https://islamansiklopedisi.org.tr/sancak-i-serif
Hz. Peygamber döneminde kullanılan beyaz, sarı, siyah, kırmızı vb. renklerde birkaç sancak-ı şerif vardı. Bunların en meşhuru Hz. Âişe’ye ait bir kaftanın yünlü kumaşından yapıldığı kaynaklarda kaydedilen siyah renkli ukāb adlı sancaktı (bk. BAYRAK; SANCAK). Memlük topraklarının fethiyle Osmanlılar’a geçen bu sancak, bir süre Osmanlılar tarafından savaşlarda ve resmî törenlerde kullanıldı. Bir müddet sonra yıpranıp kullanılamaz hale gelince, onun yerini Şam’dan getirilen başka bir sancak aldı. XVII. yüzyılın başlarında ise ukābın kalan parçaları ile üzerinde aşere-i mübeşşerenin isimleri yazan kırmızı atlas parçalar kullanılarak yeşil kumaştan 155 × 115 cm. ebatlarında üç yeni sancak imal edildi. Osmanlı kaynaklarında ukāb, Şam sancağı ve sonradan imal edilen üç sancağın “sancak-ı şerif” olarak zikredilmesi karışıklığa yol açmıştır. Kaynaklarda bu sancaklar, sancak-ı resûl, sancak-ı münîf, livâ-yı şerif, livâ-yı resûl, livâ-yı hadrâ, livâ-yı Ahmedî, livâ-yı şevket, alem-i resûl, alem-i kibriyâ, alem-i saâdet, alem-i nebevî, alem-i şerif, alem-i nusret-redîf ve râyet-i şeref-âyet gibi adlarla anılmıştır.
İbn Zünbül, Yavuz Sultan Selim’in (1512-1520) planladığı Rodos Seferi’nde kullanmak üzere Memlük Sultanı Kansu Gavri’ye (1501-1516) bir elçi göndererek ukābı talep ettiğini, Gavri’nin bu isteği geri çevirmesi üzerine ise Mısır seferine karar verdiğini rivayet ederse de bu bilginin doğruluğu şüphelidir (Vâkıatu Sultan Selim, s. 213-218). Osmanlı ordusunun 1516’daki Mercidâbık Muharebesi’nde Memlükler’i yenmesi üzerine ukāb Osmanlılar tarafından ele geçirildi. 1517’deki Ridâniye Savaşı’nda Osmanlı ordusunun taşıdığı ukāb, savaş sonrasında bir Osmanlı eyaleti olan Mısır’da bırakıldı. Ukābın İstanbul’a ne zaman getirildiği konusunda farklı rivayetler bulunmaktadır. Bunlar arasında en doğru görüneni, Mısır Beylerbeyi Hayır Bey tarafından Kanûnî Sultan Süleyman’ın (1520-1566) Rodos Seferi (1522) öncesinde İstanbul’a gönderildiği yönündedir. Sefer sonrasında ise Mısır’a geri gönderilmeyerek Topkapı Sarayı’nda muhafaza edilmiştir.
Sancak-ı şerife Hz. Peygamber’in aziz bir hâtırası olarak hürmet ediliyor, onun teberrüke ve nusrete vesile olacağına inanılıyordu. Bu yüzden başta ukāb olmak üzere sancak-ı şerifler birçok askerî seferde Osmanlı ordusuna eşlik etmiştir. Meselâ Kanûnî Sultan Süleyman, Rodos Seferi için Üsküdar’a geçtiğinde yanında hırka-i şerif ve Hz. Osman’a izafe edilen Kur’an ile birlikte ukāb da bulunuyordu. Ukāb, 1532 yılındaki Alaman seferine de götürüldü. XVI. yüzyıl sonlarına doğru iyice yıprandığı için sefere götürülemeyen ukābın yerini, o güne dek Şam hazinesinde muhafaza edilen sancak-ı şerif aldı. Sultan III. Murad’ın (1574-1595) Şam valiliğine gönderilen Ekim 1592 tarihli bir fermanıyla Sadrazam Sinan Paşa kumandasındaki orduya ulaştırılması emredilen bu sancak-ı şerif, İstanbul’a uğramadan Gelibolu üzerinden Avusturya cephesine getirildi ve kazanılan zaferlerde büyük etkisi olduğuna inanıldı. Ardından Şam’a geri götürülen sancak 1594, 1595 ve 1596 Avusturya seferleri için her defasında Şam’dan İstanbul’a getirilerek orduyla gönderildi ve sefer sonrasında yine Şam’a gönderildi. 1596’dan sonraki sefer ve törenlerde ise XVII. yüzyılın başlarında ukābın parçalarından imal edilen üç sancak-ı şerif kullanıldı. Bu sancaklardan birincisi daha çok padişahların kumanda ettiği savaşlara götürüldü. Meselâ II. Osman’ın Hotin (1621), IV. Murad’ın Revan (1635) ve Bağdat (1638), II. Süleyman’ın Avusturya (1689) ve II. Mustafa’nın Avusturya (1695, 1696, 1697) seferlerinde Osmanlı ordusuna birinci sancak-ı şerif eşlik etti. Padişahların kumanda etmediği seferlerde ise diğer iki sancak çıkarılıyordu.
Sancak-ı şerifler savaşlar sırasında zaman zaman düşmanın eline geçme tehlikesiyle de karşı karşıya kaldı. Meselâ II. Viyana Kuşatması (1683) sırasında Avusturya askerlerinin doğrudan sancak-ı şerife yönelik saldırısı son anda püskürtüldü. Bununla birlikte Serdârıekrem Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’dan ele geçirilen bir sancak, sancak-ı şerif olduğu iddiasıyla gösteriler eşliğinde Papa XI. Innocentius’a hediye edildi ve zaferin nişânesi olarak Roma’daki San Pietro Bazilikası’na asıldı. Ancak dönemin tarihçilerinden Marsigli, daha sonra yapılan bir gravürde de resmedilen bu sancağın sancak-ı şerif olmadığını belirtmektedir (Osmanlı İmparatorluğunun Askeri Vaziyeti, s. 196). Sancak-ı şerif, Köprülüzâde Fâzıl Mustafa Paşa’nın şehid düştüğü Salankamen Muharebesi (19 Ağustos 1691) ile 1716, 1717 ve 1739 tarihli Osmanlı-Avusturya savaşlarında da düşman saldırısına uğradı. Hatta bazı Batı kaynaklarında sancak-ı şerifin düşman eline geçtiği rivayetleri sıklıkla tekrarlandı.
Sancak-ı şerif, ordu için büyük bir moral ve mâneviyat kaynağı idi. 26 Ekim 1596 günü Haçova Meydan Savaşı’nın en sıkıntılı anında III. Mehmed, sancak-ı şerifi açtırmak suretiyle Osmanlı ordusunun dağılmasının önüne geçebildi. Savaşın bu anını tasvir eden bir minyatürde yeşil renkli olarak sancak-ı şerif göndere çekilmiş şekilde gösterilmiştir (Tâlikîzâde, Şehnâme-i Sultân-ı Selâtîn-i Cihân, TSMK, Hazine, nr. 1609, vr. 50b-51b). 1733 ve 1743 yıllarındaki Osmanlı-İran savaşlarında düşman karşısında askerin moralinin yükseltilmesi gerektiği gerekçesiyle sancak-ı şerifin orduya eşlik etmesi istenmiştir (BOA, Cevdet-Askerî, nr. 1131/50195; Göynüklü, s. 488). XVII. yüzyılın sonlarına doğru seferlere davet için gönderilen fermanlarda bütün ordunun ve müslüman erkeklerin sancak-ı şerif altında toplanması emredilerek cihad çağrısı yapılmıştır. Meselâ 25 Haziran 1810’da “cihâd-ı ekber” ilân edilip seferi bizzat padişahın kumanda edeceği duyurulduğunda sancak-ı şerifin orduya eşlik edeceği özellikle bildirilmiş, böylece her sınıftan insanın sefere katılması sağlanmaya çalışılmıştır (BOA, Cevdet-Nâfia, nr. 6/291; Cevdet-Askerî, nr. 201/8646). Sancak-ı şerifin halkın mâneviyatını arttırmak için Millî Mücadele sırasında 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılış töreninde göndere çekildiği iddia edilse de bu doğru değildir. Göndere çekilen Hacı Bayrâm-ı Velî Camii’nden sakal-ı şerif ile birlikte getirilen camiye ait bir sancaktır.
Sancak-ı şeriflerin, düşman ülkelere yapılan seferlerin yanı sıra Osmanlı topraklarındaki isyanları bastırmak üzere gönderilen ordulara da eşlik ettiği görülmektedir. Celâlîler üzerine gönderilen ordunun kumandanına sancak-ı şerif teslim edilmiştir. Benzer şekilde, sancak-ı şerifler birçok kere pâyitahtta çıkan isyanlarda bir meşruiyet aracı olarak kullanılmıştır. İsyanı bastırmak amacıyla münâdîler vasıtasıyla asker ve halkın sancak-ı şerif altında toplanması istendiği gibi isyancıların kendilerine destekçi toplamak için sancak-ı şerif açtıkları da vâkidir. Sancak-ı şerif bir isyanı bastırmak üzere en son Vakʻa-i Hayriyye adıyla bilinen Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması sırasında (1826) Sultan Ahmed Camii’nin minberine dikilmiştir.
Sancak-ı şerif, Osmanlı hilâfetinin de hırka-i şerif ile birlikte en önemli meşrulaştırma araçlarından biri olarak görülüyordu. Diğer mukaddes emanetlerle birlikte sancak-ı şerife sahip olmak ve ona hizmet etmek, Osmanlı hânedanının üstünlüklerinden biri telakki ediliyordu. Bu sebeple Abdülmecid Efendi, Ankara hükümeti tarafından 19 Kasım 1922’de “halîfe-i müslimîn” seçildikten sonra hırka-i şerif ve sancak-ı şerifin kendi yanında bırakılmasını talep etti (BOA, HR.İM, nr. 234/72). Ankara hükümetinin onayıyla bunlar bir törenle son Osmanlı halifesine teslim edildi (BCA, 30-10-0-0 / Muamelat Genel Müdürlüğü, nr. 202/380/1; 51-0-0-0 / Diyanet İşleri Reisliği, nr. 13/113/ 63). Daha sonra halife için sancak-ı şerif haricinde müstakil bir hilâfet sancağı ihdas edildiyse de bu tartışmalara yol açtı (BCA, 30-10-0-0 / Muamelat Genel Müdürlüğü, nr. 199/357/ 2. 30-18-1-1 / Kararlar Daire Başkanlığı [1920-1928]).
Sancak-ı şerifler, sefere götürülürken, sefer sırasında kullanılırken ve sefer dönüşünde yerine konulurken çeşitli törenler icra edilirdi. Kanûnî Sultan Süleyman’ın Rodos Seferi sırasında ukāb için yapılan törenler ve teşrifat sonraki uygulamaların temelini oluşturmuştur. Bu seferin başlangıcında düzenlenen törende, Hz. Peygamber’in soyundan gelen biri tarafından önce ukāb, ardından hırka-i şerif ve Hz. Osman mushafı taşındı. Ukāb, kuşatma sırasında diğer mukaddes emanetlerle birlikte gülbank ve tekbirler getirilerek tabl ve nakkāre sesleri eşliğinde otağ-ı hümâyuna getirildi. Sefer dönüşünde ise fethin nişânesi olarak ordunun en önünde taşındı. 1532 Alaman seferi için yapılan törende ise padişahın önünde sırasıyla ukāb, Hz. Osman mushafı, Hz. Ebû Bekir’in sancağı ve Hz. Peygamber’e ait kılıç taşındı.
Kaynaklarda ukābın parçalarından üretilen sancak-ı şeriflerin sefer için görevlendirilen sadrazama teslimi sırasında düzenlenen törenlere dair önemli tasvirler bulunmaktadır. Söz konusu törenin günü ve saati padişah ile sadrazam arasında hava koşulları da dikkate alınarak müzakere edilip tayin edilirdi (BOA, HH, nr. 135/5550). Törende bulunması istenen devlet adamlarına önceden haber verilir, uygun kıyafet giymeleri istenir ve törenin gereksiz şekilde şatafatlı olmamasına özen gösterilirdi (BOA, Ali Emîrî, Abdülhamid I, nr. 4/413). Tören günü, padişah Hırka-i Saâdet Dairesi’ne gelir, burada Enderun hâfızları Feth sûresini okuduktan sonra sancak-ı şerifi omzuna alır ve Arz Odası’na götürmek üzere yola çıkardı. Bu sırada sağında silâhdar ağası, solunda ise çukadar ağası bulunur, diğer görevliler de sağlı sollu dizilirlerdi. Padişah Arz Odası’na geçene kadar Enderun ağaları, hâfızları ve müezzinleri yüksek sesle tekbir getirirlerdi. Arz Odası’na girildiğinde sancak tahtın yanındaki sütuna yaslanırdı. Ardından müezzinler ve hâfızlar bir defa daha Feth sûresini okur, şeyhülislâm kapıağası vasıtasıyla Arz Odası’na davet edilirdi. Şeyhülislâm padişahın huzuruna çıktıktan sonra iki defa daha Feth sûresi okunur, ardından birinci imâm-ı şehriyârî dua eder ve Enderun ağaları yüksek sesle âmin derlerdi. Daha sonra kapıağası aracılığıyla sadrazam davet edilirdi. Arz Odası’nda padişahın huzuruna çıkan sadrazama hil‘at giydirilir, beline kılıç kuşatılır, ardından tekrar zafer için dua edilir ve padişah bizzat kendi eliyle sancak-ı şerifi sadrazama teslim ederdi. Bu sırada “Sancak-ı şerifi sana ve seni dahi Cenâb-ı Bârî-i Teâlâ hazretlerine emanet eyledim, hâfız ve nâzırın olsun” derdi. Sancak-ı şerifi alan sadrazam dualar eşliğinde Arz Odası’ndan çıkar ve törenlerle Ortakapı’ya kadar gelirdi. Burada sancak-ı şerif sancaktara teslim edilir, ardından özel sandığına yerleştirilir ve sadrazam da dualarla Topkapı Sarayı’ndan ayrılırdı. Törenler Dâvud Paşa’ya kadar devam eder, bütün askerî birlikler yol boyunca sancak-ı şerifi selâmlar, hassa müezzinleri ise sancak önünde yürüyerek yüksek sesle salavat getirirlerdi. Bu sırada padişah sancak alayını seyreder, İstanbul halkı da bu alaya yoğun ilgi gösterir ve padişah halka ihsanlarda bulunurdu (TSMA, nr. D. 2016, s. 3). Dâvud Paşa’daki sadrazam otağına varıldığında sadrazam sancak-ı şerifi bizzat eliyle alarak özel çadırına götürürdü. Ordunun Dâvud Paşa’dan ayrılışı sırasında da sancak-ı şerifin özel bir yeri bulunurdu. Sancak alayını yalnız müslümanlar değil, Osmanlı tebaası hıristiyanlar ile başkentte bulunan diplomatlar da seyrederdi.
Sancak-ı şerif ordu tarafından taşınırken de çeşitli kurallar uygulanırdı. Sancak, yolculuk sırasında daima açık tutulmaz çoğu kere elde taşınmayıp bir sandukada muhafaza edilirdi. Meselâ Belgrad yönündeki bir seferde Niş’e gelindiğinde sancak-ı şerifin törenler eşliğinde sandukaya konulması teamüldü (BOA, BEO, Sadâret Defterleri, nr. 356, vr. 82a-b). Akşam olduğunda sancak çadırı önündeki toplar birer defa ateşlenir, çadırda mütemâdiyen buhur yakılır (BOA, HH, nr. 201/10298) ve sâdât ve sadrazam maiyeti burada namaz kılardı (Marsigli, s. 196). Düşman eline geçmesi halinde orduda büyük bir kaosa yol açabileceği ve bazı muharebeler sırasında bu tehlikeye mâruz kalındığı için sancak çadırı korunaklı bir mahalde kurulur, özellikle düşmanın top menzilinden uzak tutulurdu (BOA, Ali Emîrî, Ahmed III, nr. 21936; Göynüklü, s. 67). Sancak-ı şerifin geçeceği güzergâha önceden özel işaretler konur ve bu güzergâhtaki yollar tamir edilirdi (BOA, Cevdet-Askerî, nr. 922/39844; nr. 502/20967). Sancak seferden dönene kadar bazı bölgelerde salât-ı münciye, kelime-i tevhid ve Âyetü’l-kürsî okunması yönünde emirler gönderilirdi (BOA, Cevdet-Dahiliye, nr. 28/1392).
Sefer sırasında sancak-ı şerifin hizmetini gören ve muhafazasına memur çok sayıda asker bulunmaktaydı. “Livâ-i şerif takımı” veya “hâmil-i livâ-i şerif” denilen bu hizmetlilerin sayısı önceleri 700 kadar iken XIX. yüzyılda azalmıştır. Sancak-ı şerifin muhafazasından sorumlu olan ve kendilerine sancakdar-ı has veya mehterân-ı tabl u alem-i has adı verilen görevlilerin sayısı önceleri kırk kadar iken XIX. yüzyılda on beşe kadar düşmüştür. Bunun yanı sıra sayıları 1000’e yaklaşan ulûfeli sipahi ve silâhdar ile bazan gönüllüler de muhafazada istihdam edilmekteydi. Sancak-ı şerifin taşındığı koçu arabasından arabacıbaşı sorumluydu. Sancak çadırında Buhârîhanlar Buhârî-i Şerîf, fetihhanlar ise Feth sûresini okumakla görevliydiler (BOA, Cevdet-Askerî, nr. 314/12951; Cevdet-Evkaf, nr. 576/29100). Ayrıca sâdâttan dokuz kişilik sancak şeyhi tayin edilir ve bunlardan biri başkan olurdu.
Sancak-ı şerif sadrazamların kumanda ettiği seferlerin sonunda bizzat padişahın katıldığı törenler eşliğinde teslim alınırdı. Örneğin, literatürde yanlışlıkla Abbâsî hilâfetinin Osmanlılar’a devri töreni olarak yorumlanan bir minyatürde (Syed Mahmud, The Khilafat and England, Patna 1910), sancağın Üsküdar’da III. Mehmed tarafından karşılanması tasvir edilmektedir. Sancak teslim töreni müneccimbaşının tayin ettiği eşref saatte icra edilirdi (TSMA, nr. E. 500/43; BOA, HH, nr. 1378/54248; nr. 237/13160). Padişah sabah namazını Topkapı Sarayı’nda eda ettikten sonra dualar eşliğinde saltanat kayığına binerek Defterdar İskelesi’ne gelir, burada atına binerek Davutpaşa’daki saraya geçerdi. Padişahın saraya gelişini silâhdar ağa, otağında bulunan sadrazama haber verirdi. Daha sonra sancak-ı şerif, bizzat sadrazam tarafından muhafaza edildiği sandığından çıkarılır ve alemdara teslim edilirdi. Sancak Feth sûresi ve dualar eşliğinde padişaha teslim edilmek üzere yola çıkarılır, bu sırada bütün ordu ve görevliler töreni büyük bir ilgi ile izlerdi. Sadrazam, padişahın huzuruna geldiğinde onun elini öper ve tâzimle sancak-ı şerifi bizzat padişaha teslim ederdi. Teslimden sonra sadrazamın divan üyelerine ihsanda bulunması teamüldü (BOA, Cevdet-Dahiliye, nr. 236/11790). Sancak, teslim alındıktan sonra kara yoluyla Topkapı Sarayı’na getirilir, burada Ortakapı’da bizzat padişah tarafından karşılanırdı. Padişah sancak-ı şerifi eline alır, öper ve taşımak üzere sağ omzuna koyardı. Bu sırada sadrazam da sancağı sol omzuna alır, diğer devlet ricâli de padişah ile sadrazamın etrafında sıralanırdı. Sancak, padişah ve sadrazam omzunda olduğu halde ve Enderun müezzinlerinin segâh makamındaki tekbirleri eşliğinde Hırka-i Saâdet Dairesi’ne getirilirdi. Buradaki yerine yerleştirilirken de aşr-ı şerif okunur ve ardından katılanlara ikramlarda bulunularak tören bitirilirdi. Şayet sefer dönüşünde padişah Edirne’de ise sancak teslim töreni benzer bir şekilde burada icra edilirdi.
1522 yılında Mısır’dan İstanbul’a getirilip Topkapı Sarayı Mukaddes Emanetler Dairesi’ne konulan ukāb zamanla yıpranıp âdeta toz ve kırıntı haline geldiğinden, yeşil atlas bir torba içinde, gümüş bir sandıkta günümüzde de aynı yerde muhafaza edilmektedir (TSM, Envanter, nr. 21/19). Ayrıca ukābın parçalarından imal edilen üç yeni sancak-ı şerifin birincisi Topkapı Sarayı Hırka-i Saâdet Dairesi’nde, diğer ikisi ise Enderun Hazinesi’nde bazı mukaddes emanetlerle birlikte korunmaktadır.
BİBLİYOGRAFYA
TSMA, nr. D. 2016, s. 2-3; nr. E. 21/19; nr. E. 356/42; nr. E. 447/30; nr. E. 500/43; nr. E. 1066/22; nr. E. 1097/14; nr. E. 1108/55; nr. E. 1391/51; nr. E. 1391/61.
BOA, Ali Emîrî, Abdülhamid I, nr. 4/413.
BOA, Ali Emîrî, Ahmed III, nr. 21936.
BOA, BEO, nr. 3859/289362; nr. 3873/290421; nr. 3903/292722; nr. 3899 /92364; nr. 3887/291472.
BOA, Cevdet-Askerî, nr. 157/6931; nr. 201/8646; nr. 314/12951; nr. 343/14207; nr. 498/20805; nr. 502/20947; nr. 854/36564; nr. 885/38025; nr. 922/39844; nr. 977/42568; nr. 1131/50195.
BOA, Cevdet-Dahiliye, nr. 28/1392; nr. 236/11790.
BOA, Cevdet-Evkaf, nr. 576/29100.
BOA, Cevdet-Nâfia, nr. 6/291.
BOA, Cevdet-Saray, nr. 68/3411; nr. 101/5095.
BOA, D.BŞM, nr. 7389, s. 5.
BOA, HH, nr. 22/1054; nr. 23/1167; nr. 201/10298; nr. 290/17377; nr. 1501/66; nr. 135/5550; nr. 1378/54248; nr. 1006/42190.
BOA, HH.İ, nr. 3/24.
BOA, HR.İM, nr. 234/72.
BOA, İ.MVL, nr. 336/14517.
BOA, İ.ŞD, nr. 79/4670.
BOA, İ.DH, nr. 524/36132.
BOA, MAD, nr. 396, s. 140; nr. 3882, s. 48.
BOA, MB.İ, nr. 152/68.
BOA, MVL, nr. 345/107.
BOA, BEO, Sadâret Defterleri, nr. 356, vr. 82a-b.
BOA, ŞD, nr. 2887/58; nr. 285/12; nr. 2390/7; nr. 2949/51; nr. 2923/43; nr. 2916/11.
BOA, Y.A.RES, nr. 126/47.
BOA, Y.PRK.ASK, nr. 238/58.
BOA, Y.PRK.HH, nr. 1/15.
BOA, Y.PRK.UM, nr. 6/102.
İbn Zünbül, İbn Zünbül’ün ‘Vâkıatu Sultan Selim ve Es-Sultan Kansu el-Gavri’ Adlı Eserinin Tahlil ve Değerlendirilmesi (haz. Eman Hayajneh) (doktora tezi, 2005), Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 213-218.
“Lütfi Paşa Âsafnâmesi” (nşr. Mübahat S. Kütükoğlu), Prof. Dr. Bekir Kütükoğlu’na Armağan, İstanbul 1991, s. 8.
Selânikî Mustafa Efendi, Târih (nşr. Mehmet İpşirli), Ankara 1992, I, 322, 420-421; II, 507, 611, 654.
Tâlikîzâde Mehmed Subhi, Şehnâme-i Sultân-ı Selâtîn-i Cihân, TSMK, Hazine, nr. 1609, vr. 50b-51b.
Câfer İyânî, Tevârîh-i Cedîd-i Vilâyet-i Üngürüs: Osmanlı-Macar Mücadelesi Tarihi (haz. Mehmet Kirişçioğlu), İstanbul 2001, s. 79, 97.
Mustafa Sâfî’nin Zübdetü’t-tevârîh’i (haz. İbrahim Hakkı Çuhadar), Ankara 2003, II, 222-223.
Ganîzâde Mehmed Nâdirî, Şehnâme, TSMK, Hazine, nr. 1124, vr. 54a-b, 67b.
Topçular Kâtibi Abdülkādir (Kadrî) Efendi Târihi (haz. Ziya Yılmazer), Ankara 2003, I, tür.yer.
Evliya Çelebi, Seyahatnâme (Dağlı), IX, 93, 113, 192, 226, 228.
Hezârfen Hüseyin Efendi, Telhîsü’l-beyân fî Kavânîn-i Âl-i Osmân (haz. Sevim İlgürel), Ankara 1998.
Silâhdar, Nusretnâme: İnceleme-Metin (1106-1133/1695-1721) (haz. Mehmet Topal), Ankara 2018, tür.yer.
Marsigli, Osmanlı İmparatorluğunun Askeri Vaziyeti, s. 196.
Can Çevik, Naili Abdullah Paşa Defter-i Teşrifat (Metin-Değerlendirme) (yüksek lisans tezi, 2018), Beykent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 133-155.
Göynüklü Ahmed Efendi, Târîh-i Göynüklü: Osmanlı Tarihi 1123-1172/1711-1759 (haz. Songül Çolak – Metin Aydar), İstanbul 2019, tür.yer.
Subhî Tarihi: Sâmî ve Şâkir Tarihleri ile Birlikte (haz. Mesut Aydıner), İstanbul 2007, s. 23-25, 77-78, 296, 427, 500, 516, 523, 529, 550, 604-605.
Şem‘dânîzâde, Müri’t-tevârîh (Aktepe), II/A, s. 118-122; III, 28-29.
D’Ohsson, Tableau général, II, 378-389.
Fevzi Kurtoğlu, Türk Bayrağı ve Ay Yıldız, Ankara 1938, s. 66-70.
Tahsin Öz, Hırka-i Saadet Dairesi ve Emanat-ı Mukaddese, İstanbul 1953, s. 26-27.
İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinin Saray Teşkilâtı, Ankara 1988, s. 248-460.
Çerkesler Kâtibi Yusuf’un Selim-nâme’sinin Mukâyeseli Metin Tenkîdi ve Değerlendirmesi (haz. Mehmet Doğan, yüksek lisans tezi, 1997), AÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 145.
Giovanni Ricci, Türk Saplantısı: Yeniçağ Avrupa’sında Korku, Nefret ve Sevgi (trc. Kemal Atakay), İstanbul 2005, s. 100-102, 168-169.
Mehtap Yılmaz, Vekayi’name (Vekayi-i Bec) (Metin ve Değerlendirme) (yüksek lisans tezi, 2006), Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, s. 27, 32-33, 35-36, 41-45, 67, 121-123, 169-170.
Ayşe Tuba Tokay, Levhî’nin Gazavatnâme-i Sultân Süleyman’ı (Giriş-Gramer İncelemesi-Metin Sözlük-Notlar-Tıpkı Basım) (yüksek lisans tezi, 2008), Fatih Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 97, 199, 285-286.
Hilmi Aydın, Hırka-i Saadet Dairesi ve Mukaddes Emanetler, İzmir 2009, s. 70-85.
Ankara’da Bir Meclis Doğuyor: Belgeler-Fotoğraflar, Ankara 2020, s. 10, 74, 96-97.
Dikmen Oral, Tabib Ramazan’ın Kitâb-ı Tevârih-i Rodos Adlı Eseri (Tahlil ve Metin) (yüksek lisans tezi, 2014), Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 56-57, 63.
Şuayp Ateş, 17. Yüzyılın İkinci Yarısına Ait Anonim Bir Tarihçe “Vekâyi-i Viyana” (Transkripsiyon ve Değerlendirme): 1075-1099/1664-1688 (yüksek lisans tezi, 2015), Gaziosmanpaşa Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 114.
Hayriye Büşra Uslu, III. Ahmed Devri Teşrîfâtı (A.d. 347: 1718-1725) (yüksek lisans tezi, 2017), Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 27-31, 38-40, 91-93.
Mustafa Öksüz, “Rodos Seferi’ne Dair Arapça Bir Kaynak: Abdurrahim el-Abbâsî, Minehu Rabbi’l-Beriyye Fî Feth-i Rodosi’l-Ebiyye (Gururlu Rodos’un Fethinde Mahlûkatın Rabbi’nin İhsanları)”, Tarihin Peşinde Bir Ömür: Abdülkadir Özcan’a Armağan (haz. Hayrunnisa Alan v.dğr.), İstanbul 2018, s. 165.
Ahmet Önal, “Osmanlı Saray Merâsimlerinde Mukaddes Emanetler ve Hırka-i Saâdet Dairesi”, 500. Yılında Mukaddes Emanetler, İstanbul 2019, s. 121-122.
Uğur Demir, Osmanlı Hilafetinin İlk Asırları, İstanbul 2020, s. 191-199.
Recep Ahıshalı, Osmanlı Devlet Teşkilâtında Reisülküttâblık (XVIII. Yüzyıl), İstanbul 2023, s. 264-274.
Coşkun Ünsal, Sultanın Süvarileri, Asker ve Bürokrat Arasında Bir Zümre: 16.-17. Yüzyıllarda Kapıkulu Süvarileri, İstanbul 2025, s. 233, 321.
Zarif Orgun, “Osmanlı İmparatorluğunda Tuğ ve Sancak”, Tarih Vesikaları, I/5 (1942), s. 345-355.
Akdes Nimet Kurat, “Hazine-i Bîrun Kâtibi Ahmed bin Mahmud’un (1123-1711-Prut) Seferine Ait ‘Defteri’”, TAD, IV/6-7 (1966), s. 377, 381-382, 386, 389, 392, 402.
Mehmet Yaşar Ertaş – Hacer Kılıçaslan, “Rodos’un Fetih Günlüğü Kanuni Sultan Süleyman’ın Rodos Seferi Rûznâmesi”, Akademik İncelemeler Dergisi, XII/1 (2017), s. 30.
M. Tayyib Gökbilgin, “Sancak-ı Şerîf”, İA, X, 189-191.
A. H. de Groot, “Sand̲j̲aḳ-ı S̲h̲erīf”, EI2 (İng.), IX, 13-15.