GARÂNÎK

الغرانيق
GARÂNÎK
Müellif: İSMAİL CERRAHOĞLU
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 1996
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 24.08.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/garanik
İSMAİL CERRAHOĞLU, "GARÂNÎK", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/garanik (24.08.2019).
Kopyalama metni

Sözlükte “beyaz su kuşu, kuğu, turna; beyaz tenli genç ve güzel kız” anlamlarına gelen gurnûḳ (gırnîḳ) kelimesinin çoğuludur. İbnü’l-Kelbî ile Yâkūt el-Hamevî’nin belirttiklerine göre Kureyş kabilesi mensupları putlarının Allah’ın kızları olduğuna inanır ve Kâbe’yi tavaf ederken, “Lât, Uzzâ ve diğer üçüncüsü Menât hürmetine, çünkü bu üçü ulu kuğulardır ve şüphesiz şefaatleri umulan varlıklardır” diyerek onları yüksekte uçan kuşlara benzetirlerdi (Kitâbü’l-Esnâm, s. 13; Muʿcemü’l-büldân, IV, 116). Meleklerin Allah’ın kızları olduğuna inanan Kureyşliler’in, putlarını genç ve güzel kızlara benzetmiş olmaları da mümkündür.

İslâm literatüründe garânîk kelimesi, Hz. Peygamber’in müşriklerin gönlünü İslâm’a ısındırmayı arzu ettiği bir sırada, şeytanın telkiniyle vahiylere Allah kelâmı olmayan bazı sözler karıştırdığını ve daha sonra Cebrâil’in ikazıyla bundan vazgeçtiğini iddia eden rivayetler münasebetiyle kullanılmış ve daha çok Necm sûresiyle (53/19-20) Hac sûresindeki (22/52-54) âyetlerin nâzil oluşuna ilişkin tartışmalara konu olmuştur. Garânîkle ilgili ilk rivayet erken devir siyer yazarlarından İbn İshak’a aittir. Onun, Habeşistan’a hicret eden müslümanların Mekke’ye dönüşlerinden söz ederken naklettiğine göre Resûl-i Ekrem kendisine nazil olan Necm sûresini okumaya başlamış, yanında bulunan müslüman-müşrik herkes onu dikkatle dinlemiş, fakat, “Gördünüz mü Lât ile Uzzâ’yı” (53/19) meâlindeki âyete geldiğinde şeytan, “Andolsun ki bizi Allah’a yaklaştırmaları için onlara tapıyoruz” (والله لنعبدهنّ ليقربونا إلى الله زلفى) şeklindeki bir cümleyi araya sokunca müminlerin bir kısmı tasdik etmiş, bir kısmı kabul etmemiş (Diğer kaynakların kaydettiğine göre Hz. Peygamber, secde etmeyi emreden sûrenin son âyetinin gereğini yerine getirmek üzere secde etmiş, müşrikler de onunla birlikte secdeye kapanmışlar; aş.bk.). Şeytan ise âyet diye kattığı ibareyi müşriklere öğretmiş ve onlar tarafından durmadan tekrar edilmesini sağlamış. Bu durum Hz. Peygamber’i çok üzmüş; Cebrâil gelince söz konusu ibareyi ve onunla ilgili olarak aldığı tepkileri anlatmış, Cebrâil de bu ibarenin sorumluluğunu taşımadığını belirterek Allah’tan getirmediği metinleri insanlara okuduğunu ifade etmiş. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem’i korku ve telâş almış. Bu sırada onu teselli etmek için şu âyet nâzil olmuş: “Biz senden önce hiçbir resul ve nebî göndermedik ki o, vahyedilenleri okuduğu zaman şeytan okuduklarına bir şey karıştırmış olmasın. Ancak Allah şeytanın karıştırdıklarını iptal eder, kendi âyetlerini de sağlamlaştırır. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir” (el-Hac 22/52). Mekke müşriklerinin Resûlullah’la birlikte secde ettikleri haberi Habeşistan’a ulaşınca oradaki müslümanlar veya içlerinden bir grup, bundan müşriklerin müslüman olduğu sonucunu çıkararak Mekke’ye dönmeye karar vermiş. Ancak şehre yaklaştıkları sırada durumdan haberdar olmuşlarsa da geri dönmeyi göze alamayıp herkes bir müşrikin himayesini sağlayarak Mekke’ye girebilmişler (es-Sîre, s. 157-158). Bu rivayette garânîk kelimesi yer almamakla birlikte daha sonraki kaynaklarda, Kureyşliler’in Kâbe’yi tavaf ederken putları hakkında söyledikleri bilinen iki cümlenin (“Onlar ulu kuğulardır...”) garânîk kıssasının ana unsurunu teşkil ettiği nakledilmiştir.

İbn İshak’ın eserinden sonra Hz. Peygamber’in hayatıyla ilgili önemli bir kaynak olan İbn Hişâm’ın eserinde ondan naklen sadece, Habeşistan’a hicret eden müslümanların Mekkeliler’in İslâmiyet’i kabul ettiğini duyup ülkelerine geri döndükleri, fakat Mekke’ye yaklaşınca haberin asılsız olduğunu öğrendikleri belirtilir ve garânîkten söz edilmez (es-Sîre2, II, 364).

Garânîk hadisesine ayrıntılı olarak yer veren ilk kaynaklar III. (IX.) yüzyılda yazılmıştır. Bunların başında Vâkıdî ile İbn Sa‘d’ın eserleri gelir. Bu müelliflerin naklettiğine göre Hz. Peygamber kavminin kendisinden yüz çevirdiğini görünce nefretlerini celbedecek âyetlerin inmemesini arzu etmiştir. Bir gün Kâbe’nin civarında Kureyşliler’le birlikte otururken Necm sûresini okumaya başlamış, 19-20. âyetlerine gelince şeytan 20. âyetin devamı gibi, “İşte onlar ulu kuğulardır (garânîk), şüphesiz ki şefaatleri umulmaktadır” (تلك الغرانيق العلى ، وإن شفاعتهن لترتجى) anlamında bir metni Resûl-i Ekrem’e okutmuş, Resûl-i Ekrem okumaya devam edip sûreyi bitirince sonundaki secde âyetinden dolayı secde etmiş, kavmi de kendisine uyarak secdeye kapanmış; yaşlı olduğu için eğilemeyen Velîd b. Mugīre veya Saîd b. Âs (yahut her ikisi) bir avuç toprağı alnına getirip secdeyi yerine getirmiş. Hz. Peygamber’in garânîkten söz etmesi Kureyşliler’i memnun etmiş, “Allah’ın dirilten ve öldüren, yaratan ve rızık veren olduğunu biliyoruz; fakat ilâhlarımızın O’nun katında bize şefaat edeceklerine de inanıyoruz. Sen onların şefaat edebileceklerini kabul ettiğine göre artık aramızda bir anlaşmazlık kalmadı” demişler. Bu durumdan son derece rahatsız olan Resûl-i Ekrem evine çekilmiş. Akşam olunca Cebrâil gelmiş, Hz. Peygamber sûreyi ona arzetmiş; Cebrâil de, “Bu iki cümleyi sana getirdim mi ki?” demiş; Peygamber, “Allah’a, söylemediği bir şeyi nisbet edip söylemişim” diye hayıflanmış. Bunun üzerine şu âyet nâzil olmuş: “Onlar, başka bir vahiy uydurup bize isnat etmen için neredeyse seni vahyettiklerimizden saptıracaklardı ve ancak o takdirde seni samimi dost edineceklerdi. Eğer sana sebat vermemiş olsaydık neredeyse onlara biraz meyledecektin” (el-İsrâ 17/73-74). Müşriklerin secde ettiği haberi yayılıp Habeşistan’a kadar ulaşınca oradaki müslümanlar Mekkeliler’in İslâmiyet’i kabul ettiğini zannetmiş ve bir kısmı geri dönmüş. Mekke’ye yaklaştıkları sırada karşılaştıkları bir kervana Kureyşliler’in durumunu sormuşlar, kervandakiler de Muhammed’in önce ilâhlarını hayırla andığını ve Kureyş’in ona uyduğunu, ancak daha sonra bu fikrinden vazgeçip ilâhlarını kötülediğini, Kureyş’in de ona tekrar kötülük yaptığını söylemişler (İbn Sa‘d, I, 205-206; Nüveyrî, XVI, 233-235). İbn Sa‘d’ın naklettiği bu olay literatüre “garânîk hadisesi” olarak geçmiş ve giderek değişik rivayetlere bürünmüştür.

Sahih hadisleri derleyen belli başlı kaynaklarda, secde âyeti ihtiva eden sûrelerin ilki olan Necm sûresi nâzil olunca müslümanların yanı sıra Ümeyye b. Halef dışında bütün müşriklerin, hatta bütün insanların ve cinlerin Hz. Peygamber’le birlikte secdeye kapandıkları, Ümeyye’nin ise bir avuç toprağı veya çakıl taşını alnına götürüp secdeyi yerine getirdiği rivayet edilir. Bu arada Resûl-i Ekrem’in şeytanın müdahalesiyle garânîk metnini âyet diye okuduğuna dair herhangi bir bilgi verilmez (, I, 388; Dârimî, “Ṣalât”, 160; Buhârî, “Tefsîrü’l-Ḳurʾân”, 53/4; Müslim, “Mesâcid”, 105).

Sahih olup olmadığına bakmaksızın garânîkle ilgili bütün rivayetleri bir araya getirmeyi amaçladığı anlaşılan Taberî’nin kaydettiği bir rivayette İbn Sa‘d’dan farklı olarak hadisenin başlangıcı şöyle anlatılır: Hz. Peygamber, tebliğ ettiği vahiylerden dolayı kavmiyle arasının açılmasına üzülmüş, sevgi duyduğu hemşehrilerini kendisine yaklaştıracak ve onların küskünlüklerini ortadan kaldıracak bazı âyetlerin gelmesini arzu etmiş, bunun üzerine Necm sûresi nâzil olmuştur (Câmiʿu’l-beyân, XVII, 131-132). Olayın başlangıcıyla ilgili olarak Taberî’nin naklettiği bir başka rivayet işe şöyledir: Kureyşliler, eğer ilâhlarını hayırla anarsa Resûl-i Ekrem’in meclisine katılabileceklerini, bunu görecek Arap ileri gelenlerinin de kendisine destek vereceğini söylemiş, şeytan da bu yolda ona telkinde bulunmuştur (a.g.e., XVII, 132-133). Aynı eserde Saîd b. Cübeyr’den nakledilen iki rivayette, olayın sebebinden ve şeytandan söz edilmeden Necm sûresinin 19-20. âyetleri nâzil olunca Hz. Peygamber’in garânîk cümlelerini okuduğu, daha önce onun ilâhlarını hayırla anmadığını söyleyen müşriklerin secdeye kapandıkları ve bundan sonra Hac sûresinin 52. âyetinin nâzil olduğu belirtilir (a.g.e, XVII, 133). Bunlardan başka Taberî, Resûl-i Ekrem’in namaz kılarken Necm sûresinde putların adının geçtiği kısmı okuduğunu, bunu işiten müşriklerin, “Peygamber ilâhlarımızı hayırla anıyor” diyerek ona yaklaştığını, Hz. Peygamber aynı âyetleri okumaya devam ederken şeytanın telkiniyle garânîk cümlelerini telaffuz ettiğini bildiren farklı rivayetlere de yer vermiştir (a.g.e., XVII, 133).

Geç dönem muhaddislerinden Beyhakī’nin naklettiği rivayete göre Resûl-i Ekrem putlarla ilgili âyetleri okurken garânîke dair bir metin telaffuz etmemiş, fakat şeytan böyle bir metin uydurarak müşriklere duyurmuş, onlar da bunu Peygamber’in söylediğini ve kavminin dinine döndüğünü zannederek sûrenin sonunda onunla birlikte secdeye kapanmışlar. Hatta müslümanlar durumu bilmediklerinden müşriklerin secdeye katılmalarına hayret etmişler. Nihayet Allah, Hac sûresinin 52. âyetinde garânîkle ilgili sözlerin şeytanın uydurması olduğunu açıklayıp bunları iptal etmiştir (Delâʾilü’n-nübüvve, II, 59-61).

Garânîkle ilgili rivayetler çelişkili bilgiler ihtiva ettiğinden âlimler bunları farklı şekillerde değerlendirmişlerdir. Bu değerlendirmeleri üç noktada toplamak mümkündür. 1. Garânîk hadisesi doğru olup Hz. Peygamber şeytanın telkini ve müdahalesiyle putların şefaatçi olacağını ifade eden iki cümleyi yanılarak âyet diye okumuş, daha sonra bu cümleler Allah tarafından neshedilmiş ve bunun şeytanın Peygamber’i yanıltmasının bir sonucu olduğu bildirilmiştir. Başta Taberî olmak üzere Zemahşerî, İbn Atıyye el-Endelüsî, İbn Teymiyye, İbrâhim el-Kûrânî, Ferîd Vecdî, Râsim Avni Efendi, Mahmud Esad Efendi, Muhammed Hamîdullah gibi bir kısım eski ve yeni âlim bu gruba dahildir. Zemahşerî bunun, Hz. Peygamber’in çevresindeki insanları deneyip gerçek müminlerle münafıkları ayırt etmesi için vuku bulduğunu söyler (el-Keşşâf, III, 19). İbn Teymiyye ile İbrâhim el-Kûrânî, garânîk hadisesinin Resûl-i Ekrem’in ismet sıfatıyla ilgili bir mesele olduğunu kabul ederler. İbn Teymiyye’ye göre peygamberin vahiyleri tebliğ ederken Allah’ın sonradan düzeltmesi şartına bağlı olarak hataya düşmesi mümkündür. Nitekim Selef âlimleri garânîkle ilgili rivayeti doğru sayarak nakletmişlerdir. Bu hadiseyi, garânîk metnini Hz. Peygamber’in telaffuz etmeyip şeytanın uydurduğu ve müşriklere telkin ettiği şeklinde yorumlamak doğru değildir. Çünkü Hac sûresinin 52. âyeti bu olaya işaret etmektedir. Garânîk rivayeti kabul edilmediği takdirde şeytanın araya karıştırdığı sözlerin Allah tarafından neshedildiğini belirten bu âyete tutarlı bir anlam vermek mümkün olmaz. Âyetteki temennâ ve ümniyye kelimelerine “şahsî tasavvur ve arzu” mânası vermek de meseleyi çözmez. Zira nefsin insana telkin ettiği arzu ortaya çıkmadıkça bunun neshedilmesinden bahsedilemez. Ayrıca Hz. Peygamber’in insanlara vahiy olarak tebliğ ettiği bazı âyetlerin daha sonra neshedildiğinin yine vahiyle açıklanması, onun ilâhî gözetim altında bulunduğunu ve dolayısıyla güvenilir bir kimse olduğunu daha güçlü bir şekilde kanıtlar (Mecmûʿu fetâvâ, X, 290-292). İbrâhim el-Kûrânî de garânîk hadisesiyle peygamberlerin ismet sıfatı arasında irtibat kurmaya çalışır. Ona göre şeytanın dini bozacak şekildeki bir müdahalesine karşı korunmakla birlikte peygamberler bu nitelikte olmayan müdahalelerden korunmuş değildir. Garânîk olayı da şeytanın ikinci tür bir müdahalesiyle gerçekleşmiş olup Resûl-i Ekrem’i eğitme hikmetine bağlıdır. İlâhî irade bütün insanların iman etmesini murat etmediği halde Hz. Peygamber bunu istemek suretiyle yanlış bir kanaate sahip olmuş, Allah da onu eğitmek amacıyla şeytan tarafından yanıltılmasına imkân vermiş ve böylece hatasını düzeltip onu eğitmiştir (Âlûsî, XVII, 178-179). Çağdaş âlimlerden Ferîd Vecdî ise Resûl-i Ekrem’in vahyi ruhanî bir varlık olan melek vasıtasıyla aldığını, aynı şekilde ruhanî bir varlık olduğundan şeytanın vesvesesini vahiyle karıştırabileceğini ve hemen arkasından bunun Allah tarafından ortadan kaldırılacağını söyleyerek garânîk hadisesini mümkün görmüştür (İsmail Fenni, İzâle-i Şükûk, s. 45-46). Muhammed Hamîdullah da müfessirlerin garânîk hadisesini, genellikle garânîk cümlelerini Hz. Peygamber’in söylemediği ve şeytanın araya girip sadece müşrikler tarafından duyulabilecek şekilde bunları okuduğu tarzında yorumladıklarını belirterek bunun meseleyi çözmekte yetersiz kaldığını ileri sürmüştür. Ona göre garânîk metni vurgu ile ifade edilebilecek bir soru şeklinde âyet olarak nâzil olmuştur. Fakat müşriklerden biri âyeti, soru vurgusunu ihmal ederek olumlu bir cümle şeklinde okuyunca bunu duyan müşrikler secde etmiştir. Hz. Peygamber’in bu olaydan üzüntü duyması üzerine de âyet neshedilmiştir (İslâm Peygamberi, I, 110).

2. Garânîk meselesinin bir aslı bulunmakla birlikte konuyla ilgili rivayetlerin hepsi doğru ve güvenilir olmadığından hadise tutarlı bir şekilde te’vil edilmelidir. Ferrâ el-Begavî, Kastallânî, İbn Hacer el-Askalânî, Ebü’l-Fidâ, İbn Kesîr, Süyûtî gibi âlimler bu görüştedir. Bu âlimlere göre Saîd b. Cübeyr’den nakledilenlerin dışındaki rivayetler isnad açısından zayıf ve münkatı‘ olmakla birlikte hadisenin değişik birçok rivayetle nakledilmiş olması bunun bir aslının bulunduğunu gösterir. Nitekim başta Buhârî olmak üzere sahih hadis kaynaklarında, Hz. Peygamber’in Necm sûresini okumasının ardından müşriklerin müslümanlarla birlikte secdeye kapandığı rivayet edilmiştir (meselâ bk. Buhârî, “Tefsîrü’l-Ḳurʾân”, 53/4; Müslim, “Mesâcid”, 105). Bu da olayın tamamen asılsız olmadığını gösterir. Bundan dolayı garânîk hadisesinin reddedilmesi isabetli olmadığı gibi bu rivayetlerin âhâd olduğu gerekçesiyle bilgi ifade etmediğini söylemek de uygun değildir. Çünkü Hac sûresinin 52. âyeti bunların bir aslı bulunduğuna işaret etmektedir. Resûl-i Ekrem’in Necm sûresinin 19-20. âyetlerini okumasından sonra âyetler arasında verdiği fasıladan faydalanan şeytanın, Peygamber’in sesini taklit ederek onun tarafından söylendiğini zannettirecek şekilde garânîk cümlelerini okuduğu yolundaki bir te’vil yapılabilecek uygun bir yorum olarak görünmektedir. Bunun yanında, şeytanın telkiniyle Hz. Peygamber’in garânîk metnini yanlışlıkla âyet diye okuduğunu bildiren rivayetler zayıf ve güvenilmez kabul edilmelidir (Ferrâ el-Begavî, III, 294; , III, 90; İbn Hacer, XVIII, 41; Kastallânî, VII, 362).

3. Garânîkle ilgili rivayetler asılsızdır ve bunların tamamı uydurmadır. Başta Ebû Mansûr el-Mâtürîdî olmak üzere Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, Kādî İyâz, Fahreddin er-Râzî, Kurtubî, Kirmânî, Aynî, Şevkânî, Şehâbeddin Mahmûd el-Âlûsî, Muhammed Abduh gibi âlimlerin çoğu bu görüştedir. Bunlara göre garânîk hadisesine dair rivayetlerin asılsız olduğunu gösteren pek çok delil vardır.

a) Rivayetlerin hiçbiri muttasıl isnadla Hz. Peygamber’e ulaşmamakta, dolayısıyla hiçbir sahâbî tarafından ona böyle bir olay nisbet edilmemektedir. Bu sebeple de sahih hadis mecmuaları garânîk hadisesine ilişkin herhangi bir rivayete yer vermemiştir. Garânîk rivayetlerindeki isnad zincirinde yer alan râvilerin çoğu güvenilir bulunmamıştır. İsnad açısından sahih kabul edilen ve Saîd b. Cübeyr tarafından İbn Abbas’a atfedilen rivayet de sıhhatini zedeleyecek şüpheler taşımaktadır. Zira rivayetin sonunda, “Zannettiğime göre İbn Abbas şöyle demiştir” ifadesine yer verilmektedir ki bu durum rivayetin güvenilirliğini şüpheli hale getirmektedir (Kādî İyâz, II, 751-752). Garânîk hadisesine dair rivayetler, genellikle sıhhat şartına önem vermeyen rivayet meraklıları tarafından nakledilmiştir. İbn Huzeyme, bu rivayetlerin zındıklarca uydurulduğunu ispat etmek üzere bir eser yazmış, Beyhakī de garânîk hadisesinin naklen sâbit olmadığını söylemiştir (Fahreddin er-Râzî, XXIII, 50). Ebû Hayyân el-Endelüsî, garânîk konusuna dair ilk rivayetleri kaydeden İbn İshak ile bu kıssanın zındıklarca uydurulduğunu söyleyen İbn Huzeyme’nin isimlerinin (Muhammed b. İshak) aynı oluşu sebebiyle iki müellifi birbirine karıştırarak garânîk hadisesinin zındıklarca uydurulduğuna dair eser yazan kişinin siyer müellifi Muhammed b. İshak olduğunu yazmış (el-Baḥrü’l-muḥîṭ, VI, 381-382), daha sonra ondan faydalanan Kastallânî, Elmalılı Muhammed Hamdi, İzmirli İsmail Hakkı, İsmail Fenni, Ahmet Hamdi Akseki, Muhammed Heykel, Ahmed eş-Şerebâsî, Hüseyin Hatemi gibi âlimler aynı hatayı tekrarlamışlardır.

b) Garânîk ibaresi, ilgili rivayetlerde farklı on beş metin halinde nakledilmiştir. Bu metin fesahat ve belâgat açısından Kur’an âyetlerine ve özellikle yeraldığı ileri sürülen Necm sûresinin diğer âyetlerine göre son derece sönük kalmaktadır. Hz. Peygamber bir yana müşrikler bile bu ibarenin Allah kelâmı olmadığını hemen anlamalı ve bazı vehimlere kapılmamalıydı. Bundan başka bu rivayetler olayın vuku bulduğu yer, cereyan şekli ve olayda Resûl-i Ekrem’in rolü gibi hususlarda da çelişkili bilgiler ihtiva etmektedir. Meselâ bazı rivayetlerde Hz. Peygamber’in bu sözleri namaz kılarken söylediği, bazılarında uyku başlangıcı halinde telaffuz ettiği, bir kısmında ise bunları Resûl-i Ekrem’in değil şeytanın söylediği, diğer bir kısım rivayetlerde olayın Kâbe’de, diğerlerinde ise Kâbe dışında bir yerde vuku bulduğu belirtilmiştir (Aksekili, s. 16-21).

c) Garânîk hadisesine dair rivayetler birçok bakımdan Kur’an’a aykırıdır. Her şeyden önce Kur’an’da, ilâhî koruma altında bulunan Hz. Peygamber’in kendi arzusuyla veya başkalarının telkiniyle sözler uydurup Allah’a isnat etmesinin, yahut vahiyleri kendi kendine değiştirmesinin mümkün olmadığı, böyle bir şey yapması halinde şiddetle cezalandırılacağı belirtilmiş (el-İsrâ 17/74, 75; el-Hâkka 69/44-47; Yûnus 10/15), kendisine okutulan vahiyleri unutmayacağı ve kalbine yerleşmesi için vahiylerin âyet âyet nâzil olduğu bildirilmiş (el-A‘lâ 87/6; el-Furkān 25/32), ayrıca ilâhî buyrukları açıkça tebliğ edip müşriklerden yüz çevirmekle emredilmiş ve vahiy ile alay edenlerin üstesinden gelineceği ifade edilmiştir (el-Hicr 15/94-95). Bütün bunlar, Hz. Peygamber’in vahyi alırken ve bunu insanlara tebliğ ederken ilâhî koruma altında bulunduğunu ve herhangi bir şekilde vahiyler arasına yabancı bir söz karıştırmasının mümkün olmadığını açıkça gösterir (Mâtürîdî, III, vr. 739b; Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, III, 1302; Fahreddin er-Râzî, XXIII, 50). Garânîk hadisesiyle irtibatlandırılan Necm sûresinin 2-4 ve 19-23. âyetleri de bu konudaki iddiaların isabetsizliğini ortaya koymaktadır. Zira bu âyetlerde Hz. Peygamber’in kendi arzusuna göre konuşmadığı ve Allah’a atfettiği her sözün vahiy ürünü olduğu ifade edilmiş, ayrıca putların ilâh olamayacağı, herhangi bir fonksiyonlarının bulunamayacağı, uydurulmuş isimlerden ibaret olmanın ötesinde bir değer taşımayacakları vurgulanmıştır. Sûrenin 26. âyeti, göklerde bulunan nice meleklerin bile Allah’ın izni olmadan şefaat edemeyeceğini belirtmektedir. Bu sebeple İslâm’ın temel ilkesini oluşturan tevhid inancına zıt düşen şirkin Resûl-i Ekrem tarafından yanılarak bile olsa tasvip edilmesi, müşriklerin de putlarının değersizliğini ortaya koyan bir sûrenin sonunda secdeye kapanmaları mâkul görünmemektedir.

d) Garânîk olayı Kur’an’ın nüzûlüne ilişkin bilgilerle de çelişmektedir. Zira iddia edildiğine göre bu olayın meydana gelmesi üzerine Hac sûresinin 52. âyeti inmiştir. Halbuki garânîk hadisesiyle irtibatlandırılan Necm sûresi Mekke döneminde, Hac sûresi Medine döneminde nazil olmuştur ve bu iki sûrenin nüzûlü arasında altı veya sekiz yıla yakın bir zaman geçmiştir. Hz. Peygamber’i teselli etmek için indiği söylenen Hac sûresinin 52. âyetinin bu kadar uzun bir aradan sonra nazil olması amaca uygun düşmediği gibi bu süre zarfında garânîk metninin âyet olarak kalması da mümkün değildir.

e) Garânîk hadisesi, peygamberlerin sahip olmaları gereken sıfatlarla bağdaşmaz. Muhtelif naslara ve âlimlerin ittifakına göre peygamberler hem vahyi tebliğ ederken hata yapmaktan hem de küfre düşmekten korunmuşlardır. Peygamberlerin vahyi algılayıp tebliğ etmekte ve ilâhî buyrukları yerine getirmekte hataya düşmeleri mümkün olsaydı ilâhî mesajları ihtiva eden vahyin bağlayıcılığı ve peygambere iman etmenin gerekliliği ortadan kalkardı. Kur’an-ı Kerîm, şeytanın insanlar ve özellikle itaatkâr müminler üzerinde etkili bir nüfuza sahip olmadığını beyan etmektedir (bk. en-Nisâ 4/76; İbrâhîm 14/22; el-Hicr 15/42; en-Nahl 16/99). Peygamberler üzerinde, bilhassa nübüvvetle görevlendirilmelerinin ana hedefini oluşturan vahyi tebliğ sırasında etkili olabileceği ise asla düşünülemez.

Yukarıda adları geçen kelâm ve tefsir âlimleri bu delillere dayanarak garânîk hadisesinin asılsız olduğunu kanıtlamaya çalışmakla birlikte, konuyla ilgili rivayetlerin haber-i vâhid de olsa bilgi ihtiva edebileceklerini kabul edenleri uyarmak amacıyla bu rivayetler hakkında çeşitli yorumlar yapmışlar, Hz. Peygamber’in putları öven bir söz söylemediğini ve vahiyler arasına yabancı sözler karıştırmadığını teyit etmek istemişlerdir. Bu yorumlara göre, Resûl-i Ekrem’in garânîk cümlelerini müşriklere atfederek hikâye yoluyla telaffuz etmesi, garânîk kelimesiyle melekleri kastetmiş olması, Hz. Peygamber’in putlarla ilgili âyetleri okuyup duraklaması üzerine cinlere veya insanlara mensup bir şeytanın araya girip onu taklit ederek söz konusu cümleleri söylemesi, müşriklerin de bunu Peygamber’e mal etmeye çalışmaları, Resûl-i Ekrem’in putlarla ilgili âyeti okuduğunu duyan müşriklerin putlarını övmek için garânîk ibaresini araya sokmaları veya onun putlarla ilgili âyeti okuması esnasında âdetleri olduğu üzere gürültü ederek okuyuşunu bastırmak istemeleri mümkündür (Ebû Abdullah es-Sayrafî, s. 307-308; Tabersî, VII, 144-145; Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, III, 1303; Kādî İyâz, II, 760; Fahreddin er-Râzî, XXIII, 52-53). Bu görüşleri ileri süren âlimler, garânîk rivayetleriyle irtibatlandırılan Hac sûresinin 52. âyetini de çeşitli şekillerde yorumlamışlardır. Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, âyette geçen temennâ ve ümniyye kelimelerinin “okumak” anlamına geldiğini kabul etmiş ve âyeti, “Senden önce hiçbir resul ve nebî göndermedik ki âyetleri okuduğu anda şeytan kâfirlerin kalplerine peygamberle mücadele edecekleri birtakım şüpheler atmasın” diye açıklamıştır (Teʾvîlât, II, vr. 483b). Fahreddin er-Râzî’ye göre bu kelimelere “nefsin telkin ettiği arzu” mânası da verilebilir. Bu durumda âyetin meâli şöyle olur: “Senden önce hiçbir resul ve nebî göndermedik ki bir arzu ve temennide bulunduğu zaman şeytan onun arzusuna bir şeyler karıştırmasın” (Mefâtîḥu’l-ġayb, XXIII, 54). Şevkânî ise âyete, “şeytanın müşriklerin kulaklarına bazı sözleri âyet diye atması” anlamını vermiş, temennanın “nefsin fısıldadığı söz” mânasına alınması halinde âyete, “Peygamber’e nefsi bir söz fısıldadığı zaman şeytanın bunu telaffuz ederek insanlara duyurduğu” şeklinde bir anlam verilmesi gerektiğini kabul etmiştir (Fetḥu’l-ḳadîr, III, 462-463).

Hz. Peygamber hakkında eser yazan Sir William Muir, Reinhart Pieter Anne Dozy, Régis Blachère, Theodor Nöldeke, Montgomery Watt gibi şarkiyatçılar, Kur’an-ı Kerîm’in vahiy ürünü oluşu ve Hz. Muhammed’in nübüvveti konusunda sahip oldukları menfi kanaati pekiştirmek amacıyla garânîk hadisesine fevkalâde önem vermişler ve bunun doğru olduğunu kanıtlama yolunda hayli çaba sarfetmişlerdir. Bunlardan W. Muir, bu hadisenin doğruluğunu Habeşistan’a hicret eden müslümanların üç ay sonra geri dönmesine dayandırırken (Caetani, II, 260; M. Hüseyin Heykel, s. 155) İslâm’a karşı objektif davrandığı görüntüsünü vermeye çalışan M. Watt, bu olayın müslümanlarca sonradan uydurulmasının veya gayri müslimler tarafından İslâmî kaynaklara sokulmasının düşünülemeyeceğini, dolayısıyla Hz. Muhammed’in şeytanî âyetleri başka âyetlerle değiştirmiş olduğunu iddia etmiştir (Hz. Muhammed Mekke’de, s. 109-110). Leone Caetani, Maurice Gaudefroy-Demombynes, Louis Massignon gibi şarkiyatçılar ise bu hikâyenin tarihî bir değer taşımadığını ve asılsız olduğunu kabul etmişlerdir (Cerrahoğlu, XXIV [1981], s. 78-80). L. Caetani, bu rivayetin müslüman âlimlerin çoğunluğu tarafından naklen Sâbit görülmediğini, isnad zincirinde Muhammed b. Kâʿb gibi güvenilmez râvilerin bulunduğunu, muhtemelen İbn Hişâm’dan sonraki bir dönemde uydurulduğunu, ayrıca hikâyenin muhtevasının şüphe uyandıracak bir nitelik taşıdığını belirtmiştir. Ona göre müşriklerin, müslümanları hicrete zorlayacak derecede Hz. Peygamber’e düşman olmaları sebebiyle onun Kur’an okumasını dinlemeye tahammül göstermeleri, bunun yanında Peygamber’in, vermiş olduğu mücadeleye aykırı bir şekilde putları övecek kadar açık bir yanlış yapması imkânsızdır (İslâm Tarihi, II, 260-266). Şarkiyatçı Rudi Pelli’nin garânîk hadisesini tekrar gündeme getirmesinin ardından Hindistan asıllı İngiliz yazar Selman Rüşdi, Batılı müelliflerin eserlerinden ilham alarak yazdığı The Satanic Verses (London 1988) adlı romanının bir bölümünde (s. 112-126) garânîk rivayetlerini ele almış ve tarihî gerçekler açısından olduğu kadar edebî açıdan da bir değer taşımadığı kabul edilen kitabında Resûl-i Ekrem’i ve temiz eşlerini karalamak istemiştir.

Öyle anlaşılıyor ki garânîk kelimesi ve bunun yer aldığı cümleler, Hz. Peygamber’in risâletinden önce putlarını övmek için müşrikler tarafından kullanılmıştır. Erken devir müelliflerinden İbnü’l-Kelbî’nin eserinde bunu nakletmesi yeterli bir delil sayılmalıdır. Muhammed Abduh’un bu hususu kabul etmemesi, söz konusu bilginin sadece Yâkūt el-Hamevî’nin eseri gibi müteahhir bir kaynakta bulunduğunu zannetmesinden kaynaklanmış olmalıdır. Şeytanın telkin ve müdahalesiyle veya müşrikleri İslâm’a kazandırmak amacıyla bu ifadeyi Hz. Peygamber’in âyet diye okuduğu iddiasına gelince, bazı âlimlerin de belirttiği gibi bunun vuku bulduğuna ihtimal vermek mümkün değildir. Zira Kur’an’ın beyanlarına göre şeytanın vahye muttali olup müdahalede bulunması ve âyetlere yabancı sözler karıştırması, Resûl-i Ekrem’in de vahiy ürünü olanla olmayanı birbirinden ayırt edememesi düşünülemez. Çünkü Kur’an’ı şeytanlar indirmemiş ve indiremez (eş-Şuarâ 26/210); bâtıl ona önünden de ardından da yaklaşamaz (Fussılet 41/42); Hz. Peygamber şeytanın etkisine mâruz kalmış biri değildir (el-Kalem 68/2); şeytan sadece günahkâr ve iftiracı kimselere yaklaşabilir (eş-Şuarâ 26/221-222). Eğer Resûl-i Ekrem şeytanın müdahalesine açık olsaydı Kur’an’ın tamamı tartışmalı hale gelir ve Allah tarafından vahyedilen bir kitap olduğu yolundaki güven sarsılırdı.

Hz. Peygamber’in özellikle vahyi alıp tebliğ etmekteki masumiyeti ilkesine aykırı olan ve güvenilmez râvilerin naklettiği mürsel bir haber niteliği taşıyan garânîk hadisesinin kaynaklarda zikredilmesine, bazı sahih hadis mecmualarında, Necm sûresinin nüzûlünün ardından müslümanlarla birlikte müşriklerin de secde ettiğine dair bir haberin yer alması sebep teşkil etmiş olmalıdır. Ancak bundan hareketle, söz konusu rivayetlerde hiç bahsedilmeyen garânîk olayının vukuunu doğru kabul etmek mümkün değildir. Çünkü Buhârî’nin naklettiği rivayette “bütün insanların ve cinlerin secde ettiği” bildirilmektedir ki bunun ne anlama geldiği ve hangi maksatla gerçekleştiği bilinmemektedir. Müşriklerin secdesi, adlarını duydukları putlarına saygı amacını taşıyabileceği gibi müslümanları dinlerinden çevirmek için başvurdukları bir hile de olabilir. Nitekim İslâm düşmanlarının sabahleyin inanıp akşamleyin inkâr etme taktiğini uyguladıkları bilinmektedir (bk. Âl-i İmrân 3/72). Âhâd ve mürsel de olsa garânîkle ilgili rivayetlere itibar etmek gerekirse bunların içinde dinin temel ilkelerine ve Kur’an’a aykırı düşmeyen rivayetler tercih edilmelidir ki bu da Beyhakī tarafından yukarıda sözü edilen rivayet olabilir. Zira burada, garânîk cümlelerini Hz. Peygamber’in değil şeytanın telaffuz ettiği ve müşriklerin bunu Peygamber’e atfettikleri belirtilmektedir. Garânîk metnini okuyan şeytanın mutlaka cinlerden biri olarak düşünülmesi de zaruri değildir. Resûl-i Ekrem’le mücadele etmeleri için şeytandan ilham alan müşriklerin araya girerek onun sözlerine bu ibareyi karıştırmış olmaları mümkündür. Nitekim Kur’an’da, peygamberlerle mücadele etmeleri için şeytanın kendi dostlarına birtakım fikirler ilham ettiği belirtilmektedir (el-En‘âm 6/121). Ayrıca Taberî’nin naklettiği rivayetlerin ilkinde garânîk hadisesinden sonra nazil olduğu belirtilen ilk âyette, müşriklerin Allah’a ait olmayan bazı sözleri vahiyler arasına karıştırma teşebbüsünde bulundukları, bunu Hz. Peygamber’e teklif ettikleri, ancak muvaffak olamadıkları bildirilmektedir (el-İsrâ 17/73; ayrıca bk. Taberî, XVII, 131). Ebû Hayyân el-Endelüsî, Hac sûresinin 51. âyetinde belirtildiği gibi, ilâhî âyetleri tesirsiz hale getirmek için birbirleriyle yarışırcasına gayret gösteren müşriklerin varlığına dikkat çektikten sonra 52. âyette söz konusu edilen şeytanın “insan şeytanı” olabileceğini söylemiş, bu âyette Resûl-i Ekrem’e herhangi bir atıfta bulunulmadığını, sadece önceki peygamberlerin durumuna işaret edildiğini kaydetmiştir. Bu arada, Zemahşerî ile İbn Atıyye el-Endelüsî gibi müfessirlerin eserlerinde ileri sürdükleri iddiaların mâsum peygamberler şöyle dursun sıradan müslümanlara bile nisbet edilmesinin câiz olmadığını ifade etmiştir (el-Baḥrü’l-muḥîṭ, VI, 381).

Habeşistan’a göç eden müslümanlardan bir grubun geri dönüşüyle garânîk hadisesi arasında bir münasebetin bulunduğu, yerli ve yabancı kaynakların hemen hemen ittifakla kabul ettiği bir husustur. Ancak Habeşistan muhacirlerinin bu dönüşünü Hz. Ömer’in müslüman olmasına bağlayanlar olduğu gibi (M. Hüseyin Heykel, s. 155) müşriklerin secde edişini başka sebeplere bağlayanlar da vardır (yk.bk.). Esasen Hac sûresinin özellikle 52. âyeti ihtiva eden bölümünün Medine’de nazil olduğu kanaati müfessirler arasında ağırlık kazanmıştır.

Sonuç olarak garânîk hadisesinin mevcudiyetini güvenilir rivayetlerle belgelemenin mümkün olmadığı görülmektedir. Bu olayın vuku bulduğuna delil olarak Habeşistan’a hicret eden müslümanlardan bir kısmının geri dönüşü gösterilirse de garânîk rivayetine ilk yer veren İbn İshak bunu muhacirlerin dönüşüne bağlamamaktadır. Aslında söz konusu dönüş bu olaydan sonraki bir zamana rastlamaktadır (Öztürk, s. 110-115). Ayrıca kaynakların belirttiğine göre ilk muhacirler Habeşistan’da şaban ve ramazan aylarında kalmış, şevval ayında ise geriye dönmüşlerdir. İbn Saʿd’ın rivayetine göre Kureyşliler’i memnun eden âyetlerin okunması ramazan ayında vuku bulmuştur. Halbuki müşriklerin müslüman olduğu haberinin Habeşistan’a ulaşması ve müslümanların Habeş Kralı Necâşî’nin ikamet ettiği Aksûmîs merkezinden bir veya bir buçuk ay içinde Mekke’ye gelmeleri mümkün değildir. Kaldı ki müşriklerin secde ettiği rivayetini garânîk hadisesine bağlama zarureti de yoktur. Onların zaman zaman Hz. Peygamber’e tâviz verip her iki dinin bir arada yaşanabileceğini söyledikleri bilinmektedir (a.g.e., s. 66-71).

Garânîk hadisesi tefsir, siyer ve İslâm tarihi kitaplarında ele alınmış, bu konuda ayrıca bazı monografiler de yazılmıştır. Muhammed b. Abbas et-Tilimsânî’nin el-ʿUrvetü’l-vüs̱ḳā fî tenzîhi’l-enbiyâʾ ʿan firyeti’l-ilḳā (Makkarî, IV, 339), Ahmed el-Melevî’nin Menhelü’t-taḥḳīḳ fî mesʾeleti’l-ġarânîḳ (, II, 593), Hüseyin el-Hüseynî’nin Risâle fî şerḥi tilke’l-ġarânîḳi’l-ʿulâ (Süleymaniye Ktp., Bağdatlı Vehbi Efendi, nr. 2019), Ali b. Hasan et-Taberî’nin Delâʾilü’t-taḥḳīḳ li-ibṭâli kıṣṣati’l-ġarânîk (Cidde 1992), Ahmet Hamdi Akseki’nin Hâtemü’l-enbiyâ Hakkında En Çirkin Bir İsnâdın Reddiyesi (İstanbul 1338 r./1341 h.) ve Muhammed Nâsırüddin el-Elbânî’nin Naṣbü’l-mecânîḳ li-nefsi ḳıṣṣati’l-ġarânîḳ (Dımaşk 1949) adlı eserleri bunlardan bazılarıdır.


BİBLİYOGRAFYA

, I, 388.

Dârimî, “Ṣalât”, 160.

Buhârî, “Tefsîrü’l-Ḳurʾân”, 53/4.

Müslim, “Mesâcid”, 105.

, s. 157-158.

, s. 13.

, II, 364.

, I, 205-206.

, XVII, 130-134.

a.mlf., Târîḫ (Ebü’l-Fazl), II, 337-340.

Mâtürîdî, Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân, Hacı Selim Ağa Ktp., nr. 40, II, vr. 483b; III, vr. 739b.

, V, 83-84.

Ebû Abdullah es-Sayrafî, Nüketü’l-İntiṣâr li-naḳli’l-Ḳurʾân li’l-imâm el-Bâḳıllânî (nşr. M. Zağlûl Sellâm), İskenderiye 1971, s. 307-310.

Beyhakī, Delâʾilü’n-nübüvve (nşr. Abdurrahman M. Osman), Kahire 1389/1969, II, 59-61.

Tabersî, Mecmaʿu’l-beyân, Beyrut 1986, VII, 144-145.

Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl (nşr. İsâm b. Abdülmuhsin el-Humeydân), Beyrut 1411/1991, s. 309-310.

Ferrâ el-Begavî, Meʿâlimü’t-tenzîl (nşr. Hâlid Abdurrahman el-Ak – Mervân Süvâr), Beyrut 1407/1987, III, 294.

, III, 19.

, III, 1290-1303.

, II, 750-763.

, XXIII, 49-55.

, IV, 116.

, X, 290-292.

, XVI, 233-235.

Ebû Hayyân el-Endelüsî, el-Baḥrü’l-muḥîṭ, Kahire 1328-29/1910, VI, 381-382.

, V, 438-440.

a.mlf., el-Bidâye, Beyrut 1402/1982, III, 90.

, XVIII, 41.

Aynî, ʿUmdetü’l-ḳārî, Kahire 1392/1972, XVI, 51.

Kastallânî, İrşâdü’s-sârî, Kahire 1327 ⟶ Beyrut, ts. (Dâru İhyâi’t-türâsi’l-Arabî), VII, 362.

Makkarî, Ezhârü’r-riyâż (nşr. Saîd Ahmed A‘râbî v.dğr.), Rabat 1398-1400/1978-80, IV, 334-339.

Zürkānî, Şerḥu’l-Mevâhib, Kahire 1329 ⟶ Beyrut 1393/1973, I, 279-286.

, III, 462-463.

, XVII, 173-186.

R. Dozy, Târîh-i İslâmiyyet (trc. Abdullah Cevdet), İstanbul 1908, I, 69-71.

Aksekili Ahmed Hamdi, Hâtemü’l-enbiyâ Hakkında En Çirkin Bir İsnâdın Reddiyesi, İstanbul 1338 r./1341 h., tür.yer.

Şiblî en-Nu‘mânî, Asr-ı Saâdet (trc. Ömer Rıza Doğrul), İstanbul 1346/1921, I, 265-266.

L. Caetani, İslâm Tarihi (trc. Hüseyin Cahid), İstanbul 1924, II, 258-266.

İsmail Fenni [Ertuğrul], İzâle-i Şükûk, İstanbul 1928, s. 37-46.

a.mlf., Hakikat Nurları, İstanbul 1979, s. 150-153.

, IV, 3415-3416; VI, 4594-4598.

, II, 593.

M. Hüseyin Heykel, Hazreti Muhammed Mustafa (trc. Ömer Rıza Doğrul), İstanbul 1948, s. 155-156.

Nâsırüddin el-Elbânî, Naṣbü’l-mecânîḳ li-nefsi ḳıṣṣati’l-ġarânîḳ, Dımaşk 1949, s. 25-38.

, IV, 657; X, 543.

Ahmed eş-Şerebâsî, Yesʾelûneke fi’d-dîn ve’l-ḥayât, Beyrut 1980, 273-276.

, I, 234.

M. Sâdık İbrâhim Urcûn, Muḥammed Resûlüllah, Dımaşk 1985, s. 69-107.

W. M. Watt, Hz. Muhammed Mekke’de (trc. Rami Ayaş – Azmi Yüksel), Ankara 1988, s. 109-110.

Salman Rushdie, The Satanic Verses, London 1988, s. 112-126.

Hüseyin Hatemi, Şeytan Rivayetleri, İstanbul 1989, s. 16-17, 67-71.

Levent Öztürk, Hz. Muhammed’in Habeşistan’la Münasebetleri (yüksek lisans tezi, 1988), İSAM Ktp., nr. 17.721, s. 66-71, 110-115.

Hâdî el-Müderrisî, er-Red ʿalâ kitâbi’l-âyâti’ş-Şeyṭâniyye, Beyrut 1989, s. 73-126.

, I, 110.

Muhammed Abduh, “Mesʾeletü’l-ġarânîḳ ve tefsîrü’l-âyât”, el-Menâr, IV, Kahire 1901, s. 81-99.

İsmail Cerrahoğlu, “Garânîk Meselesinin İstismarcıları”, , XXIV (1981), s. 71-80.

Sabri Hizmetli, “Garânîk Meselesi Üzerine”, İslâmî Araştırmalar, III/2, Ankara 1989, s. 48-58.

M. Sait Şimşek, “Şeytan Ayetleri’ne Dayanak Teşkil Eden Garanik Rivayetinin Tarihî Değeri”, Bilgi ve Hikmet, sy. 2, İstanbul 1993, s. 147-162.

Bu madde ilk olarak 1996 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 13. cildinde, 361-366 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.