MUSTAFA SÂMİ BEY - TDV İslâm Ansiklopedisi

MUSTAFA SÂMİ BEY

MUSTAFA SÂMİ BEY
Müellif: FATMA SABİHA KUTLAR
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
Baskı Tarihi: 2006
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 04.12.2021
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/mustafa-sami-bey
FATMA SABİHA KUTLAR, "MUSTAFA SÂMİ BEY", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/mustafa-sami-bey (04.12.2021).
Kopyalama metni
Babası Arpaemini Osman Efendi’nin görevinden dolayı Arpaeminizâde olarak tanınır. Asıl adı Mustafa olup Sâmi mahlasıdır. İsmâil Belîğ diğer adının Mehmed olduğunu söyler. Eğitimi ve ilk görevleri hakkında fazla bilgi yoktur. İyi bir öğrenim gördüğü ve kısa sürede kâtipliğe yükseldiği söylenebilir. Biyografisini veren kaynaklar onun kitâbet mesleğinde ilerleme kaydettiğinden, Hocazâde Mehmed Efendi’nin yanında sülüs ve nesih öğrendiğinden, icâzet alarak özellikle ta‘lik ve şikeste-ta‘lik yazıda maharetiyle tanındığından söz eder. Bilinen ilk resmî görevi ıstabl-ı âmire-i evvel ambarı ikinci kâtipliğidir. Ardından rikâb-ı hümâyunda başmuhasebeci vekilliğine tayin edildi. 20 Zilkade 1127’de (17 Kasım 1715) iki ay kadar sürecek olan küçük evkaf muhasebeciliğine getirilerek hâcegân zümresine katıldı. 20 Muharrem 1128’de (15 Ocak 1716) şehreminliğine tayin edildi. 27 Cemâziyelâhir 1130’da (28 Mayıs 1718) küçük rûznâmçeciliğe nakledilmesine kadar bu görevde kaldı. Küçük rûznâmçecilikte iki ay çalıştıktan sonra azledildi. 3 Rebîülevvel 1132’de (14 Ocak 1720) ikinci defa şehremini oldu ve Şevval 1133’e (Ağustos 1721) kadar bu görevini sürdürdü. Bu tayinle ilgili belgelerdeki “sâbıkan haslar hâcesi” ifadesi aradaki dönemde haslar mukātaacılığı yaptığını düşündürmektedir. Mustafa Sâmi Bey 6 Şevval 1134’te (20 Temmuz 1722) cebeciler kâtipliğine, 17 Şevval 1136’da (9 Temmuz 1724) ikinci defa küçük rûznâmçeciliğe tayin edildi ve 8 Şevval 1138’de (9 Haziran 1726) piyade mukabelecisi oldu. 11 Şevval 1140’ta (21 Mayıs 1728) üçüncü defa küçük rûznâmçeciliğe getirildi ve bu görevi bir yıl kadar sürdü. 14 Şevval 1142’de (2 Mayıs 1730) ikinci defa piyade mukabeleciliğine tayin edildi. 15 Cemâziyelevvel 1143’te (26 Kasım 1730) arpa eminliğine getirildi ve dört buçuk ay bu görevde kaldı. Bu sırada Çelebizâde Âsım Efendi’nin yerine vak‘anüvis tayin edildi. 26 Ramazan 1144’te (23 Mart 1732) üçüncü defa piyade mukabelecisi olduğunda vak‘anüvislik vazifesini de sürdürüyordu. 15 Şevval 1146’da (21 Mart 1734) getirildiği maliye tezkireciliği son görevi olmuştur (Afyoncu, sy. 1 [2000], s. 236-239). Fatin Efendi’nin ve Müstakimzâde Süleyman Sâdeddin’in kaydettiği “mezâhir” kelimesinin ebced hesabındaki karşılığı olan 1146’da (1734) muhtemelen Şevval (Mart) ayı sonlarında İstanbul’da vefat etti. Mezarı Ali Paşa-yı Cedîd Camii hazîresindedir. Ölüm yılı olarak gösterilen 1136 (1724), 1145 (1732-33) ve 1170 (1757) tarihleri doğru değildir.

Mustafa Sâmi vak‘anüvisliğinden ziyade şairliğiyle tanınmıştır. Bazı şiirlerinde mûsiki terimlerine yer vermesi, mûsiki makamları hakkında bir mesnevi yazması hattatlığın yanı sıra mûsiki ile de ilgilendiğini göstermektedir. Şiirlerindeki tasavvufî özellikler ve “mevlevî” redifli bir gazel yazması Müstakimzâde’nin Mevlevîliğe intisap ettiği yolunda verdiği bilgiyi doğrular. Divan nüshalarından birinde ilâhî cezbeye kapıldığı da belirtilmiştir. Divanında Edirne’den söz eden beyitlerle Edirne kışının anlatıldığı şitâiyye onun muhtemelen 1712’de Şehid Ali Paşa’nın maiyetinde bir müddet Edirne’de bulunduğunu düşündürmektedir. Damad İbrâhim Paşa’ya sunduğu bir kasidesinden ve bir kaside başlığından babadan kalma evinin ve eşyalarının yandığı ve maddî sıkıntı çektiği anlaşılmaktadır.

Sâmi Bey, İran edebiyatının kuvvetli etkisinde şiir yazan şairlerin ve Nâbî’yi takip edenlerin önde gelenlerinden biridir. Şiirlerinde mahallî unsurlar yok denecek kadar azdır. Daha çok hikemî ve düşündürücü konulara yer vermiştir. Çağdaşı Nedîm’in bir akım haline getirmeye çalıştığı romantik ve neşe dolu şiir anlayışından sadece bir iki nazîre yazacak kadar etkilenmiştir. Dile hâkim olarak etkileyici ve akıcı bir üslûp kullanan şairin dilini kavramak güç, tarzı genellikle kapalı ve düşünceleri derindir. Şiirde mazmun, nükte ve mânayı ön plana almakla birlikte lafza da önem vermiştir. Lâle Devri’nin özelliklerini şiirlerine aksettirmemiştir. Türk şairlerinden Bâkî, Nâilî-i Kadîm, Fehîm-i Kadîm, Vecdî ve Nâbî’nin, İran şairlerinden Örfî-i Şîrâzî, Sâib-i Tebrîzî, Şevket-i Buhârî ve Nâmî’nin tesirinde kalmıştır. Bağdatlı Rûhî’nin terkibibendine yazdığı nazîre en tanınmış şiirlerindendir. Nâilî-i Kadîm ile Şeyh Galib arasında bir köprü sayılan şair Leskofçalı Galib, Yenişehirli Avni ve Nâmık Kemal’i etkilemiştir. Bir kısım şiirlerini eski diye nitelediği ve rağbet etmediği bir vadide (sebk-i Irâkī) yazmışsa da yeni bir tarza (sebk-i Hindî) yöneldiğini belirtmektedir. Şiirin akıcı ve kısa olması gerektiğini düşünen Sâmi’nin benzerlik ilişkisi farazî ve uzak çağrışımlara dayalı, özellikle duyu organlarını ya da duyu organlarının işlevlerini kullanarak oluşturduğu benzetmeleri dikkat çekicidir. Şiirlerinde deyim kullanmaya özen göstermiş, Farsça deyimleri Türkçe kelimelerle birleştirmesi en çok dikkati çeken özelliğini oluşturmuştur.

Eserleri. 1. Divan. Otuz iki yazma nüshası tesbit edilen eser Mısır’da basılmıştır (Bulak 1253). Üzerinde iki doktora ve bir yüksek lisans tezi hazırlanan divanın (bk. bibl.) çeviri yazılı metni Fatma Sabiha Kutlar tarafından yayımlanmıştır (Ankara 2004). Altı nüshanın karşılaştırmasıyla hazırlanan bu metne göre eserde ikisi Farsça otuz beş kaside (altısı tarih), kırk bir kıt‘a-i kebîre (hepsi tarih), bir murabba, altı şarkı, iki müseddes (biri tarih), iki terkibibend, altı mesnevi, beşi Farsça 149 gazel, biri Farsça on altı rubâî (biri tarih), on iki kıta (ikisi tarih), dokuz nazım, altısı Farsça 128 matla‘, beşi Farsça on üç müfred (üçü tarih) yer almaktadır. 2. Târih. Sâmi’nin vak‘anüvis sıfatıyla 1143-1146 (1730-1733) yılları arasındaki olayları anlattığı tarihi Çelebîzâde Âsım Efendi’nin eserine zeyil olarak yazılmış, ancak müstakil bir eser olarak tanınmamıştır. Bununla beraber İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’ndeki nüsha (TY, nr. 9768) 1143-1144 (1730-1731) yıllarını içine aldığından müellifin sadece bu yılların olayları üzerinde durduğu belirtilir (İA, XIII, 276). Zira ondan sonraki vak‘anüvis Şâkir Hüseyin eserine 1145 (1732) olaylarıyla başlamıştır. Subhi Mehmed Efendi onun ve diğerlerinin (Şâkir, Râmipaşazâde, Hıfzî Mehmed) kaleme aldığı bölümleri ele alarak kendi yazdığı bölümün başına eklemiştir. Sâmi ve Şâkir’in telif ettiği kısımlar aynen aktarıldığından eser Târîh-i Sâmi, Şâkir ve Subhî adıyla şöhret bulmuştur. Bu adla 1198’de (1784) İstanbul’da Beylikçi Râşid ve vak‘anüvis Vâsıf efendilerin yeniden açtıkları matbaada basılmıştır. Subhî Tarihi ismiyle de tanınan bu kitabın 1a-71b yaprakları arasındaki kısmı Sâmi ve Şâkir’e aittir. Hanîfzâde, eserin adının Târîh-i Vekāyi‘ olduğunu ve 1143-1147 (1730-1734) yılları arasındaki olayları kapsadığını belirtmekteyse de ele geçen yazmalarının hiçbirinde olaylar 1146’dan (1733) ileriye gitmez.

Mustafa Sâmi’nin bir takrîzi, Örfî-i Şîrâzî’nin kıtalarından birine yazılmış bir şerhi, İzzet Paşa’ya sunulan bir arz-i hâl ve içindeki bilgilerden muhtemelen bir yakını olduğu anlaşılan Süleyman Çelebi’ye yazılmış iki mektuptan ibaret nesirleri divanın Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki nüshasında yer almaktadır (Yahyâ Tevfik Efendi, nr. 300, vr. 110b-113b). Sadece takrîz, Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesi’ndeki nüshada da mevcuttur (Ulucami, nr. 6075, vr. 156a-157a). Şairin Bağdatlı Rûhî’ye nazîre olarak yazdığı terkibibend ve terciibendi Rûhî ile Sâmi’nin ve Ziyâ Paşa’nın Nazîreleri adıyla ayrıca basılmıştır (İstanbul 1304).

BİBLİYOGRAFYA
Dîvân-i Sâmî (haz. Fatma Yaşar Aksoy, yüksek lisans tezi, 1992), EÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü; Sâmî: Hayatı, Sanatı, Eserleri ve Dîvânı’nın Tenkîdli Metni (haz. Kemal Kahramanoğlu, doktora tezi, 1995), SÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü; Arpaemînizâde Mustafa Sâmî, Dîvân (haz. Fatma Sabiha Kutlar), Ankara 2004; Safâyî, Tezkire, Millet Ktp., Ali Emîrî, nr. 771, s. 199; İsmâil Belîğ, Nuhbetü’l-âsâr (nşr. Abdulkerim Abdulkadiroğlu), Ankara 1999, s. 144; Sâlim, Tezkire, İstanbul 1315, s. 331; Râmiz ve Âdâb-ı Zurafâ’sı: İnceleme-Tenkidli Metin-İndeks-Sözlük (haz. Sadık Erdem), Ankara 1994, s. 156; , s. 534; a.mlf., Mecelletü’n-niṣâb, Süleymaniye Ktp., Hâlet Efendi, nr. 628, vr. 247b; Cemâleddin, Osmanlı Târih ve Müverrihleri: Âyîne-i Zurefâ, İstanbul 1314, s. 46-47; , s. 181; Osmanlı Müellifleri, II, 232; Babinger (Üçok), s. 296; Ahmet Talât Onay, Eski Türk Edebiyatında Mazmunlar ve İzahı (haz. Cemâl Kurnaz), Ankara 1992, s. 116; Mustafa Aslan, “Sâmî Divanında Mûsıkî”, İlmî Araştırmalar, sy. 6, İstanbul 1998, s. 35-62; Erhan Afyoncu, “Vekayi’nüvis Arpaemini-zâde Mustafâ Sâmî’nin Hayatı Hakkında Yeni Bilgiler”, Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi, sy. 1, İstanbul 2000, s. 235-242; Bekir Kütükoğlu, “Vekāyinüvis”, İA, XIII, 276.
Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2006 yılında İstanbul’da basılan 31. cildinde, 354-356 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde okumak ister misiniz?
BAŞKA BİR MADDE GÖSTER