ŞECERE

الشجرة
Müellif:
ŞECERE
Müellif: NEBİ BOZKURT
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2010
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 21.11.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/secere
NEBİ BOZKURT, "ŞECERE", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/secere (21.11.2019).
Kopyalama metni
Sözlükte “ağaç” anlamına gelen şecere kelimesinin kökü şücûr “bağlamak, ihtilâfa düşmek” mânasındadır. Ağaca şecer denmesinin sebebi bazı dallarının birbirine girmesidir. Kelime Kur’ân-ı Kerîm’de “ağaç, bitki” anlamında birçok defa geçmektedir (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “şcr” md.). Bir kişinin, bir ailenin kökü durumunda olan en uzak atalardan başlayarak gövde ve dallar konumundaki babaları ve onların çocuklarını gösteren ağaç şeklinde şematik çizime şecere denir. Ayrıca soy ağacı, soy kütüğü, ensâb kütüğü, nesepnâme, silsilenâme kelimeleri de bu anlamda kullanılmaktadır. Türkler’de, İranlılar’da, Hint ve Arap geleneğinde şecere tesbitine büyük önem verilmiş, soylu bir aileden gelmek toplumsal üstünlük ve ayrıcalık kabul edilmiştir. Özellikle yönetici kesimin nesebinin ortaya konması ayrı bir önem taşırdı. Ebülgazi Bahadır Han, Türkler’in soy kütüğüyle ilgili yazdığı esere Şecere-i Terâkime adını vermiştir. Osmanlılar’ın şeceresine dair çeşitli kitaplar kaleme alınmıştır. Bayatî Hasan b. Mahmûd’un Câm-ı Cem-âyîn’i (Silsilenâme-i Selâtîn-i Osmâniyye) bunlardan biridir.

Şecere tesbiti kadim bir gelenektir. Ahd-i Atîk’in bazı bölümlerinde bu konuya temas edilmiştir. Tekvîn kitabının 5. bölümü, “Âdem zürriyetlerinin kitabı budur” cümlesiyle başlar ve Nûh’un üç oğlunun adıyla sona erer (Tekvîn, 5/1-32). Aynı kitabın 10. bölümü Nûh oğullarının zürriyetiyle alâkalıdır. Daha sonra I. Tarihler bölümünde yahudi ırkının şeceresi ortaya konmaya çalışılır. Ahd-i Atîk’in çeşitli yerlerinde geçen “nesep yazısı” (I. Tarihler, 4/33), “neseplerine göre yazılma” (sayılma) (I. Tarihler 5/17; 7/9, 40; 9/1, 22) ifadeleri şecere tesbiti geleneğiyle ilgilidir. Ahd-i Cedîd’in Türkçe tercümesinde “genealogy” kelimesi “nesepnâme” olarak çevrilmiştir (Timoteos’a Birinci Mektup, 1/4; Titus’a Mektup 3/9). Matta İncili’nin baş tarafında Îsâ Mesîh’in şeceresinden “nesebinin kitabı” diye söz edilmektedir.

Hz. Peygamber’in, şeceresi Hz. İbrâhim’in oğlu Hz. İsmâil’in soyundan gelen yirmi birinci göbekten atası Adnân’a kadar bilinmektedir (DİA, XXX, 408). Hz. Peygamber, Allah Teâlâ’nın İsmâil oğullarından Kinâne’yi, Kinâne’den Kureyş’i, ondan Benî Hâşim’i, Benî Hâşim’den de kendisini seçtiğini belirterek şeceresinin temizliğine işaret etmiştir (Müslim, “Feżâʾil”, 1). Resûl-i Ekrem’in soyu torunları Hz. Hasan ve Hüseyin’le devam etmiş, şecere geleneği sonraları daha çok onların soyundan gelen seyyid ve şeriflerin köklerini ispat için önemli olmuştur. Resûlullah’ın şeceresine dair yazılan müstakil eserlerde onun ataları, eşleri, çocukları, torunları, amcaları, amca çocukları, halaları, hala çocukları, dayıları, sütannesinin yanı sıra hizmetçileri, silâhları, hayvanları ve eşyaları hakkında bilgiler yer almaktadır (İbnü’l-Mibred, s. 31 vd.). Şecere ile aynı anlamda kullanılan silsile kelimesi, başlangıçta daha çok bir hadisin kesintisiz Hz. Peygamber’e ulaştığını gösteren senedi ifade ediyordu. Tasavvufta silsile “bir tarikat mensubunun bağlı olduğu şeyhler vasıtasıyla Hz. Peygamber’e ulaşan zinciri” anlamındadır (bk. SİLSİLE). Silsile geleneği ayrıca fıkıh, kelâm, kıraat gibi ilim dallarında, hat ve mûsiki gibi güzel sanatlar alanında ve değişik meslek gruplarında görülmektedir. Fütüvvet kurumunda ahî şecerenâmeleri bir meslek ve sanat adına düzenlenir ve ahînin diploması yerine geçerdi.

BİBLİYOGRAFYA
Lisânü’l-ʿArab, “şcr” md.; İbn Hişâm, es-Sîre, I, 1-4; Belâzürî, Ensâb, I, 3-4; İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist, s. 260; Kalkaşendî, Ṣubḥu’l-âʿşâ (Şemseddin), XII, 231; İbnü’l-Mibred, eş-Şeceretü’n-nebeviyye fî nesebi ḫayri’l-beriyye (nşr. Muhyiddin Dîb Müstû), Dımaşk-Beyrut 1414/1994, s. 31 vd.; Mehmet Ali Hacıgökmen, “Ahî Şecere-nâmelerinin Tarihî Temeli ve Yazılış Sebepleri”, SÜ İlâhiyat Fakültesi Dergisi, sy. 23, Konya 2007, s. 107 vd.; Pakalın, III, 226, 227, 314; Mustafa Fayda, “Muhammed”, DİA, XXX, 408.
Bu madde ilk olarak 2010 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 38. cildinde, 403 numaralı sayfada yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.