HARRAN

حرّان
Müellif:
HARRAN
Müellif: RAMAZAN ŞEŞEN
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 1997
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 11.12.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/harran
RAMAZAN ŞEŞEN, "HARRAN", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/harran (11.12.2019).
Kopyalama metni
Çivi yazılı kaynaklarda Harana, Harrān şekillerinde görülen isim Akkadca “yol, yola çıkma ve kervan” anlamlarını taşıyan harranu kelimesinden gelmektedir; Tevrat’ta Hārān biçiminde geçer. Harran, İslâm tarihçilerinin el-Cezîre adını verdikleri Yukarı Mezopotamya’nın Diyârımudar denilen kısmında, Şanlıurfa’nın 45 km. kadar güneydoğusunda bulunmaktadır. Burası, İlkçağ’da Anadolu-Suriye-Mezopotamya kervan yollarının, Orta Çağ’da ise İpek yolunun Musul-Sincar-Re’sül‘ayn-Halep uzantısıyla Irak ve Şam’ı Urfa’ya ve İç Anadolu’ya bağlayan ana yolların kesiştiği noktada büyük bir ticaret merkezi ve Belih ırmağının kollarından Cüllâb ile Deysan’ın suladığı verimli ovanın ortasında önemli bir ziraat merkezi idi. Harran eski devirlerde aynı zamanda Mezopotamya putperestliğinin en önemli merkezlerinden biriydi ve burada ay tanrısı Sin ile güneş tanrısı Şamaş’ın mâbedleri bulunuyordu. Bir rivayete göre tûfandan sonra yeryüzünde tesis edilen ilk şehir olup Nûh peygamberin torunlarından Kaynan tarafından kurulmuştu. Ur şehrinde doğan İbrâhim peygamber Filistin’e gitmeden önce bu şehirde oturmuştu ve burada adını taşıyan bir mescidle onun otururken yaslandığı söylenen bir taş vardı. Bazı kaynaklara göre, “Ben rabbime hicret ediyorum” (el-Ankebût 29/26) ve, “Biz onu ve Lût’u kurtararak âlemler için mübarek kıldığımız yere ulaştırdık” (el-Enbiyâ 21/71) meâlindeki âyetlerle kastedilen yer Harran’dır (Yâkūt, II, 272; İbn Şeddâd, III/1, s. 4, 40-45).

Yeni yapılan arkeolojik kazılarla şehrin tarihinin milâttan önce 6000’lere kadar gittiği anlaşılmaktadır. Harran’dan ilk defa milâttan önce II. binyılın başlarına ait Kültepe, Mâri ve Ebla tabletlerinde bahsedilir. Bu tabletler arasında, Harran’daki Sin Mâbedi’nde bir antlaşma imza edildiğine dair bir belge bulunmaktadır. Yine II. binyılın ortalarında Hititler’le Mitanniler arasında yapılan bir antlaşmaya Harran’daki ay ve güneş tanrıları şahit tutulmuştur. Bundan sonra Bâbil, Hitit, Asur tabletlerinde Harran’dan sık sık bahsedildiği görülmektedir. II. binyılın sonlarına doğru bölgeye Arap yarımadası kökenli Ârâmîler gelerek kendi kültürlerini hâkim kılmış ve bir ara Bit-Adini adıyla bilinen bir krallık kurmuşlardır.

Harran, milâttan önce X. yüzyılın ikinci yarısında Asurlular’ın idaresine geçti ve bu imparatorluk, başşehir Ninevâ’nın (Ninova) düşmesinden sonra Harran Kalesi’ne sığınan son Asur kralı II. Asur-Uballit tarafından üç yıl daha burada yaşatıldı. Şehri daha sonra sırasıyla Medler, Keldânîler (Yeni Bâbil İmparatorluğu), Persler ve İskender ele geçirdi; İskender devrinden İslâm döneminin başlarına kadar buraya Helenizm kültürü hâkim oldu. İskender İmparatorluğu’nun parçalanmasından sonra Selefkiler’in idaresinde kalan şehir, milâttan önce 137 yılından biraz sonra İran’da kurulan Arsaklılar’ın (Partlar, Eşkâniyân) eline geçti. Pompeius (ö. m.ö. 48) devrinde bölgeyle beraber Harran da Roma hâkimiyetine girdi. Milâttan sonra 217 Nisanında İmparator Caracalla Partlar’a karşı sefere çıktığı sırada Harran’daki Sin Mâbedi’ni ziyaret etmek istedi; fakat Urfa’dan Harran’a giderken kendi subayları tarafından öldürüldü. Şehir 238 yılında Sâsânî hânedanını kuran I. Erdeşîr tarafından Romalılar’dan alındı ve bundan sonra Romalılar’la Sâsânîler arasındaki mücadelenin odak noktasını oluşturdu. Bu arada Urfa’nın başlıca hıristiyan merkezlerinden biri haline gelmesine karşılık Harran, putperest Helenizm kültürünün bölgedeki en önemli merkezi olmaya devam etti; bu sebeple kilise babaları şehre Helenopolis derlerdi. İslâmiyet’in ortaya çıkışı sırasında Harran Sâsânîler’in elindeydi, ancak 627 yılında Herakleios Sâsânîler’i yenerek bölgeyi Bizans’a bağladı; müslüman fâtihler bölgeye geldiklerinde şehir Bizans hâkimiyetinde bulunuyordu (Işıltan, s. 5, 6-11; EI2 [Fr.], III, 234).

Harran Hz. Ömer devrinde İyâz b. Ganm tarafından fethedildi (640) ve şehrin putperestlere ait Sin Mâbedi camiye çevrildi. Harran idarî bakımdan el-Cezîre valiliğine bağlandı. Emevî Halifesi I. Velîd kardeşi Mesleme’yi Kınnesrîn - el-Cezîre valiliğine getirdi (90/709). Mesleme eyaletin merkezini Kınnesrîn’den Harran’a taşıdı ve burada bir saray yaptırdı. Ömer b. Abdülazîz, 718 yılında Mesleme’yi Kınnesrîn - el-Cezîre valiliğinden alarak yerine Harran’a Kayslılar’dan Ömer b. Hübeyre el-Fezârî’yi tayin etti. Onun zamanında sona eren İskenderiye’deki Helenizm mektebinin hayatta kalan en son hocaları Antakya ve Harran’a gittiler (İbn Ebû Usaybia, I, 116). Mes‘ûdî, felsefî öğretinin Ömer b. Abdülazîz zamanında İskenderiye’den Antakya’ya, daha sonra Harran’a, Halife Mütevekkil-Alellah devrinde de Harran’dan Bağdat’a geçtiğini söyler (et-Tenbîh, s. 105).

Hişâm b. Abdülmelik, el-Cezîre-Doğu Anadolu ve Azerbaycan bölgesine Mervân b. Muhammed’i vali tayin etti. Mervân’ın vilâyet merkezi Harran’dı. Müslümanların, putperestlerin ve hıristiyanların karışık olarak yaşadıkları bu şehirde Mervân 10 milyon dirhem sarfederek bir valilik sarayı yaptırdı. Şehrin büyük camiini yeniletti. Bu caminin harabeleri halen mevcuttur. Bölgede kanallar açtırarak ziraat ve ticareti geliştirdi. Onun devrinde el-Cezîre bölgesi ve merkezi Harran en parlak dönemlerinden birini yaşadı; devletin en çok vergi ödeyen vilâyeti haline geldi (Ya‘kūbî, II, 337-338, 405). II. Mervân’ın halifeliği zamanında Harran Emevî Devleti’nin başşehri oldu. Bu sırada Doğu’da başlayan Abbâsî ihtilâli büyük bir tehlike arzediyordu. Abbâsîler, İran’ı ve Irak’ın büyük bir kısmını ele geçirince II. Mervân 12.000 kişilik bir ordunun başında onlara karşı yürüdü. Şubat 750 tarihinde Büyük Zap Suyu kıyısında cereyan eden savaşta Mervân yenildi ve Harran Abbâsî orduları tarafından ele geçirildi. Mervân’ın yaptırdığı saray yıkıldı. Abbâsîler’in ordu kumandanı Abdullah b. Ali b. Abdullah Harran’a Mûsâ b. Kâ‘b’ı vali tayin etti. Abdullah’ın Dımaşk’a gitmesi üzerine Harran halkı ayaklandı. Harran’da 3000 kişilik bir süvari birliğinin başına geçen İshak b. Müslim el-Ukaylî şehirdeki Abbâsî valisi Mûsâ b. Kâ‘b’ı kuşattı. Bunun üzerine Ebü’l-Abbas es-Seffâh, bölgenin itaat altına alınması için kardeşi Ebû Ca‘fer el-Mansûr’u görevlendirdi. Bu sırada II. Mervân’ın Mısır’da öldürüldüğü haberi gelince Harran halkı Abbâsîler’in hâkimiyetini kesin olarak tanıdı. Seffâh, el-Cezîre-Doğu Anadolu-Azerbaycan valiliğine kardeşi Ebû Ca‘fer’i tayin etti. Abbâsîler’in ilk döneminde Hâricîler’den Velîd b. Tarîf ve Nasr b. Şebes isyanları oldu. Hârûnürreşîd devrinde Harran’ın su ihtiyacını karşılamak için Cüllâb nehrinden şehre gelen kanal yenilendi.

Halife Mu‘temid-Alellah zamanında (870-892) ve bunu takip eden yıllarda Harran bir müddet Tolunoğulları’na bağlandı. Bu sırada Harran’da Ahmed b. Tolun’un kumandanlarından İbn Cabgûye vali olarak görev yapıyordu.

IX. yüzyılın sonlarına doğru Halep ve Musul’un bölgedeki ehemmiyeti arttı, Harran eski önemini kaybetti. X. yüzyılın ikinci yarısında Urfa’nın Bizans hâkimiyetine girmesi üzerine Harran’ın nüfuz alanı daraldı. Bu sırada 937 yılından itibaren Harran Hamdânîler’in idaresine geçti ve 959’da Hamdânî Hükümdarı Seyfüddevle’ye bağlandı. Şehirde onun nâibi olarak yeğeni Hibetullah b. Nâsırüddevle bulunuyordu. 963 yılında Harran halkı Hibetullah’ın tüccarlara haksız vergiler koyması üzerine isyan etti. Seyfüddevle bu isyanı bastırdı ve ceza olarak tüccarlardan 1.000.000 dirhem müsadere etti. 970’e kadar Harran, Seyfüddevle’nin ve yerine geçen oğlu Sa‘düddevle’nin nâibleri tarafından idare edildi.

Harran 970’te Hamdânîler’in Musul koluna bağlandı. Ancak 980 yılı civarında Halep sahibi Sa‘düddevle el-Hamdânî, Büveyhîler’in yardımıyla Harran’ı yeniden Halep Beyliği topraklarına kattı. 991’de Sa‘düddevle ölünce Halep’e bağlı valiler istiklâllerini ilân ettiler. Bu sırada Harran valiliği yapan Vessâb b. Sâbık en-Nümeyrî de istiklâlini ilân etti. Harran, 991-1085 yılları arasında Nümeyroğulları’nın (Benî Nümeyr b. Âmir) elinde kaldı. Bu devrede şehrin kalesi tamir gördü. Kalenin güneydoğu kapısı üzerindeki 1059 tarihli bir kitâbede Nümeyrîler’den Menîn’in (Kavvâm) adı geçer. Nümeyrîler’in valilerinden Yahyâ b. Şâtır 1077 yılı civarında şehirde Sâbiîler’e ait son mâbedi yıktırdı. Bundan sonra Harran’da putperest kalmadı. 1083’te şehir Halep hâkimi Şerefüddevle Müslim b. Kureyş’in eline geçti. Fakat aynı yıl Şerefüddevle Dımaşk’ı kuşatırken Harranlılar, kadıları Abdülfettâh b. Celebe el-Harrânî’nin başkanlığında isyan ettiler ve şehri Türkmenler’in emîri Çubuk’a teslim etmek istediler. Şerefüddevle bunu duyunca hemen Harran üzerine yürüdü. Şehri teslim alıp Kadı İbn Celebe’yi, iki oğlunu ve Harran halkından 100 kişiyi idam ettirdi. Şehir halkına 100.000 dinarlık büyük bir ceza verdi.

1086 yılında Selçuklu Sultanı Melikşah Halep’e gelirken Harran’a uğradı. Şehri, Şerefüddevle Müslim b. Kureyş’in oğlu Muhammed’in idaresinde bıraktı. 1089’da Benî Cehîr ailesinden Ebû Mansûr Amîdüddevle, Melikşah’ın emriyle şehri Muhammed b. Müslim’in elinden alarak onu İsfahan’a gönderdi. Bu arada Harran Melikşah’ın nâibleri tarafından idare edildi. 1092 yılında Melikşah ölünce yerine geçen oğlu Berkyaruk, Muhammed b. Müslim ile yeğeni İbrâhim b. Kureyş’i serbest bıraktı. İbrâhim hem eski yerlerine hem Muhammed’e ait olan Harran’a sahip oldu. 1093’te Tutuş bölgeyi ele geçirdi ve Harran’ı Urfa Emîri Bozan’a verdi. Fakat Berkyaruk ile Tutuş arasındaki mücadelede Halep Emîri Aksungur ve Bozan Berkyaruk tarafını tuttular. Bunun üzerine Tutuş onlara karşı yürüdü. 1094 yılında yapılan savaşta Aksungur-Bozan-Kürboğa kuvvetleri yenildiler. Tutuş Aksungur ile Bozan’ı öldürdü ve Harran’a memlükü Karaca’yı nâib tayin etti.

Tutuş, Berkyaruk ile yaptığı ikinci savaşta öldürülünce oğullarından Rıdvân Halep’e sahip oldu. Karaca onun hâkimiyetini tanımadı. Bunun üzerine Rıdvân Musul Emîri Kürboğa’yı serbest bıraktı. Kürboğa 1096 yılında Harran’ı aldı. Şehirde yine Karaca’yı vali bıraktı. 1098’de Haçlılar geldikleri sırada şehirde Karaca vali idi. 1103 yılında Karaca Haçlılar’la çarpışmak için şehirden çıktığında vekili Muhammed el-İsfahânî halkın bir kısmı ile anlaşarak isyan etti. Fakat bir süre sonra Çavlı adlı kumandanı tarafından öldürüldü. Şehrin başsız kaldığını gören Urfa’daki Franklar, Antakya Prinkepsi Bohemund ve Tankred ile kuvvetlerini birleştirerek Harran üzerine yürüdüler ve şehri kuşattılar. Bunu duyan Mardin Emîri Sökmen b. Artuk ile Musul Emîri Çökürmüş, aralarındaki anlaşmazlığı bir tarafa bırakarak kuvvetlerini Re’sül‘ayn’da birleştirip Haçlılar üzerine yürüdüler. 7 Mayıs 1104 tarihinde Harran’ın güneyindeki Belih ırmağı kıyısında yapılan savaşta Franklar ağır bir yenilgiye uğradılar. Alınan esirler arasında Urfa Kontu Baudouin du Bourg ile Tel Bâşir Kontu Joscelin de Courtenay da vardı. Savaştan sonra Çökürmüş Harran’ı teslim alıp eski sahibi Karaca’ya verdi. 1105’te Anadolu Selçuklu Sultanı I. Kılıcarslan bu bölgeye gelince Harran’daki Çökürmüş’ün nâibleri şehri ona teslim ettiler. 1107 yılında Kılıcarslan, Çavlı Sakavu’ya yenilip Habur ırmağında boğulunca Tel Bâşir zaferinden de cesaret alan Haçlılar yeniden Harran’a yürüyüp şehri kuşattılar. Bunun üzerine Ahlat sahibi Sökmen el-Kutbî, Türkmenler’den topladığı kuvvetlerle Harran’ın imdadına yetişti ve Haçlılar’ı çekilmeye mecbur etti.

1109’da Şerefüddin Mevdûd b. Altuntegin Musul atabegi olunca Harran’ı da teslim aldı ve burayı Mardin hâkimi Necmeddin İlgazi’ye bıraktı. Bundan sonra şehir Türk emîrleri arasında el değiştirdi. Böylece Haçlılar’ın büyük baskısı altındaki Harran Musul Atabegliği’ne (Zengîler) bağlandı. İmâdüddin Zengî önce Harran’ı Savtegin’e verdi, fakat onun isyana kalkışması üzerine şehri ondan aldı. Zengî zamanla bu bölgede kuvvetli bir devlet kurdu. Harran’ı üs edinerek 1144 yılında Urfa’yı ve Fırat’ın doğusunda Haçlılar’ın elindeki toprakları geri aldı. 1146’da İmâdüddin Zengî şehid edilince Harran, oğlu Musul sahibi I. Seyfeddin Gazi’nin, 1149 yılında ise Nûreddin Mahmud Zengî’nin idaresine geçti.

Nûreddin Zengî Harran’ı tahkim etti. 1114 ve 1157 yıllarında meydana gelen zelzelelerde tahrip olan şehri imar etti. 1170’ten itibaren sık sık el değiştiren Harran 1182 yılında Eyyûbîler’in hâkimiyetine girdi.

Selâhaddîn-i Eyyûbî, 1183 yılı kış aylarını ve ağır bir hastalığa yakalandığı 1185-1186 yılları kış mevsimini Harran’da geçirdi. Burasını el-Cezîre ile Musul bölgelerinin zaptında üs haline getirdi. 18-20 Haziran 1184 günleri Harran’da kalan seyyah İbn Cübeyr şehrin surları, büyük camii, kapalı çarşıları, cami ve medreseleri, hamamları, halkının hayır severliği hakkında çeşitli bilgiler verir (er-Riḥle, s. 221).

Anadolu Selçukluları’nın 1235’te hâkim oldukları şehir bir yıl sonra tekrar Eyyûbîler’in eline geçti. 1260 yılında Hülâgû Harran’ı kuşattı ve şehrin eman dilemesi üzerine teslim aldı. Şehre Ali es-Savrânî’yi vali tayin etti. Moğollar Aynicâlût’ta Memlükler’e yenilince Harran’ın siyasî durumunda bazı değişiklikler oldu. Şehre daha çok Memlükler ve kısa aralıklarla da İlhanlılar hâkim oldular.

Harran, XIII-XIV. yüzyıllarda etraftaki göçebeler tarafından işgal edilip bir köy haline getirildi. Timur 1400 yılı civarında Harran’a girdi. 1403-1404 yıllarında Döğerler’in reisi Seyfeddin Dımaşk Hoca bölgeye hâkim oldu. 1406’dan sonra bölge Memlükler, Karakoyunlular ve Akkoyunlular arasında el değiştirdi. 1516 yılında Osmanlılar Mercidâbık Muharebesi’nden sonra bölgeyi Memlükler’den aldılar. 1518 tarihli tapu tahrir defterlerinde Harran bir köy olarak gösterilmekte ve Urfa mirlivâsının hasları arasında sayılmaktadır. O dönemde elli iki hâneden meydana gelen Harran’ın nüfusu 250 ile 280 kişi arasındaydı. Yıllık vergi tahsilâtı 25.006 akçe olan şehir halkının hepsi müslümandı (BA, TD, nr. 64, s. 397-398).

XVII. yüzyılın ikinci yarısında buraya uğrayan Evliya Çelebi, şehrin harabelerinin göçebe Araplar tarafından kışlak olarak kullanıldığını söyler. Yalnız kalenin usta elinden yeni çıkmış gibi sağlam olduğunu kaydeder (Seyahatnâme, II, 146-147). 1691 yılından sonra bölgeye, burasını göçebe Araplar’dan korumak için Türkmen kabilelerinden gruplar yerleştirilmiştir. 1695-1696 yıllarında Harran’da iskân edilen toplulukların öşürleri 8750 kuruş tutmuştur (Orhonlu, s. 43, 50, 59; ayrıca bk. Halaçoğlu, s. 136-138).

Cumhuriyet devrinde Harran Urfa vilâyetinin Akçakale ilçesine bağlı bir köy oldu. 1987 yılında çıkarılan bir kanunla Harran, tarihî ehemmiyeti ve Güneydoğu Anadolu Projesi ile (GAP) kazanacağı önem göz önüne alınarak ilçe merkezi haline getirildi. Bugün Harran harabe halinde olup üstü toprak kubbeli evleriyle dikkati çeker. 1990 sayımına göre kasabanın nüfusu 2267 idi. Eski şehrin ortaya çıkarılması için D. S. Rice’ın yaptığı kazılar Nureddin Yardımcı tarafından devam ettirilmektedir.

Rice’in 1951, 1952, 1956, 1959 yıllarında yaptığı kazılarda şehrin rölövesi ve bazı yapıları ortaya çıkarılmıştır. Bunların önemlileri kale, surlar, Harran Ulucamii (Firdevs Camii), Şeyh Hayat Türbesi, şehrin kapıları ve çarşılardır (EI2 [Fr.], III, 235-237). Nureddin Yardımcı tarafından yapılan kazıda ise bazı evlerin planları, Eyyûbîler devrine ait sikkeler, seramik kaplar, milâttan önce 6000 yılına kadar çıkan arkeolojik kalıntılar bulunmuştur.

Harran bilim tarihinde önemli bir yeri olan eski merkezlerden biridir. Buradan yetişen matematikçiler, filozoflar, tabipler, astronomlar, Abbâsîler’in ilk döneminde tercüme ve telif hareketinde önemli rol oynamışlardır. Pek çok eseri Yunanca ve Süryânîce’den Arapça’ya çevirmişler, yeni kitaplar yazmışlardır. Bu âlimler arasında bilhassa Sâbit b. Kurre ile oğlu Sinân, torunu İbrâhim ve Bettânî’nin adlarını burada zikretmek gerekir. İlkçağ’dan beri varlığı bilinen ve II-III. (VIII-IX.) yüzyıllarda ilim ve sanatta doruk noktasına ulaşan Harran Okulu’nun adını yaşatmak gayesiyle Şanlıurfa’da kurulan bir üniversiteye Harran Üniversitesi adı verilmiştir.

Harran ayrıca İslâm’ın ilk dönemlerinden itibaren dinî ilimlerin önemli bir merkezi haline gelmiştir. Şehirde yetişen İslâm âlimlerinin bazıları şunlardır: Nadr b. Arabî, Ebü’l-Hasan Mahled b. Yezîd, Ali b. Îsâ el-Usturlâbî, Ahmed b. Abdülmelik, Ebû Katâde, Esed b. Furât, Ebû Arûbe, İbn Mâseveyh, İbn Hamdân (geniş bilgi için bk. Şeşen, Harran Tarihi, s. 83-113). Harran, Selçuklular’dan itibaren Hanbelî mezhebinin en önemli merkezlerinden biri olmuştur. Buradan pek çok Hanbelî fakihi ve hadis âlimi çıkmıştır; bunların en önemlisi Takıyyüddin İbn Teymiyye’dir.

BİBLİYOGRAFYA
BA, TD, nr. 64, s. 397-398; Belâzürî, Fütûh (Fayda), s. 249-251, 259, 268; Ya‘kūbî, Târîḫ, I, 29, 157; II, 157, 337-338, 342, 354, 359, 365, 405, 426, 501; İbn Hurdâzbih, el-Mesâlik ve’l-memâlik, s. 73, 96, 175, 215, 226, 246; Mes‘ûdî, et-Tenbîh, s. 79, 105, 122, 127, 130, 161, 325; İbn Havkal, Ṣûretü’l-arż, s. 210, 226; Makdisî, Aḥsenü’t-teḳāsîm, s. 54, 60, 137, 141, 142, 145, 149; İbn Cübeyr, er-Riḥle, Beyrut 1400/1980, s. 219-223; Yâkūt, Muʿcemü’l-büldân (Cündî), II, 271-273; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, bk. İndeks; İbn Ebû Usaybia, ʿUyûnü’l-enbâʾ, Kahire 1299, I, 116; İbn Şeddâd, el-Aʿlâḳu’l-ḫaṭîre (nşr. Yahyâ Abbâre), Dımaşk 1978, III/1, s. 4, 40-45; Evliya Çelebi, Seyahatnâme, II, 146-147; A. Mez, Geschichte der Stadt Ḥarrân in Mesopotamien bis zum Einfall der Araber, Strasburg 1892; Fikret Işıltan, Urfa Bölgesi Tarihi, İstanbul 1960, s. 5, 6-11, 12-21, 22-23; Cengiz Orhonlu, Osmanlı İmparatorluğunda Aşiretlerin İskân Teşebbüsü: 1691-1696, İstanbul 1963, s. 43, 50, 59; İhsan Abbas, Şeẕerât min kütübin mefḳūde fi’t-târîḫ, Beyrut 1988, s. 167-174; Yusuf Halaçoğlu, XVIII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun İskân Siyaseti ve Aşiretlerin Yerleştirilmesi, Ankara 1988, s. 136-138; Ramazan Şeşen “Harran ve Türk-İslâm Tarihindeki Yeri”, Şanlıurfa ve GAP Sempozyumu Bildirileri, İstanbul 1988, s. 159-167; a.mlf., Harran Tarihi, Ankara 1993; Aynur Özfırat, Eski Çağda Harran, İstanbul 1994; Harran Üniversitesinin Bilimsel Temelleri, Harranlı Bilim Adamları, Kayseri 1995; D. S. Rice, “Mediaeval Ḥarrān”, Anatolian Studies, II, London 1952, s. 36-84; T. H. Weir, “Harrân”, İA, V/1, s. 299-300; G. Fehérvári, “Ḥarrān”, EI2 (Fr.), III, 233-237; A. Shapur Shahbazi, “Carrhae”, EIr., V, 9-13.
Bu madde ilk olarak 1997 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 16. cildinde, 237-240 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.