TEBEU’t-TÂBİÎN - TDV İslâm Ansiklopedisi

TEBEU’t-TÂBİÎN

تبع التابعين
TEBEU’t-TÂBİÎN
Müellif: HALİL İBRAHİM TURHAN
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
Baskı Tarihi: 2011
Dijital Yayın Tarihi: 24.02.2026
Erişim Tarihi: 18.08.2026
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/tebeut-tabiin
HALİL İBRAHİM TURHAN, "TEBEU’t-TÂBİÎN", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/tebeut-tabiin (18.08.2026).
Kopyalama metni

Sözlükte “tâbiînin arkasından gidenler, onlara uyanlar” anlamlarına gelen ve “etbâu’t-tâbiîn”, “tâbiu’t-tâbiîn” diye de isimlendirilen tebeu’t-tâbiîn, İslâm tarihinde sahâbe ve tâbiînden sonraki üçüncü tabakayı belirtmek için kullanılır. Hadis râvilerinin biyografileriyle ilgili eserler telif eden İbn Hibbân (ö. 354/965) tebeu’t-tâbiîni “tâbiînden [hadis] dinleyen, ilmi ve rivayetleri onlardan öğrenenler” şeklinde tarif etmiş, bu tabakaya dahil olabilmek için karşılaşma ihtimalini yeterli görmeyip hadis dinlemeyi şart koşmuştur (Kitâbü’s̱-S̱iḳāt, VI, 1-2; IX, 209). Ancak daha genel bir tanımla, tâbiînden biriyle mümin olarak karşılaşan ve müslüman olarak vefat eden kimseler tebeu’t-tâbiîn olarak kabul edilmiştir (Subhî es-Sâlih, s. 357). Bu nesil, Hz. Peygamber’in “en hayırlı nesiller” hadisinde zikrettiği üçüncü tabakayı teşkil eder (Buhârî, “Feżâʾilü aṣḥâbi’n-nebî”, 1, “Riḳāḳ”, 7; Müslim, “Feżâʾilü’ṣ-ṣaḥâbe”, 210-212, 214-215).

Tabakalandırma ve Tarihlendirme. Tebeu’t-tâbiîn büyük (kibâr), orta (vüstâ) ve küçük (suğrâ) olmak üzere üç tabakaya ayrılır (İbn Hacer, Fetḥu’l-bârî, I, 6). Rivayetlerini doğrudan tâbiînden alan âlimlerin teşkil ettiği birinci tabakada (kibâr) Mâlik b. Enes ve Süfyân es-Sevrî (ö. 161/778), orta tabakada ise Süfyân b. Uyeyne (ö. 198/814) ve İbn Uleyye (ö. 193/809) gibi âlimler yer alır. Tâbiînden az sayıda kişiye yetişmekle birlikte rivayetlerini çoğunlukla tebeu’t-tâbiînin büyüklerinden alan üçüncü tabakada (suğrâ) ise İmam Şâfiî ve Abdürrezzâk es-San‘ânî (ö. 211/826-27) gibi âlimler zikredilir (a.mlf., Taḳrîbü’t-Tehẕîb, s. 75).

Etbâu’t-tâbiînin geniş bir coğrafyaya yayılmış olması, birçok râvinin doğum tarihinin bilinmemesi ve tabakaların fiilen iç içe geçmesi, bu dönemin başlangıç ve bitiş sınırlarının kesin biçimde tesbit edilmesini güçleştirmekte, tabaka tasnifinde esas alınan ölçütlerin farklılık göstermesi ise farklı kronolojik tarihlendirmelere yol açmaktadır. Tabaka mensuplarının sayı bakımından yoğun olarak yaşadığı ve faal olduğu zaman dilimini esas alarak tebeu’t-tâbiîn dönemini Emevîler’in sonu ile Abbâsîler’in kuruluş yılları arasında tarihlendiren görüş (İbn Teymiyye, X, 357), aynı zaman diliminde tâbiîn neslinin de etkinliğini sürdürmesi sebebiyle ikna edici görünmemektedir. Bir tabakanın sonunu diğerinin başlangıcı olarak kabul eden yaklaşıma göre tebeu’t-tâbiîn dönemi yaklaşık 170-180 (787-797) ile 220 (835) yılları arasına tekabül etmekte (İbn Hacer, Fetḥu’l-bârî, I, 6; Süyûtî, VI, 2316), ancak bu tarihlendirme Maʻmer b. Râşid (ö. 153/770), Süfyân es-Sevrî ve Şuʻbe b. Haccâc (ö. 160/776) gibi neslin önde gelen âlimlerini tâbiîn tabakasında göstermesi sebebiyle isabetli bulunmamaktadır. Son sahâbînin vefat tarihi olan 110 (728) yılını esas alan tarihlendirme ise (Yücel, s. 37-38), tabakanın başlangıcından ziyade bir kimsenin tâbiîn sayılabilme imkânının sona erdiğini göstermektedir. İbn Hacer’in Taḳrîbü’t-Tehẕîb’inde yer alan râvilerin doğum ve vefat tarihleri esas alınarak yapılan değerlendirme, tebeu’t-tâbiîn tabakasının doğum tarihlerine bağlı olarak hicrî I. asrın son çeyreğinde tarih sahnesine çıktığını ortaya koymaktadır. Tebeu’t-tâbiînden olan Evzâî’nin 113 (731) yılında fetva vermeye başlaması (İbn Kesîr, X, 124), Mâlik b. Enes’in 118 (736) yılından önce ilmî faaliyetleriyle temayüz etmesi (Ebû Nuaym el-İsfahânî, VI, 319) ve Şu‘be’nin 125 (743) yılından önce kendi alanında otorite kabul edilmesi (Turhan, s. 135) gibi veriler göz önünde bulundurulduğunda, bu tabakanın hicrî II. asrın ilk çeyreğinde ilmî muhitte belirgin bir etki alanı kazanmaya başladığı sonucuna ulaşmak mümkündür. Tebeu’t-tâbiînin yoğunluğunun 135-205 (753-821) yılları arasına tekabül ettiği, özellikle hicrî 215’e (830) gelindiğinde tabakanın büyük çoğunluğunun vefat etmiş olduğu görülmektedir. Ayrıca bu neslin ilim alanında etkinlik kazandığı süreçler her bir ilim havzasında farklılık arzetmektedir.

İlmî Gelişmeler. Etbâu’t-tâbiîn döneminde Irak’ta Basra ve Kûfe’nin yanı sıra bu dönemde kurularak hızla yükselen Bağdat; Hicaz’da Medine, Mekke; Şam’da Dımaşk, Humus; Horasan’da Merv, Nîşâbur, Belh; Fars’ta Rey, İsfahan; Mâverâünnehir’de Buhara, Semerkant; Mısır’da İskenderiye; Mağrib’de Kayrevan; Endülüs’te Kurtuba kendi bölgelerindeki ilmî faaliyetlerin merkezi olmuştur. Ayrıca bu dönemde ulemâ hareketliliğinin artmasıyla ilim havzaları arasındaki bilgi dolaşımı hızlanmış; Horasan, Mâverâünnehir ve Mağrib gibi coğrafyalardan Hicaz ve Irak havzasına yapılan rihleler sayesinde ana merkezlerdeki birikim çevre bölgelere taşınmıştır.

Etbâu’t-tâbiîn döneminde tercüme faaliyetleri ferdî çabaların ötesine geçmiş, devlet desteğiyle Grekçe, Süryânîce ve Pehlevîce gibi dillerden felsefî ve ilmî eserlerin düzenli biçimde Arapça’ya aktarılması İslâm coğrafyasının diğer kültürlerle etkileşimini ve bilgi dolaşımını arttırmıştır. Halife Mansûr zamanında (754-775) İran asıllı edip İbnü’l-Mukaffaʻ, Aristo’nun Organon’unun ilk üç kitabı ile Porphyrios’un (Furfûriyûs) bu esere giriş niteliğinde yazdığı Eisagoge’yi (Îsâġūcî) ve Beydebâ’nın Kelîle ve Dimne’sini Farsça’dan Arapça’ya tercüme etmiştir. Yine bu dönemde Hint astronomisine ait Sind-Hind adlı eserle Batlamyus’un el-Mecisṭî ve Öklid’in (Euclides) Uṣûlü’l-hendese isimli kitapları Arapça’ya çevrilmiştir. Mansûr’un oğlu Mehdî-Billâh devrinde (775-785) dinî ve teolojik-diyalektik tartışmaların çevirilere yön verdiği görülmekte olup bu dönemde Aristo’nun Topica’sı Kitâbü’l-Cedel adıyla tercüme ettirilmiştir. Hârûnürreşîd döneminde (786-809) Bizans içlerindeki fetihler sonucu elde edilen Grekçe kitapların bir bölümü Bağdat’a getirilmiş ve Yuhannâ b. Mâseveyh başkanlığında bir heyet tarafından Arapça’ya çevrilmiştir (bk. TERCÜME HAREKETLERİ).

Tebeu’t-tâbiîn dönemi, İslâmî ilimlerin kurucu âlimlerinin yetiştiği ve ilmî birikimin muhtelif konu ve alanlara göre ayrıştırılıp sistematize edildiği bir devirdir. Bu dönemde önceki nesillere ait bilgiler tedvin ve tasnif edilerek düzenli bir şekilde yazıya geçirilmeye başlamıştır (Zehebî, III, 375). Yazılı ürünlerin çoğalmasında kâğıt kullanımının yaygınlaşmasının önemli etkisi olmuştur (Snober, s. 200, 203). Tâbiîn döneminde ortaya çıkan ilmî faaliyetler, gelişim süreçlerini birer disiplin haline gelerek sürdürmüş; tefsir, hadis ve fıkıh gibi temel ilimler teşekkül ettiği gibi bu ilimlerden türeyip zamanla birer alt dal haline gelecek alanlarda öncü çalışmalara başlanmıştır.

Basra ve Kûfe dil ekollerinin teşekkül edip aralarındaki yöntem farklılıklarının belirginleşmeye başladığı tebeu’t-tâbiîn döneminde nahiv ilmi Ebü’l-Esved ed-Düelî’den Basralı Halîl b. Ahmed’e kadar süren, Kur’an’ın dilini bozulmaktan korumak amacıyla i‘rab harekelerinin konulduğu ve şifahî nakil ile öğretimin hâkim olduğu doğuş dönemini tamamlayarak gelişim dönemine girmiştir (bk. NAHİV). Böylece nahiv ilim haline gelme sürecini büyük ölçüde tamamlamış, yöntem ve kaynakları açısından genel hatlarıyla şekillenmiştir. Söz konusu dönemin ilk kuşağına mensup olan Îsâ b. Ömer es-Sekafî ve Ebû Amr b. Alâ gibi dil âlimleri nahiv ilminin konuları ile kurallarının artmasında, konuyla ilgili tartışmaların derinleşmesinde ve izahlara fıtrî ta‘lîl ve kıyas boyutunun eklenmesinde etkin rol üstlenmişlerdir. Sekafî tarafından telif edilen el-Câmiʿ ve el-İkmâl (İbnü’l-Kıftî, II, 375) alanın ilk eserleri arasındaki yerini almıştır. Dönemin en önemli ilmî şahsiyetlerinden olan Halîl b. Ahmed ve Sîbeveyhi, önceki dönemde kullanılmaya başlanan kıyas yönteminin daha da sistemli hale gelmesinde ve nahiv terminolojisinin gelişiminde kritik görev üstlenmiştir (Çıkar, s. 86, 88-89, 93-94). Arap dilinin nahvi, sarfı ve fonetiği alanlarında günümüze ulaşan ilk eser olma vasfını taşıyan ve Sîbeveyhi tarafından telif edilen el-Kitâb, Arap dilini sistemli olarak ele alan ilk çalışma olması sebebiyle sonraki dilcilerin temel referans kaynağı olmuştur. Yine bu dönemde ticarî münasebetler ve fetihler sebebiyle yabancı unsurların Araplar’la karışması neticesinde Arap dilinde hatalı konuşma ve kullanımların yaygınlaşması üzerine başta Halîl b. Ahmed, Halef el-Ahmer, Ali b. Hamza el-Kisâî, Nadr b. Şümeyl, Asmaî ve Ebû Zeyd el-Ensârî olmak üzere dil âlimleri doğru ve yanlış olan sözlük malzemesini derlemeye başlamışlardır. Kitâbü’n-Nevâdir, Laḥnü’l-ʿâmme, Ḫalḳu’l-insân, Kitâbü’l-Ḫayl, Kitâbü’l-Ḥaşerât, Kitâbü’l-Esmâʾ, Kitâbü’l-Efʿâl gibi tek konulu sözlüklerin yanı sıra dilin bütün kelimelerini kapsamayı amaçlayan sözlüklerin yazımına başlanmıştır. Sözlük bilimlerinin kurucusu olan Halîl b. Ahmed tarafından telif edildiği kabul edilen Kitâbü’l-ʿAyn, harflerin mahreçlerine göre sıralandığı ve kök harflerin yerlerinin değiştirilmesiyle elde edilen formların bir arada sunulduğu ses ve taklîb sistemini esas alan sözlük ekolünün ilk ürünüdür (bk. SÖZLÜK). Ayrıca arûz ilminin sistemli bir izah şekline kavuşması ve nazımla ilgili birçok ıstılahın tesbit edilip tanımlanması bu döneme rastlar (bk. ARÛZ).

Arap yazısında önemli gelişmelerin kaydedildiği bu dönemde, Hz. Peygamber’in hayatında çeşitli malzemeler üzerine kaydedilmiş olan Kur’an’ın kıraatinde tashîf (yanlış okuma) ve lahn (dil hatası yapma) tehlikesini önlemek amacıyla önceki dönemlerde geliştirilen sistemde değişikliğe gidilmiştir. Bazı şartlarla mushafların noktalanmasına cevaz verilmesi üzerine Halîl b. Ahmed geliştirmiş olduğu yazı ve imlâ sistemiyle bu tür tereddüt ve endişeleri ortadan kaldırmak için Kitâbü’n-Naḳṭ ve’ş-şekl isimli temel kaynak niteliğindeki eserini telif etmiştir (Dânî, s. 6).

Kıraat tarihinde “ihtiyâr dönemi” olarak da adlandırılan ve tâbiîn döneminin sonlarında başlayıp tebeu’t-tâbiîn devrinde devam eden ihtisaslaşma sürecinde kıraat imamları, kendilerinden önceki okuyuşlar arasından tercihlerde bulunmak suretiyle kendi ekollerini tesis etmişlerdir (Maşalı, s. 32, 36). Bu neslin son kuşağına mensup kıraat âlimleri farklı kıraatleri bir araya getirmiş, vecih ve rivayetleri bunları okuyanlara nisbet etmiş, ayrıca sahih ve şâz kıraatleri belirlemiş oldukları birtakım usul ve esaslara göre birbirinden ayırmışlardır (Demirci, s. 219). Hamza b. Habîb, Nâfi‘ b. Abdurrahman, Ali b. Hamza el-Kisâî, Ya‘kūb el-Hadramî gibi kıraat âlimlerinin yetiştiği bu dönemde Ebân b. Tağlib, Mukātil b. Süleyman, Hüşeym b. Beşîr gibi âlimler Kitâbü’l-Ḳırâʾât adıyla eserler telif etmişlerse de bunların günümüze intikal edip etmediği bilinmemektedir (Fazl, s. 40, 41).

Tâbiîn müfessirlerinin genellikle yalnızca bir kişiye ait bilgileri kaydetme uygulamasından farklı olarak tebeu’t-tâbiîn dönemi âlimleri, birden fazla müfessirin yorumlarını bir eserde toplamak suretiyle kısmen daha kapsamlı bir tedvîn hareketine öncülük etmişlerdir. Âyet yorumlarının önceki döneme göre daha uzun ibarelerle yapıldığı bu devrin önde gelen müfessirleri arasında Ali b. Ebû Talha, Muhammed b. Sâib el-Kelbî, Mukātil b. Hayyân, Abdülmelik b. Cüreyc, Mukātil b. Süleyman, Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem ve Yahya b. Sellâm yer almaktadır. Bu dönemde Abdürrezzâk b. Hemmâm es-Sanʻânî, Muhammed b. Yûsuf el-Firyâbî, Âdem b. Ebû İyâs gibi yorum yapmaktan ziyade önceki tefsir birikimini derlemeye öncelik veren isimler de bulunmaktadır (Vâsıl, I, 239). Tefsir kaynakları arasında merfû, mevkuf ve maktû hadislerin yer aldığı bu devirde Ehl-i kitap’tan intikal eden bilgilerin kullanımı artarak devam etmiş; Kelbî, İbn Cüreyc ve Mukātil b. Süleyman İsrâiliyat’ı yoğun olarak kullanmakla eleştirilmiş, fakat hadis münekkitlerince güvenilir kabul edilen müfessirler arasında yer almıştır (Na‘nâa, s. 192-197; ayrıca bk. TEFSİR).

Bir araştırmaya göre Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu’t-tâbiîne nisbet edilen 64.384 tefsir rivayetinden 19.976’sının (% 31) tebeu’t-tâbiîne ait olması onların bu alandaki katkılarını ve kaynaklık değerlerini göstermektedir (Vâsıl, I, 421). Bu dönemde ağır eleştirilere uğrayan Mukātil b. Süleyman’ın tefsirinin tamamı ile sonraki müfessirlere örnek olacak yeni metotlar deneyen Yahyâ b. Sellâm’ın tefsirinin bir bölümü günümüze ulaşmıştır. Kur’an’daki lafızların anlamlarını ve gramatik yönünü konu alan ve Vâsıl b. Atâ’nın telifiyle başladığı belirtilen meâni’l-Kur’ân başta olmak üzere vücûh ve nezâir, nâsih ve mensuh, garîbü’l-Kur’ân alanlarında önemli eserler telif edilmiştir. Yine bu dönemde Mukātil b. Süleyman’ın Tefsîrü’l-ḫamsi miʾe âye mine’l-Ḳurʾân’ı ahkâm âyetlerinin incelendiği eserlerin ilkleri arasında yer almaktadır.

Tâbiîn döneminde başlayan hadis tasnifi tebeu’t-tâbiîn tabakasında Hicaz, Irak, Şam, Yemen ve Mısır’a yayılan geniş çaplı bir ilmî faaliyete dönüşmüş, câmiʻ ve musannef türü eserlerin ilk örnekleri verilmiştir. Mekke’de İbn Cüreyc, Süfyân b. Uyeyne; Medine’de İbn Ebû Zi’b, Mâlik b. Enes; Basra’da Saîd b. Ebû Arûbe, Rebî‘ b. Sabîh, Hammâd b. Seleme; Kûfe’de Süfyân es-Sevrî; Vâsıt’ta Hüşeym b. Beşîr; Dımaşk’ta Evzâî; Rey’de Cerîr b. Abdülhamîd; Mısır’da Leys b. Sa‘d, İbn Vehb; Horasan’da Abdullah b. Mübârek gibi muhaddisler dönemin hadis tasnifinde öncü rol üstlenmişlerdir. Merfû hadislerin yanı sıra mevkuf, maktû ve mürsel hadisleri de yoğun olarak ihtiva eden bu tasnif eserlerinin de etkisiyle hadis rivayeti daha sistematik ve düzenli hale gelmiştir. Ayrıca hadis meclisleri yaygınlaşmış, Mâlik’in meclisinde olduğu gibi yüzlerce öğrencinin katıldığı ve yoğun hadis naklinin gerçekleştiği meclisler kurulmuştur. Hadis öğrenmenin yanı sıra öğretmek amacıyla da yapılan sistematik rihleler sayesinde rivayetler ve İmam Mâlik’in el-Muvaṭṭaʾı ile Süfyân es-Sevrî’nin el-Câmiʿi gibi eserler geniş coğrafyalarda hızla yayılmıştır. Şu‘be b. Haccâc’ın çalışmalarıyla cerh-ta‘dîl ilmi teşekkül etmiş, râvi değerlendirmelerine tahsis edilen ricâl tenkit meclisleri kurulmuştur. Bu süreçte önceki nesil tarafından benimsenen cerh-ta‘dîl lafızlarının kullanımı yaygınlaştığı gibi yeni ıstılahlar da üretilmiştir (Turhan, s. 136, 454). Abdullah b. Mübârek’in telif ettiği et-Târîḫ ve’l-ʿilel, cerh-ta‘dîl ve ilel sahalarındaki ilk eserlerin bu dönemde kaleme alındığını göstermektedir (a.g.e., s. 257).

Emevîler döneminin sonu ile Abbâsîler devrinin başlarında, Irak medresesinden çıkan ehl-i re’y ile Hicaz medresesinden gelen ehl-i hadîs arasındaki metot farklılığı daha belirgin hale gelmiştir. Bu dönemde sünnetin sübûtu ve yorumlanması konularındaki anlayış farklılığı daha da derinleşmiştir. Hz. Peygamber, sahâbe ve tâbiînden oluşan ilk üç dönemde hazırlık safhasını tamamlayan fıkıh, tebeu’t-tâbiîn devrinde kendine özgün bir terminoloji ve metodoloji geliştirerek bilimsel bir nitelik kazanma adına önemli ilerlemeler kaydetmiştir. Müctehid imamlar dönemi olarak da anılan bu zaman diliminde ictihad faaliyetleri sistematik bir çerçeveye kavuşmuş, fıkhî görüş ve yaklaşımlar belirli isimlere nisbet edilmeye ve fıkhî zümreler bu isimler etrafında teşekkül eden intisap çevreleriyle anılmaya başlamıştır. Ebû Hanîfe, Mâlik ve Şâfiî gibi mezhep kurucusu âlimler önceki dönemden kendilerine tevarüs eden fıkhî birikimi yeniden değerlendirip sistemleştirerek teorik bir çerçeve inşa etmişlerdir. Uygulamada hangi görüşün veya yaklaşımın esas alınacağı sorununun giderek büyüdüğü bu dönemde özellikle yargıda hukuk birliğinin sağlanması amacıyla belirli görüşlerin kamu otoritesinin desteğiyle öne çıkarılması yönünde bazı teklif ve girişimler de gündeme gelmiştir.

Emevîler devrinde tedvîn süreci başlayan fıkıh ilmi, günümüze gelen en eski ve kapsamlı ürünlerini bu dönemde vermiştir. Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî’nin el-Aṣl, el-Câmiʿu’ṣ-ṣaġīr, el-Câmiʿu’l-kebîr, Şâfiî’nin el-Üm gibi eserleriyle fürû-i fıkhın bilimsel çerçevesi oluşturulmuş, konusu ve meseleleri sistemli bir şekilde tanımlanmıştır (Bedir, s. 27). Fıkıhta giderek derinleşen bölgesel ayrışmalar ve re’y-hadis cepheleşmesi neticesinde reddiyeler kaleme alınmıştır. Evzâî’nin Siyer’i, Ebû Yûsuf’un er-Red ʿalâ Siyeri’l-Evzâʿî’si ve Şeybânî’nin el-Ḥücce ʿalâ ehli’l-Medîne’si bu alanda öne çıkan eserlerdir (bk. HİLÂF). Hanefî muhitlerde farazî fıkha dayalı ictihad faaliyetleri yoğunluk kazanmış, ancak bu yöntem fıkhî hükümlerin yalnızca vuku bulan meselelerle sınırlı tutulması gerektiğini savunan ehl-i hadîs tarafından ciddi tenkitlere uğramıştır. Yine bu dönemde adalet işlerinin düzenlenmesinde ve kadı tayinlerinde etkili olan kādılkudâtlık gibi bazı önemli hukuk müesseseleri teşekkül etmiştir. Ebû Yûsuf ile Yahyâ b. Âdem’in Kitâbü’l-Ḫarâc adlı kitapları gibi İslâm kamu maliyesi düşüncesine, malî uygulamalar yönüyle fıkıh ve iktisat tarihine, özellikle de vergi hukuku tarihine dair önemli bilgiler içeren eserler kaleme alınmıştır (Kallek, s. 77, 107).

İstinbat metotlarının belirginleştiği, yöntemlerin sorgulanma sürecinin hızlandığı ve görüşlerin temellerinin teorik olarak incelendiği bu dönemde İmam Şâfiî tarafından kaleme alınan er-Risâle dikkat çekicidir. Fıkıh usulünün ana konularını teşkil edecek meselelerinin yanında haberin taksimi, sahih hadisin tanımlanması, hüccet değeri ve tedlîs gibi hadis usulünün önemli meselelerini de ihtiva eden eser, söz konusu nesle ait usul ve ıstılahların, bir diğer ifadeyle nazarî bilgilerin tedvîni ve gelişiminde etkin bir rol üstlenmiştir.

Risâle ve sahîfeler halindeki bilgilerin konularına göre tasnif edilip belli bir kronoloji dahilinde takdim edildiği bu dönemde siyer ilminde özgün ve kapsamlı eserler kaleme alınmıştır. Kaynak kullanımının artmasına bağlı olarak içeriğin zenginleştiği bu süreçte Tevrat, İncil ve şiirden azami ölçüde istifade edilmiş, bir önceki nesilde usulü vazedilen siyer yazıcılığı geliştirilen yöntemlerle nihaî şeklini almaya başlamıştır (Öz, s. 90, 199). Siyer anlatımında Zührî’ye bağlı kalan Ma‘mer b. Râşid (İbnü’n-Nedîm, s. 1418), hadisten çok megāzî konusunda âlimlerin güvenini kazanan Ebû Ma‘şer es-Sindî (ö. 170/787) ve İbn Sa‘d’ın hocası Vâkıdî (ö. 207/823) tarafından kaleme alınan Kitâbü’l-Meġāzî adlı eserler bu alanda yazılan önemli çalışmalardır. Tebeu’t-tâbiîn döneminde Hz. Peygamber sonrası siyasî hadiseler, fetihler ve mezheplerle ilgili sonraki dönem eserlerine kaynaklık eden Ebû Mihnef’in Aḫbârü’l-Ümeviyyîn ve Maḳtelü’l-Ḥüseyn’i, Leys b. Sa‘d’ın Kitâbü’t-Târîḫ’i, Seyf b. Ömer’in Kitâbü’r-Ridde ve’l-fütûḥ ile Kitâbü’l-Cemel ve mesîru ʿÂʾişe ve ʿAlî’si, Vâkıdî’nin Fütûḥu’ş-Şâm ile Kitâbü’t-Târîḫi’l-kebîr’i literatüre kazandırılmıştır.

Tâbiîn döneminde ortaya çıkan bazı itikadî fırkalar tebeu’t-tâbiîn devrinde daha sistemli hale gelmiş, fırka mensupları görüşlerini ortaya koymak üzere eserler kaleme almıştır. Mezheplerin tesisinde veya gelişiminde kilit rol oynayan kişilerce yetiştirilen ve mezhebi yaymakla görevli dâîler vasıtasıyla bu fırkalar farklı coğrafyalara yayılmıştır. Örneğin Mu‘tezile’nin kurucu isimlerinden Vâsıl b. Atâ kendi halkasında yetiştirdiği öğrencilerden Abdullah b. Hâris’i Mağrib’e, Hafs b. Sâlim’i Horasan’a, Kāsım b. Sa‘dî’yi Yemen’e, Eyyûb b. Evten’i el-Cezîre’ye, Hasan b. Zekvân’ı Kûfe’ye ve Osman et-Tavîl’i Ermenistan’a; İbâzıyye’nin gelişmesinde etkili olan Ebû Ubeyde Müslim b. Ebû Kerîme, dâî olarak yetiştirdiği Abdurrahman b. Rüstem’in de içinde bulunduğu beş öğrencisini Kuzey Afrika’ya göndermiştir (İbnü’l-Murtazâ, s. 32). Bu dönemde Yemân b. Rebâb tarafından telif edilen Kitâbü’l-Maḳālât ile “makālât” türünün, Vâkıdî tarafından yazılan Kitâbü’s-Sünne ve’l-cemâʿa ile de “kitâbü’s-sünne” türünün ilk örnekleri kaleme alınmıştır (bk. MEZHEP).

Sahâbe ve tâbiîn nesillerinden itibaren süregelen zühd anlayışının devam ettiği tebeu’t-tâbiîn döneminde öne çıkan sûfîler arasında zühd ve takvâ konularında öncülük eden İbrâhim b. Edhem, aynı şekilde zühd, takvâ, tevekkül ve sadâkat konularını kendisine düstur edinen Dâvûd et-Tâî ile Allah sevgisine dayalı bir zühd anlayışına sahip olan Râbia el-Adeviyye gibi isimler bulunmaktadır. Ayrıca âhiret korkusu, günah endişesi ve Allah’a kavuşma iştiyakının doğurduğu hüzün sebebiyle göz yaşı döken ve bu yüzden “bekkâîn” olarak adlandırılan sûfîlerin önde gelenlerinden Fudayl b. İyâz, Horasan’da tasavvufî hallerden ilk kez bahseden kişi olarak anılan Şakīk-ı Belhî ve işârî tefsir hareketinin ilk temsilcilerinden Ebû Süleyman ed-Dârânî de bu dönemin önemli sûfîleri arasında yer alır (Tek, s. 25-50; Yılmaz, s. 81, 98-106). Bu dönemde zühd, muhabbet, aşk, tövbe, takvâ, tevekkül, hüzün, rızâ, tevazu gibi tasavvuf kavramlarının izahları yapılmış ve bunlar sonraki dönemlerde referans olarak kullanılmıştır (Altıntaş, s. 8, 12, 52). Tâbiîn döneminde yazılmaya başlanan “kitâbü’z-zühd” türündeki eserlerin yazımına bu dönemde de devam edilmiş, bu eserler arasında Abdullah b. Mübârek’in ez-Zühd ve’r-reḳāʾiḳ adlı eseri türünün günümüze ulaşan ilk örneği olarak kabul edilmiştir.


BİBLİYOGRAFYA

Süyûtî, et-Tevşîḥ ʿale’l-Câmiʿi’ṣ-ṣaḥîḥ (nşr. Rıdvân Câmiʻ Rıdvân), Riyad 1419/1998, VI, 2316.

İbn Hibbân, Kitâbü’s̱-S̱iḳāt (nşr. Muhammed Abdürreşîd), Haydarâbâd, ts., VI, 1-2; IX, 209.

İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist (nşr. İbrâhim Ramazan), Beyrut 1418, s. 1418.

, VI, 319.

, II, 375.

Takıyyüddin İbn Teymiyye, Mecmûʿu fetâvâ (nşr. Abdurrahman Muhammed b. Kāsım), Rabat, ts. (Mektebetü’l-maârif), X, 357.

Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye (nşr. Ali Şîrî), Beyrut 1408/1988, X, 124.

Zehebî, Târîḫu’l-İslâm ve vefeyâtü’l-meşâhîr ve’l-aʿlâm (nşr. Beşşâr Avvâd Maʻrûf), Beyrut 1424/2003, III, 375.

İbnü’l-Murtazâ, Kitâbü Ṭabaḳāti’l-Muʿtezile (nşr. S. D. Wilzer), Wiesbaden 1380/1961, s. 32.

İbn Hacer el-Askalânî, Fetḥu’l-bârî şerḥu Ṣaḥîḥi’l-Buḫârî (nşr. Abdülazîz b. Abdullah b. Abdurrahman b. Bâz v.dğr.), Beyrut 1379/1960, I, 6.

a.mlf., Taḳrîbü’t-Tehẕîb (nşr. Muhammed Avvâme), Halep 1411/1991, s. 75, 194.

Remzî Na‘nâa, el-İsrâʾîliyyât ve es̱eruhâ fî kütübi’t-tefsîr, Dımaşk-Beyrut 1390/1970, s. 192-197.

Subhî es-Sâlih, ʿUlûmü’l-ḥadîs̱ ve muṣṭalaḥuh, Beyrut 1984, s. 357.

Hayrani Altıntaş, Tasavvuf Tarihi, Ankara 1986, s. 8, 12, 52.

Dânî, el-Muḥkem fî naḳṭi’l-meṣâḥif (nşr. İzzet Hasan), Dımaşk 1418/1997, s. 6.

Şaban Öz, İlk Siyer Kaynakları ve Müellifleri, İstanbul 2008, s. 90.

Abdülhâdî el-Fazlî, el-Ḳırâʾâtü’l-Ḳurʾâniyye, Beyrut 1430/2009, s. 40, 41.

Hasan Kâmil Yılmaz, Anahatlarıyla Tasavvuf ve Tarîkatlar, İstanbul 2010, s. 81, 98-106.

Muhsin Demirci, Kur’an Tarihi, İstanbul 2015, s. 219.

M. Şirin Çıkar, “Nahiv İlmi”, İslâm Medeniyetinde Dil İlimleri: Tarih ve Problemler (ed. İsmail Güler), İstanbul 2015, s. 86, 88-89, 93-94.

Halil İbrahim Turhan, Ricâl Tenkidinin Doğuşu ve Gelişimi: Hicrî İlk İki Asır, İstanbul 2015, s. 135, 136, 257, 454.

Mehmet Emin Maşalı, Tarihi ve Temel Meseleleriyle Kıraat İlmi, Ankara 2016, s. 32, 36.

Hâlid b. Yûsuf Vâsıl, “Müfessirü’s-selef ve merâtibühüm fi’t-tefsîr”, Mevsûʿatü’t-tefsîri’l-meʾs̱ûr, Beyrut 1439/2017, I, 239, 421.

Cengiz Kallek, İslâm Medeniyetinde İktisat Düşüncesi Tarihi: Harâc ve Emvâl Kitapları, İstanbul 2018, s. 77, 107.

Murteza Bedir, “Kur’ân ve Sünnet Söylemi, Fıkıh Usûlü ve İçtihat: Modern Nassçılığın Doğuşuna İlişkin Bir İzah Denemesi”, Modernleşme Protestanlaşma ve Selefîleşme: Modern İslam Düşüncesinde Nassın Araçsallaştırılması, İstanbul 2019, s. 27.

Ahmet Yücel, Hadis Tarihi, İstanbul 2021, s. 37-38.

Abdürrezzak Tek, Tarihi Süreçte Tasavvuf ve Tarikatlar, Bursa 2021, s. 25-50.

Ahmed Snober, Mine’n-nebî ile’l-Buḫârî: Dirâse fî ḥareketi rivâyeti’l-ḥadîs̱ ve naḳdihî fi’l-ḳurûni’l-ʿulâ, Amman 1443/2022, s. 200, 203.

Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2011 yılında İstanbul’da basılan 40. cildinde, 217-218 numaralı sayfalarda yer almıştır. Maddenin HALİL İBRAHİM TURHAN tarafından kaleme alınan yeni dijital versiyonu 24.02.2026 tarihinde yayımlanmıştır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde okumak ister misiniz?
BAŞKA BİR MADDE GÖSTER