HAZİNEDAR

خزينه دار
Müellif:
HAZİNEDAR
Müellif: ERDOĞAN MERÇİL
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 1998
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 18.09.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/hazinedar
ERDOĞAN MERÇİL, "HAZİNEDAR", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/hazinedar (18.09.2019).
Kopyalama metni
Hazinedar (hazînedâr) yerine çeşitli devletlerde hâzin (çoğulu huzzân ve hazene), hazînü’l-mâl, hâzindar, hızendar, hazânedar, haznedar, sâhibü beytilmâl, nâzıru beytilmâl ve reîsü beytilmâl gibi tabirler de kullanılmıştır. Hâzin kelimesinin çoğulu olan hazene, Kur’ân-ı Kerîm’de “cehennem ve cennetin bekçileri” anlamında geçmektedir (ez-Zümer 39/71, 73).

Hz. Peygamber kendisini, toplanan gelirleri halk için koruyan ve gerekli yerlere harcayan bir hâzin olarak tanıtmıştı (Müslim, “Zekât”, 73). Asr-ı saâdet’te beytülmâle ait nakit para Resûl-i Ekrem’in evinde, tarım ürünleri ise Mescid-i Nebevî’nin üst katındaki odada muhafaza edilirdi. Hz. Ömer, Bilâl-i Habeşî, Ebû Ubeyde b. Cerrâh ve Muâz b. Cebel hazinedarlıkla (sâhibü beytilmâl) görevlendirilmişlerdi; beytülmâlden yapılan harcamalar onlar tarafından yürütülürdü. Hz. Ebû Bekir zamanında yine Hz. Ömer ile Ebû Ubeyde ve Muaykīb b. Ebû Fâtıma beytülmâl görevlisi idiler. 16 (637) yılında Câbiye’deki meşhur toplantıda Allah’ın kendisini beytülmâlin hazinedarı ve paylaştırıcısı tayin ettiğini söyleyen Hz. Ömer ise (Müsned, III, 475) kadılığa getirdiği kişilere aynı zamanda beytülmâle bakma yükümlülüğünü veriyordu; meselâ Abdullah b. Mes‘ûd Kûfe’de hem kadı hem de beytülmâl sorumlusu idi (DİA, I, 114). Hz. Ali de beytülmâle hâzin unvanıyla bir memur tayin etmişti.

Hulefâ-yi Râşidîn ve Emevîler döneminde sadece devlet hazinesi (beytülmâl-i âmme) vardı. Halifenin özel hazinesi (beytülmâl-i hâssa) Abbâsî Halifesi Ebû Ca‘fer el-Mansûr devrinde (754-775) kuruldu. Bu hazinenin reisine “hâzin-i hâs” veya “hâzinü beytilmâli’l-hâssa”, daha sonraları ise “sâhibü beytilmâli’l-hâssa” denilmiştir. Abbâsîler zamanında beytülmâl divanında hazinedardan başka nâzır, müşrif (müşârif), reîsü beytilmâl, sâhibü beytilmâl, mübâşir, müstevfî gibi görevliler de bulunuyordu (Aykaç, s. 165 vd.). Hâzin terimi bu dönemde de kullanıldı. Muktedir-Billâh’ın halifelikten hal‘i ve İbnü’l-Mu‘tezz’in Râzî-Billâh lakabıyla halife ilân edilişi sırasında (296/908) Muktedir’in yanında kalanlardan Mûnis’in unvanı hâzin idi. Zaman zaman halifelik ailesinin hizmetkârlarıyla ikinci derece memurlarına da hâzin denilmiştir; meselâ yatak takımı ambarlarını muhafaza edenler “huzzânü’l-fereş”, kandillerle ilgilenenler “hâzinü’ş-şem‘” adıyla anılıyordu. Ayrıca Abbâsîler devrinde hazinedar için “sâhibü’l-mahzen” tabiri de kullanılmıştır. Selçuklu Sultanı Muhammed Tapar’ın iki oğlu Mahmud ile kardeşi Mes‘ûd’a Abbâsî Halifesi Müsterşid-Billâh’ın huzurunda hil‘atlerini giydiren kişi Sâhibü’l-mahzen İbn Talha idi (14 Şâban 515/28 Ekim 1121). Büveyhîler zamanında çeşitli eşya ve malların saklandığı depo veya ambar sorumlusuna yine hâzin deniliyor ve savaş sonrası ele geçirilen ganimetlerin sayılması da onun görevleri arasında bulunuyordu. Bu dönemde hazinedar geçimini iktâlardan sağlamaktaydı. Öte yandan görevlilere daima peşin ödeme yapan Adudüddevle, hazinedara aylık ücretinin yanı sıra kışlık ve yazlık elbiseler vermekte, ayrıca ev halkının hizmetkârları için bir tahsisat ayırmaktaydı. Daha sonraki devirde Bağdat’ın ileri gelenlerinden Şeyh Abdülmelik Ebû Mansûr b. Yûsuf Bîmâristân-ı Adudî’yi tamir ettirmiş ve buraya yirmi sekiz tabipten başka üç de hâzin tayin etmişti (Bündârî, s. 33).

Hazinedar Sâmânî devlet teşkilâtında da vardı. Karahanlılar’da bu görevi yapanlara “ağıçı” (ağı “ipekli kumaş”) adı veriliyordu; genç gulâmlardan yazı ve hesap işlerini bilenler ağıçı olurdu. Ağıçının emrinde çalışan ve muhasebeye bakan memurlara da “bitigci” (yazıcı) deniliyordu. Hazinedarın dikkat etmesi gereken önemli hususlardan biri, hükümdar askerlerine ve öteki hak edenlere ihsanda bulunduğu zaman bu emrin yerine getirilmesinde acele davranması idi. Aksi takdirde hizmetkârlar hükümdardan yüz çevirir, beyler de sözlerinde durmamış oldukları için güven kaybederlerdi. Gazneliler’de aynı görevli yine hâzin veya hazinedar diye adlandırılıyordu. Gerek sultana hediye edilen gerekse sultanın hediye ettiği değerli mallar hâzinler tarafından deftere geçirilirdi. Sultan Mes‘ûd tahta çıktıktan sonra kardeşi Muhammed’in dağıttığı cülûs bahşişlerini geri almak istediğinde, hâzinler başta olmak üzere hazine görevlileri kime ne gibi hediyeler verildiğini tesbit etmişlerdi. Hazinedarın emri altında hazine müşrifleri (müşrifân-ı hizâne), hazine kâtipleri (debîrân-ı hazîne), çıraklar (şâkirdan) ve hamallar (hammâlân-ı hazîne) görev yapmaktaydı. Sultan Mes‘ûd babasının hâzini Ahmed Yinal Tegin’i Hindistan sipehsâlârlığına, kardeşi Muhammed’in hazinedarı Satılmış Hâcib Arslan’ı da Bâdgīs şahneliğine tayin etmişti. Hazinedar iken kumandanlıkla görevlendirilenlerden biri de Gevherâyin’dir. Öte yandan vilâyetlere gönderilen memurlar arasında da hâzinler bulunuyordu; meselâ Sultan Mesud nedimi Ebü’l-Hasan Kerhî’yi Rey’e hâzin olarak yollamıştı. Ayrıca veliahtların ve devlet ileri gelenlerinin de kendi hazinedarları vardı.

Büyük Selçuklular’da Muhammed Tapar zamanında sultanın hazinesine Sâbûr (Şâbûr) el-Hâdim el-Hâzin bakmaktaydı. Aynı dönemde hazineden sorumlu olanlar arasında tarihçi ve vezir Enûşirvân b. Hâlid ile Ebû Ahmed el-Kazvînî de vardı. Sencer’in hâzinlerinden biri de askerî sınıftan Kemâleddin Muhammed b. Ali idi. Irak Selçuklu Sultanı Mesud daha sonra Kemâleddin’i vezir tayin etti. Bu devlet adamı vezir olmasına rağmen hazine ile ilgilenmeyi sürdürdü ve hazineye para getirecek yeni vergiler koyup değişik kaynaklar buldu. Büyük Selçuklular devrinde emin ve dindar kişiler hazinedar tayin edilirdi. Hazinedarın ölümü halinde görevliler hazineyi sultanın teftişine sunarlardı. Hazinedar, sultanın izniyle kendisine emanet olarak bırakılan değerli eşyaları hazinede saklayabiliyordu. Selçuklular’da hazinedarın emrinde hazine kethüdâsı, kâtipler, hazine memurları (ashâb-ı hazîne) ve hazine şahnesi gibi görevliler bulunmaktaydı. Devlet büyüklerinin ve bu arada Müstevfî Şerefülmülk’ün de hazinesine bakan hâzini vardı. Kirman Selçukluları’nda da hazineyi muhafaza ile görevli olan kişi hâzin olarak anılmaktadır. Meselâ Melik Behram Şah’ın hâzini, Şehâbeddin Kiyâ Muhammed b. Müferreh idi.

Anadolu Selçukluları’nda bu görevli “hızânedar, hızânedâr-ı hâs, hızânedâr-ı hazret, hâzin, hazînedar” şekillerinde zikredilmektedir. Sultanların yanı sıra çeşitli bölgelerde görev yapan hânedan mensuplarının yani meliklerin de hazinedarları vardı. Tahttan uzaklaştırılan sultanların hazinedarları görevlerinde bırakılabilirdi. Sultanlar meliklere, elçilere ve devlet büyüklerine hediye ve hil‘atleri hazinedarlar vasıtasıyla gönderiyorlardı. Antalya’nın Selçuklular tarafından fethinden sonra (603/1207), daha önce malları yağmalanmış olan tâcirlerin zararını sultanın hazinedarı tahmin ve kıyas yoluyla hesaplayıp tazmin etmişti. Sultanların eşlerinin de hazinedarı vardı. Celâleddin Karatay, Sarîmeddin, Nizâmeddin, Şerefeddin ve Çelebi Emîr Âlim gibi kişiler, Anadolu Selçukluları devrinde hazinedar olarak görev yapmışlardı. Selçuklular ve Beylikler döneminde hazinedara yazışmalarda “melikü’l-huzzân” olarak hitap edilirdi. Atabegliklerde hazinedar önde gelen devlet memurları arasında idi. Salgurlular’dan Atabeg Ebû Bekir zamanında Fahreddin Ebû Bekir hazinedar olmuştu.

Fâtımîler’de hazineye bakan görevliye sâhibü beytilmâl (Kalkaşendî, III, 481), Hazîne-i Evrâk veya Dîvân-ı İnşâ’da çalışan arşiv memuruna da hâzin denilirdi. Hâzinler zeki ve dürüst kişiler arasından seçilirdi; çünkü Hazîne-i Evrâk’a gelen ve giden yazıları kayıt ve muhafaza ediyor, gönderilen bütün mektupların kopyalarını asıllarıyla birlikte her ay için ayrı bir dosya veya evrak çantasında saklıyordu. Eyyûbîler’den Selâhaddin’in hazinedarlığını Mısır’da önce babası Necmeddin Eyyûb, daha sonra yakın adamlarından Safî b. Kābız yürütmüştü. Eyyûbîler devrinde Dîvân-ı Mâl’de görevli olan hâzin aynî ve nakdî vergileri teslim alır, bunları devlete ait ambar ve depolarda muhafaza eder, vermeyenlerden de ödemelerini isterdi. Memlükler’de sultana ait her türlü nakit, mücevherat ve kumaş gibi kıymetli eşyayı muhafaza etmek ve muayyen merasim günlerinde hediyeleri dağıtmakla görevli olan kişilere hâzindar denilirdi. Baybars devrinde hâzindarlar sultanın birinci derecede memlükleri olan hasekiler arasından seçilirdi. Başlangıçta hâzindar Tablhâne emîrleri arasından, daha sonra Yüzler emîrlerinden (emîrü mie mukaddemü elf) tayin edilmiştir. Hâzindar, sultanın maiyetindeki askerî görevlilere ayrılan yirmi beş memuriyet arasında on ikinci sırada yer alıyordu. Hâzindar, sadece hazineyi muhafaza ve sarfetmekle değil zaman zaman vergilerin tahsiliyle de meşgul olurdu. Bahrî Memlükleri devrinde hâzindar, kudretinin zirvesine çıkmış bir sivil görevli olan nâzırü’l-hâs tarafından ikinci plana düşürüldü. Nâzırü’l-hâs, sultana ait malî konularda hâzindarı teftiş etmekteydi. Hâzindarın görevi zamanla üç kişi arasında bölündü. Bunlardan hâzindârü’s-sınf sultanın değerli kumaşları, altın eyerleri ve kürklerinden sorumlu idi ve nâzırü’l-hâs ile birlikte çalışıyordu. Hâzindârü’l-ayn sultanın mücevherleri ve değerli taşlarının muhafazasına memurdu. Bu tür değerli eşyalar haremde saklandığından hâzindârü’l-aynlık görevine hadım ağalarından biri getirilirdi. Hâzindârü’l-kîs, hükümdarın alay günlerinde fakirlere sadaka dağıtmaktan ve merasimlerde sultanın misafirlerine hediye vermekten sorumlu idi. Hâzindarların reisine emîr-i hâzindâr veya hâzindâr-ı kebîr denilirdi. Dımaşk’ta oturan nâib-i saltanat ise hızendar olarak dört tavâşî (hadım) emîr tayin etmişti. Bu dört emîr hil‘atler ve hazinede depolanan öteki hediyelerden sorumlu idi.

Moğollar’da başlangıçta hazine işleri çok düzensizdi. Emîrler ve hükümdarın yakınları hazineyi istedikleri gibi kullanıyorlar, muhasebecilik yapan bitikçiler hâzinlerden muntazam bir hesap alamıyorlardı. Ancak Mahmûd Gāzân Han (1295-1304) bu durumu düzeltmek için bazı kaideler koydu. Önce hazineyi ikiye ayırdı. Buna göne para, altın ve altın eşya bir hazinede, öteki değerli eşya ve hil‘atler ikinci bir hazinede duracaktı. Her hazinenin başına güvenilir bir hâcesaray ve hizânedar tayin etti. Öteki hâzin ve ferrâşlar, bu hazineler ve eşyaların konulduğu sandıkların çevresinde kesinlikle dolaşmayacaklardı. Ayrıca vezirler tarafından her altı ayda bir hazine, dolayısıyla buradaki görevliler teftiş edilecekti. Hazineye konan her elbise hizânedar tarafından, değiştirilmemesi için özel olarak yaptırılan mühürle mühürlenecekti. Vilâyetlerden toplanarak hazineye getirilen her 100 dinarın 2’si, maaşı için hizânedara verilecekti; böylece onların hazineden herhangi bir şeye tamah etmeleri önlenmiş olacaktı. Timurlular, Delhi Sultanlığı ve Bâbürlüler gibi devletlerde hâzin, hazânedar, hazinedar, Endülüs Emevîleri’nde ise hâzinü’l-mâl tabirleri kullanılmıştır.

Osmanlılar’da ister resmî ister özel olsun hazine görevlilerine hazinedar denilmekteydi. Devlet erkânının maiyetinde bulunan onların şahsî servetlerinin idaresiyle yükümlü kişilerin yanı sıra Enderun’da görev yapan bir kısım hizmetliler de hazinedar adıyla anılmaktaydı. Enderun’daki hazine koğuşunda görevli hazinedarların âmiri hazinedarbaşı idi. Hazinedarbaşı, Fâtih Kanunnâmesi’ne göre iç halktan “sâhib-i arz” olan ağalar arasında yer alıyordu. Bazı kayıtlarda kendisinden “serhâzin” şeklinde de söz edilen hazinedarbaşı sarayın en nüfuzlu görevlilerinden biri idi ve iç hazinenin muhallefâtın muhafaza edildiği Bâb-ı Hümâyun ve hil‘at hazineleri bölümünün nâzırı durumundaydı. Ayrıca “ehl-i hiref” denilen saray sanatkârlarının idaresinden sorumlu olan hazinedarbaşı genellikle Has Odalılar’dan seçilirdi. Hazinedarbaşı sürekli biçimde padişahın yanında yer alır, hazinenin muhafazası görevinden başka padişahın destar ve seccadesini tutar, istenildiği zaman destarı götürür, namaz kılınacağında ise seccadeyi yayarak etrafta padişaha zarar verecek bir şey bulunup bulunmadığını kontrol ederdi. Akağalar zümresinden oldukları için terfi durumunda kapı ağalığı görevine getirilirlerdi. Gerektiği hallerde kızlar ağasına vekâlet eder, harem ağalarına ait masrafları görürlerdi. İç hazinede görevli hazinedarbaşından başka bir de dış maliye (bîrun) hazinesinde görevli hazinedarbaşı vardı. Bu hazinedarbaşı, dış hazine için lâzım olan hil‘at, kürk, kırtasiye gibi malzemelerin satın alınması işine nezaret eder ve bunları muhafaza altında tutardı. XVI. yüzyılda Bîrun hazinedarbaşısının maiyetinde sekiz hazinedar varken XVII. yüzyıl başlarında dört hazinedar, dört vezzân ve bir mehterân-ı hâssanın mevcut olduğu, ancak bunların dışında maaş almayan yan hizmetlilerin de bulunduğu anlaşılmaktadır (ayrıca bk. HAZİNE).

Osmanlılar’da hazinedar adıyla değişik işlerde çalışan başka görevliler de vardı. Siyahî harem ağalarından harem masraflarına bakana “hazinedar ağa”; padişahı giydirmek, yatırmak, yemeğinin hazırlanmasına nezaret etmek, oda kapısında nöbet beklemek gibi özel görevlerde bulunan câriyelere de “hazinedar usta” denilmekteydi.

BİBLİYOGRAFYA
Müsned, III, 475; Müslim, “Zekât”, 73; Utbî, Târîḫ-i Yemînî (trc. Cerbâzekānî, nşr. Ca‘fer-i -Şuâr), Tahran 1345 hş., s. 19, 22, 123; Gerdizî, Zeynü’l-aḫbâr (nşr. Abdülhay Habîbî), Tahran 1347 hş., s. 156, 160, 199; a.e. (nşr. Ganî-Feyyâz), Tahran 1324 hş., s. 147, 158, 220, 241, 245, 247, 251, 259, 281, 339, 361, 519, 611; Nizâmülmülk, Siyâsetnâme (Köymen), s. 102, 276-277; Râvendî, Râhatü’s-sudûr (Ateş), I, 160, 215, 221-222; İbn Memmâtî, Ḳavânînü’d-devâvîn (nşr. Azîz Suryal Atiya), Kahire 1411/1991, s. 306; Ahbârü’d-devleti’s-Selcûkıyye (Lugal), s. 67, 69, 88; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil (trc. Ahmed Ağırakça), İstanbul 1987, VIII, 20-21; a.e. (trc. Abdülkerim Özaydın), X, 333, 377, 418, 464; XI, 34, 46, 70, 86, 114; Bündârî, Zübdetü’n-Nusra (Burslan), s. 32-33, 100, 147, 171, 173, 243-245, 247; İbn Bîbî, el-Evâmirü’l-ʿAlâʾiyye, s. 57-59, 70, 144, 180, 247, 250, 261, 330, 569, 584, 591, 597; Reşîdüddin, Câmiʿu’t-tevârîḫ (nşr. Behmen Kerîmî), Tahran 1368 hş., II, 1091-1093; Eflâkî, Menâḳıbü’l-ʿârifîn, s. 375, 707, 727, 789, 805, 937; Muhammed b. Hindûşah Nahcivânî, Destûrü’l-kâtib (nşr. Abdülkerim Alioğlu Alizâde), Moskova 1964, I, 298, 368; Nizâmeddîn-i Şâmî, Ẓafernâme (trc. Necati Lugal), Ankara 1987, s. 243, 247, 249; Kalkaşendî, Ṣubḥu’l-aʿşâ, I, 135-136, 139; III, 481; IV, 20-21, 186, 191; V, 92, 457, 462, 463; Bâbür, Vekāyi‘ (Arat), I-II, bk. İndeks (Veli Hazin); Handmîr, Ḥabîbü’s-siyer, Tahran 1333 hş., III, 185-187; Nâsırüddin Münşî-i Kirmânî, Nesâʾimü’l-esḥâr (nşr. Celâleddin Hüseyn-i Urmevî), Tahran 1959, s. 80; Hasan b. Abdülmü’min el-Hûyî, Ġunyetü’l-kâtib ve münyetü’ṭ-ṭâlib (nşr. Adnan Sadık Erzi), Ankara 1963, s. 6; Seyfeddin b. Nizâm Ukaylî, Âs̱ârü’l-vüzerâʾ (nşr. Celâleddin Hüseyn-i Urmevî), Tahran 1337, s. 337-338; Necmeddin Ebü’r-Recâ Kummî, Târîḫu’l-vüzerâʾ (nşr. M. Takī Dânişpejûh), Tahran 1363 hş., s. 95; Bayur, Hindistan Tarihi, I, 341; Spuler, İran Moğolları, s. 322, 325; Osman Turan, Türkiye Selçukluları Hakkında Resmî Vesikalar, Ankara 1958, s. 174; a.mlf., “Selçuk Devri Vakfiyeleri III: Celâleddin Karatay, Vakıfları ve Vakfiyeleri”, , sy. 45 (1948), s. 22, 26; M. C. Şehabeddin Tekindağ, Berkuk Devrinde Memlûk Sultanlığı, İstanbul 1961, s. 131, 137; Mafizullah Kabir, The Buwayhid Dynasty of Baghdad, Calcutta 1964, s. 123; Hasan el-Bâşâ, el-Fünûnü’l-İslâmiyye ve’l-veẓâʾif ʿale’l-âs̱âri’l-ʿArabiyye, Kahire, ts. (Dârü’n-nehdati’l-Arabiyye), I, 211-213, 453-460; E. Lévi-Provençal, Histoire de l’Espagne musulmane, Paris 1967, III, 30-32; Uzunçarşılı, Medhal, s. 262, 340-341, 347-348, 396-397; Erdoğan Merçil, Fars Atabegleri: Salgurlular, Ankara 1975, s. 127; a.mlf., Kirman Selçukluları, Ankara 1989, s. 201; a.mlf., “Muhtacoğulları”, Prof. Dr. Fikret Işıltan’a 80. Doğum Yılı Armağanı, İstanbul 1995, s. 82; Barthold, Türkistan, s. 292; Reşat Genç, Karahanlı Devlet Teşkilâtı, İstanbul 1981, s. 235, 255, 257, 262-265, 339; Ramazan Şeşen, Salâhaddîn Devrinde Eyyûbîler Devleti, İstanbul 1983, s. 117; Mehmet Altay Köymen, Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi, Ankara 1984, II, 46; Celal Yeniçeri, İslâmda Devlet Bütçesi, İstanbul 1984, s. 76-77; Abdülkerîm Abduh Hatâmile, el-Binyetü’l-idâriyye li’d-devleti’l-ʿAbbâsiyye, Amman 1406/1985, s. 60 vd.; Sertoğlu, Tarih Lügatı, s. 147-148; V. Gordlevski, Anadolu Selçuklu Tarihi (trc. Azer Yaran), Ankara 1988; K. Yaşar Kopraman, Mısır Memlükleri Tarihi, Ankara 1989, s. 24, 26, 45; Hasan-ı Enverî, Iṣṭılâḥât-ı Dîvânî Devre-i Ġaznevî ve Selcûḳī, Tahran 2535 şş., s. 33, 95-96; Abdülhay el-Kettânî, et-Terâtîbü’l-idâriyye (Özel), I, 205, 298-299; II, 37, 171-172, 199-201, 207; Mehmet Aykaç, Abbâsî Devleti’nin İlk Dönemi İdarî Teşkilâtında Dîvânlar (132-232/750-847), Ankara 1997, s. 158, 165 vd.; Güller Nuhoğlu, Beyhaki Tarihine Göre Gaznelilerde Devlet Teşkilâtı ve Kültür (doktora tezi, 1995, İÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü), s. 203-205; Pakalın, I, 785-786; C. E. Bosworth, “K̲h̲āzin”, EI2 (İng.), IV, 1181-1182; D. P. Little, “K̲h̲āznadār”, a.e., IV, 1186-1187; İsmail Cerrahoğlu, “Abdullah b. Mes‘ûd”, DİA, I, 114.
Bu madde ilk olarak 1998 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 17. cildinde, 141-143 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.