ÂSİTÂN-ı KUDS

آستان قدس
Müellif:
ÂSİTÂN-ı KUDS
Müellif: TAHSİN YAZICI
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 1991
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 24.08.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/asitan-i-kuds
TAHSİN YAZICI, "ÂSİTÂN-ı KUDS", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/asitan-i-kuds (24.08.2019).
Kopyalama metni
Bugünkü Horasan’ın merkezi durumunda olan Meşhed şehri kurulmadan önce aynı yerde Tûs vilâyetinin Nûkân kazasına bağlı Senâbâz (Senâbâd) köyü bulunmaktaydı. Hârûnürreşîd Horasan seferi sırasında ölünce (193/809) adı geçen köyde gömüldü ve mezarına Horasan umumi valisi olan oğlu Me’mûn bir türbe yaptırdı. Kendisine Merv şehrini merkez yapan Me’mûn, babasının ölümünden sonra ağabeyi Halife Emîn ile giriştiği siyasî mücadelede mutedil Şiî kitlesini kazanmak ve Bağdat’taki Abbâsî hilâfetine karşı olan İranlılar’ı memnun etmek gayesiyle İmam el-Hüdâ lakabını aldı. Emîn’in öldürülmesinden sonra Merv’de kendisine biat edilen Me’mûn, Şiîler’in sekizinci imam kabul ettikleri Ali b. Mûsâ el-Kâzım’ı (Ali er-Rızâ) veliaht tayin ederek Merv’e getirtti ve kızı Ümmü Habîb ile evlendirdi (816). İki yıl sonra Bağdat’taki isyanları bastırmak üzere Merv’den Ali er-Rızâ ile birlikte hareket eden Me’mûn babasının kabrinin bulunduğu köye giderek bir müddet orada kaldı. Bu sırada Ali er-Rızâ âniden öldü. Cenazesi kayınpederi Halife Me’mûn tarafından kaldırıldı ve Hârûnürreşîd’in mezarının baş tarafına, batı yönüne defnedildi. Şiîler’ce Me’mûn tarafından zehirletilerek öldürüldüğü iddia ve kabul edildiğinden aynı zümre tarafından şehid sayılan Ali er-Rızâ’nın kabrinin bulunduğu yere “şehitlik” anlamında meşhed adı verildi. Sonraki asırlarda burası gelişerek büyük bir külliye halini aldı. Bu külliyenin etrafında teşekkül eden şehre de Meşhed denildi.

Kısa zamanda İmam Ali er-Rızâ Türbesi halini alan Hârûnürreşîd’in türbesinde, yapıldığı tarihten itibaren Deylemliler’e kadar herhangi bir değişiklik veya ilâvenin olup olmadığı bilinmemektedir. Türbede ilk süslemeler Deylemliler döneminde yapılmaya başlandı. Buraya gösterilen ilgi ve yapılan yardımlara kızan Gazneli Hükümdarı Sebük Tegin (977-997) türbeyi yıktırdı ve tamir edilmesini yasakladı. Ancak oğlu Sultan Mahmud döneminde (998-1030) ayakta kalan 2 m. yüksekliğindeki duvardan da faydalanılarak türbe onarıldı. Tavana kubbemsi bir biçim verildi. Dönemin Nîşâbur valisi Ebü’l-Fazl Sûrî, Gazneli devlet adamlarından Ebû Bekir Şâhmerd’in tamir ettiği türbeye birçok bina ile bir minare yaptırdı, ayrıca satın aldığı bir köyü de buraya vakfetti. Bu minare ve yine bu dönemde Gazneli Sultan Mesud’un (1030-1040) münşîsi Ebü’l-Hasan-ı Irâkī’nin yaptırdığı bir mescid (Mescid-i Bâlâser) günümüze kadar gelmiştir. 1153’te meydana gelen karışıklıklar sırasında çok zarar gören bu yapılar Sultan Sencer tarafından tamir ettirildi. Arkasından Sencer’in yeğeni Karahanlı Prensi Mahmud’un kızı Terken Zümürrüd Melike Hatun, türbe duvarının döşemeden itibaren 1 m. yüksekliğe kadar olan kısımlarını çok güzel çinilerle kaplattı. Yazısı da güzel olan bu hanım kendi hattıyla yazdığı Kur’an cüzlerini de türbeye vakfetti (1162). Hârizmşahlar devrinde de türbeye yeni tezyinî unsurlar ilâve edilmiştir.

Moğol istilâsından önce bir külliye niteliğini kazanan Âsitân-ı Kuds, Moğollar’dan Toluy Han tarafından harap edildi. Uzun yıllar böyle kaldıktan sonra İlhanlı hükümdarlarından Gāzân Han (1295-1304) türbenin kubbesinin yapılmasını emretti. Kardeşi Olcaytu Hudâbende (1304-1317) büyük bir gayretle bu işi tamamladı (1316). O dönemde Âsitân-ı Kuds, İmam Ali er-Rızâ’nın mezarının bulunduğu harem, haremin kuzey duvarına bitişik bazı küçük binalar ve Gazneliler döneminden kalma Mescid-i Bâlâser’den oluşuyordu.

Âsitân-ı Kuds Timur’un oğlu Şâhruh dönemine (1405-1447) kadar büyük bir değişiklik geçirmemiştir. Bu dönemde Emîr Gıyâseddin’in kızı Gevher Şâd Ağa da kocası Şâhruh’un hâtırasına türbenin kıble tarafına bir cami (Mescid-i Câmi) yaptırdı (821/1418). Külliyenin güney alanı içinde bulunan ve Türkistan mimari üslûbunu taşıyan bu cami Timurlular döneminin en güzel mimari eserlerinden biridir. Gevher Şâd mescide ek olarak türbe ile cami arasında yer alan Dârülhuffâz, Dârülhuffâz’la külliyenin güneyinde yer alan Dârüssiyâde ve Dârülhuffâz’ın doğusunda Tahvilhane veya Hizâne-i Âsitân-ı Kuds adını taşıyan üç bina daha yaptırdı. Dârülhuffâz’ın duvarının etek kısmı oyma taş, Dârüssiyâde’ninki ise Timur devri çinileri ile kaplıdır. Timurlular’ın son döneminde Hüseyin Baykara, Ali Şîr Nevâî’nin ravzasının kuzeyinde küçük bir avlu (sahn) yaptırdı. Eski avlunun güney kenarı da onun eseridir. Hüseyin Baykara’nın veziri Ali Şîr Nevâî’nin tâlimatı ile eski avlunun (sahn-ı köhne) ilk altın kaplamalı eyvanı yapıldı. Eyvandaki bir kitâbe, eski avlu ile eyvanın 1470-1480 yılları arasında yapıldığını göstermektedir.

Safevîler döneminde Şah Tahmasb (1524-1576) haremin kubbesini ve kubbe yanındaki minareyi tamir ettirip altınla kaplattı. Bu dönemde tevhidhanenin revakı ile türbenin doğusunda Hâtem Hânî, kuzeydoğusunda Safevî devrinin en güzel çinileriyle kaplı Allahverdi Han, Dârülhuffâz’ın doğusunda Opok Mirza kümbetleri (kubbe), türbeye ve Allahverdi Han Kümbeti’ne bitişik olan Mescid-i Riyâz (Mescid-i Zenâne) ve Ali Şîr Nevâî Kümbeti’nin güneyinde yer alan el yazması Kur’ân-ı Kerîm’lerin saklandığı Kur’anhane yapıldı. Afşarlar zamanında da 1729, 1733-1734 yıllarında bazı tamir ve tezyinat yapılmıştır.

Kaçarlar döneminde Feth Ali Şah (1797-1834) haremin etrafında revakların doğusunda yeni avluyu yaptırmış (sahn-ı nev), Muhammed Şah döneminde (1834-1848) avlu çiniyle kaplanmıştır. Bu avlunun dört yanında iki katlı dört eyvan vardır. Batıdaki 1288’de (1871) altın kaplanmış olup “yeni avlunun altın eyvanı” (eyvân-ı tılâ-yı sahn-ı nev) adını taşır. Muhammed Şah’ın dayısı Allahyâr Han’ın 1300’de (1883) yaptırdığı Dârüssaâde ayna parçaları ile mozaiklenmiştir. Allahverdi Han Kümbeti’nin karşısında inşa edilen Dârüzziyâfe de ayna parçaları ile kaplanmıştır. Bu dönemde yapılan önemli binalardan biri de sahn-ı nevin güney köşesinde yer alan, Feth Ali Şah’ın oğlu Haşmetü’d-Devle’nin Horasan valiliği sırasında inşa ettirdiği Medrese-i Ali Nakī Mirza’dır.

Pehlevî döneminde Âsitân-ı Kuds Külliyesi’nde büyük değişiklikler oldu. Rızâ Şah Pehlevî 1928’de Meşhed’i ziyaret edince önce Âsitân-ı Kuds’ün etrafındaki yolların düzenlenmesini emretti. Bu sırada külliyede bir müze kurma düşüncesi gelişti. 1945’te sahn-ı nev ile yeni yolun güney kemeri arasında yükseltilen arazi üzerine yapılan müze Sahn-ı Pehlevî adını aldı. 1959’da Gevher Şâd’ın binalarından olan Tahvilhane ve ona bitişik Opok Mirza Kümbeti bir revak haline getirilerek Dârüsselâm adı verildi. Medrese-i Ali Nakī Mirza’nın kuzey odaları birleştirilip bir revak haline dönüştürüldü ve Dârüssürûr diye adlandırıldı. 1956’da Kur’anhane ile Mescid-i Bâlâser’in methali birleştirilip Dârüşşükr, Ali Nakī Medresesi’nin batı odaları bitiştirilip Dârülizze, medresenin üstü mukarnas biçiminde örtülüp Dârüzzikr şeklinde adlandırıldı. Mescid-i Riyâz ve ravzanın arkası birleştirilerek bir revak haline getirildi ve buraya Dârülfeyz denildi. Külliye’de III. (IX.) yüzyıldan beri mevcut olan kütüphane, özellikle sahn-ı nevin batı cephesindeki ikinci katın çeşitli odalarında bulunmaktaydı. Kütüphane ve müzeyi içine alan 10.000 metrekarelik beş altı yeni bina 1977’de bitirildi. Çok sayıda değerli yazmalar ihtiva eden kütüphanede 1986 sayımına göre 26.175 adedi Kur’ân-ı Kerîm ve çeşitli yazmalar olmak üzere Arapça, Farsça ve Batı lisanlarında basılmış toplam 176.282 eser bulunmakta idi.

Âsitân-ı Kuds’ün çoğu Meşhed ve Horasan’da, diğerleri ise Tahran, Kazvin, Reşt, Mâzenderan, Azerbaycan, Kirman ve Şiraz’da bulunan han, hamam, hastahane, çarşı, dükkân, imalâthane, ev ve su yolu gibi pek çok vakıf gayri menkulü bulunmaktadır. Bu vakıfların gelirleri mütevellileri tarafından tahsil edilip mahallî masraflar ayrıldıktan sonra Âsitân-ı Kuds vakıf idaresine gönderilir. Bu gelirler asırlar boyu Âsitân-ı Kuds hizmetleri, ziyaretçiler ve bölge halkının fakirleri için sarfedilmektedir.

Vakıfların I. Tahmasb’dan önce nasıl idare edildikleri hususunda yeterli bilgi bulunmamaktadır. Çeşitli zamanlarda Özbek, Moğol ve Afgan istilâlarında vakfiyelerin pek çoğu kaybolmuştur. Günümüze kadar intikal edenlerin büyük çoğunluğu Safevîler ve daha sonraki devirlere aittir. Safevîler devrinde Âsitân-ı Kuds vakıflarının yöneticilerine tevliye veya mütevelli denildiği, ayrıca yeni vakıfların idaresini yüklenen özel mütevellilere de “hakku’t-tevliye” denen bir ücret ödendiği bilinmektedir. Safevîler’den sonra Nâdir Şah devrinde kurulan bir divan vasıtasıyla âsitanın vakıf emlâkinin tesbiti yapılmış ve daha iyi idare edilmesi için gerekli gayretler sarfedilmiştir. Nâdir Şah’ın yeğeni Ali Şah da ziraata elverişli birçok arazi vakfederek “Tomâr-ı Ali Şah” adı verilen sicile kaydettirdi. Kaçarlar devrinde vakıfların idaresi mütevellibaşı denilen yüksek seviyede bir idareciye bağlandı ve yöneticiler onun kontrolü altında faaliyetlerini yürüttüler. Nâsırüddin Şah zamanında vakıfların idaresini üstlenen Adudülmülk, vakıf emlâkinin gelirleri ile ilgili bir fihrist tanzim ettirdi, bunun yanında kütüphanenin muhafazası için şahtan emir çıkardı. Ayrıca zaman zaman ortaya çıkan siyasî olaylar ve mütevellilerin zaafları sonucu görülen aksaklıklar ve gelir azalmalarının giderilmesi hususunda gerekli tedbirler alındı. Pehlevîler devrinde ise şahlar âsitan vakıflarının yönetimini kendi üzerlerine alarak bu işi “nâibü’t-tevliye” denilen özel temsilcileri vasıtasıyla yürüttüler. Âsitanın yönetimi 1979 inkılâbından sonra Meşhed’de ileri gelen din adamlarından teşekkül eden bir heyete bırakılmıştır.

BİBLİYOGRAFYA
Ebü’l-Fazl Beyhakī, Târîḫ-i Beyhaḳ (nşr. Kāsım Ganî – Ali Ekber Feyyâz), Meşhed 1350 hş., s. 531-532; Yâkūt, Muʿcemü’l-büldân, III, 153-156; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, X, 210, 522; , I, 200-201; İbn Battûta, Seyahatnâme, s. 192, 435, 441; a.e. (trc. Muhammed Ali Muvahhid), Tahran 1348 hş., s. 7; İskender Bey Münşî, Târîh-i ʿÂlemârâ-yı ʿAbbâsî, II, 871; İ‘timâdüssaltana, Matlaʿu’ş-şems, Tahran 1335 hş., II, 50, 52; A. Mu‘temen, Târîh-i Âstân-ı Kuds-i Reżavî, Tahran 1348 hş., s. 61; a.mlf., “Ebniye-i Âstân-ı Kuds-i Reżavî”, Nâme-i Âstân-ı Kuds, sy. 1, Tahran 1339 hş., s. 49; P. M. Sykes, The Glory of the Shia World: The Tale of a Pilgrimage, London 1910, s. 100-101; D. M. Donaldson, The Shi’ite Religion, London 1933, bl. 16; Abdülhamîd-i Mevlevî, “Âstân-ı Kuds-i Reżavî”, Dânişnâme-i Îrân u İslâm, Tahran 1354 hş., I, 89-94; Âstân-ı Kuds-i Rezavî Dîrûz u İmrûz, Meşhed 1356 hş. (Âstân-ı Kuds neşriyatı), s. 18-29, 32, 33, 38, 150-151; Ahmed Muhtâr el-Abbâdî, Fi’t-Târîhi’l-ʿAbbâsî ve’l-Fâtımî, İskenderiye 1987, s. 103; C. E. Yate, “Historical notes on Khorasan”, JRAS (1910), s. 1132-1149; A. H. Mawlawı v.dğr., “Astān-e Qods-e Rażawī”, EIr., II, 826-837; Sâdık Seccâdî, “Âstân-ı Kuds-i Reżavî”, DMBİ, I, 340-351.
Bu madde ilk olarak 1991 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 3. cildinde, 484-485 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.