İNTİKAL

الانتقال
Müellif:
İNTİKAL
Müellif: AHMET AKGÜNDÜZ
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2000
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 21.08.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/intikal
AHMET AKGÜNDÜZ, "İNTİKAL", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/intikal (21.08.2019).
Kopyalama metni
Sözlükte “yer değiştirmek, bir yerden diğer bir yere göçmek” anlamına gelen intikāl kelimesi, hukuk dilinde genelde bir hakkın belirli kimselere geçmesini ifade etmekte olup İslâm miras hukukunda terekenin mirasçılara, Osmanlı hukukunda arazinin üzerindeki tasarruf hakkının ülü’l-emr tarafından tesbit edilen hak sahiplerine ve borçlar hukukunda bir borç yahut alacağın bir zimmetten diğerine geçmesini anlatmak için kullanılır.

İslâm Miras Hukuku ve Osmanlı Uygulamasında. Bir mülkün veya hakkın, mâlikin yahut hak sahibinin ölümüyle birlikte belirli kimselerin mülkiyet veya tasarrufuna geçmesini ifade eden intikali, mülk ve tasarruf hakkına şâmil olacak şekilde “terekenin mirasçılara kalması” tarzında tarif edenler de vardır. Osmanlı hukukunda intikal “şer‘î intikal” ve “âdi intikal” olarak iki kısma ayrılır. Şer‘î intikal, terekeye dahil mülk malların rakabesiyle (çıplak mülkiyet) birlikte tasarruf hakkının da mirasçılara geçmesidir ki buna irs ve tevârüs de denir. İslâm miras hukukunun (ferâiz) konusunu bu şer‘î intikal teşkil eder. Âdi intikal ise mîrî arazi, irsâdî vakıf arazileri, icâreteynli ve icâre-i vâhide-i kadîmeli vakıf akarlarla mukātaa-i kadîmeli vakıf araziler üzerindeki tasarruf hakkının, mutasarrıfının ölümü halinde yetkili mercilerin kanunlarla belirlediği yakınlara meccanen tefvîz edilmesini ifade etmektedir. Yani intikal hakkı, söz konusu arazi ve akarlarda bir önceki mutasarrıfın sahip olduğu tasarruf hakkının ivazsız olarak devletin tesbit ettiği hısımlara geçmesidir. Böyle bir hak, örf ve âdete binaen devletçe verilen müsaade kabilinden olduğu için âdi intikal denmiştir.

Konuyla ilgili bazı kaynaklarda, intikalin kanunlarla tanziminin 975 (1567-68) yılından sonra başladığı ve daha önceleri devletle arazi mutasarrıfları arasındaki münasebetin kira akdi münasebeti olduğu belirtilmekle birlikte bu tesbit sadece icâreteynli vakıflar açısından doğrudur. Zira mîrî arazide intikal hakkının düzenlenmesi II. Bayezid devri kanunnâmelerine kadar uzanır. Kanûnî Sultan Süleyman zamanında da timar arazilerinin intikaliyle ilgili özel kanunlar düzenlenmiştir. 975’te (1567-68) yapılan ise icâreteynli vakıfların intikaline de izin verilmesi ve timar arazisinin intikali konusunda bazı yeni düzenlemelerin gerçekleştirilmesidir (meselâ bk. Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri, III, 97-98; krş. Berki, s. 141-142). İntikal hakkının tanzimi devletle reâyâ arasındaki kira akdi münasebetini ortadan kaldırmaz, devlet yine kiralayan ve reâyâ kiracı olarak telakki edilmektedir. Reâyânın ödeyeceği harâc-ı mukāseme demek olan öşür ve harâc-ı muvazzaf demek olan çift akçesi bir nevi icâre-i müeccele mahiyetindedir. Aslında kiracı gibi kabul edilen mutasarrıfın ölümünden sonra, kira akdinin sona ermesi gerekirdi. Halbuki intikal kaideleriyle tasarruf hakkı intikal hakkı sahiplerine geçmektedir.

Âdi intikalin konusuna giren araziler şunlardır: 1. Mîrî arazi. 2. Aslı mîrî arazi olan ve sonradan irsâdî vakıf haline getirilen gayr-i sahîh vakıf araziler. 3. İster arazi ve isterse diğer akar nevinden olan icâreteynli vakıf akarlar (bunlara “müstegallât” denilen arazilerle “müsakkafât” denilen çatılı akarlar dahildir). 4. Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde intikal hükümlerine tâbi tutulan icâre-i vâhide-i kadîmeli vakıf akarlar. 5. Mukātaa-i kadîmeli vakıf araziler. Bu sayılan akarlar üzerinde bulunan ve aslında kira akdine dayanan tasarruf hakları intikal kaideleriyle mutasarrıfın hısımlarına, yani intikal hakkı sahiplerine geçmektedir.

Âdi intikal hakkı, şer‘î intikal hakkından önemli noktalarda ayrılmakla beraber bazı istisnalar dışında hükümleri bakımından şer‘î intikal kaidelerine benzemektedir. Farklı olduğu noktaların başında intikal eden hakkın mahiyeti, intikal edecek hak sahiplerinin tesbiti ve intikal kaidelerinin vaz‘ı hususu gelir. İntikal eden hak, âdi intikalde anılan arazi ve akarların sadece tasarruf hakkı iken şer‘î intikalde hem rakabe hem de tasarruf hakkıdır. Âdi intikalde hak sahiplerini devlet tesbit etmektedir; şer‘î intikalde ise Kur’an ve Sünnet tarafından belirlenen mirasçılar hak sahibidir. Her iki intikalin benzerlik arzettiği hükümler intikalin unsurları, sebepleri, şartları ve mânileri hususundadır. Âdi intikalin unsurları tasarruf hakkı sahibi (müntekalün minh), intikal hakkı sahibi (müntekalün ileyh) ve intikalin konusu (müntekalün bih) olmak üzere üçe ayrılır. Âdi intikalin sıhrî hısımlık ve kan hısımlığı şeklinde iki sebebi vardır. Velâ intikal sebebi sayılmamıştır. İntikal şartları açısından çok yakın bir benzerlik söz konusudur. Önemli bir fark, mutasarrıfın vefatında kazâî ölüm kararının aranmaması ve üç sene gaip halde kalmasının intikal hakkını kaybetmesi için yeterli görülmesidir. Bazı esaslı farklılıkların söz konusu olduğu intikal mânileri dörttür. Birinci mâni olan kölelik konusunda şer‘î ve âdi intikal arasında bir fark yoktur. İkinci mâni olan adam öldürme de tek fark, 1874 yılında yapılan hukukî bir düzenleme ile katile cürmü işlerken yardım eden fer‘î fâilin de âdi intikalden mahrum bırakılmasıdır. Daha sonra 1912 tarihli Şûrâ-yı Devlet kararıyla bu durum düzeltilmiştir (Karakoç, I, 240-241). Üçüncü mâni olan din ayrılığı hususunda hüküm farklılığı mevcut değildir. En önemli fark, dördüncü mâni olan tâbiiyyet ayrılığı konusunda kendisini göstermektedir. Şer‘î intikalde, hukukçuların çoğunluğuna göre dârülislâm ve dârülharp ayırımı esas alınmasına rağmen âdi intikalde “hükümdarın ve askerin ayrılığı”, yani devletin farklılığı tâbiiyyet ayrılığı olarak yorumlanmıştır (krş. Rehber-i Muâmelât, s. 85-86).

İntikal Hakkı Sahipleri. İntikal hakkı sahipleriyle ilgili hükümler, meselenin tarihî gelişimine ve intikale konu olan hak ve malın hukukî statüsüne göre ele alınmalıdır. Çünkü iki nevi intikal hakkına mutasarrıfın hısımlarından kimlerin sahip olacağını, kamu yararı ve memleketin iktisadî yapısı göz önüne alınarak ülü’l-emr (devlet) tesbit ettiği için tarih boyunca kimlerin intikal hakkı sahibi olacağı devamlı değişikliğe mâruz kalmıştır. Bu sebeple konuyu tarihî devreler halinde incelemek gerekmektedir. Öte yandan tasarruf hakkının intikali hususunda mîrî araziyle icâreteynli vakıflar arasında, hem hükümler hem bu sistemin işleyişi bakımından önemli sayılabilecek farklılıklar bulunduğundan söz konusu tarihî dönemleri bu ayırıma göre incelemek doğru olur. Gayr-i sahîh vakıf araziler mîrî arazi ahkâmına tâbidir. Diğer iki vakıf malları ise icâreteynli vakıfların hükümlerine tâbi kılınmıştır.

A) Mîrî Arazideki İntikal Hakkı Sahipleri. İntikal hakkı sahipleri açısından Osmanlı hukukunda beş tarihî safhadan söz edilir. 1. Eski kanunlar safhası. Bu başlangıçtan 1263 (1847) yılına kadar olan devredir. II. Bayezid ve Yavuz Sultan Selim dönemi kanunnâmelerinde intikal hükümlerinin bulunuşu intikalin 975’te (1567-68) başladığı şeklindeki iddiayı çürütmektedir. Bu safhada intikal hakkı sahipleri sadece mutasarrıfın erkek evlâdıdır (Karakoç, I, 431-432). Bunlar yoksa sekiz grup olarak belirlenen tapu hakkı sahipleri devreye girer. 2. 1263 (1847) tarihli irâde-i seniyye ile başlayan safha. Bu dönemde intikal hakkıyla ilgili üç hukukî düzenleme yapılmıştır. 7 Cemâziyelevvel 1263 (23 Nisan 1847) tarihli irâde-i seniyye ile babanın arazisinde kız ve erkek çocukların eşit olarak intikal hakkına sahip oldukları kabul edilmiştir (Takvîm-i Vekāyi‘, I. seri, nr. 331). On gün sonra sâdır olan bir başka irade ile de hem babanın hem annenin arazisinde aynı hak tanınmıştır (a.g.e., I. seri, nr. 332). 1265 (1849) tarihli Ahkâm-ı Mer’iyye ile de (Kānûn-ı Sultânî) bu iki hüküm kanun halinde birleştirilmiştir (Karakoç, I, 130-160). 3. Arazi Kanunnâme-i Hümâyunu safhası. 1274 (1858) tarihli irâde-i seniyye (BA, Muhtelif ve Mütenevviât, Kānûn-ı Kalemiyye, s. 56) ve aynı yıl kanunlaşan Arazi Kanunnâmesi ile erkek ve kadınların tasarrufunda bulunan mîrî arazilerin önce erkek ve kız evlâda eşit olarak intikali, bunlar yoksa önce babaya, sonra da anneye intikali hükme bağlanmıştır. 4. 1284 (1867) tarihli Tevsî-i İntikāl Nizamnâmesi safhası. Bu nizamnâme ile sınıf sistemi getirilmiş ve intikal hakkı sahipleri sekiz sınıfa çıkarılmıştır: Erkek ve kız çocuklar, erkek ve kız torunlar, ana baba, ana baba bir ve baba bir erkek kardeş, ana baba bir ve baba bir kız kardeş, ana bir erkek kardeş, ana bir kız kardeş ve eş (burada eş, intikal hakkı sahibi olarak son sırada yer almaktaysa da ana babadan itibaren her sınıftaki mirasçılarla birlikte 1/4 oranında intikal hakkı sahibidir; kendisinden önce kimse bulunmadığında ise bütün tasarruf hakkı son sıradaki eşe intikal etmektedir; Düstur, Birinci tertip, I, 223 vd.). 5. 1328 (1913) tarihli İntikālât Kānûn-ı Muvakkati safhası. 21 Şubat 1328 (6 Mart 1913) tarihli Emvâl-i Gayr-i Menkūle İntikālât Kānûn-ı Muvakkati, âdi intikal konusunda çok önemli değişiklikleri gündeme getirmiştir. Önce sınıf anlayışı yerini zümre sistemine bırakmıştır. Halefiyet sistemi bütün zümrelerde kabul edilmiş ve ilk defa mûrisin evlâdı ile birlikte ana babaya 1/6 hisse verilmiştir. En önemlisi de bu kanunla bütün intikal kaideleri birleştirilmiş ve mîrî araziyle icâreteynli vakıflar arasındaki ikili ayırım ortadan kaldırılarak intikal kaideleri tek kanunla tanzim edilmiş ve mecburi hale getirilmiştir. Kanuna göre intikal hakkı sahipleri dört zümredir: Mutasarrıfın fürûu (alt soyu; kız ve erkek eşit hakka sahip ve halefiyet sistemi geçerlidir); mutasarrıfın usulü (üst soyu; ana baba eşit hakka sahiptir ve birinci zümre ile beraber bulunduklarında 1/6 pay alırlar); ana babanın usulü (nine ve dede eşit olarak pay alırlar); eş (birinci zümre ile 1/4, ikinci ve üçüncü zümre ile 1/2 hisse alır). Cumhuriyet döneminde bu kanun hükümleri miras hükümleri gibi görülüp değerlendirilmiştir (Düstur, İkinci tertip, V, 145 vd.).

B) İcâreteynli Vakıflardaki İntikal Hakkı Sahipleri. İcâreteynli vakıflar, başlangıçtan beri intikal kaideleri açısından mîrî araziden farklı tutulmuştur. Bunlara icâre-i vâhide-i kadîmeli vakıflar da dahildir. İcâreteynli vakıfların intikal kaidelerine tâbi tutulması, bir kısım araştırmacıların mîrî arazideki intikalin de başlangıcı olarak gösterdiği 975 (1567-68) yılına dayanır. Bunun sebebi, icâreteyn muamelesinin esasını teşkil eden ve intikal kabiliyeti bulunan vakıf akar üzerindeki kiracılık, yani Osmanlı hukukuna göre bir çeşit aynî hak sayılan tasarruf hakkıdır. İcâreteynli vakıflardaki intikal hakkının tarihî gelişimini dört safhada incelemek mümkündür. 1. Şer‘î hükümlerin ve 975’ten (1567-68) itibaren düzenlenen eski kanunların uygulandığı başlangıçtan 1284 (1867) yılına kadarki safha. Bu devrede erkek ve kadınların uhdesindeki icâreteynli vakıfların tasarrufunda vakfedenin konuya ilişkin bir şartı varsa ona uyulur; yoksa mutasarrıfının erkek ve kız evlâdı eşit bir şekilde intikal hakkına sahip olur. Bunlar da yoksa boşalarak vakfa döner. İcâreteynli vakıflarda tapu hakkından bahsedilemez (Kavânîn-i Atîka, vr. 62). 2. 1284 (1867) tarihli İcâreteynli Vakıflara Has Tevsî-i İntikāl Nizamnâmesi’nin getirdiği yenilikler safhası. Bu nizamnâme ile intikal hakkı sahipleri yedi sınıfa yükseltilirken (erkek ve kız çocuklar, torunlar, ana baba, ana baba bir erkek ve kız kardeşler, baba bir erkek ve kız kardeşler, ana bir erkek ve kız kardeşler ve eş [üçüncü sınıftan itibaren eş 1/4 paya sahip]) uygulamada da bir ikili ayırıma gidilmiştir. Nizamnâmeye göre yeni intikal kaideleri mazbut icâreteynli vakıflarda mecburi olarak uygulanacak, mülhak icâreteynli vakıflarda ise ihtiyarî olacaktır; isteyen vâkıf veya mütevelli bu nizamnâme hükümlerinin uygulanmasını talep edebilecektir. Ayrıca sınıflar arasında halefiyet prensibi de geçerlidir (Düstur, Birinci tertip, I, 225 vd.). 3. 1292 (1875) tarihli Tevsî-i İntikāl Nizamnâmesi ile başlayan safha. Bu nizamnâmenin en önemli özelliği, icâreteynli vakıfların intikali konusundaki ikiliği ortadan kaldırması ve intikali bütün icâreteynli vakıflarda mecburi hale getirmesidir (a.g.e., III, 459-462). Bu mecburiyetin yüklediği malî mükellefiyetleri kabul etmek istemeyen mutasarrıfların şikâyetleri üzerine aynı yıl ilân edilen bir başka irâde-i seniyye ile tekrar eski hale dönülmüştür (a.g.e., III, 462-463). 4. 1328 (1913) tarihli İntikālât Kānûn-ı Muvakkati ile girilen yeni safha. Bu devrede bütün intikal kaideleri aynı kanunla birleştirilmiş ve yukarıda zikredilen zümre sistemi getirilmiştir. Böylece intikal hakkı sahipleri arttıkça tapu hakkı sahipleri de azalmıştır (Düstur, İkinci tertip, V, 145-146).

İslâm Borçlar Hukukunda. Alacak ve borçların asıl sahiplerinden başkalarına intikali konusu genel olarak ele alınırsa ölüden hayatta kalanlara intikali miras hukukunu, hayatta olanlar arasındaki intikali ise borçlar hukukunu ilgilendirir. Her ne kadar günümüz hukuk sistemlerinde olduğu gibi borçların ve alacağın intikali tabirleri İslâm hukukunda birer terim olarak kullanılmamışsa da bu tabirlerin ifade ettiği mâna ve müesseseler bir bütün olarak mevcut olup konu İslâm hukukunda genelde “havâle” akdi çerçevesinde, kısmen de akdin taraflarının akdin konusunda tasarruf hakları şeklinde ele alınmış, özellikle havâle akdiyle ilgili olarak asırlarca süren tatbikatın da katkısıyla ayrıntılı bir hukuk doktrini oluşmuştur (bk. HAVÂLE). Bugün Türk hukukunda “alacağın intikali” yerine “alacağın temliki” ve “borcun intikali” yerine de “borcun nakli” tabirleri kullanılmaktadır.

Alacağın, bağışlama veya satım akdi yoluyla borçludan başkasına intikalinin câiz olup olmadığı İslâm hukukçuları arasında tartışmalıdır. Alacağın tahsil ve teslimindeki belirsizlik ve güçlük sebebiyle borçludan başkasına intikalinin kural olarak câiz olmadığını savunan Hanefî hukukçuları, bu kaidenin en önemli istisnasının havâle akdi olduğunu belirtmişlerdir. Mecelle’de, satılan bir malın bedelini satıcının borcuna havâle edebileceği hükmü yer alır (md. 252). Bazı hukukçular, senetli alacakların ciro yoluyla intikalinin câiz ve mümkün olduğunu ileri sürerken senetsiz alacakların ciro ile intikali için ticarî örf ve âdetin varlığını şart koşmuşlardır (Seyyid Nesîb, s. 32-38). Hanbelî hukukçuları alacağın intikalini kural olarak kabul etmezken Şâfiîler de bazı istisnalar dışında meseleye olumlu bakmamaktadır. Bu konuda zamanın ihtiyaçlarına göre bir çözüm yolu bulmaya çalışan hukukçular ise Mâlikîler’dir. Zira Mâlikî hukukçuları, bağışlama yahut satım akdi yoluyla alacağın intikalini belli şartlara uyulduğu takdirde câiz görmektedir (Sahnûn, VI, 126-127). Günümüz İslâm ülkelerinin ilgili kanunlarında da alacağın intikali demek olan “havâletü’l-hak” konusu prensip olarak bu cevazdan hareketle Batı hukukuna da uyum sağlanarak düzenlenmiş, alacaklıya, borçlunun zimmetinde sabit alacağını bir başkasına havâle etme hakkı tanınmış, akdin tamamlanması için borçlunun rızâsına gerek olmadığı, havâle işlemi sonunda alacak hakkının bütün sıfatları, teminatları ve tâbileriyle lehine havâle kılınan şahsa intikal edeceği gibi hükümler yer almıştır (el-Ḳānûnü’l-medeniyyü’l-Küveytî, md. 364-376).

Borcun intikaline gelince, İslâm hukukçuları kural olarak havâle akdi yoluyla borcun naklini câiz görürler. Esasen İslâm hukukunun klasik doktrinindeki havâle akdi de borcun naklini konu alan bir akid türüdür. İnsanların zaruri ihtiyaçlarının yanı sıra Hz. Peygamber’in ve sahâbenin bu yöndeki uygulaması da göz önüne alınarak câiz görülen havâle akdi, borcun borçlunun zimmetinden bir diğer zimmete nakledilmesidir (Mecelle, md. 673). Borcun intikali açısından en önemli sonuç, şartlarına uyulduğu takdirde hem borcun hem de borcu talep hakkının havâle verenden havâle ödeyicisinin zimmetine intikal etmesidir. Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf’a göre bu gerçekleşmektedir ve Mecelle’de de bu görüş tercih edilmiştir (md. 673, 690). Havâle ile borcun intikalinde en önemli unsur tarafların rızâsıdır. Taraflardan maksat “havâle veren” demek olan alacaklı, “borçlu” demek olan havâle ödeyicisi ve havâle alıcısıdır. Borcun intikalini “havâletü’d-deyn” başlığı altında inceleyen İslâm ülkelerinin ilgili kanunları, borcun havâlesiyle aslî borçlunun zimmetinden havâle ödeyicisinin zimmetine intikal edeceğini, havâle muamelesinin mutlak ve mukayyed olabileceğini ve borcun havâle ödeyicisine bütün sıfatları, tâbileri ve teminatlarıyla intikal edeceğini hükme bağlamışlardır (meselâ bk. el-Ḳānûnü’l-medeniyyü’l-Küveytî, md. 377-390).

BİBLİYOGRAFYA
BA, Muhtelif ve Mütenevviât, Kānûn-ı Kalemiyye, s. 17-56; Sahnûn, el-Müdevvene, VI, 126-127; Düstur, Birinci tertip, İstanbul 1289-93, I, 165, 223-224, 225-227, 232-233; III, 459-463; İkinci tertip, İstanbul 1332, V, 145-146; Mecelle, md. 252, 673-700; Kadri Paşa, Mürşidü’l-ḥayrân, md. 859-891; Takvîm-i Vekāyi‘, I. seri, nr. 331-332, İstanbul 1263; Ömer Hilmi, Ahkâmü’l-evkāf, İstanbul 1307, s. 88-102; Hâlis Eşref, Külliyyât-ı Şerh-i Kānûn-ı Arâzî, İstanbul 1315, s. 338-391, 608-637; Ali Haydar, Tavzîhu’l-müşkilât fî ahkâmi’l-intikālât, İstanbul 1329; Rehber-i Muâmelât, İstanbul 1331, s. 83-97, 155; Seyyid Nesîb, Fıkh-ı Hanefî’nin Esâsâtı ve Kıyas ve Deyne Müteallik Mesâil, İstanbul 1337-39, s. 32 vd.; Serkis Karakoç, Tahşiyeli Kavânîn, İstanbul 1341, I, 124 vd., 130-164, 240-241, 430-438; Kavânîn-i Atîka, Süleymaniye Ktp., Mihrişah Sultan, nr. 440, vr. 62; Sabri Şakir Ansay, Hukuk Tarihinde İslâm Hukuku, Ankara 1946, s. 61-63; Ali Himmet Berki, İslâm Hukukunda Ferâiz ve İntikal, İstanbul 1954, s. 7, 140-176; Hilmi Ergüney, Türk Hukukunda Lügat ve Istılahlar, İstanbul 1973, s. 73, 226-227; Halil Cin, Eski ve Yeni Hukukumuzda Tarım Arazilerinin Miras Yoluyla İntikali, Ankara 1979, s. 35-106; a.mlf. - Ahmet Akgündüz, Türk-İslâm Hukuk Tarihi, İstanbul 1990, II, 129-131, 159-168; el-Ḳānûnü’l-medeniyyü’l-Küveytî, md. 364-390; Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, İstanbul 1982, II, 595-613; Bilmen, Kamus2, V, 389-406; Ahmet Akgündüz, Mukayeseli İslâm ve Osmanlı Hukuku Külliyatı, Diyarbakır 1986, s. 147-149, 353-357, 696-698; a.mlf., İslâm Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müessesesi, Ankara 1988, s. 369-376; a.mlf., Osmanlı Kanunnâmeleri ve Hukukî Tahlilleri, İstanbul 1990-91, II, 48-49; III, 97-99.

Ahmet Akgündüz
Bu madde ilk olarak 2000 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 22. cildinde, 353-356 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.