HÜZEYL (Benî Hüzeyl) - TDV İslâm Ansiklopedisi

HÜZEYL (Benî Hüzeyl)

بنو هذيل
HÜZEYL (Benî Hüzeyl)
Müellif: NASUHİ ÜNAL KARAARSLAN
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
Baskı Tarihi: 1999
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 26.09.2020
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/huzeyl-beni-huzeyl
NASUHİ ÜNAL KARAARSLAN, "HÜZEYL (Benî Hüzeyl)", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/huzeyl-beni-huzeyl (26.09.2020).
Kopyalama metni
Mekke ve Tâif civarındaki dağlık bölgede yaşayan Benî Hüzeyl milâdî VI. yüzyılın büyük Arap kabilelerinden biridir ve Mudarîler’in İlyâs b. Mudar’ın annesine nisbetle Hindif denilen kolundandır. Kabile boyuna adını veren Hüzeyl’in nesebi Adnân’a kadar şöyledir: Hüzeyl b. Müdrike b. İlyâs b. Mudar b. Nizâr b. Mead b. Adnân. Müdrike’nin diğer oğlu Huzeyme’nin soyundan da Kinâne ve Esed kabileleri türemiştir. Kureyş kabilesi bu Kinâne boyuna mensuptur; dolayısıyla Hüzeyl ile Kureyş arasında yakın bir akrabalık vardır. Akrabalık ve bunun yanında komşuluk, Câhiliye döneminden itibaren bu iki kabile arasında kuvvetli bir dayanışma sağlamıştır. Özellikle İslâm öncesinde ve Mekke’nin fethine kadar geçen sürede Hüzeyl’in Kureyş’in siyasî nüfuzu altında kaldığı görülür.

Hüzeyl’in iki oğlu Sa‘d ve Lihyân vasıtasıyla Sa‘d b. Hüzeyl ve Lihyân b. Hüzeyl adlarıyla iki büyük kola ayrılan Hüzeyl kabilelerinin Câhiliye dönemindeki yurtları Mekke’nin doğu ve batısındaki dağlık bölgeler, Tâif’in batısından Cidde’ye uzanan bölge ve Medine yönünde Batn-Mar (bugünkü adıyla Vâdîfâtıma) vadisinde yer alan Nahletü’ş-Şâmiyye ve Nahletü’l-Yemâniyye idi; bunların birincisinde yaşayanlara Hüzeylü’ş-Şâm, ikincisinde yaşayanlara Hüzeylü’l-Yemân deniliyordu. Topraklarının çoğunluğu Serât sıradağlarının vadi ve yamaçlarından ibaret olan ve Hüzeyl kabilesine nisbetle Serâtü Hüzeyl diye adlandırılan, konumu ve verimliliği dolayısıyla da “Kalbü’l-Hicâz” denilen bu bölge başlangıç tarihi bilinmemekle birlikte çok eskiden beri Hüzeyl’e aitti. Benî Hüzeyl’in yurduna sınır bölgelerde ise Kureyş, Süleym, Kinâne, Fehm ve Advân kabileleri oturuyordu. Benî Hüzeyl Mekke yakınında, kaynakların Arafat sınırları içinde gösterdikleri Vasîḳ vadisinde kurulan Zülmecâz adlı bir panayıra da sahip bulunuyordu. Kureyş-Hüzeyl ilişkilerinin önemli bir boyutunu gösteren ve Câhiliye döneminde çok ünlü olan bu panayır hac ayı zilhiccenin başında kurulur, terviye gününe kadar devam ederdi.

Benî Hüzeyl hakkında klasik kaynaklarda çok az bilgi bulunmaktadır. Bu bilgi azlığı İslâm dönemi için de söz konusudur ve Mekke’ye yakın oturduğu halde Mekke tarihçilerinin bu kabileden çok az bahsetmeleri dikkat çekici bir durumdur. Mekke tarihçisi Ezrakī, Kureyş kabilesi Kâbe ve Mekke yönetimini eline geçirince onu kıskanan Benî Hüzeyl’in Yemen hükümdarı Tübba‘ Es‘ad Kâmil’i (Ebû Karîb) şehrin üzerine yürümeye ve Kâbe’yi yıkmaya teşvik ettiğini söyler. Ancak Hüzeyl liderlerinin bu işi, adı geçen hükümdarı ortadan kaldırmak amacıyla yaptıklarını bildiren rivayetler de vardır. İbn İshak’tan nakledilen bir rivayete göre bu hükümdara karşı düşmanca duygular besleyen Hüzeylli kabile reisleri, Kâbe’ye kötü niyetle dokunan ve onun yakınında fitne fesat çıkaran kimselerin helâk edildiklerini bildikleri için onu Kâbe’yi yıkmaya ve orada saklanan kıymetli eşyaları ele geçirmeye kışkırtmışlardır. Ancak işin başında bundan hoşlanan hükümdar, danıştığı yahudi âlimlerinin Kâbe’yi yıkanın felâkete uğrayacağını ve bu işin kendisini ortadan kaldırmak için kurulan bir tuzak olduğunu söylemeleri üzerine onları öldürtmüş ve ardından Mekke’yi ziyarete giderek Kâbe’ye tâzimde bulunup üzerine tarihte ilk defa değerli bir örtü örtmüştür (İbn Hişâm, I, 24). Putperest Araplar’ın Kâbe’ye verdikleri değer ve gösterdikleri saygı göz önüne alındığında bu ikinci rivayet daha mâkul görünmektedir. Nitekim Benî Hüzeyl, Fil Vak‘ası sırasında da Kâbe’yi korumak için çalışan kabilelerle birlikte hareket etmiş ve kötü niyetinden vazgeçmeyen Ebrehe’yi Mekke’den uzaklaştırabilmek için politik yollar denenirken öncüler arasında yer almıştır. Kureyş adına Ebrehe’ye giden Abdülmuttalib’in yanındaki iki kabile reisinden birinin Hüzeylli olduğu bilinmektedir.

Benî Hüzeyl Câhiliye döneminde bazı Arap kabile savaşlarına karışmıştır. Tarihçiler bunlardan ikisi hakkında bilgi vermekte ve Yevmü’l-Cürüf denilen savaşta Hüzeyl’e mensup Benî Muâviye’nin Benî Süleym’in saldırısına mâruz kaldığını, Yevmü’l-Bevbâ (Yevmü’l-Müleyh) denilen savaşta ise Hevâzin’den Mâlik b. Avf’ın baskın yapıp Hüzeyl’in Benî Lihyân kolundan bir kabileyi esir aldığını, onun peşine düşen Hüzeyloğulları’nın Müleyh’te esirlerini kurtardıklarını söylemektedirler.

İbnü’l-Kelbî, Hz. İbrâhim’in nesli arasında babalarının dinini bırakarak ilk defa puta tapanların Hüzeyloğulları ve taptıkları putun da Ruhât mevkiindeki Süvâ‘ olduğunu söyler. Ancak eserinin bir yerinde bu mevkiin Medine yakınındaki Yenbu‘da, diğer bir yerinde ise Batn-ı Nahle’de bulunduğunu kaydetmiştir. Hüzeyl’in Mekke yakınlarında yaşadığı dikkate alındığında ikinci rivayetin daha isabetli olduğu anlaşılmaktadır. Süvâ‘ın bekçileri Hüzeyl’in ana kollarından Lihyânoğulları idi ve bu puta Kinâne, Müzeyne, Amr b. Kays Aylân kabileleri de taparlardı. Bazı tarihçilere göre Hüzeyl’in Huzâa kabilesiyle ortak bir putu bulunuyordu. İbnü’l-Kelbî, Araplar’ın en eski putu olarak takdim edip bütün Araplar’ın tapındığını belirttiği bu Menât putunun bekçilerinin de Hüzeyl olduğunu söyler. Ancak Ezrakī bu putun bakıcılarının Ezd ve Gassân kabileleri olduğu görüşündedir. Hüzeyl kabilesi mensuplarının bakımını üstlendikleri bu putlar yanında Araplar’ın diğer büyük putlarına da taptıkları bilinmektedir.

Benî Hüzeyl, Kureyşliler’le Resûlullah arasında cereyan eden mücadele ve çatışmalarda daima müşrik akrabalarının yanında yer almıştır. Uhud Gazvesi’nden sonra Lihyânoğulları’nın reisi Hâlid b. Süfyân (veya Süfyân b. Hâlid), Hz. Peygamber’e karşı bir saldırı hazırlığına girişerek komşu kabilelerden de asker toplamaya başlamıştı. Ancak Resûlullah bu saldırı hazırlıklarını duyunca hemen gerekli tedbirleri aldı ve Abdullah b. Üneys el-Cühenî’yi Hâlid b. Süfyân’ı ortadan kaldırmakla görevlendirdi. Abdullah’ın tek başına onu pusuya düşürerek öldürmesiyle de bu saldırı ihtimali ortadan kalktı. Bu gelişme Benî Lihyân’ın müslümanlara karşı düşmanlığını daha da arttırmış olmalıydı. Nitekim bu olaydan yaklaşık bir ay sonra Hz. Peygamber tarafından Adal ve Kāre kabilelerine İslâm’ın esaslarını öğretmek üzere gönderilen altı kişilik heyeti pusuya düşürdüler. Kendilerine ait Recî‘ suyu civarında gerçekleştirdikleri bu baskında söylediklerine göre amaçları bu müslümanları esir edip Bedir ve Uhud gazvelerinde yakınları ölen Kureyşliler’e satmaktı. Onlar teslim olmayınca üzerlerine saldırdılar, dördünü öldürüp diğer ikisini yakalayarak Mekke’ye götürdüler ve intikam almayı bekleyen ailelere sattılar; bu iki müslüman da kısa süre sonra Mekkeliler tarafından öldürüldü. Bir savaş sebebi teşkil eden bu saldırı ve katliam dolayısıyla Hz. Peygamber Benî Lihyân Gazvesi adı verilen bir sefer düzenledi. Ancak onun 200 sahâbî ile birlikte gelişini önceden haber alan Lihyânoğulları dağlara çekildiler ve topraklarında iki gün kalan Resûlullah geri döndü. Hüzeyl’in Hz. Peygamber’e karşı beslediği düşmanlık Mekke’nin fethine kadar devam etti. İslâm ordusunun şehre girişi sırasında, Hâlid b. Velîd’in emrindeki birlik üzerine Handeme dağının eteklerinde saldırı düzenleyenler arasında Hüzeylli gençler de vardı ve bu çatışmada öldürülen müşriklerden dördü onlardandı (Vâkıdî, II, 826).

Mekke’nin fethinin ardından Kureyş kabilesi gibi Benî Hüzeyl de kısa süre içinde İslâm’a girdi ve Ruhât’taki putları Süvâ‘ Amr b. Âs, Müşellel’deki Menât ise Sa‘d b. Zeyd tarafından ortadan kaldırıldı. Hüzeyl kabilesinin toptan ihtidâsı bu kadar geç gerçekleşmekle birlikte, aralarında Sa‘d b. Hüzeyl koluna mensup Abdullah b. Mes‘ûd gibi davetin ilk günlerinde müslüman olanlar da vardı. İbn Hazm’ın verdiği, şairler dışında bu kabileden yetişen meşhurların yer aldığı ve aralarında tarihçi Mes‘ûdî’nin de bulunduğu listedekilerin tamamına yakını, İbn Mes‘ûd ile yine onun gibi ilk müslümanlardan olan kardeşi Utbe’nin neslindendir. Özellikle bunlardan Utbe’nin torunu Ubeydullah b. Abdullah tâbiîn döneminde Medine’de yetişen en büyük âlimlerdendi. Mağribli kıraat âlimi Ebü’l-Kāsım el-Hüzelî Yûsuf b. Ali b. Cübâre de bu kabileden şair sahâbî Ebû Züeyb el-Hüzelî’nin soyundandır.

Benî Hüzeyl’e mensup kabilelerden bazıları, Hulefâ-yi Râşidîn ve Emevî dönemlerinde gerçekleştirilen fetihler sırasında Suriye, Mısır ve Kuzey Afrika gibi çeşitli bölgelere dağılmışlardır; Suriye’de Selemiye, Mısır’da İhmîm, Tunus’ta Bâce yerleştikleri merkezlerin başında gelmektedir. Bu arada komşu kabilelerle girdikleri mücadeleyi kaybederek asıl yurtlarının bir kısmını onlara bırakmak zorunda kalmışlardır. Hemdânî, III. (IX.) yüzyılın sonlarına doğru Abbâsîler’in Mekke valisi -muhtemelen Türk asıllı- Uc b. Şâh (Uc b. Sâc) tarafından desteklenen Benî Sa‘d’ın Benî Hüzeyl’i yerinden sürüp çıkardığını kaydeder (Ṣıfatü Cezîreti’l-ʿArab, s. 323). Valinin verdiği desteğin sebebi, muhtemelen Hüzeylîler’in, yurtlarından geçen hac yolu için tehlike oluşturmalarıdır. Çünkü bu kabile hacı kafilelerine saldırılarıyla tanınmıştı ve onlardan korkan hacılar sahilden giden sıkıntılı yolu, Serât dağının doğusundan giden daha serin ve rahat yola tercih ediyorlardı. Benî Hüzeyl, sonraları da Merrüzzahrân’ı Benî Harb’e bırakmak zorunda kaldı ve uzaklaştırıldığı bu bölge yüzünden iki taraf arasında IV. (X.) yüzyılda da şiddetli çatışmalar meydana geldi (Âtik b. Gays el-Bilâdî, Ḳalbü’l-Ḥicâz, s. 32-33). Bu göçlere ve bazı topraklarının komşu kabilelerin eline geçmesine rağmen Benî Hüzeyl, günümüze kadar Câhiliye dönemindeki asıl yurdunda oturmaya devam etmiştir. Kaynaklarda bölgede kalan Hüzeyllilerin isimleri, Mekke halkıyla ilişkilerini sürdürmelerine rağmen çok nâdir olarak ve yine savaşçılık kabiliyetleri sebebiyle geçmektedir. Meselâ tarihçi Arîb b. Sa‘d’ın bildirdiğine göre Bahreyn Karmatîleri’nin en güçlü lideri Ebû Tâhir el-Cennâbî, 317 (930) yılında 8 Zilhicce (12 Ocak) terviye günü Harem-i şerif’i basarak Kâbe’nin kapısını kırıp içindeki mücevheratı yağmaladıktan sonra altın oluğu sökmek için üstüne çıktığında, Ebûkubeys dağına yerleşmiş olan Hüzeyl okçuları tarafından ok yağmuruna tutulmak suretiyle aşağı indirilmiştir (Ṣılatü Târîḫi’ṭ-Ṭaberî, XI, 119).

Johann Ludwig Burckhardt, Benî Hüzeyl’in XIX. yüzyıldaki durumu hakkında bilgi verirken bölgenin en iyi nişancılarının bu kabileden çıktığını, cesaretleriyle ünlü Hüzeyl savaşçılarının Vehhâbîler’le savaştıklarını, ancak 300 adamlarını kaybettikten sonra teslim olduklarını söyler. Doughty ise eski yolu takiben Tâif’ten Cidde’ye giderken bu kabile mensuplarıyla karşılaşmış ve vücut yapıları hakkında açıklamalarda bulunmuştur. Philby de onlarla aynı güzergâhta görüşmüş, nasıl zor bir hayat yaşadıklarını anlatırken de yünden örülmüş bot şeklinde kalın çorap giydiklerini, kısa boylu olduklarını, arıcılık, koyun beslemek ve sulamaya müsait teraslarda ziraat yapmak gibi işlerle uğraştıklarını belirtmiş, zor arazi şartlarına uygun, tepelere keçi gibi tırmanan bir cins deve yetiştirdiklerinden de bahsetmiştir. Bugün de kabile mensupları, yurtlarının kuzeyinde veya güneyinde yaşamalarına göre eskiden olduğu gibi Hüzeylü’ş-Şâm ve Hüzeylü’l-Yemân adlarıyla tanınmaktadır. Tâif’in batısında kalan Kerâ dağlarındaki beldeler en önemli yerleşim merkezleridir. Eski Tâif-Mekke yolunun Yemeniye vadisinden ayrıldığı noktadaki Zeyme vahası bu merkezlerin başında gelir. Mekke’nin dış mahallelerinden Meâbide’de oturanların çoğu Hüzeylli olup hurma, tahıl ve hayvan ticaretiyle uğraşırlar.

Benî Hüzeyl Arap kabileleri arasında şairleriyle ün yapmıştır. Hassân b. Sâbit en iyi şairlerin Hüzeyl’den çıktığını, İbn Sellâm el-Cumahî de en iyi Hüzelî şairin tartışmasız Ebû Züeyb olduğunu söylemiştir. İbn Hazm bu kabileden yetmişin üzerinde şair yetiştiğinden bahseder ve en ünlülerinin adlarını sayar (Cemheretü ensâbi’l-ʿArab, s. 185, 186). İbn Kuteybe ise Hüzeyl’den on şairi zikre değer bulmuş ve şiirlerinden bazı örnekler vermiştir (eş-Şiʿr ve’ş-şuʿarâʾ, s. 653-670); bunlar Ebû Züeyb, Mütenahhil, Ebû Hırâş Huveylid b. Mürre, Mâlik b. Hâris ve kardeşi Üsâme, Ümeyye b. Ebû Âiz, Sahr el-Gay, Ebü’l-İyâl ve Ebû Kebîr’dir. Bu şairlerden ömürlerini tamamen Câhiliye’de geçirenler azdır; çoğu muhadramûndan olup İslâmî dönemi de idrak etmiştir. Bunlardan ölümü ilk tebliğ yıllarına rastlayan Ebû Kebîr’in İslâm’a girip girmediği kesin şekilde bilinmezken Ebû Hırâş Huveylid’in hayli ilerlemiş bir yaşta müslüman olduğu nakledilmektedir.

Arap dilci ve nahivcileri bu kabilenin dilini nâdir birkaç kabilenin dili yanında fasih ve güvenilir bulmuşlar, şiirlerini örnek olarak zikretmişlerdir (istişhâd). Genel kanaate göre klasik Arapça’nın esas unsurlarını, Medine yakınlarından Hîre’nin kuzeyine ve Mekke’nin biraz güneyinden Bahreyn körfezine çekilecek iki hat arasında kalan bölgede yaşamış Kays, Temîm, Hüzeyl, Tay ve Kureyş kabilelerinin lehçeleri vermiştir (Blachère, s. 71). Lugat âlimleri, dil çalışmaları için seçtikleri bazı bedevî kabilelerinin yanında Benî Hüzeyl’in yurduna da giderlerdi. Bunların en meşhuru olan İmam Şâfiî’nin Hüzeyl şairlerinin 10.000 beytini i‘rabı ve garîbi ile ezbere bildiği nakledilmektedir (Süyûtî, I, 160); meşhur şair Asmaî de ondan bu şiirleri okumuştur (İbn Hallikân, Vefeyât, IV, 163). Hüzelî şairlerin şiirlerine özel bir önem verilmiş ve bunlar dil çalışmalarının başından itibaren rivayet edilmiştir. Şiir râvilerinin büyüklerinden olan Ebû Saîd es-Sükkerî (ö. 275/888), bu şairlerin şiirlerini Dîvânü şuʿarâʾi Hüẕeyl adlı bir divanda toplamış ve şerhetmiştir. Divanın ilk neşirleri Avrupa’da şairlere göre bölüm bölüm yapılmış (İA, XI, 93), eserin tamamı ise 1965 yılında Dârü’l-kütübi’l-Mısriyye idaresi tarafından Dîvânü’l-Hüẕeliyyîn adı altında, kütüphanelerinde bulunan nüsha esas alınarak ve eski neşirlerle bunlardaki notlar ve Sükkerî’nin şerhi de göz önünde tutularak neşredilmiştir (I-III, Kahire 1965). Eserde Hüzeyl’e mensup 120 şaire ait 380 parça şiir yer almaktadır.

BİBLİYOGRAFYA
İbn İshak, es-Sîre, s. 30, 38; İbnü’l-Kelbî, Kitâbü’l-Esnâm, s. 28, 30, 50; Vâkıdî, el-Meġāzî, II, 826-827, 870; III, 924; İbn Hişâm, es-Sîre2, I, 24, 50, 170, 267-268, 279-280; Ebû Ubeyd, Kitâbü’n-Neseb (nşr. Süheyl Zekkâr), Beyrut 1989, s. 229-230; İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt, II, 136, 146; III, 150; Arîb b. Sa‘d, Ṣılatü Târîḫi’ṭ-Ṭaberî (Taberî, Târîḫ [Ebü’l-Fazl] içinde), XI, 119; İbn Kuteybe, eş-Şiʿr ve’ş-şuʿarâʾ, s. 653-670; a.mlf., el-Maʿârif (Sâvî), s. 65, 269; Belâzürî, Ensâb, XI, 209, 211, 242, 254-257; Taberî, Târîḫ (Ebü’l-Fazl), I, 567; II, 107-109, 133-134, 538; III, 66; Hemdânî, Ṣıfatü Cezîreti’l-ʿArab (nşr. Muhammed b. Ali el-Hivâlî), Riyad 1977, s. 323; İbn Habîb, el-Muḥabber, s. 114, 267; İbn Hazm, Cemhere (nşr. E. L. Provençal), Kahire 1948, s. 185, 186; Bekrî, Muʿcem, I, 88, 90, 284, 376; II, 1185; , XI, 209, 211, 242, 254-257; Yâkūt, Muʿcemü’l-büldân, I, 449; III, 107; IV, 313; V, 205; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, II, 167, 260; İbn Hallikân, Vefeyât, III, 115, 166; IV, 163; Nüveyrî, Nihâyetü’l-ereb, II, 349; İbn Kayyim el-Cevziyye, Zâdü’l-meʿâd, II, 158, 172; İbn Haldûn, el-ʿİber, II, 319; Kalkaşendî, Nihâyetü’l-ereb (nşr. İbrâhim el-Ebyârî), Beyrut 1984, s. 387; a.mlf., Ḳalâʾidü’l-cümân (nşr. İbrâhim el-Ebyârî), Beyrut 1982, s. 133; Süyûtî, el-Müzhir, I, 160, 211, 222; II, 129, 333, 458-459, 483; R. Blachère, Histoire de la littérature arabe, Paris 1966, s. 71, 130, 261, 280-281, 286, 287, 290, 348, 444, 600, 601; Kehhâle, Muʿcemü ḳabâʾili’l-ʿArab, Beyrut 1388/1968, I, 1213-1215; Cevâd Ali, el-Mufaṣṣal, IV, 534 vd.; Nihad M. Çetin, Eski Arap Şiiri, İstanbul 1973, s. 45; Âtik b. Gays el-Bilâdî, Muʿcemü ḳabâʾili’l-Ḥicâz, Mekke 1403/1983, s. 453, 454, 547-548; a.mlf., Ḳalbü’l-Ḥicâz, Mekke 1405/1985, s. 13, 18, 32-33; Hamd b. İbrâhim el-Hakîl, Kenzü’l-ensâb, Riyad 1413/1993, s. 223-225; J. Schleifer, “Hüzeyl”, İA, V/1, s. 665-666; Nihad M. Çetin, “Sükkerî”, a.e., XI, 93; G. Rentz, “Hud̲h̲ayl”, EI2 (Fr.), III, 559-560; Rahmi Er, “Ebû Züeyb el-Hüzelî”, a.e., X, 272.
Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 1999 yılında İstanbul'da basılan 19. cildinde, 70-72 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde okumak ister misiniz?
BAŞKA BİR MADDE GÖSTER