HÛZİSTAN - TDV İslâm Ansiklopedisi

HÛZİSTAN

خوزستان
Müellif:
HÛZİSTAN
Müellif: RECEP USLU
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
Baskı Tarihi: 1998
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 19.09.2020
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/huzistan
RECEP USLU, "HÛZİSTAN", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/huzistan (19.09.2020).
Kopyalama metni
Çöl görünümlü yaylalarında dolaşan bedevî Arap kabilelerinden dolayı İranlılar’ın 1925’e kadar “Arabistan” dedikleri Hûzistan’ın batısında Irak, güneyinde Basra körfezi, kuzeyinde Zagros sıradağları yer alır; Îlâm (Kirmanşâhân), Luristan (Hürremâbâd), Çehârmahal, Bahtiyârî, İsfahan ve Fars bölgeleriyle çevrilidir. Kuru ve yakıcı kuzeybatı rüzgârı ile sıcak ve rutubetli güneydoğu rüzgârı ve geniş bataklıklar bölgede hayatı olumsuz yönde etkiler. Burada Kerha, Âbıdîz, Kârûn (Ahvaz Düceyli), Cerrâhî ve Hindicân (Hindiyân) adlı nehirler vardır. Bunlardan İran-Irak sınırındaki Huveyze bataklıkları vasıtasıyla Dicle’ye ulaşan Hûzistan çiftçilerinin çokça yararlandıkları Kerha ile Ahvaz yakınlarında birbirine karışan Âbıdîz ve Kârûn Zagros dağlarından doğar. Kârûn’un kollarından suyu tuzlu Cerrâhî ile Şîraz’ın kuzeyinden gelerek körfeze dökülen Hindicân önemsiz sayılır. Sulama için ayrıca su kanalları ve bentler yapılmıştır. İdarî bölünmede İran’ın yirmi dört eyaletinden (ustan) biri olan Hûzistan’a Bihbehân, Abadan, Endîmeşk, Ahvaz, Îzeh (Eyze, Îze, Îzec), Deştâzâdgân, Bendermâhşehr, Hürremşehr, Dizfûl, Râmhürmüz, Şâdgân, Şüşter (Tüster) ve Mescidisüleyman illeri (şehristan) bağlıdır.

Bölgeyi Uxii toprakları diye adlandıran Strabon gibi Grek coğrafyacıları ile birçok İslâm coğrafyacısı Hûzistan’ın tarih boyunca değişen bölge sınırlarını farklı şekillerde kaydeder. Hamdullah el-Müstevfî’ye göre Hûzistan’ın merkezi Şüşter idi ve burada bir kısmı günümüzde mevcut olmayan veya değişik adlarla anılan Sûs, Errecân (Ergân), Sûkulehvâz (Ahvaz), Mehrûbân, Huveyze (Hûzkân), Cündişâpûr, Askerimükrem, Devrek, Tîb, Kurkûb, Cübbâ, Hısnımehdî, Muhammere (Hurremşehr) gibi şehirler vardı (Nüzhetü’l-ḳulûb, s. 109). Müslümanların bölgeyi fethetmesi sırasında yerli halkın Hûzî dilini konuştuğu ve Hûzistan adının bu sebeple verildiği belirtilir. Bu dilden kalma bazı kelimelerin halen Dizfûl lehçesinde yaşadığı ileri sürülmektedir (EIr., VII, 351). Yapılan arkeolojik kazılardan Prehistorik çağlardan itibaren iskân gördüğü anlaşılan Hûzistan tarihî dönemlerde müslümanların gelişine kadar sırasıyla Elâmlılar, Sumerler, Akkadlar, Gutiler, Bâbilliler, Asurlular, Medler, Persler (Ahamenîler), Grek-Makedonlar, Parth-Arsakiler (Eşkâniyân) ve Sâsânîler’in idaresinde kaldı. Bölge Sâsânîler’in Nimrûz eyaletinin sınırları içinde yer alıyordu. Romalılar’ın zulmünden kaçan hıristiyanlar buraya sığınmış ve Beyt-i Huzâye adını verdikleri bir cemaat oluşturmuşlardı. I. Şâpûr, hiçbir zaman Hûzistan’a kadar gelemeyen Romalılar’la yaptığı bir savaşta aldığı esirlerle birlikte bir kısım halkı bu bölgeye yerleştirmiş ve Cündişâpûr şehriyle Şüşter bendi bu sırada imar ve inşa edilmiştir.

Hûzistan bölgesi, 17 (638) yılından itibaren Kârûn nehri boyunca ilerleyerek önce Ahvaz’da, daha sonra Şüşter’de Hürmüzân’ı yenen Basra Valisi Ebû Mûsâ el-Eş‘arî idaresindeki İslâm ordusu tarafından fethedildi (19/640). Bölgedeki Hâricîler’in yoğunluğu sebebiyle Emevîler Ahvaz’ı onlara karşı bir üs olarak kullandılar. Haccâc b. Yûsuf’un gönderdiği Mükrem b. Muâviye adındaki kumandanın Ahvaz yakınlarında kurduğu ordugâh daha sonra “Askerimükrem” adıyla anılan bir şehir haline geldi. Yine Abdurrahman b. Muhammed b. Eş‘as 82 (701) yılında Hûzistan’da Haccâc’ın ordusuna yenildi. Cenâhiyye hareketinin lideri Ca‘fer-i Tayyâr’ın ahfadından Abdullah b. Muâviye’nin (ö. 129/746-47) kısa bir süre idaresi altına aldığı yerlerden biri de Hûzistan’dı. Emevîler’den sonra Abbâsîler’in eline geçen bölge 196’da (812) Tâhir b. Hüseyin tarafından zaptedildi. IX. yüzyılın sonlarında Ahvaz merkez olmak üzere Zenc isyanı çıktı. İsyanın bastırılmasının ardından Ya‘kūb b. Leys es-Saffâr, Hûzistan’ın kuzey kısımlarını işgal edip Cündişâpûr’u başşehir ilân etti (264/877). Râzî-Billâh zamanında (934-940) Berîdîler’in elinde bulunan Hûzistan 334’te (945) Muizzüddevle (Ahmed b. Büveyh) tarafından alındı. Bu zat Askerimükrem’de bir darphâne kurdurmuştu. Bu dönemde Râmhürmüz, Errecân, Sûs, Şüşter, Ahvaz şehirlerinde bulunan darphânelerden de istifade edilmiş, Abbâsîler ve Büveyhîler burada sikke bastırmışlardır. İzzüddevle Râmhürmüz şehrine önem verdi. Bahâüddevle ile Samsâmüddevle arasında meydana gelen sürtüşme sonunda Samsâmüddevle burayı hâkimiyetine aldı (383/993).

Tuğrul Bey 447’de (1055) Büveyhîler’in bölgedeki hâkimiyetine son verdi. Selçuklu döneminde Hasan Sabbâh’ın adamları Hûzistan’ın kuzeyindeki Zagros dağlarında bulunan müstahkem kaleleri ele geçirdiler. Büyük Selçuklu Hükümdarı Berkyaruk zamanında (1092-1104) Türkmenler’den Porsukoğulları gelip buraya yerleştiler (CHIr., V, 112). İsmâilîler’in bölgedeki ve özellikle Errecân’daki faaliyetlerine 1116’da son verilebildi (Hodgson, s. 97). Sultan Sencer, Sâve savaşından (1119) sonra birçok yeri ve bu arada Hûzistan’ı Irak Selçukluları’nın başına getirdiği yeğeni Sultan Mahmûd b. Muhammed Tapar’a bırakmıştı. Onun ölümünün ardından (1131) başlayan taht kavgaları sırasında Selçuk Şah’ın atabegi Karaca Sâkî Fars ve Hûzistan’a hâkim oldu. Daha sonra Selçuk Şah’ı esir alan Emîr Boz-aba bir süre Hûzistan’ın idaresini ele geçirdiyse de sonunda yakalanarak idam edildi ve bölge tekrar Irak Selçukluları’nın hâkimiyetine girdi.

Moğol istilâsından sonra İlhanlı Hükümdarı Abaka Han, Hûzistan’ı Luristan Atabegi I. Yûsuf Şah’a iktâ olarak verdi. Orta Asya seyahatinden dönen İbn Battûta Hûzistan’a uğrayarak Abadan, Mâcûd (Bendermâhşehr), Râmûz (Râmhürmüz), Şüşter, Îzeh üzerinden İsfahan’a gelmiştir (727/1327). Lur-ı Kûçek bölgesinde hüküm süren Hurşîdîler’den Melik İzzeddin’in Fars valisi Muhammed Sultan hâkimiyetini Luristan’dan Hûzistan’a kadar genişletti (798/1396). Hûzistan kaleleri 811’de (1408) Celâyirliler tarafından zaptedildi. Bölgede bir müddet hüküm süren Akkoyunlular’ın dağılmasının ardından Hûzistan bir Şiî Arap kabilesi olan Müşa‘şa‘lar’ın eline geçti. Ahvaz, Dizfûl ve Şüşter’i hâkimiyetlerine alan Müşa‘şa‘lar’ın yaklaşık yetmiş yıl süren bağımsızlıkları, Safevî Hükümdarı Şah İsmâil’in 1508’de Bağdat seferi sırasında sona erdiyse de Safevîler bu bölgeyi kendilerine bağlı kalmak şartıyla yine onların idaresine bıraktılar. Bundan sonra Hûzistan, Osmanlılar’la Safevîler arasında devamlı el değiştiren bir sınır bölgesi oldu. Bölgede ilk ciddi Osmanlı hâkimiyeti, 1534-1535 kışında Hemedan ve Basra’ya kadar giden Kanûnî Sultan Süleyman’ın Irakeyn Seferi sırasında buradaki Arap kabilelerinin biat etmesiyle gerçekleşti. Nişancı Celâlzâde Mustafa Çelebi Basra, Katîf, Bahreyn adalarıyla birlikte Müşa‘şa‘ topraklarının da tahririni yaptırdı (Tabakātü’l-memâlik, vr. 272b). Osmanlı kaynaklarında bu bölgeye Diyârımüşa‘şa‘ da denilmiştir.

1551’de Müşa‘şa‘ Emîri Seccâd’ın, Dizfûl’e gelen Şah I. Tahmasb’a bağlılığını bildirmesine rağmen bölgenin önemli bir kısmında Osmanlı hâkimiyeti sürdü. Basra-Bağdat ticaret yolunun emniyeti bakımından buraya önem vermeye başlayan Osmanlılar’ın 1578 harekâtı sırasında bir mektupla itaat arzeden Emîr Seccâd onlara taraftar gözüktü. Bunun üzerine ülkesi bir ahidnâme ile kendisine sancak olarak bırakıldı. Fakat Seccâd’ın itaati uzun sürmedi ve 1583’te iyice karışan bölgeye Bağdat Beylerbeyi Elvendzâde Ali Paşa idaresinde kuvvet gönderildi. 1587’de Cigalazâde Sinan Paşa’nın Dizfûl seferi başarılı geçtiyse de Şah Abbas kısa sürede etkisini yeniden hissettirdi. Hûzistan uzun süre Safevîler’in kontrolünde kaldı ve zaman zaman doğrudan doğruya merkezden gönderilen valiler tarafından yönetildi. XVII. yüzyılın sonlarında Müşa‘şa‘ Emîri Ferecullah Han, Basra’yı ele geçiren Benî Müntefık kabilesinden Şeyh Mâni‘e galib gelerek kendini Basra hâkimi ilân etti. Ardından da anlaşmazlığa düştüğü İran Şahı I. Hüseyin’e karşı Osmanlılar’ın tarafına geçti; ancak Safevîler bölgedeki tesirlerini sürdürdüler. Bağdat Valisi Daltaban Mustafa Paşa takviye kuvvetleriyle 1701’de Basra’yı aldıktan sonra Bağdat valileri Hûzistan’a hâkim olmaya çalıştılar. İran’da kurulan Afgan hâkimiyeti sırasında 1727’de yapılan antlaşma ile Hûzistan Osmanlılar’a bırakıldıysa da Nâdir Şah bölgeyi geri aldı ve buraya merkezden bir vali göndererek kontrolü sağladıktan sonra Müşa‘şa‘ ailesini iş başından uzaklaştırdı (1737).

XVIII-XIX. yüzyıllarda Hûzistan Osmanlılar’la İranlılar arasında el değiştirirken burada yaşayan kabileler arasında da güç değişikliği oldu. Müşa‘şa‘ kabilesinin gücü XVII. yüzyılda zirvede iken kontrolü altındaki topraklar genişleyince kabileden pek çok aile merkezden ayrılarak sınır bölgelerine gitmişti. Öte yandan Dicle nehri kıyıları boyunca göçebe olarak yaşayan Benî Lâm kabilesinden büyük bir grup 1788-1846 yıllarında tedrîcen Hûzistan’a göç etti. Ayrıca Basra’da yaşayan Arap kabilelerinden Benî Müntefık’ın bir kısmı 1812 yılında Ahvaz çevresine yerleşti. XIX. yüzyılda Benî Kâ‘b Hûzistan’ın en nüfuzlu kabilesi haline geldi ve Müşa‘şa‘ kabilesinin yerini aldı. Sınır boylarındaki Arap aşiretleri ve konar göçer ahali bazan Osmanlı hükümetine, bazan da İran hükümetine vergi vermek suretiyle kendilerini baskılardan koruyabiliyorlardı. Kaçar hânedanından Feth Ali Şah Hûzistan’ı ikiye ayırarak Şüşter, Dizfûl ve Ahvaz’ı içine alan kuzey kısmını Kirmanşah Valisi Muhammed Ali Mirza Devletşah’ın, Râmhürmüz şehrinin bulunduğu güney kısmını ise Fars valisi olan oğlu Hüseyin Ali Mirza’nın idaresine bıraktı. İranlılar 1837’de Herat’ı muhasara edince Osmanlılar da Hûzistan’a girdiler ve Muhammere ile Abadan’ı ele geçirdiler. Daha sonra Rus ve İngilizler’in baskısıyla 1847’de yapılan Erzurum Antlaşması sonucu Şattülarap Osmanlılar’da kalmak üzere bu yerler Kaçarlar’a bırakıldı. Sınır çalışmalarında görevlendirilen Mehmed Emin Derviş Paşa (Kimyager), Hûzistan ve aşiretleri üzerine yaptığı araştırmaların neticesini bölge halkının nüfus bilgilerini de içeren raporuyla birlikte 123 bentlik bir lâyiha halinde Osmanlı Devleti’ne sundu (1852). Bölgeyi korumaya yönelik bu çalışmalara rağmen 1856’da Kaçarlar’la anlaşan İngiliz kuvvetleri Hûzistan’a yerleşip ekonomik üstünlük elde ettiler. Nâsırüddin Şah zamanında Hûzistan’ın gelişmesi için bazı tedbirler alındı ve 1859’da ilk nüfus sayımı gerçekleştirildi. Nâsırüddin Şah, kendi adına nisbetle döneminde Bender Nâsırî denilen Ahvaz’ın imarına özen gösterdi. Bu arada bölgede İngiliz ve Fransızlar’ın arkeolojik kazı yapmalarına izin verdi. İngilizler 1888’de ondan aldıkları imtiyazla Kârûn nehri kıyısına yerleştiler.

İngilizler’in desteklediği Benî Kâ‘b’dan Muhammere şeyhi Haz‘al Han Hûzistan’da bağımsız bir Arap devleti kurmak için yoğun bir faaliyete başladı ve İngilizler’e çeşitli diplomatik önerilerde bulundu. 1913’te Abadan ve Basra’yı işgal eden İngilizler’e karşı İranlılar’ın bu petrol bölgesini koruyamadıklarını gören Osmanlı yönetimi, Irak’ta bulunan ordusunu Dağıstanlı Mehmed Paşa idaresinde Hûzistan’a sevketti. İngilizler pek çok yerden çekildilerse de Ahvaz’ı terketmediler. Bu arada Kaçar hânedanının zayıflamasından faydalanarak İngilizler’in Muzafferüddin Şah’a karşı destekledikleri Haz‘al Han bölgede bulunan hükümete bağlı bir kıta askeri katletti (Fahreddin Şevket, s. 146). 1925’te İran Savaş Bakanı ve Konsey Başkanı Rızâ (Şah) Pehlevî Hûzistan’a girerek Haz‘al Han’ın idaresine son verdi; aynı yıl şahlığını ilân edince bölgenin Arabistan olan adını Hûzistan’a, Kâ‘b kabilesinin idare merkezi Muhammere şehrinin adını da Hürremşehr’e çevirdi. Irak Devleti’nin kurulması üzerine, İran ile Osmanlılar arasında 1847 yılında Erzurum’da tesbit edilip 1913’te İstanbul’da tekrar onaylanan sınır antlaşması İran-Irak sınırı için de benimsendi (1937). Buna göre Şattülarap’ın İran kıyısı sınır olarak kabul edilmişti. Ancak 1969’da İran şahından gelen itiraz üzerine 1975’te Cezayir’de yapılan yeni bir antlaşma ile sınır Şattülarap suyunun ortasından geçirildi. 1980’de Irak antlaşmayı tek taraflı olarak feshedince aynı yıl İran-Irak savaşı başladı. Savaş süresince önemli bir sınır değişikliği yapılmadı; 1988’de ateşkes kararından sonra 1990 yılında taraflar arasında 1975 sınır antlaşması tekrar onaylanarak barış sağlandı.

Hûzistan’ın en eski şehirlerinden Sûs’ta yapılan arkeolojik kazılar, bölge ekonomisinin ilk dönemlerden itibaren çok canlı olduğunu ve burasıyla Mezopotamya arasında milâttan önce 5000’e kadar uzanan bir siyasî ve ticarî ilişkinin varlığını ortaya koymuştur (EIr., II, 298-300). Elâm Devleti’nin başşehri ve aynı zamanda Ege bölgesindeki Lidya’nın başşehri Sardeis’e kadar ulaşım sağlayan 2700 kilometrelik “kral yolu”nun başlangıç noktası olan Sûs’ta 1851’de İngilizler, 1885’te Fransızlar kazı yaparak aralarında galip Elâm krallarının ülkelerine götürdükleri ünlü “Naramsin steli” ve “Hammurabi kanunları dikilitaşı” gibi Mezopotamya eserlerinin de bulunduğu pek çok tarihî kalıntıyı ortaya çıkardılar. Dizfûl’de bugün de müslümanlar ve yahudiler tarafından ziyaret edilen Dânyâl peygamberin türbesi yer almaktadır (a.g.e., VI, 659). Mescidisüleyman, Errecân, Nûrâbâd, Ahvaz ve Mâliemîr başta olmak üzere daha birçok yerde bölgenin zengin tarihî geçmişini sergileyen çeşitli dönemlere ait harabeler görülür.

İslâm hâkimiyetine girdikten sonra da Hûzistan bölgesi ekonomik ve sosyal canlılığını korudu. Vâsıt ile Sûs arasındaki yol üzerinde bulunan Kurkûb halifelerin tırâz imalâthanelerinde dokunan yünlü, ipekli, pamuklu kumaşlarla meşhurdu. Mu‘tezile’nin merkezi olan Râmhürmüz’de Büveyhî Hükümdarı Adudüddevle bir çarşı inşa ettirmişti. Dizfûl’de I. (VII.) yüzyılda yapıldığı tahmin edilen sonraki dönemlerde yenilenmiş ve genişletilmiş bir mescidle Şüşter Mescid-i Cum‘ası ve yine Şüşter’deki sahâbeden Berâ b. Mâlik’e ve İmamzâde Abdullah’a (ö. 629/1232) ait türbeler İslâmî dönem için önemli yapılardır (geniş bilgi için bk. Îrânşehr, II, 1354, 1361, 1367).

Hûzistan’ın hareketli ve canlı iktisadî durumu XIII. yüzyıldan itibaren kabileler arasındaki çekişmeler, Moğol istilâsı, sürekli savaşlar, ticaret kervanlarının yağmalanması, yöre halkının göçebeleşmesi, sürekli ve emniyetli bir idarenin olmayışı gibi sebeplerle sönmeye başlamış, bunun neticesinde Cündişâpûr ve Sûs gibi şehirler tamamen terkedilmiştir. XX. yüzyılın başlarına kadar bölge harap bir durumdaydı ve insanlar birkaç önemli şehirde oturuyorlardı; ovalar göçebelerin merası haline gelmişti. Bugün Hûzistan’ın verimli arazilerinde yapılan ziraatla buğday, hurma, pirinç, pamuk, susam, fasulye, keten ve tütün yetiştirilmektedir.

1908’den itibaren İngilizler tarafından Mescidisüleyman ve Râmhürmüz civarında çıkarılmaya ve işlenmeye başlanan petrol bölge ekonomisinin canlanmasında büyük rol oynadı. Kısa zamanda şehirler arasında kara ve demiryolu bağlantıları kuruldu; bunun sonucunda da Râmhürmüz şehri Ahvaz, Şüşter, İsfahan, Fars yollarının kavşak noktasında bulunması sebebiyle Bahtiyârî ve Kûh-Gîlûye gibi aşiretlerin pazar yeri oldu. 1938’de İran’ı baştan başa kateden demiryolu Ahvaz ve Benderşahpûr’a kadar uzatıldı; ayrıca Ahvaz’a havalimanı yapıldı. Issız Abadan ve Bendermâhşehr petrole bağlı olarak hızla gelişti. Bendermâhşehr’in yakınına Benderşah (1979’dan sonra Bender-Türkmen) ve daha sonra da Benderşahpûr (1979’dan sonra Benderimamhumeynî) limanları inşa edildi. Hürremşehr önemli bir liman şehri haline geldi. Bihbehân’da petrol ve doğal gaz endüstrisine önem verildi. 1961’de Harg adasında derin su tanker terminali açıldı, 1962’de Âbıdîz nehri üzerine baraj ve hidroelektrik santralı yapıldı. Ahvaz’da Cündişâpûr Üniversitesi kuruldu. Bölge İran-Irak savaşı sırasında çok zarar görmekle beraber petrol sayesinde kısa sürede toparlanmıştır. Bugünkü Hûzistan halkı Arap, Fars ve Türkler’den oluşmaktadır. Dağlarda ekseriyetle İranî Lur aşiretleriyle (Feylî, Kûh-Gîlûye, Mâmesânî) kendilerini Tay kabilesinin ahfadı sayan Arap aşiretleri (Benî Kâ‘b, Benî Temîm, Benî Lâm, Benî Taraf) yaşamaktadır. Buraya göç etmiş Porsukoğlu ve Avşar Türkmenleri’nin bugünkü durumu bilinmemekle birlikte Şüşter bölgesinde Gündüzlü, Agaçârî kasabası civarında da Ağaçeri aşiretleri ve ayrıca çeşitli merkezlerde yerleşmiş birçok Türk bulunmaktadır. Kısmen Türkçe konuşan Ağaçeri ve Gündüzlü aşiretleri dışında (1966’daki nüfusları 10.000 kadar; bk. Bainbridge, s. 148) Hûzistan’la ilgili bir resimden Kaşkay Türkleri’nin de mevcudiyetleri öğrenilmektedir (Abdülhüseyn-i Saîdiyân, s. 517). Diğer taraftan Farsça konuşan kalabalık Bahtiyârî kabilesinin de aslen Türk olduğu tahmin edilmektedir. Halkın çoğunluğu Şiî inanışındadır; ancak az oranda Sünnî ve Huveyze dolaylarında Mandeî kabilelere de rastlanır. Dizfûl-Hürremâbâd yolu üzerindeki Şahzâde Ahmed Türbesi, bölgedeki eski dinlerden ve aşırı Şiîlik’ten etkilenen Ehl-i Hak mensupları için en önemli ziyaret yerlerinden biridir. Az sayıda yahudi ve hıristiyanın da bulunduğu (Îrânşehr, I, 581, 582) Hûzistan bölgesinin bugünkü yüzölçümü 66.532 km2 olup nüfusu 3.746.772’dir (1996; bk. The Middle East and North Africa 1997, s. 483).

BİBLİYOGRAFYA
Belâzürî, Fütûh (Fayda), bk. İndeks; Yâkūt, Muʿcemü’l-büldân, II, 404-405; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, bk. İndeks; Kalkaşendî, Ṣubḥu’l-aʿşâ (Şemseddin), IV, 340-345; Zekeriyyâ Kazvînî, Âs̱ârü’l-bilâd, Beyrut, ts. (Dâru Sâdır), s. 194, 232, 281, 302, 341, 358, 368, 417; Müstevfî, Nüzhetü’l-ḳulûb (Strange), s. 109-113; Celâlzâde, Tabakātü’l-memâlik, vr. 272b; Derviş Paşa [Mehmed Emin], Tahdîd-i Hudûd-ı Îrâniyye, İstanbul 1286; Delîlü’l-Ḫalîc (Tarih), III-V, tür.yer.; Rızâ Şah, Sefernâme-i Ḫûzistân, Tahran 1303 hş.; Fahreddin Şevket, İran, İstanbul 1923, s. 146; Tahran Ateşe Militerliği Raporu, Ankara 1928, s. 140-141; Ahmed-i Kesrevî, Târîḫ-i Pânṣadsâle-i Ḫûzistân, Tahran 1313 hş./1934; San‘an Azer [Mehmet Sadık Anan], İran Türkleri, İstanbul 1942, s. 12 ve sonundaki harita; R. Furon, İran (trc. Galib Kemali Söylemezoğlu), İstanbul 1943, s. 35-36; M. Ali Şüşterî, Târîḫ-i Coġrafyâ-yı Ḫûzistân, Tahran 1331 hş./1952; M. G. S. Hodgson, The Order of Assassins, The Hague 1955, s. 47, 76, 85, 97; Ahmed-i Hüseyn Adl, Âb u Hevâ-yı Îrân, Tahran 1339 hş./1960, s. 102 vd.; Bekir Kütükoğlu, Osmanlı-İran Siyâsî Münâsebetleri: 1578-1590, İstanbul 1962, s. 169-178; Îrânşehr, Tahran 1963, I, 581, 582, 754, 1223-1225; II, 1354, 1361, 1367; Hüseyin Emîn, Târîḫu’l-ʿIrâḳ fi’l-ʿaṣri’s-Selcûḳī, Bağdad 1385/1965, s. 19, 95, 102, 109, 160, 262; Fihrist-i Binâhâ-yı Târîḫî ve Emâkin-i Bâstânî-yi Îrân, Tahran 1966, s. 80-86; CHIr., I, tür.yer.; V, 112; Artuk, İslâmî Sikkeler Kataloğu, II, bk. İndeks; R. Ghirshman, Persia, London 1971, s. 30-31; Mihrâb-ı Emîrî, Ḫûzistân, Tahran 1350 hş./1971; E. Fodor - W. Curtis, Fodor’s Islamic Asia, The Hague 1974, s. 257 vd.; Ahmed-i İktidârî, Diyâr-ı Şehriyârân, Tahran 1975; a.mlf., Ḫûzistân u Kûhgilûye u Mâmesânî, Tahran 1359 hş./1980; a.mlf., “Behbahân”, EIr., IV, 94-96; Hudarî, Muḥâḍarât: Ümeviyye, s. 221 vd.; A. V. Pope, A Survey of Persian Art, Tahran 1977, I, 696-701; II, 1227-1230, 1467; M. Takī Han Hekîm, Genc-i Dâniş, Tahran 1366, bk. İndeks; P. Beaumont v.dğr., The Middle East, New York 1985, s. 467-469; G. Cornu, Atlas du monde arabo-islamique, Leiden 1985, s. 35-38; Îrec Efşâr, Nigâhî be-Ḫûzistân, Tahran 1366 hş.; A. Gresh - D. Vidal, Ortadoğu (trc. Hamdi Türel), İstanbul 1991, s. 77; M. Hasan Kâvûsî, “Îrânşinâsî ve Ehemmiyyet-i Târîḫ-i Ḫûzistân”, Mecmûʿa-i Maḳālât, Tahran 1371 hş., s. 293-304; M. Bainbridge, The Turkic Peoples, London 1993, s. 148; P. Schwarz, Iran im Mittelalter (ed. Fuat Sezgin), Frankfurt 1993, s. 389-445; Abdülhüseyn-i Saîdiyân, Serzemîn u Merdüm-i Îrân, Tahran 1416/1995, s. 452-517; Yûsuf Azîzî, el-Ḳabâʾil ve’l-ʿaşâʾirü’l-ʿArabiyye fî Ḫûzistân (trc. Câbir Ahmed), Beyrut 1996; Hasan ed-Düceylî, el-ʿAlâḳātü’l-ʿIrâḳıyyetü’l-Îrâniyye ḥilâle ḫamse ḳurûn, Beyrut, ts. (Dârü’l-Hüdâ), s. 493, 509, 527; The Middle East and North Africa 1997, London 1997, s. 483; B. Ingham, “Urban and Rural Arabic in Khuzistan”, BSOAS, XXXVI (1973), s. 533-553; Hasan Abdülemîr Muhyiddin el-Câbirî, “Ḫûzistân”, et-Tevḥîd, sy. 80, Kum 1416/1996, s. 120-137; Cl. Huart - Mirza Bala, “Hûzistan”, İA, V/1, s. 624-626; R. M. Savory, “K̲h̲ūzistān”, EI2 (İng.), V, 80-81; a.mlf., “K̲h̲urrams̲h̲ahr”, a.e., V, 65-66; “Ḫûzistân”, DMF, I/2, s. 925-926; K. Schippmann, “Archeology”, EIr., II, 298-300; a.mlf., “Barde Neşānda”, a.e., III, 761; X. de Planhol, “Bandare Mahşehr”, a.e., III, 688; Pervîz Varjâvand, “Dānīale Nabī”, a.e., VI, 659; Colin Mackinnon, “Dezfūl”, a.e., VII, 351.
Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 1998 yılında İstanbul'da basılan 18. cildinde, 436-439 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde okumak ister misiniz?
BAŞKA BİR MADDE GÖSTER