HAYÂTÎZÂDE MUSTAFA FEYZÎ

Müellif:
HAYÂTÎZÂDE MUSTAFA FEYZÎ
Müellif: NURAN YILDIRIM
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
Baskı Tarihi: 1998
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 01.06.2020
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/hayatizade-mustafa-feyzi
NURAN YILDIRIM, "HAYÂTÎZÂDE MUSTAFA FEYZÎ", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/hayatizade-mustafa-feyzi (01.06.2020).
Kopyalama metni
Hayatının ilk yılları hakkında fazla bilgi yoktur. Yahudi dönmesi olup İslâmiyet’i kabul etmeden önceki adının Moche Ben Raphael Abravanel olduğu belirtilir. Silâhdar Fındıklılı Mehmed Ağa, onun babası Hayâtî’den ve diğer yahudi hekimlerinden tıp eğitimi gördüğünü, öteki hekimler gibi şifâhânede yetişip medreselerde ilim tahsil etmediğini, ancak bilgisiyle bütün hekimlerden üstün olduğunu, bu özelliğinden dolayı IV. Mehmed’in saltanatının ilk yıllarında (1648) Turhan Vâlide Sultan’ın dikkatini çekerek onun vasıtasıyla İslâmiyet’i kabul ettiğini ve az zamanda “etıbbâ-i hâssa” arasına girdiğini yazar (Târih, II, 578). Bir müddet Süleymaniye Tıp Medresesi’nde müderrislikte bulunan Hayâtîzâde, yine bir mühtedi olan Hekimbaşı Sâlih b. Nasrullah b. Sellûm’un vefatı üzerine 3 Rebîülâhir 1080’de (31 Ağustos 1669) hekimbaşı oldu ve kendisine ayrıca Kudüs-i şerif kadılığı pâyesi verildi. Uzun süren hekimbaşılığı sırasında Tekirdağ, Malkara arpalıkları ile Ağustos 1678’de Edirne, Haziran 1684’te İstanbul kadılığı pâyelerini aldı. 1100 Şevvalinde (Temmuz 1689) Anadolu kazaskerliği pâyesi, ardından Pravadi ve ikinci defa Tekirdağ kazaları arpalığı kendisine ihsan edildi (Şeyhî, II, 69-70).

Kaynaklarda döneminin en bilgili ve hâzık hekimi olduğu belirtilen Hayâtîzâde, uyguladığı tedavi usulünün fayda etmediği II. Süleyman’ın vefatı üzerine muhaliflerinin de tesiriyle kusurlu bulunarak II. Ahmed’in cülûsunun (23 Haziran 1691) hemen ardından görevinden alındı. Silâhdar Mehmed Ağa, onun azlinde Rumeli Kazaskeri Hekimzâde Yahyâ Efendi’nin ve diğer bazı hekimlerin önemli rol oynadıklarını; bunların II. Ahmed’in tahta çıkması esnasında bir heyet halinde Şeyhülislâm Ebûsaidzâde Feyzullah Efendi’nin huzuruna çıkıp Hayâtîzâde’nin ulemâ meclisine devam etmediği, yahudilerle sürekli irtibat halinde bulunduğu, hıyanet üzere olup Müslümanlığı’ndan şüphe duydukları, Yahudiliğe yeniden döndüğü yolunda şikâyette bulunduklarını; durumdan haberdar olan II. Ahmed’in onun hıyanetine inanmayıp eğer kardeşine uyguladığı tedavide bir hatası varsa azledebileceğini söylediğini, ancak ulemâ heyetinin ısrarı karşısında onu görevden aldığını yazar (Târih, II, 578-579). Defterdar Mehmed Paşa ise, II. Süleyman’dan fazla perhiz yapmasını isteyip “mâ-i mukattardan dahi men‘ eylemekte ifrat etmekle” ölümüne sebep olduğu yolundaki şikâyetler üzerine önce azledilip sonra İstanbul’a gönderilerek Yedikule Zindanı’na hapsedildiğini, yerine ise “evlâd-ı Arab”dan tanınmayan bir kişinin getirildiğini belirtir (Zübde-i Vekāyiât, s. 398). Hayâtîzâde, hekimbaşılıktan ayrıldıktan sonra arpalığı olan Tekirdağ kazası da kendisinden alınmış ve çok geçmeden 1103 senesi sonlarında (Ağustos-Eylül 1692) vefat ederek Edirnekapı Mezarlığı’na gömülmüştür.

Hekimlikteki üstün başarısından dolayı “Bukrât-ı zamân, Câlînûs-ı devrân, hükemâ-yi Eflâtun-ı sânî” unvanlarıyla anılan Hayâtîzâde birçok hekim yetiştirmiştir. Hekim Şa‘bân-ı Şifâî bunların en ünlülerindendir. Hayâtîzâde’nin Latince’yi ve bazı Batı dillerini bildiği kaleme aldığı eserlerinden anlaşılmaktadır. Ayrıca onun, 1666 yılında Edirne’de IV. Mehmed’in huzuruna çıkarılan yalancı mesîh Sabatay Sevi ile padişahın konuşmasında tercümanlık yaptığı rivayet edilmektedir (Galante, s. 13-14).

Hayâtîzâde’nin tıp alanındaki başarılarından biri de tenzu kursları terkibindeki acı maddelerin birkaçını çıkarıp yerine koyduğu bazı maddelerle rengi hoş ve tadı güzel tenzular elde etmiş olmasıdır. Bu kurslar faydalı ve lezzetli olduğu için Osmanlı toplumunda çok revaç bulmuştur (Ünver - Sözen, s. 16-18, 47). Ayrıca her yıl hekimbaşı tarafından hazırlanan macunu Rûmî 9 Mart’ta padişaha, ailesine ve devlet büyüklerine sunma usulünü ilk başlatanın Hayâtîzâde olduğu söylenmektedir (Adıvar, s. 113).

Hayâtîzâde, Osmanlı tıp tarihinde bu adla anılan hekimler ailesinin ilk ferdidir. Oğlu müderris Ahmed Efendi’den olma torunları Hayâtîzâde Mustafa Feyzî ve Mehmed Emin Efendi ile onun soyundan gelen Hayâtîzâde kethüdâsı Mehmed Said Efendi hekimbaşılık görevinde bulunmuşlardır. Aynı zamanda Hayâtîzâde Hafîdi diye tanınan Mehmed Emin Efendi hekimbaşı iken şeyhülislâm olan ilk kişidir (İlmiyye Salnâmesi, s. 521-522). Bursalı Mehmed Tâhir’in, Hayâtîzâde’nin talebesi olduğunu kaydettiği Ebülfeyz Mustafa et-Tabîb de (Mustafa Feyzî b. Mehmed b. Ahmed et-Tabîb) tıp alanında eserler vermiş başarılı bir hekimdir (Osmanlı Müellifleri, III, 237). Bazı kaynaklarda isim benzerliğinden ötürü bu hekimler, özellikle de dede ile torun Hayâtîzâdeler birbirine karıştırılmıştır (a.g.e., III, 232-233; Brockelmann, GAL, II, 595). Bu karışıklık onların kabirleri için de söz konusudur. Halbuki Hayâtîzâde Edirnekapı’da, torunu ise Eyüpsultan’da medfundur.

Eserleri. Resâilü’l-müşfiyye li’l-emrâzi’l-müşkile. Brockelmann bu eseri bir yerde Hayâtîzâde Mustafa Feyzî’ye (GAL Suppl., II, 667), başka bir yerde ise torunu Mustafa Feyzî’ye (GAL, II, 595) ait gösterir. Beş risâleden oluşan eser Hamse-i Hayâtîzâde olarak da bilinir (yazmaları için bk. Şeşen, s. 215-218). Kitabın önsözünde müellif, illet-i merâkıyye ile sevdâ-yı merâkıyye hastalıklarının halk arasında yaygın olduğunu, fakat Arap ve İranlı hekimlerin bu iki hastalığı ayırt edemediklerini, bu sebeple İslâm tıp literatürü ile Latin kaynaklarından faydalanmasının yanında kendisinin de hastalar üzerinde denediği ilâçların sonuçlarını ilâve ederek ilk iki risâleyi meydana getirdiğini belirtir (İÜ Ktp., TY, nr. 7114, vr. 1b-2a). Ayrıca hummâ-yi vebâiyye (hummâ-yi redîe) hastalığının İslâm tıp literatüründe adından söz edildiği halde tedavisine dair bilgi bulunmadığını, pilika ve maraz-ı ifrenç (frengi) hastalıklarına ise hiç yer verilmediğini, bu sebeple IV. Mehmed’in bu hastalıklara dair Türkçe bir kitap yazmasını kendisinden istediğini anlatır ve eserini padişaha takdim ettiğini söyler. Kitapta yer alan risâleler şunlardır: a) Risâle-i İllet-i Merâkıyye. Bir giriş ve dokuz fasıldan oluşan risâlede sırasıyla hastalığın adı, hastalığa sebep olan maddenin ortaya çıkışı, yerleştiği organlar, sebep ve belirtileri, alınacak tedbirler, kullanılacak ilâçların terkibi, hastanın ıstırabının dindirilmesi ve hastalığın sonucu hakkında bilgi verilir. Bu hastalık, karın bölgesindeki merak zarının (hypocondrium) altında bulunan masarika damarlarına (mezenteryal lenfler) kötü mizaçlı ateş ârız olduğunda ortaya çıkar; bundan dolayı hastalığa “illet-i merâkıyye” adı verilmiştir. Bu organlarda çok gaz bulunduğu için hastalığa “illet-i rîhiyye” de denilir. Bu risâlede Hayâtîzâde’nin başlıca kaynakları Jean Frenel’in İlel-i A‘râz’ı, ayrıca Daniel Sennert, Hieronymus Fabricius, Portekizli Zacutus Lusitanus ile Rodrique Fonseca ve daha başka bazı Latin müelliflerinin eserleridir. b) Risâle-i Sevdâ-yı Merâkıyye. Bir giriş ve yedi fasıldan meydana gelen risâle, illet-i merâkıyye ile sevdâ-yı merâkıyye arasındaki farkı açıklamak üzere kaleme alınmıştır. Risâlede Felix Platter ve Anton gibi hekimlerin adı geçtiğine bakılırsa müellifin Latince literatürden faydalandığı söylenebilir. c) Risâle-i Maraz-ı Efrencî. Frengi Risâlesi adıyla da anılan eser yirmi beş fasıldan ibaret olup hamsenin içinde yer alan en uzun risâledir. Müellif, bu hastalığın adının nereden geldiğini anlattıktan sonra hastalığı ilk teşhis eden hekimlerin Antonio Benivieni (ö. 1502) ve Girilamo Fracastoro (ö. 1553) olduğunu söyler. Ardından hastalığın belirtileri, sebepleri ve bulaşması hakkında bilgi verilir. Frengi tedavisinde kullanılan ve Türkçe’de “mukaddes ağaç, haşeb-i enbiyâ, peygamber ağacı” gibi adlarla anılan “palosento” ve diğer ilâçların özellikleri ayrıntılı bir şekilde anlatılır. Bu konuda “duhân-ı zeybak” (civa yağı) kullanımı üzerinde önemle durulmakta ve bunun nasıl uygulanacağı anlatılmaktadır. d) Risâle-i Emrâz-ı Pilika. Sekiz bölümden oluşan risâlede önce hastalığın adının Latince olduğu ve “kıvrılmış, keçeleşmiş saç” anlamına geldiği belirtilerek bunun bir deri hastalığı olduğu anlatılır. Önceki tıp literatüründe bulunmayan ve Osmanlı ülkesinde de görülmeyen bu hastalığın Lehistan (Polonya), Macaristan, Avusturya, Rusya ve İsveç’te yaygın olduğu, buna “seretân-ı hafî” de (gizli kanser) dendiği anlatıldıktan sonra belirti ve tedavi yöntemleri üzerinde durulur. e) Risâle-i Hummâ-yı Redîe. Hummâ-yı Vebâiyye adıyla da anılan eser on üç fasıldan oluşmaktadır. Önce hastalık hakkında genel bilgi verilmekte, maddesinin redî (habis) olmasından dolayı Latince’de bu hastalığa “malıgna” adı verildiği belirtilmektedir. Ayrıca hastalığın bulaşıcı bir mahiyette olduğu söylenmekte ve tedavide uygulanacak yöntem ve ilâçların terkibi hakkında ayrıntılı bilgi kaydedilmektedir. Risâlede Mercado, Fonseca, Amato ve Fragozo adlı hekimlere atıflar yapılmaktadır. Adıvar’a göre Hayâtîzâde, Fonseca’nın, Almanya’nın Aşağı Pfazl eyaletinde yaygın ateşli bir hastalığı konu alan Tractatus de febrium acutorum et pestilentium adlı Latince eserinden faydalanmıştır. Tıp tarihçilerinin tifüse benzettikleri bu hastalığın mahiyeti tam olarak anlaşılamamıştır.

Hayâtîzâde’ye bazı eserlerin isnat edildiği görülmektedir. Ebülfeyz Mustafa et-Tabîb’in, hocası Kazasker Feyzullah Efendi adına yazdığı er-Risâletü’l-Feyziyye fî lugāti’l-müfredâti’t-tıbbiyye ile Hulâsatü’t-tıb adlı kitabı Hayâtîzâde Mustafa Feyzî’ye mal edilmiştir (Osmanlı Müellifleri, III, 232; Şehsuvaroğlu v.dğr., s. 101; Baytop, s. 40-41). Risâletü’l-Feyziyye’yi bugünkü Türkçe’ye çeviren Hadiye Tuncer de (Yabani Bitkiler Sözlüğü, I-II, Ankara 1974) eseri Hayâtîzâde’ye nisbet etmiştir. Ayrıca Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde bulunan (Veliyyüddin Efendi, nr. 2543/3) Risâle fî taktîri’l-miyâh ona isnat edilirse de (Şeşen, s. 218) bunun, müellifin hamsesiyle bir arada bulunmasından kaynaklanan bir yanlış olduğu anlaşılmaktadır. Müşevviku’t-tıb fî emri’l-cimâ‘ adlı kitap da anılan katalogda (s. 219) Hayâtîzâde’ye ait gösterilmektedir. Ancak bu eser, Mustafa Ebülfeyz et-Tabîb tarafından Türkçe’ye çevrilmiş müellifi meçhul bir kitaptır.

BİBLİYOGRAFYA
Defterdar Sarı Mehmed Paşa, Zübde-i Vekāyiât (nşr. Abdülkadir Özcan), Ankara 1994, s. 398; Silâhdar, Târih, I, 353; II, 578-579; Şeyhî, Vekāyiu’l-fuzalâ, II, 69-70; Râşid, Târih, II, 160, 243; Sicill-i Osmânî, V, 408, 426-427; İlmiyye Salnâmesi, s. 521-522; Hediyyetü’l-ʿârifîn, II, 442, 445; Osmanlı Müellifleri, III, 232-233, 237; İzzet Kumbaracılar, Hekim-Başı Odası, İlk Eczane, Baş-Lala Kulesi, İstanbul 1933, s. 33; A. Galante, Nouveaux documents sur Sabbetai Sevi, İstanbul 1935, s. 95, 106; a.mlf., Les medecius juifs, İstanbul 1938, s. 13-14; Brockelmann, GAL, II, 595; Suppl., II, 667; Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim (Kazancıgil), s. 113, 132, 133, 134; Süheyl Ünver - Hayri Sözen, Türk Farmakoloji Tarihi 5: Tenzu Kursları, İstanbul 1960, s. 16-18, 47; [Heyet], Mufassal Osmanlı Tarihi, İstanbul 1960, IV, 2317; Bedi N. Şehsuvaroğlu, Eczacılık Tarihi Dersleri, İstanbul 1970, s. 297, 298; a.mlf. v.dğr., Türk Tıp Tarihi, Bursa 1984, s. 101; M. Götz, Türkische Handschriften, Wiesbaden 1979, IV, 376-379, 384-385, 402-403; Turhan Baytop, Türkiye’de Bitkiler İle Tedavi, İstanbul 1984, s. 40-41; Şeşen, Fihrisü maḫṭûṭâti’ṭ-ṭıbbi’l-İslâmî, s. 215-219; Necati İşli, Tıp Tarihimizle İlgili Birkaç Mezar Kitabesi, İstanbul 1986, s. 129-133; Ali Haydar Bayat, “Tıp Tarihimizde Hekimbaşı Hayatizâdeler”, Tıp Tarihi Araştırmaları, sy. 6, İstanbul 1996, s. 109-120; Bedizel Zülfikar Aydın, “Ebü’l-Feyz Mustafa Efendi ve Ünlü Eseri Risâle-i Feyziyye’ye Ait Yeni Bilgiler”, 3. Türk Eczacılık Tarihi Toplantısı Bildiri Özetleri: 3 Haziran 1996, Eskişehir 1996, s. 2; Süheyl Ünver, “Resâilü Müşfiye: Hayâtizâde Mustafa Feyzi Hamse’si”, Dirim, XXXVIII/5-6, İstanbul 1963, s. 228-231; a.mlf., “Tıp Tarihimizde Hekim Hayatî-Zâdeler”, a.e., XLVII/2 (1972), s. 90-91; Ilgaz Zorlu, “500. Yılda Unutulan Bir Cemaat: Dönmeler”, TT, sy. 105 (1992), s. 33; “Ḥayātīzāde”, EI2 (İng.), III, 303.
Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 1998 yılında İstanbul'da basılan 17. cildinde, 16-17 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde okumak ister misiniz?
BAŞKA BİR MADDE GÖSTER