ŞÜPHECİLİK

Müellif:
ŞÜPHECİLİK
Müellif: MUSTAFA ÇAĞRICI
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2010
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 14.11.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/suphecilik
MUSTAFA ÇAĞRICI, "ŞÜPHECİLİK", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/suphecilik (14.11.2019).
Kopyalama metni
Bir kavram, olay veya nesnenin varlığı, niteliği, amacı vb. hususunda içine düşülen tereddüt, kuşku ve sıkıntı hali İslâmî literatürde vesvese, zan, hisbân, tevakkuf, hayret/tehayyür ve daha çok şübhe, reyb, şek kelimeleriyle ifade edilmektedir. Bunlardan şüphe sözlüklerde “elbise giyme, örtüye bürünme” anlamındaki iltibas kelimesiyle açıklanır. Buna göre şüphe “bir şeyin üzeri örtülü, kapalı olduğundan onun niteliğinin tam olarak anlaşılamaması” demektir. Şüphe “bir şeyin nitelik yönünden benzeri olan” mânasındaki şibh, şebeh ve şebîh ile aynı kökten türeyip bir şey başka bir şeye benzediği için aralarında ayırım yapmanın ve onun hakkında bilgi edinmenin güçlüğü şüpheyi doğurur. Buna göre şüphe iki şeyin birbirine benzemesinden dolayı ortaya çıkan kapalılık, belirsizlik, muğlaklık sebebiyle zihnin kesin ve açık bir bilgiye ulaşamaması halidir. Aynı kökten gelen teşâbüh iki şey arasında ayırım yapmayı zorlaştıran benzeşme, müteşâbih ise -özellikle tefsir usulünde- başka bir ifadeye benzediği için yorumunda güçlük bulunan sözdür. İştibâh da “iltibas, şüphe” anlamına gelir. Teşâbüh ve iltibas şüpheyi doğurur. İltibasa yol açan şeyler somut veya soyut olabilir; maddî nesneler gibi kavramlar ve anlamlar konusunda da şüpheye düşülebilir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “şbh” md.; Lisânü’l-ʿArab, “şbh” md.; Kāmus Tercümesi, IV, 813; Atay, XXVIII [1986], s. 9). Aslında şüphecilik terim olarak bu ikincisindeki kuşku için kullanılır. Özellikle son dönem İslâm düşüncesinde şüphecilik yerine reybiyye/reybîlik terimine yer verilmektedir. Reyb kelimesi “korku ve sıkıntı” ya da “ruha korku ve sıkıntı veren kuşku, korkulu şüphe, dinmeyen ruh sıkıntısı, suçlamayla karışık kuşku” diye açıklanır (Tâcü’l-ʿarûs, “ryb” md.; Şevkânî, I, 31; III, 110; Elmalılı, I, 164-165; Atay, XXVIII [1986], s. 9). Mütercim Âsım Efendi, “bir nesnede bir hâlet tevehhümüyle vâki olan şek ve şüphe” şeklinde tanımladığı reybin Türkçe’de “suizan, töhmet” mânasına geldiğini belirtir (Kāmus Tercümesi, I, 282-283). Yine şüphecilik anlamında kullanılan şekkiyyenin türetildiği şek ise sözlüklerde “yakīnin zıddı, şüphe, iki şeyden birini diğerine tercih edemeyip tereddütte kalma” mânasına gelir (Lisânü’l-ʿArab, “şkk” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “şkk” md.; Kāmus Tercümesi, I, 282-283). Cürcânî’ye göre bu şekilde tercih yapamama durumuna şek, birini ihtimal dışı bırakmadan diğerini tercih etmeye zan, birini tercih edip diğerini bırakmaya zann-ı gālib denir (et-Taʿrîfât, “şkk” md.). Cüveynî’ye atfedilen bir tarife göre, bir konuda birbirine eşit veya farklı seviyede iki değişik kanaate sahip olma ve bu kanaatlerden hiçbirinin aklın muteber sonuçlar üretmesine imkân verecek derecede açıklık taşımaması durumuna şek, bir açıklık taşısa da yakīn derecesine ulaşmayan kanaate ise reyb denir. Yakīnin başlangıcı ilim olduğu gibi reybin başlangıcı da şektir (Tehânevî, I, 780; Kāmus Tercümesi, IV, 1090). Şu halde reyb psikolojik bir durum, şek ise bunun doğurduğu zihinsel sıkıntı, bir şeyin varlığı veya yokluğu, doğruluğu veya yanlışlığı konusundaki kuşku ve tereddüttür. Râgıb el-İsfahânî’ye ulaşan bir tarife göre şek, iki zıt şeyin insanın zihninde -birini diğerinden ayırmayı güçleştirecek biçimde- aynı ölçüde ve eşit durumda bulunmasıdır. Bu durum ya iki zıdda delâlet eden emârelerin o kimse için eşit değerde olmasından ya da hiçbir emârenin bulunmamasından ileri gelir. Şek bir şeyin varlığı, cinsi veya nitelikleriyle yahut varlık gayesiyle ilgili olup bir tür bilgisizliktir (cehl), ancak cehle göre daha özel bir durumdur; çünkü şekke düşenin aksine cahil kimse iki zıddın varlığı hakkında bile büsbütün bilgisiz olabilir. Buna göre her şek cehildir, fakat her cehil şek değildir (el-Müfredât, “şkk” md.; Tehânevî, I, 780).

Kur’ân-ı Kerîm’de şüphe kelimesi yer almamakla birlikte fiil ve isim olarak çeşitli türevleri on iki yerde geçmektedir (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “şbh” md.). Hz. Îsâ’nın çarmıha gerildiği iddiasını reddeden âyetteki “şübbihe” fiili (en-Nisâ 4/157), “Başka biri Îsâ’ya benzetilerek o kişi kendilerine Îsâ gibi gösterildi” veya, “Olay onlara karışık, kuşkulu geldi; öldürdüklerinin Îsâ olup olmadığı konusunda kuşkuya düştüler” anlamında yorumlanmıştır (meselâ bk. Taberî, IV, 351-355; Şevkânî, I, 600). Bazı âyetlerde teşâbüh ve iştibâh masdarından “benzeşmek, karışık ve kuşkulu olmak” anlamında fiiller ve “birbirine benzeyen” (el-Bakara 2/25; el-En‘âm 6/99, 141; ez-Zümer 39/23), “ne mânaya geldiği anlaşılamayan, ihtimal ve tereddüde açık olan” (Âl-i İmrân 3/7) mânasında isimler geçmektedir. Reyb ve aynı kökten türemiş değişik fiiller yirmi altı âyette yer almaktadır. Bunların dördü (el-Bakara 2/2, 23; Yûnus 10/37; es-Secde 32/2) tefsirlerde genellikle “şek” kelimesiyle açıklanmakta ve Kur’an’ın gerek muhtevasında gerekse Allah katından gönderilmiş hak kitap olduğunda şüphe bulunmadığını, içeriğinin şüpheye mahal bırakmayacak derecede açık olduğunu ifade etmektedir (Taberî, I, 129-130; Fahreddin er-Râzî, II, 18-19). Kelime on iki âyette (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ryb” md.) insanlığın sonunun geleceği, yeniden dirilme, kıyamet ve âhiretin gerçekleşeceği hususunda şüphe bulunmadığını belirtir ve putperestlerin bu konulardaki şüpheci tutumu eleştirilir. Şek kelimesinin geçtiği on beş âyette (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “şkk” md.) önceki peygamberlerin kavimleriyle putperest Araplar’ın Allah, din, vahiy, peygamberler ve onların davetlerine dair kuşkularından söz edilmektedir. Her üç kelime hadislerde sözlük anlamları yanında bilgi, inanç veya uygulamayla ilgili kaygı, kuşku ve zihin karışıklığını ifade edecek şekilde de kullanılmıştır. Şüphenin çoğulu (şübühât) “dinî hükmü açık olarak belirtilmediği için şüpheli kalan konular” anlamında çeşitli hadislerde geçer. Hadis mecmualarında bu konularda ihtiyatlı olunmasını isteyen hadislerin yer aldığı bablar bulunmaktadır (Wensinck, el-Muʿcem, “şbh” md.). Buhârî’nin el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’inde alım satımla ilgili 34. bölümün (kitab) üçüncü babı “Karışık ve Şüpheli İfadelerin (müşebbehât) Tefsiri” başlığını taşır. Bir hadiste, “Doğru söz gönül rahatlığı, yalan söz huzursuzluk (rîbe) sebebidir” buyurulur (Tirmizî, “Ḳıyâmet”, 60). Diğer bir hadiste eşler arasında haklı bir şüpheye dayanmayan kıskançlık yerilmiştir (Müsned, II, 445, 446; İbn Mâce, “Nikâḥ”, 56). Şek kavramı yer aldığı hadislerin çoğunda kılınan namazın rek‘at sayısı, abdestli olunup olunmadığı, ramazan ve bayramın başlangıcı gibi fıkhî konulardaki tereddüt ve kuşkular için kullanılmıştır (bk. ŞÜPHE).

Felsefe literatüründe başlıca iki şüphecilikten söz edilir. İlki, eşya ve olaylarla onlara dair bilgilerin gerçekliğinden hiçbir zaman emin olunamayacağını düşünen, böylece şüphelenmeyi değişmez bir tutum şeklinde benimseyen; ikincisi, gerçeğe ulaşmak için düşünme faaliyetine bilinenlerden şüphelenerek başlanması gerektiğini savunup şüphelenmeyi bir yöntem olarak kullanan anlayıştır. Batı düşüncesi tarihinde Antikçağ sofistleri ilk grubu, özellikle Descartes’ın öncülüğünü yaptığı kuşkucu düşünürler ikinci grubu oluşturur. İslâm düşüncesinin klasik kaynaklarında şüphecileri ifade etmek için “mütehayyir, ehl-i şek, hisbâniyye” gibi tabirler geçmekle birlikte modern felsefe dilindeki şüphecilik kavramını tam olarak karşılayan bir terime rastlanmamaktadır. Batı dillerinden gelen “septisizm”in karşılığında kullanılan “reybiyye” ve “şekkiyye” Batı felsefesinin etkisiyle son dönemlerde türetilmiştir. İbn Abdürabbih’in el-ʿİḳdü’l-ferîd’inde (II, 407) Râfizîler’den söz edilen bir bölümde, Halife Me’mûn’un meclisine katılarak eşyanın vehim ve zandan (hisbân) ibaret olduğunu, varlığı herkesin kendi aklınca algıladığını, aslında eşyanın hiçbir gerçekliği bulunmadığını ileri süren biri hakkında “hisbâniyyeden bir kişi” denilmektedir. İbn Sînâ eş-Şifâʾda (s. 50-52), hakikat konusunda zihni karışık olan ve bu hususta aydınlanma ihtiyacı bulunan kimse için “mütehayyir”, ikna edilmesi imkânsız kuşkucu için de “muannid” kelimesini kullanmıştır. Abdülkāhir el-Bağdâdî, varlıkların ve insan bilgisinin gerçeklik değeri taşıyıp taşımadığının bilinemeyeceğini ileri sürenleri ehl-i şek diye anmaktadır (Uṣûlü’d-dîn, s. 6-7). İslâmî literatürde konu genellikle “Sûfestâiyye” başlığı altında ve sofistler diye bilinen Antikçağ Yunan düşünürlerinin kesinlik karşıtı görüşlerini eleştiri bağlamında ele alınmıştır. Bunlardan Protogoras insan için doğrunun ancak onun gördüğü, duyduğu ve hissettiği şey olduğunu, duyumlar kişiden kişiye değiştiği için ne kadar birey varsa o kadar gerçekten söz edilebileceğini, şu halde mutlak gerçek iddiasının geçersiz sayıldığını ileri sürmüştür. Bir tür nihilizm savunucusu olan Gorgias varlık diye bir şey olmadığını, olsa bile insanın onu bilemeyeceğini, bilse de bu bilgiyi başkasına aktaramayacağını iddia etmiştir. İslâm kaynaklarında eleştirilen görüşlerden biri de şüphecilik denince ilk akla gelen düşünür olan Pyrrhon’un şüpheciliğidir. Pyrrhon’a göre temel problemler üzerinde aynı düşünceyi paylaşan iki felsefe ekolünün bulunmaması da gösteriyor ki düşünce insanı gerçeğe ulaştırmadığı gibi içinden çıkılmaz tereddütlere sürüklemektedir. Her konuda bir iddiayı ve onun aksini ispat etmek mümkündür. Eşyanın mahiyeti anlaşılamaz. Bu sebeple kesin tasdikten de mutlak inkârdan da kaçınmak gerekir. İslâm kaynaklarında Sûfestâiyye içinde değerlendirilen şüpheci temayüller eşyanın vehim ve hayallerden ibaret olduğunu, hakikat diye bir şeyden söz edilemeyeceğini ileri sürenler, varlık hakkındaki bilgilerin kişilere göre değişeceğini söyleyenler, varlığın bir gerçeği olsa bile insanın bunu bilemeyeceğini, bilgide kesinliğe ulaşamayacağını savunanlar olmak üzere üç gruba ayrılmıştır. İlk zamanlarda bunlara ortak bir isim verilmezken Sa‘deddin et-Teftâzânî’nin Şerḥu ʿAḳāʾidi’n-Nesefî’si (s. 23) ve Tehânevî’nin Keşşâf’ı (I, 665-666) gibi muahhar kaynaklarda birinci akım İnâdiyye, ikincisi İndiyye, üçüncüsü Lâedriyye diye adlandırılmıştır. Sûfestâiyye’nin gerçek konusundaki kuşkucu, agnostik veya inkârcı görüşleri, felsefî eserlerde de eleştirilmekle birlikte daha çok kelâm âlimleri bilgi problemi çerçevesinde, “Eşyanın hakikati sabittir” şeklindeki kategorik önermeleriyle çelişen bu üç kesimin görüşlerini kısaca tanıtmışlar ve eleştirmişlerdir. Bu tutum kelâm tarihinde gelenek halini almıştır (bk. SÛFESTÂİYYE).

Muhtemelen Yunan kaynaklı bazı düşünürlerin Fars kültür coğrafyasındaki entelektüel faaliyetleri sayesinde şüpheci ve agnostik fikirlere dair sınırlı bilgiler zamanla İslâm kültür ortamına intikal etmişse de (Ess, s. 84-87) Gazzâlî’ye gelinceye kadar kelimenin felsefe literatüründeki anlamıyla şüphecilik diye anılacak sistemli ve yaygın bir düşünce hareketine müslümanlar arasında rastlanmaz. Ebû Hafs el-Haddâd, Ebü’l-Alâ el-Maarrî, İbnü’r-Râvendî gibi fikir ve edebiyat adamlarının özellikle hâkim dinî inanç ve telakkiler hakkındaki sorgulayıcı, şüpheci, kötümser düşünceleri, iddia ve itirazları kelâm ve felsefenin kısa zamanda güç kazanması, bilhassa mantık ilmindeki hızlı gelişme sayesinde fazla yayılmadan kaybolmuş, sonuçta felsefî anlamda şüpheciliği hatırlatan bir kavram kullanıldığında genellikle Sûfestâiyye akla gelmiştir. Şiî-Bâtınîler’in yaymaya çalıştığı şüphecilik ise epistemolojik olmaktan ziyade politik amaçlar taşımış olup insanların inançları hakkında kuşku uyandırarak akıllarını çelmeyi ve neticede onlara kendi istedikleri bilgi ve kanaatleri yükleyip kendi taraflarına çekmeyi hedeflemekteydi. Zamanla hem ideolojik hem siyasî bakımdan büyük gelişme kaydeden ve önemli sonuçlar doğuran bu harekete fikir düzeyinde en büyük darbe Gazzâlî tarafından vurulmuştur. Bâtıniyye’nin şüpheci görüşleri akıl ve duyu bilgilerinin güvenilir bilgiler sayılamayacağı, dinî metinlerin bu yollarla anlaşılamayacağı, bu hususta yegâne otoritenin mâsum imam olduğu, dolayısıyla doğru bilgiye ancak imamların tâlimiyle ulaşılabileceği şeklinde özetlenebilir. Gazzâlî, Feḍâʾiḥu’l-Bâṭıniyye adlı eserinde onların şüphe uyandırıcı görüşlerini geniş biçimde hem tanıtmış hem de eleştirmiştir. Bu eleştirilerde mantığın kural ve ilkelerine uygun akıl yürütmelerle kesin bilgilere ulaşmanın mümkün olduğu, bunun için bir imamın tâlimine ihtiyaç bulunmadığı, akıl yürütmeyle kavranan matematiğin prensiplerinden ancak ahmakların şüpheye düşeceği, hatta mantıkî bir kıyas formuna uygun biçimde üretilmiş olması şartıyla Allah’ın varlığına ait bir delilin bile güvenilir sayıldığı, kural olarak mantığın genel geçer kanunlarına göre ulaşılmış bir delilden şüphe edilemeyeceği, nihayet yeterli donanıma sahip her insanın bu tür deliller üretebileceği belirtilir. Gazzâlî’nin bu entelektüel çabası sayesinde Bâtınîlik fikir düzeyinde büyük bir darbe aldığı gibi bu münasebetle ortaya koyduğu eserler, İslâm dünyasında Aristo mantığının meşruiyet kazanmasında en büyük paya sahip olmuştur. Ancak J. van Ess’in (s. 97), “Gazzâlî’nin yaşadığı dönemden itibaren İslâm’da şüphecilik ölmüştür” şeklindeki genellemeci ifadesi fazla abartılıdır. Nitekim şüphecilik düşünce tarihindeki üretici anlamıyla, yani şüpheyi gerçeğe ulaşmanın metodu sayan bir düşünce tarzı şeklinde anlaşılırsa bizzat Gazzâlî’yi bu mânadaki şüpheciliğin İslâm dünyasında ilk ve tek temsilcisi olarak görmek gerekir. Gazzâlî, Mîzânü’l-ʿamel’in sonunda (s. 215-216), düşünce hürriyetinin ve gerçeğe ulaşmada şüphenin önemine dikkat çekerken şuursuz mezhep bağlılarını, kılavuzunun koluna takılıp giden körlere benzetir ve onları gerçeği ararken kendi yollarını kendi düşünceleriyle belirlemeye çağırır. el-Münḳıẕ’da anlattığına göre (s. 3-10) Gazzâlî’nin şüpheciliği daha gençlik yıllarında aktarılmış (mevrûs) kanaatlerden şüphelenmesi, eşyanın gerçek mahiyetinin ne olduğunu sorması ve bu hususta kendi bildikleriyle o dönemdeki başlıca fikrî hareketlerin konuya dair görüşleri hakkında kuşkuya düşmesiyle başlamıştır. Dönemindeki başlıca fikir akımlarını inceleyen ve şüpheci sorgulamalarını duyu verilerine, apaçık olduğu kabul edilen aklî önermelere ve bu önermeleri üreten bilgi vasıtalarına kadar götüren Gazzâlî neticede “Allah’ın kalbine attığı bir nurla” bu şüphelerden kurtulduğunu, artık aklın zorunlu bilgilerini kesin biçimde kabul ettiğini belirtir. Gazzâlî bu şüphe tecrübesinin ardından aklın ilk prensiplerinin aranmaması gerektiğini, çünkü onların zaten mevcut olduğunu ifade eder; böylece geniş bir şüphe ve zihinsel/mânevî tecrübe sürecinin sonunda aklın otoritesine ve güvenilirliğine yeniden dönmüş olur. Buna göre Macdonald’ın bu tecrübe sürecinin sonunda Gazzâlî’nin artık kendini akla güveni yıkmaya adadığı yolundaki iddiasını (EI, II, 146) kabul etmek mümkün değildir.

Batı felsefesinde Michael Eyguem de Montaigne, Blaise Pascal, Descartes, Pierre Bayle gibi filozoflardan itibaren şüphecilik yeniden önem kazanmaya başlamış ve giderek felsefî düşünce ile bilimin ön şartı haline gelmiştir. Bu filozoflardan özellikle Descartes şüpheciliği bilgide kesinliğe ulaşmanın bir aracı olarak kullanmış, bu sebeple onun şüpheciliği metodik şüphecilik diye adlandırılmıştır. Gazzâlî gibi Descartes da bütün bildiklerinin kendisine duyular yoluyla geldiğini, duyuların ise aldatıcı olduğunu düşünerek her şeyden şüphe etmiştir. “Şüphe ettiğim kesindir; şüphe etmek düşünmek, düşünmek de var olmak demektir. Düşünüyorum, o halde varım.” Bu temel önermeden yola çıkan Descartes önce Tanrı’nın, daha sonra âlemin varlığı fikrine ulaşır. Sonuçta onda şüphe yerini akla olan sarsılmaz güvene bırakır. Akla karşı imanı savunan Bayle ise aklın sadece her şeyi daha karmaşık hale getirmeye ve şüpheler uyandırmaya yaradığını, felsefenin insana sağlayacağı en büyük faydanın felsefe yoluyla gerçeğe ulaşılamayacağını göstermek olduğunu, hiçbir bilimde gerçek kesinlik bulunmadığını, dinle bilim arasında ortadan kaldırılamaz bir çelişmenin var olduğunu savunmuştur. David Hume, cisimler dünyasının varlığını ancak bir ihtimal olarak görüp aklın böyle bir dünyayı hiçbir zaman kesinlikle kanıtlayamayacağını ileri sürerken Immanuel Kant, insanın nesneleri oldukları gibi (numen) değil ancak görünüşleriyle (fenomen) bilebileceğini, numenin özü gereği bilinemez olduğunu düşünmüş, buradan hareketle teorik akılla Tanrı’nın varlığına inanmanın da inkâr etmenin de mümkün görülmediğini, inanca ulaşmanın yolunun pratik akıl olduğunu savunmuştur. Başta Descartes olmak üzere bazı Batılı düşünürlerle Gazzâlî’nin şüpheciliği ve diğer felsefî görüşleri üzerinde karşılaştırmalar yapılmakta, Gazzâlî’nin eserlerinin XII. yüzyıldan itibaren Batı’da tanınmasının metodik şüpheciliğin gelişmesinde etkili olduğu düşünülmektedir (meselâ bk. Ülken, s. 377-387; Çubukçu, s. 99-107; M. Akīl b. Ali el-Mehdî, s. 329-331).

BİBLİYOGRAFYA
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ryb” md.; Lisânü’l-ʿArab, “ryb” md.; Tehânevî, Keşşâf, I, 665-666, 780; Tâcü’l-ʿarûs, “şbh” md.; Kāmus Tercümesi, I, 282-283; IV, 813, 1090; Wensinck, el-Muʿcem, “ryb”, “şkk” md.leri; Müsned, II, 445, 446; Taberî, Câmiʿu’l-beyân, Beyrut 1412/1992, I, 129-130; IV, 351-355; İbn Abdürabbih, el-ʿİḳ-dü’l-ferîd, II, 407; İbn Sînâ, eş-Şifâʾ el-İlâhiyyât (1), s. 50-52; Abdülkāhir el-Bağdâdî, Uṣûlü’d-dîn, Beyrut 1401/1981, s. 6-7; Gazzâlî, Mîzânü’l-ʿamel, Kahire 1328, s. 215-216; a.mlf., Feḍâʾiḥu’l-Bâṭıniyye (nşr. Abdurrahman Bedevî), Kahire 1383/1964, s. 73-131; a.mlf., el-Münḳıẕ mine’ḍ-ḍalâl (nşr. Ahmed el-Câlindehrî), Lahor 1971, s. 2-10; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, II, 18-19; Teftâzânî, Şerḥu ʿAḳāʾidi’n-Nesefî, İstanbul 1308, s. 19-25; Şevkânî, Fetḥu’l-ḳadîr, Beyrut 1412/1991, I, 31, 600; III, 110; Elmalılı, Hak Dini, I, 164-165; Alfred Weber, Felsefe Tarihi (trc. H. Vehbi Eralp), İstanbul 1949, s. 17, 33-34, 86, 188-190; Hilmi Ziya Ülken, İslâm Felsefesi Tarihi, İstanbul 1957, s. 377-387; İbrahim Agâh Çubukçu, Gazzâlî ve Şüphecilik, Ankara 1964, s. 99-107; J. van Ess, “Skepticism in Islamic Religious Thought”, God and Man in Contemporary Islamic Thought (ed. Charles Malik), Beirut 1972, s. 83-98; Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, İstanbul 1980, s. 279-280, 347, 403-406; M. Akīl b. Ali el-Mehdî, el-Menhecü’l-felsefî ʿinde’l-Ġazzâlî ve Dîkart li’l-vüṣûl ile’l-ḥaḳīḳa, Kahire, ts. (Dârü’l-hadîs), s. 329-331; Hüseyin Atay, “Müslümanlarda Şüphecilik”, AÜİFD, XXVIII (1986), s. 1-22; D. B. Macdonald, “al-Ghazālī”, EI, II, 146.
Bu madde ilk olarak 2010 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 39. cildinde, 265-268 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.