 dirhem seviyesine düşürdüğü anlaşılmaktadır. Memlükler’in Mekke siyasetine müdahalesi arttıkça meks uygulamalarını bertaraf etme gayretleri de artıyordu. Meselâ Muhammed b. Kalavun 719’daki (1320) hac ziyaretinde Mekke ve Medine’de tahsil edilen meksleri kaldırdı. Ancak iki yıl sonra uygulama yeniden başlatıldı. Bu tür vergileri Mekke şerifleri ihdas, Memlükler ise ilga etmeye çalışıyordu. el-Melikü’l-Eşref Şa‘bân, 3 Cemâziyelevvel 766 (26 Ocak 1365) tarihli bir fermanla isim isim sayılan muhtelif gıda maddelerinden meksleri kaldırıp uygulamanın sürekliliğini sağlamak amacıyla emirnâmeyi Mescid-i Harâm’ın üç sütununa kazdırdı.

Memlükler devrinde Mekke’nin dünyaya açılan kapısı durumundaki Cidde özellikle Mısır’dan Kızıldeniz yoluyla gelen hacılar için çok önemliydi. Şehir iktidar açısından da gittikçe artan meks gelirleri sebebiyle ekonomik bir değer kazandı. Avrupa’dan Hindistan’a giden ve Hindistan’dan Avrupa ülkelerine gelen mallar Cidde Limanı’ndan geçiyordu. Hint ticaret gemilerinin, mallarını Aden Limanı’nda Kızıldeniz taşımacılığına uygun gemilere aktararak Cidde’ye göndermeleri bir teamül halini almıştı. Tüccarlar önce bu aktarma sırasında Resûlîler’e, sonra da Mekke şeriflerine meks ödemesinde bulunuyordu. el-Melikü’n-Nâsır Selâhaddin Ahmed döneminde 827 (1424) yılından itibaren Aden Limanı’nda uygulanmaya başlanan yüksek gümrük tarifeleri Kalküta’dan kalkan tüccarın doğrudan Cidde’ye gelmesine yol açtı. Bu durum Mekke şeriflerinin gelirleri üzerinde olumlu etki yaptı. Ancak malî sıkıntı içindeki Memlük Sultanı Barsbay tarafından 828’de (1425), Cidde Limanı’nda Hindistan’dan gelen mallar için % 10’luk meks uygulamasından elde edilen vâridâta el konulup Kahire’ye aktarılmaya başlandı. Barsbay, 840’ta (1436-37) Mekke şerifi Berekât’ın Hint tüccarından alınan mekslerdeki payını üçte birden yarıma çıkardı. Timurlu Hükümdarı Şâhruh’un baskıları üzerine el-Melikü’z-Zâhir Çakmak, 843 Zilkadesinde (Nisan 1440) dört mezhebin baş kadılarına yazılı bir soru yönelterek tüccarın Aden Limanı’nda ağır vergilere mâruz bırakıldığı için % 10’luk bir ödeme karşılığında Cidde Limanı’nı tercih ettiğini, Mekke’nin güvenliğiyle görevlendirdiği askerî birliklerin ağır masraflarına harcanan bu vergileri tahsil etmesine cevaz verilip verilemeyeceğini bildirmelerini istedi. Kadıların, adı geçen vergilerin alınıp maslahata harcanmasının câiz olduğuna dair fetvalarıyla uygulamayı meşrûlaştırmaları halkın tepkisini çekti. İlgili fetva Mescid-i Harâm’da eşrafın huzurunda okunarak uygulamanın sürdürüleceği duyuruldu (Fâsî, el-ʿİḳdü’s̱-s̱emîn, IV, 145, 148; Makrîzî, es-Sülûk, XI, 680-681, 707-708, 723, 735, 754-755, 768, 872, 946; XII, 1187-1188; Necmeddin İbn Fehd, IV, 31, 101, 143).

Memlük sultanlarının başta Mekke’de satılan gıda maddelerinden alınanlar olmak üzere kaldırmaya teşebbüs ettikleri meksleri şerifler fırsat buldukça yeniden yürürlüğe koymuşlardır. Nitekim Kayıtbay, 4 Ramazan 872 (28 Mart 1468) tarihinde Mekke mekslerini kaldırdığını bildiren yeni bir emirnâme çıkarmış ve bu emirnâme Mescid-i Harâm’ın sütunlarından birine nakşedilmişti (Necmeddin, İbn Fehd, IV, 483).

Farklı yerlerde ve zamanlarda da olsa tahsil edilen mekslerin pek çok çeşidi arasında şunlar sayılabilir: Emlâk alım satım vergileri; evler, hamamlar, fırınlar, eğlence yerleri, terziler, attarlar, debbağlar, peynirhâneler, bozahâneler, üzüm ve zeytin presleri, tekstil atölyeleri, değirmenler, bahçeler, su dolapları, kasaplar ve mezbahalara salınan vergiler; Cîze’de ve Kahire’deki hububat rıhtımında ve tersanede her bir yolcudan tahsil edilen rıhtım resimleri; özellikle silâh, at, deve, katır, sığır, davar, kümes hayvanları, gübre, et, balık, tuz, şeker, un, başta hurma olmak üzere çeşitli meyve ve sebzeler, yumurta, zeytin, karabiber, nişasta, yağ, sirke, yün, ipek, ibrişim, keten, pamuk, pamuk ipliği, boya, alçı, ahşap, toprak mâmulleri, mercan, bakır, odun, kömür, katır tırnağı, mısır sapı, halfa otu, kene otu, kuru yonca, saman, mastika, enfiye, günnük, kına, mazı, zamk, tabaklanmış deriler, misk, safran, alkali, somaki gibi ticaret malları ve kervanlardan alınan pazar vergileri (bâclar); davar, hurma ve ketenden kesilen simsarlık harçları. Ayrıca sefer esnasında tüccar imdâd-ı seferiyye ödüyor, vârissiz ölenlerin mirasının üçte biri devlete kalıyordu. Nil sularının seviyesi yükselince özel vergiler salınırdı. Merkad-i Îsâ’ya giden hacılar Kudüs’te mürûriye öderdi. Su bentleri, mikyâsü’n-Nîl vb.’nin bakım ve onarımı için de müstakil vergiler vardı.

Fıkhî Hükmü. Meks kelimesi fıkıh kitaplarında çoğunlukla ticarî emtiadan alınan gayri meşrû vergileri ifade etmek için kullanılmaktadır. Bu sebeple meks uygulaması yukarıdaki hadislerin ışığında büyük günah olarak görülmüştür (Zehebî, s. 131; İbn Hacer el-Heytemî, ez-Zevâcir, I, 180-181). Nevevî’ye göre meksin en çirkin mâsiyet ve günahlardan sayılmasının sebebi tahsildarın insanların hakkını yemesi, zulmünü tekrarlaması, hatta işkence boyutlarına vardırması, haksızlıkla aldığı malları hak sahiplerine harcamamasıdır (Şerḥu Müslim, XI, 203). İbn Hazm, tüccar ve yolcuların şehre dışarıdan getirdikleri ticaret metâından pazarlarda meks alınmasının büyük bir zulüm, haram ve fısk olduğu hususunda ittifak bulunduğunu, ancak meşrû uşûrun bundan müstesna tutulduğunu söylemektedir (Merâtibü’l-icmâʿ, s. 121). Ebû Ya‘lâ el-Ferrâ’ya göre İslâm ülkesinde bir yerden başka bir yere nakledilen mallardan alınan iç gümrükler haramdır; ne ictihada dayanır ne de âdil bir maliye politikasını yansıtır (el-Aḥkâmü’s-sulṭâniyye, s. 246). Bu verginin zaman zaman uşûr adı altında tahsil edilmesinin bir meşrulaştırma gayretini yansıttığını düşünmüş olmalıdır ki İbn Kayyim el-Cevziyye, meksin Hz. Ömer’in uyguladığı uşûra kıyas edilmesini müşriklerin ribâ ile ticareti kıyaslamasına benzetmektedir. Ayrıca ona göre Resûlullah’ın katlini emrettiği mekkâsa cennet haramdır (Aḥkâmü ehli’ẕ-ẕimme, s. 149). Meks tahsildarının yol kesen hükmünde mi yoksa gāsıp hükmünde mi olduğu hususu tartışmalıdır (Muhammed b. Ahmed ed-Desûkī, IV, 348). Zehebî’ye göre mekkâs yol kesene benzer ve hırsızdan daha şerlidir. Meks tahsildarının katlinin cevazı hususu dahi tartışılmış, ancak görüş birliğine varılamamıştır. Yukarıda zikri geçen hadisten hareketle katlinin mubah, bunu yapanın da sevaba nâil olacağını düşünen fakihler yanında (İbn Nüceym, V, 45) onun yol kesen eşkıyadan sayılmayacağı, ancak kıyamet günü en şiddetli azaba uğrayanlardan olacağı görüşünü benimseyenler de vardır (İbn Teymiyye, XXVIII, 319). Makrîzî, her türlüsünü haram saydığı meks gelirleriyle geçinenin fâsık olduğunu ve adalet vasfını kaybettiği için şahitliğinin kabul edilmeyeceğini savunur (es-Sülûk, XII, 1188). Kadının meks gelirlerinden tahsis edilen maaşı almasına da cevaz verilmemiştir (Venşerîsî, VI, 152-153).

İbn Hacer el-Heytemî‘nin bildirdiği kadarıyla Şâfiî mezhebine göre meks, zekât niyetiyle ödense bile o isim ve gayeyle tahsil edilmediği için dinî-malî mükellefiyeti düşürmez. Meks memurları zekât olarak tahsil ettiklerini söyleseler bile pek çoğu zekâta müstahak değildir. Ulemânın hırsız ve yol kesenler, hatta daha şerliler sınıfına kattığı birine zekât niyetiyle yapılan ödeme mükellefiyeti düşürmez. Ancak zalim sultanın zekât adı altında tahsil ettiği uşûr mükellefin de o niyetle ödemesi durumunda yükümlülüğünü ıskat eder. Dimyâtî’ye göre şeytanların barınağı olduğu için meks tahsilâtına mahsus mahalde namaz kılmak dahi mekruhtur (Ḥâşiyetü İʿâneti’ṭ-ṭâlibîn, I, 195; II, 164, 182).

Hanefî mezhebinin bu meseleye yaklaşımını aktaran İbn Âbidîn’e göre mekkâs, meks toplama işini imamdan maktû bir bedel karşılığında mukātaa usulüyle üstlenmekte ve tahsilâtı kendisi için zulüm ve zorbalıkla yapmaktadır. Tüccar, aynı malın meksini bir yıl içinde yolu üzerindeki birden fazla mekkâsa zekât uygulamasının aksine tekrar tekrar ödemek zorunda kalmaktadır. İmam tarafından yolcuların zekâtını tahsil etmek ve mal güvenliğini sağlamak üzere nasbedilmediği gibi halkın malını zorbalıkla aldığından mekkâsın kestiği vergi zekât niyetiyle bile verilse mükellefiyeti düşürmez. Meks kaynaklı olduğunu bile bile mekkâstan ya da onun aktardığı üçüncü şahıslardan bir şey almak haramdır (Reddü’l-muḥtâr, VI, 385).

İbn Teymiyye, sınırları içinde meks uygulanan bir iktâya sahip kimsenin ondan feragat ederse halefi döneminde söz konusu verginin azaltılmayıp aksine arttırılacağından endişelenmesi, halbuki kendisinin mümkün mertebe indirime gitme imkânının bulunması ve raiyyesinin kendisini tercih etmesi durumunda konumunu muhafazasının müslümanlar için daha hayırlı, imkân ölçüsünde adaleti yayıp zulmü kaldırmasının da vâcip olduğu kanaatindedir. Çünkü iktâlar haram bile karışsa aslen câizdir; gelirinin haram bulaşan kısmı mümkün mertebe ayrılıp hak ya da ihtiyaç sahiplerine verildikten sonra kalanından faydalanılır (Mecmûʿu fetâvâ, XXVIII, 590; XXX, 356 vd.).

İmam Şâfiî, Âl-i İmrân sûresinin 97. âyetindeki, “Yol bulana hac yapmak farz kılındı” ifadesini yorumlarken hacı adayının yolu üzerindeki zalim meks tahsildarlarına hiçbir şey ödemek zorunda olmadığını, bu sebeple olumsuzluk ortadan kalkana kadar mükellefiyetin düşeceğini söylemektedir. Hac yolu üzerindeki zalim meks tahsildarlarının mal veya canına tecavüzde bulunması sebebiyle yolculuğunu tamamlayamayacağından korkan kişiye haccın farz olmayacağını söyleyenler yanında yolculuğu sırasında yetecek kadar yolluğu (binek ve azık) bulunan, ayrıca meks ödemeye gücü yeten kişilerin üzerinden vücûbiyetin düşmeyeceğini savunanlar vardır. Hanefî mezhebinde de fetva bu yöndedir (Şevkânî, I, 363; İbn Âbidîn, II, 463-464).

Önceleri mekse muhalefet eden fakihler zamanla fevkâlade durumlar ve kamu maslahatının gerektirmesi şartıyla bu uygulamayı onaylamışlardır. Onların bu tutumunda bazı ulemâ ve kadıların maişetlerinin meks gelirlerinden karşılanmasının da payı olabilir. Her şeye rağmen çeşitli dönemlerde söz konusu uygulamaya şiddetle karşı çıkanlara rastlanmaktadır. Meselâ Demenhûr Şâfiî fakihlerinden Şehâbeddin Ahmed İbnü’l-Cündî meks mülteziminin kazancını kerih gördüğü için darb ve sürgünle cezalandırılmıştır (788/1386). Memlük iktidarı aleyhindeki muhalefetiyle tanınan fakih İbnü’l-Burhân, Dımaşk’ta yakalanıp Kahire’de huzuruna çıkarıldığı el-Melikü’z-Zâhir Berkuk’a aralarında meks tahsilâtının da bulunduğu çeşitli eleştiriler yöneltince darb ve hapis cezasına çarptırılmıştı. Öte yandan ulemânın iktidar sahiplerine yönelik meks aleyhtarı nasihat ve arzuhallerine rastlanmaktadır. Nitekim Selçuklu Sultanı Mes‘ûd b. Muhammed Tapar’ın İbnü’t-Tallâye diye tanınan zâhid Ahmed b. Ebû Gālib el-Bağdâdî’nin vaazı üzerine meksleri iptal ettiği (Yâfiî, III, 287), Safer 775 (Ağustos 1373) tarihinde Kādılkudât Burhâneddin İbn Cemâa ve Kazasker Ömer b. Reslân el-Bulkīnî’nin Memlük Hükümdarı el-Melikü’l-Eşref Şa‘bân ile görüşerek emlâk alım satım vergilerinin kaldırılmasını arzettikleri ve bu talebin olumlu karşılandığı kaydedilmektedir. Celâleddin es-Süyûtî (Ẕemmü’l-meks) ve Zeynüddin Sarıca b. Muhammed el-Malatî el-Mardînî (İẕlâlü’n-nükûs fî iḍlâli’l-mükûs) gibi bazı âlimler meks aleyhinde eserler kaleme almışlardır (Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 52, 828).

BİBLİYOGRAFYA
Lisânü’l-ʿArab, “mks” md.; v. Soden, AHW, II, 588-589, 652; W. Gesenius, A Hebrew and English Lexicon of the Old Testament (trc. E. Robinson, ed. Fr. Brown v.dğr.), Oxford, ts. (Clarendon Press), s. 493; Müsned, IV, 109, 143, 150, 234; Müslim, “Ḥudûd”, 23; İbn Mâce, “Edeb”, 23; Ebû Dâvûd, “İmâre”, 7; Ebû Yûsuf, Kitâbü’l-Ḫarâc (Abdülazîz b. M. er-Rahbî, Fıḳhü’l-mülûk içinde, nşr. Ahmed Abîd el-Kübeysî), Bağdad 1975, II, 182-187; Abdürrezzâk es-San‘ânî, el-Muṣannef (nşr. Habîbürrahman el-A‘zamî), Beyrut 1403/1983, VI, 96; X, 334-335; Ebû Ubeyd Kāsım b. Sellâm, Kitâbü’l-Emvâl (nşr. Muhammed İmâre), Beyrut-Kahire 1409/1989, s. 631 vd.; İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt, I, 70; Makdisî, Aḥsenü’t-teḳāsîm, s. 104-105, 133-134, 189, 213, 340, 400, 485; Ebû İshak es-Sâbî, el-Muḫtâr min resâʾili Ebî İsḥâḳ İbrâhîm b. Hilâl b. Zehrûn es-Sâbî (nşr. Emîr Şekîb Arslan), Lübnan 1898, s. 138-139; Hilâl b. Muhassin es-Sâbî, et-Târîḫ (nşr. H. F. Amedroz – D. S. Margoliouth), Kahire 1337/1919, s. 336; İbn Hazm, Merâtibü’l-icmâʿ fi’l-ʿibâdât ve’l-muʿâmelât ve’l-iʿtiḳādât (nşr. Hasan Ahmed İsbir), Beyrut 1419/1998, s. 121; Ebû Ya‘lâ el-Ferrâ, el-Aḥkâmü’s-sulṭâniyye (nşr. M. Hâmid el-Fıkī), Beyrut 1403/1983, s. 246; Nâsır-ı Hüsrev, Sefernâme (trc. Yahyâ el-Haşşâb), Beyrut 1983, s. 37, 44, 48, 118, 121, 152; Muhammed b. Ahmed b. Abdûn et-Tücîbî, Risâle fi’l-ḳażâʾ ve’l-ḥisbe (nşr. E. Levi-Provençal, S̱elâs̱ü resâʾil Endelüsiyye fî âdâbi’l-ḥisbe ve’l-muḥtesib içinde), Kahire 1955, s. 30; İbnü’l-Belhî, Fârsnâme (nşr. R. A. Nicholson – G. le Strange), London 1962, s. 171-172; Şerîf el-İdrîsî, Nüzhetü’l-müştâḳ, Beyrut 1409/1989, II, 134-135, 138-139; Umâre el-Yemenî, en-Nüketü’l-ʿaṣriyye, Kahire 1411/1991, s. 53; Mahzûmî, el-Münteḳā min Kitâbi’l-Minhâc fî ʿilmi ḫarâci Mıṣr (nşr. Cl. Cahen), Kahire 1986, tür.yer.; İmâdüddin el-İsfahânî, el-Berḳu’ş-Şâmî (nşr. Mustafa el-Hıyârî), Amman 1987, III, 105, 107; V, 29-30, 105, 121, 132; İbnü’l-Cevzî, el-Muntaẓam, VI, 296; IX, 35, 69, 72, 91, 218, 239; X, 78-79, 120, 193, 233; İbn Cübeyr, er-Riḥle (nşr. W. Wright – M. J. de Goeje), Leiden 1907, s. 14, 55-56, 62-63, 69, 77, 301, 331; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, X, 454, 617; XI, 64, 71, 404; Ebû Şâme, eẕ-Ẕeyl ʿale’r-Ravżateyn, s. 8, 111, 113, 145, 192; Kurtubî, el-Câmiʿ, XIII, 342; Nevevî, Şerḥu Müslim, XI, 203; İbn Vâsıl, Müferricü’l-kürûb, I, 271-279; II, 9, 20; V, 313; İbn İzârî, el-Beyânü’l-muġrib, I, 186; İbn Teymiyye, Mecmûʿu fetâvâ, XXVIII, 319, 590; XXX, 356 vd.; Tücîbî, Müstefâdü’r-riḥle ve’l-iġtirâb (nşr. Abdülhafîz Mansûr), Tunus 1975, s. 171, 175, 206, 219; Zehebî, el-Kebâʾir ve tebyînü’l-meḥârim (nşr. Muhyiddin Müstû), Beyrut-Dımaşk 1411/1991, s. 131; İbn Kayyim el-Cevziyye, İʿlâmü’l-muvaḳḳıʿîn, IV, 91; a.mlf., Aḥkâmü ehli’ẕ-ẕimme (nşr. Subhî es-Sâlih), Beyrut 1403/1983, s. 149-153; Yâfiî, Mirʾâtü’l-cenân, II, 398; III, 287; İbn Kesîr, el-Bidâye, XI, 295; XII, 46, 126, 232, 268, 278, 281-282, 288, 299, 313; XIII, 92, 107, 113, 150, 154; XIV, 103, 111; İbn Haldûn, el-ʿİber, VI, 183; VII, 211, 242, 268; Kalkaşendî, Ṣubḥu’l-aʿşâ, III, 464-467; X, 139; XIII, 30 vd., 117; Fâsî, el-ʿİḳdü’s̱-s̱emîn, I, 386, 459; III, 95; IV, 122, 128, 136-137, 141-142, 145, 148; VI, 347; VII, 33-34, 53-54; a.mlf., Şifâʾü’l-ġarâm (nşr. Ömer Abdüsselâm Tedmürî), Beyrut 1405/1985, II, 314, 366, 368-369, 387, 390, 396, 397-398, 410, 436; Makrîzî, el-Ḫıṭaṭ, I, 88, 103-107, 111; II, 121-123, 148, 233; a.mlf., İttiʿâẓü’l-ḥunefâ (nşr. Cemâleddin eş-Şeyyâl), Kahire 1416/1996, I, 239; II, 278; III, 342; a.mlf., es-Sülûk, II, 579; III, 724; IV, 197; VII, 217; VIII, 525, 550, 554; X, 217, 220; XI, 663, 680-681, 707-708, 723, 735, 754-755, 768, 872, 946; XII, 1187-1188; İbn Hacer, ed-Dürerü’l-kâmine, I, 514; II, 137; III, 85; IV, 147; a.mlf., el-İṣâbe (Bicâvî), II, 569-570; Halîl b. Şâhin, Zübdetü Keşfi’l-memâlîk (nşr. P. Ravaisse), Paris 1894, s. 14, 16, 23; Ali b. Süleyman el-Merdâvî, el-İnṣâf fî maʿrifeti’r-râciḥ mine’l-ḫilâf (nşr. M. Hâmid el-Fıkī), Beyrut 1376/1957, VI, 122; Necmeddin İbn Fehd, İtḥâfü’l-verâ bi-aḫbâri Ümmi’l-ḳurâ (nşr. Fehîm M. Şeltût), Kahire 1404/1984, III, 67, 72, 96, 303-304, 385, 404, 407; a.e. (nşr. Abdülkerîm Ali Bâz), Mekke 1408/1988, IV, 31, 101, 143, 483, 603-604, 654; Süyûtî, el-Eşbâh ve’n-neẓâʾir, Kahire 1378/1959, s. 31; a.mlf., Târîḫu’l-ḫulefâʾ (nşr. M. Muhyiddin Abdülhamîd), Kahire 1389/1969, s. 369, 380, 409; Venşerîsî, el-Miʿyârü’l-muʿrib (nşr. Muhammed Haccî), Beyrut 1401-1403/1981-83, II, 492; VI, 152-153; İbn Nüceym, el-Baḥrü’r-râʾiḳ, V, 45, 134; İbn Hacer el-Heytemî, ez-Zevâcir ʿan iḳtirâfi’l-kebâʾir, Beyrut 1408/1988, I, 180-183; a.mlf., el-Fetâva’l-kübra’l-fıḳhiyye, Kahire, ts. (Abdülhamîd Ahmed Hanefî), II, 48; Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 52, 828; İbn Ebû Dînâr, el-Müʾnis fî aḫbâri İfrîḳıyye ve Tûnis, Beyrut 1993, s. 130, 131, 175; Muhibbî, Ḫulâṣatü’l-es̱er, III, 62; IV, 316; Muhammed b. Ahmed ed-Desûkī, Ḥâşiye ʿale’ş-Şerḥi’l-kebîr, [baskı yeri ve tarihi yok] (Dârü’l-fikr), III, 225; IV, 348, 361; Cebertî, ʿAcâʾibü’l-âs̱âr, II, 146; Şevkânî, Fetḥu’l-ḳadîr, I, 363; II, 224, 518; İbn Âbidîn, Reddü’l-muḥtâr, II, 290, 310-311, 463-464; VI, 385; Ebû Bekir b. Muhammed Şattâ ed-Dimyâtî, Ḥâşiyetü İʿâneti’ṭ-ṭâlibîn, Kahire 1356/1938, I, 195; II, 164, 182; Ahmed eş-Şerebâsî, el-Muʿcemü’l-iḳtiṣâdiyyü’l-İslâmî, Beyrut 1401/1981, s. 436-437; Hassan Mohammed el-Hawary – Gaston Wiet, Matériaux pour un corpus inscriptionum Arabicarum (ed. N. Elisséeff), Caire 1985, s. 155-157, 171-187, 198; P. G. Forand, “Notes on Ušr and Maks”, Arabica, XIII/2, Leiden 1966, s. 137-141; Ziauddin Ahmad, “Ushur and Maks in Early Islam”, IS, XXVII/1 (1988), s. 1-11; M. Abdülkādir Hureysât, “ʿUşûrü’t-ticâre fi’l-Câhiliyye ve ṣadri’l-İslâm ḥattâ nihâyeti’l-ḳarni’l-evveli’l-hicrî”, Dirâsât, XV/7, Amman 1988, s. 18-39; R. T. Mortel, “Taxation in the Amirate of Mecca During the Medieval Period”, BSOAS, LVIII/1 (1995), s. 1-16; M. Lecker, “Were Customs Dues Levied at the Time of the Prophet Muhammad?”, al-Qantara, XXII/1, Madrid 2001, s. 19-43; W. Björkman, “Maks”, EI2 (İng.), VI, 194-195.
Bu madde ilk olarak 2003 senesinde Ankara'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 28. cildinde, 583-588 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.