TEHCÎR

تهجير
Müellif:
TEHCÎR
Müellif: KEMAL BEYDİLLİ
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2011
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 30.03.2020
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/tehcir
KEMAL BEYDİLLİ, "TEHCÎR", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/tehcir (30.03.2020).
Kopyalama metni
Sözlükte “göç ettirmek” anlamındaki tehcîr, kökü olan hicret kelimesinin de işaret ettiği gibi zorunlu bir göç hareketidir. Bu tür göçürmeler, Osmanlılar’ın dışında diğer imparatorluklarda da görülen bir iskân ve cezalandırma yöntemi olup Osmanlılar’da bu kelimenin fazla bir kullanım alanı yoktur. Kitlesel sevk ve nakilleri tanımlamak için daha çok sürgün tabirine yer verilmiştir. Bireysel cezalandırmaları ifade etmek üzere nefy ve iclâ gibi kelimeler kullanılmıştır (bk. SÜRGÜN). Tehcîr, Osmanlı Devleti’nde bir iskân metodu olarak kullanılan sürgün uygulamasıyla esasta büyük ölçüde örtüşür. Tehcîr, özellikle I. Dünya Savaşı esnasında çeşitli unsurlara uygulanan geçici sevk ve iskânı ifade etmek için gündeme gelmiş olmakla birlikte bir tarih terimi olarak özelde 1915’te Ermeniler için bu anlamdaki uygulamayı tanımlar. Fakat bunların zorunlu sevk ve iskânıyla ilgili çıkarılan kanun metninde tehcîr kelimesi geçmez. Yabancı dillerde tehcîr karşılığında genelde déportation kullanılır. Bu kelime öncelikle “yurt dışına sürmek” mânasını da içerdiğinden konunun yanlış anlaşılmasına yol açmaktadır. Halbuki kelimenin devletin sınırları içinde uzaklardaki başka yerlere nakil ve sevketme karşılığında kullanıldığı, meselâ, “geçici sevk ve iskân kanunu” ifadesinin “the temporary law of deportation” olarak tercüme edilmesinden de anlaşılmaktadır (Dadrian, s. 221). Bununla birlikte özellikle “yurt dışına sevk” anlamını taşıyan bu kelimenin tercih edilmesiyle kamuoyunun konuya daha olumsuz yaklaşmasının hedeflenmek istendiğini söylemek mümkündür. Öte yandan kanunun ilânından sonra hazırlanan Almanca tercümenin, “başka yerlere sevk ve iskân” anlamı verilmiş olarak (“... nach anderen Orten verschicken und sie dort ansiedeln lassen”) doğru yapıldığı görülmektedir. Kanunun “muvakkat” şeklinde tanımlanması meclisin kapalı olmasından ve bir kanun teklifi halinde hazırlanarak hükümetçe kabul edilmesinden kaynaklanmaktadır. Nitekim bu kanunun meclisin açılmasıyla kanuniyeti teklif edilmek üzere geçici olarak yürürlüğe sokulması dönemin hükümdarı Sultan V. Mehmed Reşad tarafından onaylanmıştır (13 Receb 1333/27 Mayıs 1915). Ancak tehcîr uygulamasına belirli bir zamanın ardından son verilmesiyle (15 Mart 1915) savaş boyunca kapalı kalan Osmanlı meclisi tarafından onaylanmasına gerek kalmamıştır.

Osmanlı idaresinde Ermeniler’le ilgili meseleler, özellikle XVIII. yüzyılda yoğunluk kazanan misyonerlik faaliyetleri neticesinde ortaya çıkmıştır. Katolik ve Protestan misyonerlerinin etkin çalışmaları sonucu ana kilisenin parçalanmasına giden yol sancılı geçmiş, bu süreçte mezhep değiştirenler karşılarında devletten ziyade eski kiliselerini bulmuş ve onların ağır yaptırımlarıyla karşılaşmıştır. Zamanla sayıları artan, ancak resmen tanınmayan Katolik Ermeniler’in ana kilisenin takibatına mâruz kalmaları, aforoz edilmeleri ve nihayet patrik tarafından hazırlanan, Katolik olanları içeren bir listenin Bâbıâli’ye verilmesi ve bunların sürgüne gönderilmesinin istenmesi üzerine XIX. yüzyılda Ermeniler arasında ilk kitlesel göç hareketi yaşanmıştır. 1828-1829 Osmanlı-Rus savaşının ardından Bâbıâli, savaşın yol açtığı zafiyet ve özellikle Katolik devletlerin (Fransa, Avusturya, İspanya) arka çıkması neticesinde Katolik Ermeniler için genel af çıkarmış ve bunları müstakil bir “millet” olarak resmen tanımıştır (1830). Aynı şekilde 1850’de özellikle İngiltere’nin baskılarıyla Protestan Ermeniler de müstakil bir millet kabul edilmiştir. Böylece Ermeni ulusu, büyük devlet politikalarının ve onların araçları şeklinde hizmet veren misyonerlerin etkinlikleri sonunda birbirinden nefret eden üç ayrı cemaate bölünmüştür (Beydilli, II. Mahmud Devri’nde Katolik Ermeni Cemâati, s. 8-36).

1828-1829 savaşı esnasında işgale uğrayan Doğu Anadolu’da yaşayan Ermeniler’in Ruslar’la iş birliği içine girdikleri bilinmektedir. Rusya, İran’la 1826’dan beri sürdürdüğü savaş neticesinde (22 Şubat 1828 Türkmençay Barışı) yeni ele geçirdiği Nahcıvan ve Revan hanlıklarının ve içinde henüz Ermeni bulunmadığı bildirilen Karabağ topraklarının birleştirilmesiyle burada Rusya’nın parçası olmak üzere bir Ermeni vilâyeti oluşturmuştur (Mart 1828). Ancak Rusya, Ermeni ahalisi yetersiz kalan bu vilâyete, hem İran’dan (40.000) hem 1828-1829 savaşı esnasında işgal ettiği Doğu Anadolu’dan (100.000 kadar) önemli miktarda Ermeni nüfusunu sevk ve iskân etmek, dolayısıyla tehcîre tâbi tutmak zorunda kalmıştır. Bu dönemde İran’daki savaş sırasında Rus ve Ermeniler arasında gözlenen dayanışma, Doğu Anadolu’nun sınır bölgelerinde yaşayan Ermeniler’in de Ruslar’la iş birliği yapabileceğine işaret etmekteydi. Sınır bölgelerindeki Ermeniler’e güvenilemediğinden ve böyle bir gelişmeye imkân verilmek istenmediğinden Ruslar’la daha savaş hali oluşmadan önce sınır bölgelerindeki Ermeniler’in iç taraflara nakledilmesi ve yerlerine bölgedeki Türk aşiretlerinin yerleştirilmesi düşünülmüştü. Dönemin Kars muhafızının Bâbıâli’ye yazdığı uyarı mektupları bu durumu açıkça dile getirmekteydi (Beydilli, 1828-1829 Osmanlı Rus Savaşında, s. 405). Teklif edilen önlemlerin, 1915 tehcîrinin askerî yönden gerekliliğine meşruiyet kazandıran ve bu uygulamayla aslında Ermeniler’in kitlesel imhasının hedeflendiğine dair yapılan suçlamaları dayanaksız bırakan başlıca kanıtlardan biri olduğuna şüphe yoktur. Bu durumda Ermeniler’in zorla sevk ve iskân edilmesi macerasının çok daha önceleri başladığını söylemek mümkündür.

XIX. yüzyılın başından itibaren Osmanlı Devleti’nin içine düştüğü kötü durum sebebiyle Balkanlar’daki gayri müslim tebaa başta Rusya olmak üzere büyük devletler tarafından kendi politikaları doğrultusunda istismar edilmekte, bunların kendi devletlerini kurma yolundaki mücadeleleri desteklenmekteydi. Özellikle 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Ruslar’ın İstanbul önlerine kadar gelmesinden sonra imzalanan Ayastefanos Antlaşması’nın 16. ve ardından bu antlaşmayı yeniden düzenleyen Berlin Antlaşması’nın 61. maddesinde, “Ahâlisi Ermeni bulunan eyâlâtta ihtiyâcât-ı mahalliyyenin icap ettiği ıslâhât bîlâte’hîr icrâ ...” ve oralardaki Ermeniler’in bilhassa “Kürtler’in tecavüzleri”nden korunması hükmü getirilmiştir. Böylece Ermeni meselesi uluslararası bir sorun halinde ortaya çıkmaktaydı. Berlin Antlaşması gereğince İngilizler’in girişimleriyle Ermeniler’e bağımsızlık yolunu açmayı planlayan ıslahat projeleri uzun süre gündemde kalmış, siyasî gelişmelerin aldığı duruma göre zaman zaman ciddi boyutlar kazanmış, genelde denge politikasının bir unsuru şeklinde tehdit vasıtası olarak kullanım anını beklemek üzere kendi haline terkedilmiştir. Bu durum, Doğu Anadolu vilâyetlerinde bir Ermenistan teşkil etmeyi amaçlayan Ermeni örgütlerinin (komita/çete) ortaya çıkmasına ve her türlü kanlı eylemlerle mücadeleye girişmelerine yol açmıştır. Bu sebeple Ermeni meselesi ancak bu örgütlerin -1878 sonrası Makedonya komitacılarının ve günümüzdeki ayrılıkçı Kürt örgütünün faaliyetleri gibi- kanlı eylemlerinin tarihiyle bağlantılı biçimde yazılabilir ve 1915 tehcîrini bunlardan soyutlamak mümkün değildir.

Bu örgütler içinde en önemlileri olan Hınçak (Hunchak) 1887 ve Taşnaksutyun (Daşnaktsutiun) 1890 yılında kurulmuş, bunların ortaya çıkmasıyla Anadolu’nun her tarafında kanlı olaylar ve isyanlar meydana gelmeye başlamıştır. Ermeni komitaları, daha önceleri Balkanlar’da olduğu gibi neticede büyük devletlerin müdahalesini sağlamak üzere özellikle Erzurum, Merzifon, Sason, Zeytun, Van, Trabzon, Gümüşhane, Erzincan, Diyarbekir, Halep, Urfa, Muş, Bitlis, Harput, Ayıntap, Kayseri, Sivas, Birecik gibi yerlerde ve II. Meşrutiyet’in ilânıyla Adana’da (Yumurtalık, Dörtyol, İskenderun) olmak üzere 1890’dan itibaren önemli insan zayiatına yol açan ve II. Abdülhamid dönemindeki Ermeni katliamları şeklinde takdim edilen (Dadrian, s. 113-176) isyanlar düzenlemişlerdir. Bu arada İstanbul’da da aynı amaçla olaylar çıkarılmıştır. Osmanlı Bankası’na yapılan baskın (1896) ve cuma selâmlığı esnasında II. Abdülhamid’in bombalı bir suikastla öldürülmek istenmesi (21 Temmuz 1905) Ermeni ihtilâl ve terör örgütlerinin bu şehirdeki önemli faaliyetleri arasındadır.

Balkan savaşlarının (1912-1913) Rumeli topraklarının tamamının kaybedilmesiyle sona eren büyük bozgunu ve içteki siyasal kargaşa Ermeniler için ümit verici olmuş, meselenin nihaî çözümü anlamında Avrupa müdahalesini ciddi biçimde ortaya çıkarmıştır. Böylece I. Dünya Savaşı öncesinde Ermeniler’in yaşadığı altı vilâyette (Erzurum, Sivas, Elazığ, Bitlis, Van, Diyarbekir) ıslahat meselesi tekrar gündeme gelmiştir. O zamanki idarî taksimatın bu altı vilâyeti günümüzde Erzurum, Erzincan, Van, Ağrı, Hakkâri, Muş, Bitlis, Siirt, Diyarbakır, Elazığ, Mardin, Bingöl, Malatya, Sivas, Amasya, Tokat, Trabzon vilâyetlerini ve kısmen Giresun’u içine almaktaydı. Konuyu sahiplenen Rusya, önceleri bu vilâyetlerin birleştirilmesi ve başına bir yabancı genel valinin getirilmesi hususunda ısrar etmiş, ayrıca vilâyetlere göçler sebebiyle sonradan gelip yerleşenlerin (Çerkez, Gürcü) buralardan sürülmesini istemiş, özellikle Abdülhamid zamanında göçebe Kürtler’e verilen Ermeniler’e ait arazilerin eski sahiplerine iadesini öngörmüştür. Sözü edilen arazi meselesi ve arazi davaları Kürt ve Ermeniler arasındaki amansız düşmanlığın en önemli sebeplerinden birini teşkil etmekteydi (Hüseyin Kâzım Kadri, s. 128, 131, 138). Kürtler de arazilerinin ellerinden alınacağı endişesini taşımaktaydı (Lewy, s. 222). Başlayan müzakerelerde bu hususlarda bir anlaşmaya varmanın zor olacağı anlaşıldığından, neticede Batılı devletlerin onayını alan Rusya merkezleri Van ve Erzurum olmak üzere iki özerk vilâyet teşkiline rıza göstermiştir. Buralarda yerleşmiş bulunan Ermeni olmayanların kalmasına izin verilmekle beraber bu vilâyetlerin toplamı bakımından nüfus çoğunluğuna sahip bulunmayan Ermeniler’in üstün bir konumda yer alması sağlanmıştır. Bu konuda hazırlanan sözleşme (muamele) Rusya ile Osmanlı Devleti arasında 8 Şubat 1914’te Sadrazam Said Halim Paşa’nın Yeniköy’deki yalısında imzalanmıştır (Kurat, s. 210). Kurulan özerk vilâyetlerin başına iki yabancı genel valinin tayinine karar verildiğinden bunların isimleri belirlenmiş (Hollandalı Westenenk ve Norveçli Hoff), tayinleri gerçekleşmiş (25 Mayıs) ve 14 Temmuz’da iradeleri çıkmıştır (Lewy, s. 37-39; Taş, XIX/42 [1998], s. 934). Ermeniler’in bağımsızlığından ziyade Rusya’nın Doğu Anadolu’ya doğru genişlemesini temin edecek gibi görünen bu proje I. Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla gerçekleşmemiş, böylece Anadolu’nun parçalanması ve Ermeni meselesinin çözümüyle sonuçlanacak olan bu düzenlemenin hayata geçmesini önlemiştir. Savaşın engellediği nihaî hedef, Ayastefanos Antlaşması neticesinde kâğıt üzerinde kalsa bile geçici olarak ele geçirdikleri Makedonya’yı günün birinde tekrar sahiplenme ve Büyük Bulgaristan’ı kurma hayalinden vazgeçmeyen ve bu antlaşmayı hukukî bir dayanak şeklinde gören Bulgarlar’ın çete faaliyetleriyle Makedonya’yı kana boğmaları gibi Ermeniler için de bu antlaşma savaşın ardından Anadolu’nun paylaşımından hisse almaya yönelik emellerin, “Anadolu’nun Rusya ile sınır olan yerlerinde ikinci bir Makedonya yaratmak” (Hüseyin Kâzım Kadri, s. 127) istenmesinin, dolayısıyla peşinde koşulan Büyük Ermenistan hayalinin itici gücünü teşkil etmiştir. Bu amaç, Ermeniler’in savaş içinde Rusya yanında yer almasının ve bölgedeki müslüman nüfusun tamamen ortadan kaldırılmak istenmesinin gerekçesini oluşturmuştur. İmparatorluğun kaybedilen Makedonya topraklarında Arnavutlar’la Sırplar arasındaki kanlı mücadelenin benzeri şimdi Anadolu’nun bu kısmında Ermeniler’le Kürtler arasında yaşanmaya başlanmıştır. Kafkaslar’dan ve Rus-Ermeni istilâsına uğrayan yerlerden dehşet içinde yollara düşen 1 milyondan fazla müslüman halkın savaşın daha ilk aylarında -III. Ordu (Kafkas ordusu) Kurmay Başkanı Yarbay Felix Guse’nın 1915’teki Ermeni isyanı ve vahşetiyle ilgili anlatımında vurguladığı üzere- yarısına yakın kısmının vahşice katledilmeye başlanması (Özgönül, s. 190) böyle bir hedefin yol açtığı öldürme boyutu içinde gelişmiş ve 1821’de, “Mora’da hayatta tek bir Türk kalmamalı” sloganıyla “arazinin boş teslim alınması” hedefine yönelik olarak Rumlar’ın giriştiği kitlesel katliamlarla benzeşen kanlı bir hesaplaşma içinde geçmiştir. Savaşın başlarındaki bu gelişmelerin 1915 tehcîrine gerekçe olduğu açıktır.

İşgale uğrayan bölgelerde Rus-Ermeni karışımı kuvvetlerin müslümanların tamamen ortadan kaldırılmasını, dolayısıyla bir etnik temizliği öngören, içlerinde Erzurum mebusu sıfatıyla Osmanlı meclisine girmiş olan Karakin Pastırmacıyan (çeteci adıyla Armen Gora) gibilerin de yer aldığı Ermeni çetelerinin sürdürdüğü katliamlar bölgedeki müslüman ahalinin yollara dökülmesine ve büyük kayıplar verilmesine yol açmış, cephe ilerisi ve gerisindeki çarpışmalar bir sivil savaş haline dönüşmüştür (McCharty, Müslümanlar ve Azınlıklar, s. 138). Müslümanlarla Ermeniler arasında cereyan eden bu mücadelenin, zayi olan ve günümüze kadar propaganda malzemesi olarak kullanılan abartılı Ermeni nüfusundan çok daha fazla oranda bir müslüman nüfusun katline ve kaybına sebebiyet verdiği dikkatlerden kaçırılmıştır. Göçe tâbi tutulan Ermeniler’in yol esnasında özellikle Kürt aşiretleri ve Arap bedevîlerinin (“Kürt ve Arap haydutlar”, Demirel, s. 257) saldırılarına mâruz kaldıkları, bunun yüksek insan zayiatının önemli sebeplerinden birini teşkil ettiği gelişmelerle ilgili çeşitli raporlarda belirlenmiş, konuya dair son yayınlarda giderek daha fazla vurgulanmaya başlanmıştır (Lewy, s. 221-224). Buna, yol esnasında güvenlik tedbirleri almaya çalışan Osmanlı idarecilerinin savaş şartları yüzünden cephelerden yeterli asker çekip bu işe tahsis edememelerinden veya cepheye sevkedilmek zorunda kalınan askerlerin yerlerini dolduramayan jandarmanın yetersizliğinden kaynaklanan olumsuzlukları da eklemek mümkündür. Aynı zamana denk düşen Çanakkale savaşları da doğu cephesinin yeterince takviye edilmesine engel olmaktaydı. Doğu cephesindeki asker açığının kapatılması amacıyla jandarmaların buralara sevkedilmesi neticesinde iç kesimlerde güvenlik önemli derecelerde zaafa uğramakta, bu da Kürt çetelerinin öldürme olayları ve soygunlarının daha da artmasına yol açmaktaydı.

İttihat ve Terakkî idarecilerinin, I. Dünya Savaşı’ndan birkaç ay önce doğuda iki özerk eyaletin kurulmasıyla ilgili antlaşmanın ileride sebep olabileceği gelişmelerden endişe duyup bölgedeki Ermeni nüfusunun dağıtılmasını düşünmüş olduklarını söylemek mümkündür; fakat aslında Ermeniler’in başka yerlere nakledilmesi fikrinin Almanlar’dan çıktığı ciddi biçimde ileri sürülmektedir (Dadrian, s. 256). Bu konuda çıkarılan kanun tehcîr uygulamasını ilgili mahallerdeki askerî yetkililerin onayına bırakmaktaydı ve genelde askerî emir ve kumanda mevkiinde bulunanların büyük çoğunluğu Alman subaylarından oluşmaktaydı. Meselâ Askerî Harekât Dairesi Başkanı Yarbay Otto von Feldmann tehcîr kararını veren subaylardan biriydi; bizzat Liman von Sanders ve diğer önde gelen Alman generalleri de bu sorumluluğu paylaşmıştı. Bu esnada ordu kumandanlığı ve kurmaylık vazifeleri yapan Alman subayları yanında özellikle Türk Orduları Genelkurmay Başkanlığı’nda Alman Generali Friedrich Bronsart von Schellendorf’un (1913-1917) bulunduğu (bunun ayrılmasıyla Hans von Seeckt, 1917-1918), askerî harekât planlaması dışında savaşın büyük ölçüde teknik hizmet, silâh, mühimmat ve nakit para yönünden Alman yardımıyla yürütüldüğü, cephelerin Alman askerî harekâtına hizmet etmek üzere açıldığı dikkatlerden kaçırılmamalıdır. Dolayısıyla tehcîr kararının alınmasını ve uygulanmasını Almanya’nın onayı ve katılımı olmadan düşünmek pek mümkün değildir. Meselenin aydınlığa kavuşturulması Alman askerî arşiv belgelerinin ışığında mümkün olacağı açık olmakla beraber, J. Lepsius’tan bu yana konunun hariciye arşivi belgeleriyle takdiminde ısrar edilmesinin (Der Völkermord, s. 113 vd.) herhalde bir anlamı olsa gerektir.

Yola çıkarılan Ermeniler’in daha iyi korunması için Alman askerlerinin tahsis edilmesi gibi düşünceler dile getirilmiş, ancak cephelerdeki sıkışıklık buna imkân vermemiştir. İstanbul’daki Alman elçisi Baron von Wangenheim’ın Ermeniler için müdahalede bulunulması yolunda kendisine yapılan ricaları reddettiği, Türk hükümetinin aldığı tedbirleri ve bunun uygulanmasını açıkça onayladığı bilinmektedir. Ona göre savaşın başarılı bir şekilde sürdürülmesi esastır ve bu hedef için her vasıta mubah olup tehcîr uygulaması Alman çıkarları doğrultusunda ortaya konulmuştur. Ermeniler, Türkler’in fanatik düşmanı ve İtilâf devletlerinin dostudur, dolayısıyla Alman planlarının uygulanmasında tehlikeli bir engel teşkil etmektedir. Elçinin bu görüşleri askerler tarafından aynen paylaşılmaktaydı. Von Wangenheim, göçürülen Ermeniler’in inşa halindeki Bağdat demiryolu hattı boyunca yerleştirilmek üzere Mezopotamya’ya naklini öngörmekteydi (Pomianskowski, s. 161-162). Nitekim Ermeniler’in bu düşünce doğrultusunda söz konusu istikametlere sevkedilmesi herhalde bir rastlantı değildir.

Tehcîre tâbi tutulan Ermeni sayısının belirlenmesine yönelik çeşitli hesaplar yapılmış olmakla beraber kesin bir rakam vermek mümkün değildir. Sözü edilen Ermeni ayaklanmalarını bile “muhayyel” diye niteleyen (Der Völkermord, s. 60-64), özellikle Vahakn N. Dadrian gibi yazarların temsil ettiği tek taraflı masumiyet iddiaları ve sayısallığın abartısı, ciddiyetlerine ağır bir darbe vurmuş olarak belki de konuya en önemli katkıyı sağlamıştır. Bu durumda yandaş kişilerin ortaya attığı sayıların zaman içinde artarak değişkenlik arzetmesinden ötürü bunlara dayalı sabit bir rakam vermek mümkün görünmemektedir. Çeşitli kaynaklara göre tehcîre tâbi tutulanların sayısı 438.000’den 1 milyona kadar çıkmakta, buna bağlı şekilde meydana gelen Ermeni kayıpları da 56.000’den 2 milyona kadar farklılık göstermektedir (döküm için bk. Lewy, s. 236, 240). Talat Paşa’ya atfedilen sıhhati tartışmalı defterde tehcîre tâbi tutulanların 924.158 olarak gösterilmesinin geçerliliği ise reddedilmiştir (Halaçoğlu, Sürgünden Soykırıma, s. 62, 66). Bunun karşısında Rus-Ermeni birliklerinin önünden kaçan müslüman muhacirlerinin sayısının Dahiliye Nezâreti’nin sadârete takdim ettiği 7 Aralık 1916 tarihli rapora göre 702.000’i geçtiği bilinmektedir (Kâmuran Gürün bunu yanlışlıkla göçe tâbi tutulan Ermeniler’in sayısı diye göstermektedir; Ermeni Dosyası, s. 223, 226). Asgari verilerden hareketle 1914-1922 yılları arasında müslüman kayıplarının en az 2,5 milyon tuttuğu ve Anadolu’da müslüman kaybının toplam nüfusun % 18’ini oluşturduğu, savaşın ilk yıllarında Rus işgaline uğrayan yerlerde öldürülen müslümanların sayısının 1,5 milyonu bulduğu hesaplanmıştır. Bitlis, Van ve Erzurum gibi vilâyetlerde bu oranın % 62’ye (612.610) varması Ermeniler’in yaptığı katliamın boyutunu göstermesi bakımından önemlidir (McCharty, Ölüm ve Sürgün, s. 138).

Savaş esnasında Ermeniler’den başka halklar da yer değişimine tâbi tutulmuştur. Osmanlı idarecileri, genelde bu tür zorunlu nakillere gerekçe olarak açık isyan hali veya ciddi boyutta güvenlik tehdidi aramışlardır. Nitekim Genelkurmay Başkanı General Bronsart von Schellendorf’un Rumlar’ın Ege sahillerinden iç kesimlere nakline dair talebi Sadrazam Talat Paşa tarafından açık bir isyan hali bulunmaması sebebiyle geri çevrilmiştir. Bununla beraber savaş süresinde bu bölgelerdeki Rum nüfusta da askerî gerekçelerle önemli değişiklikler meydana gelmiştir. Böylece 1915 Çanakkale deniz ve kara savaşlarının başlaması sebebiyle Gelibolu, Çanakkale, Marmara adası, Trakya geneli, ayrıca Ayvalık, Muğla, Antalya sahil bölgelerinde, 1916 yılı içinde Karadeniz bölgesinde Rum ahalinin yerlerinden edilmesi söz konusu olmuştur. Suriye ve Hicaz’daki bazı ailelerin de başka yerlere nakilleri gerçekleşmiştir. Suriye’den Fransız taraftarı olmaları töhmetiyle Anadolu içlerine sevkedilen Arap ailelerinin sayısı 5000 diye verilmekte, Hicaz’dan (Medine) iâşe sıkıntılarına bağlı şekilde göçe tâbi tutulanların sayısının 40.000 olduğu bildirilmektedir.

I. Dünya Savaşı’nda sivil halkın daha önceki savaşlarda görülmeyecek derecede büyük acılar çektiği, zayiata uğradığı ve bunun cephe gerisindeki insanların başlarına gelen felâketlerin boyutu açısından ancak II. Dünya Savaşı ile kıyaslanabileceği açıktır. Dağılan imparatorlukların paylaşılması ve yeniden şekil bulması aşamalarından geçilmek zorunda kalındığında sade halkın çok daha ağır bedeller ödemek zorunda kalması kaçınılmazdır. Avrupa’nın birinci genel savaşın uyarılarına rağmen hızla ikincisine doğru yönelmesinde, dağılan imparatorlukların ve bunların paylaşılan topraklarında karmaşık halde yaşayan halklarının yarattığı azınlıklar meselesinin birinci derecede etken olduğu bilinmektedir. Savaş esnasında Anadolu’da meydana gelen insan zayiatı toplamının, genel savaşa katılan devletlerin verdiği kayıpların bütünüyle kıyaslanabilecek ölçüde olması yaşanan felâketin boyutlarını gözler önüne sermektedir. Anadolu’nun Avrupa’nın çok daha kanlı geçmek üzere yaşayacağı ikinci genel savaş felâketinden sakınmış bulunması tarihin kendisine havale ettiği hesabı ödemiş olmasındandır. Müslüman veya gayri müslim bütün halkların mâruz kaldığı tehcîrin bu hesabın en önemli kalemini meydana getirdiğini inkâr etmek mümkün değildir.

BİBLİYOGRAFYA
Ahmed Refik [Altınay], Kafkas Yolları Hâtıralar, Tahassüsler, İstanbul 1919, tür.yer.; a.mlf., İki Komite İki Kıtâl, İstanbul 1919, tür.yer.; J. Lepsius, Deutschland und Armenien 1914-1918: Sammlung diplomatischer Aktenstücke (Potsdam 1919), Bremen 1968; Şekip Arslan, Das Armenische Lügengewebe, Berlin 1921; J. Pomianskowski, Der Zusammenbruch des Osmanischen Reiches, Leipzig 1927, s. 161-162; Akdes Nimet Kurat, Türkiye ve Rusya, Ankara 1970, s. 57, 210; Esat Uras, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, İstanbul 1976, s. 458-532; Ermeni Komitelerinin A’mal ve Harekât-ı İhtilâliyyesi (haz. H. Erdoğan Cengiz), Ankara 1983, tür.yer.; Kâmuran Gürün, Ermeni Dosyası, İstanbul 1983, tür.yer.; Kemal Beydilli, 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşında Doğu Anadolu’dan Rusya’ya Göçürülen Ermeniler, Ankara 1988, s. 405-407; a.mlf., II. Mahmud Devri’nde Katolik Ermeni Cemâati ve Kilisesi’nin Tanınması (1830), Cambridge 1995, tür.yer.; Azmi Süslü, Ermeniler ve 1915 Tehcir Olayı, Ankara 1990, s. 52-56, 99-100; Hüseyin Kâzım Kadri, Türkiye’nin Çöküşü (haz. Yılmaz Dağcıoğlu), İstanbul 1992, s. 127, 128, 131, 138; Ali Karaca, Anadolu Islahâtı ve Ahmet Şâkir Paşa: 1838-1899, İstanbul 1993, s. 37-43; V. N. Dadrian, The History of the Armenian Genocide, Providence 1995, s. 113-176, 221, 256 vd.; J. McCarthy, Ölüm ve Sürgün: Osmanlı Müslümanlarına Karşı Yürütülen Ulus Olarak Temizleme İşlemi: 1821-1922 (trc. Bilge Umar), İstanbul 1995, tür.yer.; a.mlf., Müslümanlar ve Azınlıklar: Osmanlı Anadolusunda Nüfus ve İmparatorluğun Sonu (trc. Bilge Umar), İstanbul 1998, tür.yer.; Ermeniler: Sürgün ve Göç (haz. Hikmet Özdemir v.dğr.), Ankara 2004, tür.yer.; Yusuf Halaçoğlu, Ermeni Tehciri, İstanbul 2004, s. 76-77; a.mlf., Sürgünden Soykırıma Ermeni İddiaları, İstanbul 2006, s. 62, 66, 75; a.mlf., “Tehcir Edilen Nüfus, Kayıplar ve Göçler”, Türk Ermeni İlişkilerinde Yeni Yaklaşımlar: Sempozyum Bildirileri, İstanbul 2008, s. 143-178; G. Lewy, The Armenian Massacares in Ottoman Turkey: A Disputed Genocide, Salt Lake City 2005, tür.yer.; Kemal Çiçek, Ermenilerin Zorunlu Göçü: 1915-1917, Ankara 2005; Taner Akçam, Ermeni Meselesi Hallonulmuştur: Osmanlı Belgelerine Göre Savaş Yıllarında Ermenilere Yönelik Politikalar, İstanbul 2005; Der Völkermord an den Armeniern 1915/16: Dokumente aus dem Politischen Archiv des Deutschen Auswärtigen Amts (ed. W. Gust), Springe 2005, tür.yer.; Cem Özgönül, Der Mythos eines Völkermordes, Springe 2006, tür.yer.; Yusuf Sarınay, “Ermeni Tehciri ve Yargılamalar 1915-1916”, Türk-Ermeni İlişkilerinin Gelişim ve 1915 Olayları Uluslararası Sempozyum Bildirileri, Ankara 2006, s. 262-264; a.mlf., “24 Nisan 1915 Genelgesi ve İstanbul’da Tutuklanan Ermeni Komitacılar”, Tarihi Gerçekler ve Bilimin Işığında Ermeni Sorunu (haz. Bülent Bakar v.dğr.), İstanbul 2007, s. 129-145; a.mlf., “Osmanlı Belgelerine Göre Ermeni Tehciri”, Türk Ermeni İlişkilerinde Yeni Yaklaşımlar: Sempozyum Bildirileri, s. 119-141; Muammer Demirel, “Yaşayanların Anılarıyla Tehcir”, Tarihi Gerçekler ve Bilimin Işığında Ermeni Sorunu, s. 257; Bülent Bakar, Ermeni Tehciri, Ankara 2009; F. Guse, “Der Armenieraufstand 1915 und seine Folgen”, Wissen und Wehr, sy. 10, München 1925, s. 620 vd.; Fahri Taş, “Vilâyât-ı Şarkıyye Islahâtı ve Genel Müfettiş Nicolas Hoff”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, XIV/42, Ankara 1998, s. 930-934; Süleyman Beyoğlu, “1915 Tehciri Hakkında Bazı Değerlendirmeler”, TDA, sy. 131 (2001), s. 66-67; a.mlf., “Ermeni Propagandasının Gölgelediği Gerçek: Tehcir Kanunu ve I. Dünya Savaşı’nda Arap Tehciri”, Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi, sy. 11, İstanbul 2004, s. 35-38.

Kemal Beydilli
Bu madde ilk olarak 2011 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 40. cildinde, 319-323 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.