TOKALAŞMA

Müellif:
TOKALAŞMA
Müellif: NEBİ BOZKURT
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2012
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 23.10.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/tokalasma
NEBİ BOZKURT, "TOKALAŞMA", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/tokalasma (23.10.2019).
Kopyalama metni
İnsanların genelde dostluk, sevgi, anlaşma, tebrik, bağlılık gibi duyguların ifadesi olarak el sıkışmaları birçok kültürde mevcut bir uygulamadır. Tokalaşmanın Arapça karşılığı olan musâfaha “bir şeyin yan tarafı” anlamındaki safh kökünden türemiştir. Tokalaşmada eller karşılıklı avuç içleri birleşecek şeklinde tutulduğundan buna musâfaha denilmiştir. İslâm’da müslüman kardeşliğini güçlendirmek için selâmlaşma, musâfaha ve güleryüzlülük teşvik edilmiştir. Selâmlaşmanın bir parçası sayılan tokalaşma Hz. Peygamber’in sünnetinde yer alan âdâb-ı muâşeret kaidelerindendir. Kur’an’da musâfaha kelimesi yer almamakla birlikte safh ve bu kökten türemiş fiiller “bağışlama, hoşgörülü olma” anlamında yedi âyette sekiz defa geçmektedir. Resûl-i Ekrem tokalaşmanın kalpteki kin duygusunu gidereceğini bildirmiştir (el-Muvaṭṭaʾ, “Ḥüsnü’l-ḫuluḳ”, 16). İslâm kültür tarihinde tokalaşmanın çok eskiden beri var olduğu belirtilir ve ilk tokalaşma âdeti Hz. İbrâhim’e dayandırılır (Fâkihî, III, 221). Alışveriş esnasındaki tokalaşma veya elleri hızlıca birbirine vurma âdeti “safka” kelimesiyle ifade edilir.

Resûlullah, müslüman kardeşini güleryüzle karşılama şeklinde bile olsa hiçbir iyiliğin küçük görülmemesini istemiş (Müslim, “Birr”, 144), selâmlaşmanın yayılmasını emretmiş (Ebû Dâvûd, “Edeb”, 142) ve tokalaşmanın selâmlaşmanın tamamlayıcısı olduğunu söylemiştir (Tirmizî, “İstiʾẕân”, 31). Selâm söz bakımından güven ve güvence vermenin ilânı, güleryüzle musâfaha onun tekididir. Sahâbeden Hz. Peygamber’le tokalaşanlar bununla övünmüştür. Abdullah b. Büsr’ün, “Şu elimi görüyor musunuz? Onunla Resûlullah’a biat ettim” dediği rivayet edilir (Müsned, IV, 189). Resûl-i Ekrem ashabıyla tokalaştığı gibi ashap da kendi aralarında tokalaşırlardı (Buhârî, “İstiʾẕân”, 27). Berâ b. Âzib’in rivayetine göre Hz. Peygamber, iki müslüman karşılaştığında tokalaşıp Allah’a hamdeder ve ondan bağışlanma dilerse daha oradan ayrılmadan Allah Teâlâ’nın her ikisini de affedeceğini bildirmiştir (Ebû Dâvûd, “Edeb”, 153). Resûlullah’ın yolculuğa çıkan bir kimseyle vedalaştığı zaman onun elini tuttuğu, o bırakıncaya kadar elini bırakmadığı ve onun için dua ettiği rivayet edilir (Tirmizî, “Daʿavât”, 44). Hz. Peygamber bir sahâbînin, “Bizden biri kardeşi veya arkadaşıyla karşılaştığında saygı için eğilebilir mi, sarılıp onu öpebilir mi, elini tutup tokalaşabilir mi?” şeklindeki sorularından ilk ikisine olumsuz, üçüncüsüne olumlu cevap vermiştir (Tirmizî, “İstiʾẕân”, 31). Bununla birlikte kucaklaşmanın mutlak şekilde yasaklanmadığını, yakınlık, yaş ve mevkiye göre kucaklamanın yanı sıra el, yüz veya alından öpülebileceğini gösteren hadisler de vardır. Resûl-i Ekrem amcasının oğlu Ca‘fer b. Ebû Tâlib Habeşistan’dan döndüğünde onu kucaklamış ve alnından öpmüştür. Yine kızı Fâtıma geldiğinde ayağa kalkar, onu kucaklar ve alnından öperdi. Yolculuk dönüşü veya uzun aradan sonra karşılaşma dışında sıkça görüşen insanların sadece selâmlaşıp tokalaşması âdâb-ı muâşeret yönünden daha uygun görülmüştür. Ayrıca Resûlullah’ın Müslümanlığı kabul edenlerle ilk görüşmesinde İslâm’a bağlılık amacıyla yahut Akabe biatları ve Bey‘atürrıdvân gibi önemli hadiselerde biat alırken musâfaha yaptığı bilinmektedir.

Âlimler gündelik hayatta riayet edilecek âdâb-ı muâşeret kaideleri çerçevesinde konuşma, selâmlaşma, sarılma, el veya alından öpme, tokalaşma, karşılama, ayağa kalkma, vedalaşma gibi iletişim biçimlerini bir bütün halinde inceleyerek sünnete uygun âdâbı belirlemeye çalışmıştır. Fakihler arasında tokalaşmanın sünnet olduğu hususunda görüş birliği vardır. Hz. Peygamber’in tokalaşma şekline dair bir kayıt bulunmamakla birlikte rivayetlerden onun tokalaşırken belli kuralları gözettiği anlaşılmaktadır. Meselâ Resûl-i Ekrem, musâfaha yaptığı kimse elini çekmeden onun elini bırakmadığı gibi karşıdaki yönünü başka tarafa çevirmeden ondan yönünü çevirmezdi (Beyhakī, X, 192). Resûlullah’a Medine döneminde on yıl kadar hizmet eden Enes b. Mâlik, bir şey söylemek için kulağına eğilen bir kimse başını geri çekmedikçe Hz. Peygamber’in ondan uzaklaştığını hiç görmediğini söyler (Ebû Dâvûd, “Edeb”, 6). Bu tarzdaki rivayetlerden hareketle kısa tutulmakla birlikte tokalaşmada rencide edecek biçimde elin hızla çekilmemesi gerektiği, ilk elini uzatan tarafın elini çekmesini beklemenin uygun olacağı, selâm verme gibi önce el uzatmanın daha faziletli sayıldığı, tokalaşmanın sağ elle yapılmasının, güler yüzle selâm vermenin, kendisi ve karşı taraf için dua etmenin, Hz. Peygamber’e salavat getirmenin tokalaşma âdâbından olduğu ifade edilmiştir. Tokalaşmanın tek elle mi yoksa iki elle mi yapılacağı konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Sahâbe ve tâbiînden gelen bazı rivayetlere binaen (Buhârî, “İstiʾẕân”, 28) iki elle tokalaşmanın sünnet olduğu görüşünü benimseyenlere göre sağ eller bağlanıp sol eller onların üzerine konularak tokalaşılır. Tokalaşmanın sünnet kabul edildiği durumlar arasında karşılaşma, karşılama, yöneticiyle biatlaşma merasimi zikredilmiştir. Karşı tarafa eziyet vermemek için ellerin kirli veya terli olması halinde çekinmek daha uygunsa da tokalaşmada hükmî tahâret aranmaz. Nitekim Resûl-i Ekrem’le yolda karşılaşan Huzeyfe b. Yemân’ın cünüp olduğu için tokalaşmaktan çekindiğinde Hz. Peygamber’in, “Müslüman necis olmaz” diyerek bunda bir sakınca bulunmadığını ifade ettiği nakledilir (Ebû Dâvûd, “Ṭahâret”, 92; Ebû Hüreyre hakkında benzer bir rivayet için bk. Tirmizî, “Ṭahâret”, 89). Ayrıca hastalığı bulaşıcı değilse hastalarla musâfahada bir mahzur görülmediği, hasta ziyareti sırasında hastanın alnına veya eline elini koyma, halini sorma gibi davranışların teşvik edildiği bilinmektedir (Tirmizî, “Eṭʿime”, 19).

Tokalaşma ile ilgili çeşitli meseleler tartışılmış, erken dönemde gayri müslimlerle ve bid‘at ehliyle, modern dönemde karşı cinsle tokalaşma konuları öne çıkarken klasik fıkıh literatüründe en çok namazlardan sonra tokalaşma âdeti ele alınmış, bu hususta çok sayıda risâle yazılmıştır. Namazların arkasından musâfahanın müstehap veya mubah sayıldığını söyleyenlerin yanı sıra mekruh veya haram olduğunu söyleyenler de vardır (Abdünnâsır, s. 73-84). Günümüzde vakit namazları, cuma ve özellikle bayram namazlarının ardından cemaat arasında camilerde yapılan tokalaşma, geçmişte belli bir dönemde daha çok sabah ve ikindi namazları ile cuma namazından sonra yapılmaktaydı. Bunun müstehap sayıldığını söyleyenler tokalaşmanın sünnet oluşunun namaz sonrasındaki tokalaşmayı da kapsadığı, namazın arkasından tokalaşmanın müminlerin arasında yakınlaşmayı ve sevgiyi arttıracağı görüşünden hareket ederler. Bazılarına göre namazdan sonra musâfaha bid‘at-ı hasene veya mubahtır. Bid‘atı beş kısma ayıran İbn Abdüsselâm sabah ve ikindi namazlarının ardından yapılan musâfahayı mubah bid‘ata örnek gösterir (Ḳavâʿidü’l-aḥkâm, II, 173). Nevevî de her karşılaşmada musâfahanın müstehap olduğunu, ancak sabah ve ikindi namazlarından sonra yapılan musâfahanın sünnete dayanmadığını, bununla birlikte mubah kabul edildiğini belirtir (el-Eẕkâr, s. 210). Osmanlılar döneminde Şürünbülâlî gibi bazı âlimler de cevaz görüşünü benimsemiştir. Bunu mekruh veya haram sayanlara göre tokalaşmanın belirli namazlara hasredilmesi ve sadece namaz sebebiyle yapılmasının Resûlullah’ın uygulamasında bir örneği yoktur ve sonradan ihdas edilmiş bir âdet olup reddedilmesi gerekir. Başta İbn Teymiyye, Birgivî ve Kadızâdeliler olmak üzere çeşitli mezheplere mensup birçok fakih tarafından savunulan bu görüş özellikle belirli namazların ardından tokalaşmanın namaza has bir sünnet gibi algılanmaya başlanacağı endişesinden kaynaklanır (İbn Âbidîn, II, 235). Ayrıca bayram namazlarından sonra musâfaha yapmayı da bid‘at olarak görenler vardır (Azîmâbâdî, XIV, 82). Bunun en başta gelen sebebi bu uygulamanın insanları bağlayan ve terki ayıplanan bir merasim haline gelmesidir. Bir uygulamanın bid‘at olması için bir sünneti ortadan kaldırması, bir ibadet veya ibadetin unsuru şeklinde telakki edilmesi ve terkinin ayıplanması hususları göz önüne alınmaktadır. Bunların bulunmadığı durumlarda, namaz öncesinde farklı zamanlarda camiye gelen insanların namaz kılındıktan sonra çıkarken tabii bir şekilde selâmlaşma, tokalaşma ve sohbet etmelerinde bir sakınca görülmemesi gerekir.

Gayri müslimlerle tokalaşma konusu gayri müslimlerle genel ilişkiler bağlamında ele alınmıştır. Konuya gündelik hayat ve komşuluk hakları çerçevesinde yaklaşanlar, tokalaşmamanın rencide edici olacağı durumlarda tokalaşmanın daha uygun sayıldığını ifade etmiştir. Bu görüşün önemli dayanaklarından biri, din hususunda düşmanlık ve zulme başvurmayan gayri müslimlerle iyi geçinmeye cevaz veren âyetlerdir (el-Mümtehine 60/8-9). Fıkıh literatüründe yer alan, gayri müslimlerle ve bid‘at ehliyle tokalaşmanın mekruh olduğuna dair görüşlerde ise farklı din ve inanç mensuplarıyla ilişkilerde dönemin düşmanlık ve güvensizlik gibi öne çıkan kaygıları ve duyarlılıkları yanında musâfahanın dinî-siyasî bir anlama sahip biatlaşmayla yakın ilişkisi de etkili olmalıdır.

Klasik fıkıh literatüründe karşı cinsle tokalaşma konusu, günlük hayatta dostluk ve sevgiyi güçlendirici davranışlar çerçevesinde değil nâmahremle birlikte oturma âdâbı, ona bakma, dokunma gibi kadın-erkek ilişkilerinin sınırlarını tesbit bağlamında incelenmiş ve kişiler, arada evlilik yasağı bulunup bulunmaması ve yaş gibi kriterlerden hareketle dört grupta ele alınmıştır. 1. Kişinin evlenmesi ebediyen haram olan akrabalarından biriyle tokalaşmasında sakınca bulunmadığı ifade edilmiştir. Bunlar nesep, sütakrabalığı veya sıhriyet yoluyla kurulan akrabalıklardır. Ana-baba, dede-nine, kardeşler, yeğenler, hala ve teyze gibi nesep bağıyla, sütanne, sütkardeş gibi süt akrabalığı yoluyla ve kayınvâlide, gelin, babanın eşi, eşin kızı gibi sıhriyet bağıyla akraba olunanlarla musâfahada bir sakınca görülmemiştir. Ancak fakihlerden bu sınırı dar tutarak sadece usul ve fürûa veya nesep bağıyla akrabalığa hasredenler de vardır. 2. Aralarında Hanefîler ve Hanbelîler’in de yer aldığı fakihlere göre mahrem olmasa da yaşlılarla musâfahada bir sakınca yoktur. 3. Yine herhangi bir akrabalık bağı bulunmasa da küçüklerle tokalaşma Mâlikîler dışındaki mezheplere göre câiz görülmüştür. Bütün bu gruplarla ilgili musâfahanın cevazı normal şartlar altında geçerli olup gayri meşrû eğilimler söz konusu ise haram hükmünü alacağı ifade edilmiştir. 4. Mahrem olanlar dışında karşı cinsten genç ve orta yaşlılarla tokalaşmaya kadîm dönemde fakihler cevaz vermemiştir; günümüzde ise iki farklı görüş bulunmaktadır (Abdünnâsır, s. 31-56). Cevaz vermeyenler, Hz. Peygamber’in biat alırken kadınlarla tokalaşmayıp sözle yetindiğine dair rivayetleri delil getirir (Müsned, II, 213; VI, 357; Abdürrezzâk es-San‘ânî, VI, 6-9). Ayrıca Resûl-i Ekrem, kendisiyle musâfaha yapmak isteyen kadınlara sözlü biatlaşmanın yeterli olduğunu ve kadınlarla musâfaha yapmadığını söylemiştir (Nesâî, “Beyʿat”, 18; Tirmizî, “Siyer”, 37; İbn Mâce, “Cihâd”, 43). Bunun yanı sıra karşı cinsten yabancılara dokunma ve onlarla tokalaşma onlara bakmayı yasaklayan âyetlerin hükmüne kıyaslanmıştır. Şâfiîler’de ve Hanbelîler’de karşı cinsle tokalaşma abdest hükümleri çerçevesinde de ele alınmıştır; çünkü bu mezheplere göre mahrem veya nâ-mahrem olsun karşı cinse dokunma abdesti bozar. Bazı kayıtlarla cevaz görüşünü benimseyenler ise çeşitli rivayetlerden deliller getirmenin yanı sıra yukarıdaki rivayetlerin bu konuda açık bir haramlık hükmü taşımadığı, o dönemde Arap toplumunda kadınlarla tokalaşma âdeti bulunmadığından Resûlullah’ın kadınlardan biat alırken kendileriyle tokalaşmadığı, onun bu uygulamasının tokalaşmanın haramlığına delâlet etmediği noktasından hareket ederler.

BİBLİYOGRAFYA
Müsned, II, 213; IV, 189; VI, 357; Abdürrezzâk es-San‘ânî, el-Muṣannef (nşr. Habîbürrahman el-A‘zamî), Beyrut 1403/1983, VI, 6-9; İbn Ebû Şeybe, el-Muṣannef (nşr. Kemâl Yûsuf el-Hût), Beyrut 1409/1989, V, 246-247; Fâkihî, Aḫbâru Mekke (nşr. Abdülmelik b. Abdullah b. Dehîş), Beyrut 1414/1994, III, 221; İbn Kuteybe, ʿUyûnü’l-aḫbâr (Tavîl), III, 41; Nesâî, ʿİşretü’n-nisâʾ, Beyrut 1409/1989, s. 201-203; Ebû Saîd İbnü’l-A‘râbî, el-Ḳubl ve’l-muʿâneḳa ve’l-muṣâfaḥa (nşr. Mecdî es-Seyyid İbrâhim), Kahire, ts. (Mektebetü’l-Kur’ân); Taberânî, el-Muʿcemü’l-kebîr (nşr. Hamdî Abdülmecîd es-Selefî), Beyrut, ts. (Dâru ihyâi’t-türâsi’l-Arabî), II, 176; XX, 211- 212; a.mlf., el-Muʿcemü’l-evsaṭ (nşr. Târık b. Avazullah-Abdülmuhsin el-Hüseynî), Kahire 1415/1995, VIII, 182; Ahmed b. Hüseyin el-Beyhakī, es-Sünenü’l-kübrâ (nşr. M. Abdülkādir Atâ), Beyrut 1414/1994, VII, 99-100; X, 192; Ferrâ el-Begavî, Şerḥu’s-sünne (nşr. Şuayb el-Arnaût), Beyrut 1403/1983, XII, 289, 290, 291, 292, 293; Kâsânî, Bedâʾiʿ, V, 123-124; Muvaffakuddin İbn Kudâme, el-Muġnî (nşr. Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî-Abdülfettâh M. el-Hulv), Riyad 1419/1999, XIII, 252; İzzeddin İbn Abdüsselâm, Ḳavâʿidü’l-aḥkâm, Beyrut, ts. (Dârü’l-ma‘rife), II, 173; Nevevî, el-Eẕkâr, Beyrut 1404/1984, s. 209-210; Takıyyüddin İbn Teymiyye, Mecmûʿatü’l-fetâvâ (nşr. Âmir el-Cezzâr-Enver el-Bâz), Mansûre 1426/2005, XXIII, 192; İbn Balabân, el-İḥsân bi-tertîbi Ṣaḥîḥi İbn Ḥibbân (nşr. Kemâl Yûsuf el-Hût), Beyrut 1407/1987, II, 277, 326; IX, 161-162; İbn Hacer el-Askalânî, Fetḥu’l-bârî (nşr. Ebû Kuteybe Nazar b. Muhammed el-Fâryâbî), Riyad 1426/2005, XIV, 211-216; Hattâb, Mevâhibü’l-celîl, Beyrut 1398, I, 296; II, 29, 127; Hatîb eş-Şirbînî, Muġni’l-muḥtâc (nşr. M. Halîl Aytânî), Beyrut 1418/1997, I, 105; III, 182; IV, 286; Ahmed b. Muhammed Akhisarî, Risâle fî enne’l-muṣâfaḥa baʿde’ṣ-ṣalavâti’l-ḫams bidʿatün, Süleymaniye Ktp., Harput, nr. 429, vr. 72-73; Kâtib Çelebi, Mîzânü’l-hak fî ihtiyâri’l-ehak (s.nşr. Süleyman Uludağ), İstanbul 2008, s. 199-201; Şürünbülâlî, Saʿâdetü ehli’l-İslâm bi’l-muṣâfaḥati ʿaḳıbe’ṣ-ṣalâti ve’s-selâm (Resâʾilü Ḥasen Şürünbülâlî içinde, 50. risâle), Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 1184, vr. 527-548; Muhammed b. Seyyid Kemâleddin, Risâle fi’l-muṣâfaḥa, Süleymaniye Ktp., Lâleli, nr. 3767, vr. 143-147; İbn Âbidîn, Reddü’l-muḥtâr, Beyrut 1421, II, 235; VI, 368, 381, 412; Azîmâbâdî, ʿAvnü’l-maʿbûd, Beyrut 1415, XIV, 80-84; Ahmed eş-Şerebâsî, Yesʾelûneke fi’d-dîn ve’l-ḥayât, Beyrut 1980, IV, 86-87; Talât Koçyiğit, Hadis Istılahları, Ankara 1985, s. 300-301, 310-313; M. Mûsâ Nasr, Tamâmü’l-kelâm fî bidʿati’l-muṣâfaḥa baʿde’s-selâm, Amman 1405/1985, s. 16-34; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıḳhü’l-İslâmî ve edilletüh, Dımaşk 1405/1985, III, 567, 570; Abdülkerîm Zeydân, el-Mufaṣṣal fî aḥkâmi’l-merʾe ve beyti’l-müslim fi’ş-şerîʿati’l-İslâmiyye, Beyrut 1413/1993, III, 249-251, 268; Hayreddin Karaman, Hayatımızdaki İslam, İstanbul 2006, II, 150-153; Abdünnâsır b. Hıdır Mîlâd, el-Muṣâraḥa fî aḥkâmi’l-muṣâfaḥa, Medine 1429/2008, s. 11-98; “Muṣâfaḥa”, Mv.F, XXXVII, 356-366; Mustafa Çağrıcı, “Tokalaşma”, İslâm’da İnanç, İbadet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi, İstanbul 1997, IV, 379.
Bu madde ilk olarak 2012 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 41. cildinde, 217-219 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.