HİMAYE

الحماية
Müellif:
HİMAYE
Müellif: NEBİ BOZKURT
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
Baskı Tarihi: 1998
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 01.06.2020
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/himaye
NEBİ BOZKURT, "HİMAYE", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/himaye (01.06.2020).
Kopyalama metni
Sözlükte “korumak, zarar verecek şeylere engel olmak” anlamına gelen himaye kelimesi terim olarak kişi, aile, aşiret ve kabilelerin herhangi bir saldırıya karşı birbirlerini korumasını ifade eder. Araplar çevresindekileri himaye eden kimseye “hâmi’l-humeyyâ” derlerdi. Himaye yerine zaman zaman civâr (komşuluk) ve hafâre (ahid, söz verme, antlaşma, para karşılığında koruma) kelimeleri de kullanılmıştır. Tehaffür ise bir kimseden himaye edilmesini istemektir. Himaye eden kişiye de hafîr (hafîrü’l-kavm) denilir. İslâm ülkesine girmek veya İslâm ordusuna teslim olmak isteyen yabancı bir kimseye verilen can ve mal güvenliğini ifade eden eman ve ahid kelimeleri de buna yakın anlamlarda kullanılmıştır (bk. AHİDNÂME; EMAN). Belli bir süreyle sınırlı olan bu himayeden başka gayri müslimler cizye ödeyerek vatandaş sıfatıyla İslâm toplumunda yaşayabilir, gayri müslim bir bölge veya ülke halkı da bu statüden faydalanarak İslâm devletinin himayesine girebilirdi. Bu uygulama zimmet kelimesiyle ifade edilir, bu statüden faydalanan kimselere zimmî denirdi (bk. ZİMMÎ).

Merkezî bir otoritenin bulunmadığı Câhiliye dönemi Arabistan’ında kabileler arasında karşılıklı bir güvensizlik vardı. Özellikle ticarî ilişkilerde ve panayırlarda malların ve kervancıların korunması büyük önem taşıyordu. Araplar’ın hayatı bir bakıma bu ticarî ilişkilerin sürmesine bağlı olduğundan himaye müessesesine çok önem verilmiştir. Çeşitli şehirlerde kurulan panayırlara katılmak isteyen tâcirler, yolları üzerindeki kabilelerin reis veya eşrafından birinin himayesine girip “hakku’l-mürûr” denilen belli bir ücret ödedikten sonra o kabilelerin topraklarından geçebilirlerdi (Cevâd Ali, V, 629). Himaye isteyen kişiyle hâminin şeref ve asalet açısından birbirine denk olmasına dikkat edilirdi. Bir kabile reisinin kervanını, topraklarından geçeceği veya gideceği kabilenin reisi yahut eşrafından biri korurdu. Böyle bir ticaret kervanını korumakla sağlanacak menfaat rekabete sebep olabilmekteydi. Meselâ 585 yılında Hîre Hükümdarı Nu‘mân b. Münzir’in Ukâz panayırına gönderdiği kervanın himayesi konusunda çıkan ihtilâf ve arkasından gelişen olaylar “yevmü’n-Nahle” ile sonuçlanmıştır (Saîd el-Efgānî, s. 165-167). Mekkeli tâcirler, güney ve kuzey ticaret yolları üzerindeki kabilelerle kervanların himayesi konusunda antlaşmalar yapmışlardı. Kervanların dışında münferit yabancı kişilerin geçişinde de güvenlik için eman şarttı (Cevâd Ali, V, 628-630).

Araplar kabilenin gücünü, şerefini ve nüfuzunu göstermesi bakımından kendilerine sığınanları himaye etmekle övünürlerdi. Böyle bir misafirin korunması ailenin şerefini gösterirdi. Câhiliye şiirinde bunun en eski örneklerini görmek mümkündür. Amr b. Külsûm muallakasında, sıkıntıya düşenleri himaye eden birçok kabile reisini savaşlarda yendiklerini söyleyerek kabilesinin büyüklüğünü anlatmak ister. Aynı şair atalarından Zelbürre’nin vârisi olduklarını, onun şerefiyle himaye edildiklerini, ırz ve namusu korumada kendilerinden daha güçlü, ahdine daha sadık kimsenin bulunmadığını belirterek övünür.

Câhiliye döneminde bazan bir veya birkaç kabilenin ileri gelenleri toplanıp mazlumu himaye konusunda zalimlere karşı antlaşma yaparlardı. Meselâ Mekke’de zulme mâruz kalan kimselerin haklarının alınmasına kadar zalimlerle mücadele konusunda yemin edilmişti. Bi‘setten önce Hz. Muhammed’in de içinde bulunduğu Hilfü’l-fudûl bunun en güzel örneğidir (bk. HİLFÜ’l-FUDÛL). Hz. Peygamber’in, amcası Ebû Tâlib’in vefatına kadar onun himayesinde bulunması ve hicretten önceki Tâif yolculuğundan dönüşünde Mekke’ye girebilmek için akrabası Mut‘im b. Adî’nin himayesine sığınması (İbn Hişâm, II, 381) bu geleneğin bi‘setten sonraki ilk örnekleridir. Aynı şekilde Habeşistan’a göç etmek isteyen Hz. Ebû Bekir, İbnü’d-Dügunne tarafından müşriklere karşı himaye edilmiştir. Gördüğü zulüm sebebiyle Mekke’den ayrılan Hz. Ebû Bekir, yolda karşılaştığı İbnü’d-Dügunne Mekke’ye girince Kureyş’in ileri gelenlerine Ebû Bekir’in faziletlerini anlatıp onu emanına aldığını söyledi; onlar da bazı şartlarla buna razı oldular. Bu himaye, Hz. Ebû Bekir’in evinin yanına özel bir mescid yaparak açıkta namaz kılıp Kur’an okumasına kadar sürdü. Eşlerinin ve çocuklarının bundan etkilendiğini gören müşrikler İbnü’d-Dügunne’ye başvurarak Ebû Bekir’in şartlara uymadığını belirttiler ve verdiği himayeyi geri almasını istediler. Bunu duyan Hz. Ebû Bekir ona himayesini iade ettiğini ve bundan böyle Allah’ın himayesine sığındığını bildirdi (Buhârî, “Menâḳıbü’l-enṣâr”, 45).

BİBLİYOGRAFYA
Lisânü’l-ʿArab, “ḫfr”, “ḥbl” md.leri; Kāmus Tercümesi, I, 51, 844; Buhârî, “Îmân”, 39, “Zekât”, 9, “Feżâʾilü’l-Medîne”, 1, “Cizye”, 9, 10; “Ferâʾiż”, 21, “Büyûʿ”, 2, “Menâḳıbü’l-enṣâr”, 45, “İʿtiṣâm”, 5, “Ṣalât”, 4, “Edeb”, 94; Müslim, “Müsâfirîn”, 82; İbn Hişâm, es-Sîre2, II, 381; İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt, I, 128-129; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, II, 41-42; Kirmânî, el-Kevâkibü’d-derârî fî şerḥi Ṣaḥîḥi’l-Buḫârî, Beyrut 1401/1981, VII, 184; Aynî, ʿUmdetü’l-ḳārî, Kahire 1392/1972, I, 233; XII, 237; Tecrid Tercemesi, V, 146-148; M. Ahmed Câdelmevlâ v.dğr., Eyyâmü’l-ʿArab fi’l-Câhiliyye, Kahire 1361/1942, s. 326; Saîd el-Efgānî, Esvâḳu’l-ʿArab, Dımaşk 1379/1960, s. 165-169; Muhammed Hamîdullah, İslâmda Devlet İdaresi (trc. Kemal Kuşcu), İstanbul 1963, s. 85-86, 90-100, 180, 210-211; Cevâd Ali, el-Mufaṣṣal, V, 628-630; Bilmen, Kamus2, IV, 68-69; Ahmet Özel, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı, İstanbul 1984, s. 186-193; Mustafa Fayda, Hz. Ömer Zamanında Gayr-ı Müslimler, İstanbul 1989, s. 110-164; Ahmet Önkal, “Civâr”, DİA, VIII, 34-35.
Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 1998 yılında İstanbul'da basılan 18. cildinde, 56 numaralı sayfada yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde okumak ister misiniz?
BAŞKA BİR MADDE GÖSTER