İTTİBÂ - TDV İslâm Ansiklopedisi

İTTİBÂ

الاتّباع
Müellif:
İTTİBÂ
Müellif: FAHRETTİN ATAR
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
Baskı Tarihi: 2016
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 25.10.2020
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/ittiba
FAHRETTİN ATAR, "İTTİBÂ", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/ittiba (25.10.2020).
Kopyalama metni
Sözlükte “ardınca gitmek, uymak, itaat etmek” anlamındaki teba‘ kökünden türeyen ittibâ‘ aynı mânayı taşır (Lisânü’l-ʿArab, “tbʿa” md.; Kāmus Tercümesi, III, 196-197). Arapça’da iktidâ, iktifâ, imtisâl, i‘timâm, i‘timâr, itâat kelimeleri de “uymak, tâbi olmak” anlamında kullanılır. Kur’an ve Sünnet’te sözlük anlamı çerçevesinde sıkça kullanılan ittibâ fıkıh usulünde ictihad-taklit terimleriyle bağlantılı olarak kavram haline gelmiş, fürû-i fıkıhta ise “cemaatle namaz kılarken cemaatin imama uyması ve onun yaptığı fiillerin aynısını yapması” anlamıyla terimleşmiştir.

Kur’an’da ittibâ kelimesi iki âyette geçer (el-Bakara 2/178; en-Nisâ 4/157), aynı kökten fiil kalıbında da 135 âyette zikredilir (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “tbʿa” md.). Bu âyetlerde kimlerin inanç ve amelle ilgili sözlerinin dinlenip peşlerinden gidileceği, kimlerin sözlerinin dinlenmeyeceği hususunda ayrıntılı bilgilere yer verilmiş ve bu âyetlerin çoğunda Allah ve resulüne ittibâ etmenin gereği üzerinde durulmuştur. Şöyle ki: Allah’ın rızasına (Âl-i İmrân 3/162,174; el-Mâide 5/16), Allah’ın yoluna (el-Mü’min 40/7), Allah’ın hidâyetine (el-Bakara 2/38; Tâhâ 20/123), Allah’tan indirilene / vahye (el-En‘âm 6/50; el-A‘râf 7/203), Kur’an’a (el-Bakara 2/170), âyetlere (Tâhâ 20/134), şeriata (el-Câsiye 45/18), hakka (Muhammed 47/3), zikre (Yâsîn 36/11), nura (el-A‘râf 7/157), dine (Âl-i İmrân 3/73), sırât-ı müstakîme / İslâm’a (el-En‘âm 6/153) ve Hz. Peygamber’e (el-Bakara 2/143) ittibâ emredilmiş ve övülmüştür. Buna karşılık şeytana (el-Bakara 2/168) kâfirlerin, Ehl-i kitabın, âyetleri yalanlayanların ve bilmeyenlerin hevâ ve heveslerine (el-En‘âm 6/56,150; er-Ra‘d 13/37; el-Câsiye 45/18), insanın kendi hevâsına, şehvetlerine (en-Nisâ 4/27), bâtıla, Yahudilik ve Hıristiyanlığa (el-Bakara 2/120), Allah’ı kızdıran şeylere (Muhammed 47/28), zalimlerin emirlerine (Hûd 11/59), bozguncuların yoluna (el-A‘râf 7/142), zanna (Yûnus 10/66) ve müminlerin yolundan başka yollara (en-Nisâ 4/115) uyulması nehyedilmiş ve yerilmiştir.

Hadislerde hem ittibâ kelimesi hem aynı kökten fiil ve isimler yer alır (Wensinck, el-Muʿcem, “tbʿa” md.). Hz. Peygamber bir hadisinde müslümanların Kur’an ve Sünnet’e tâbi oldukları sürece doğru yoldan sapmayacaklarını haber vermiştir (Muvaṭṭaʾ, “Ḳader”, 3). Resûl-i Ekrem, yabancı ülkelerin hükümdarlarına gönderdiği İslâm’a davet mektuplarının başlangıcında veya sonunda, “Selâm (kurtuluş) yalnız hidâyete tâbi olanlarındır” ibaresine yer vermiş, muhataplarından Allah’a iman etmelerini ve kendisine tâbi olmalarını istemiştir (Hamîdullah, II, 297, 315, 329, 332, 334). Allah ve resulünün emirleri olarak ülü’l-emrin ve âlimlerin emirlerine ittibâ edilmesi üzerinde önemle durulurken (Müslim, “İmâre”, 8) Allah’a isyan ve günah olarak belirlenmiş hususlarda ittibâ etmenin câiz olmadığı ifade edilmiştir (Buhârî, “Aḥkâm”, 4; Müslim, “İmâre”, 38-39). Bir hadiste, “Kim güzel bir âdet başlatırsa kendisine hem o âdetin hem de ona tâbi olup onunla amel eden kimselerin sevabı kadar sevap yazılır. Yine kötü bir âdet başlatan kimseye hem o amelin hem de kendisine tâbi olup onunla amel eden kimselerin günahı kadar günah yüklenir” buyrulmuştur (Müsned, IV, 361; bk. Müslim, “ʿİlim”, 15; Tirmizî, “ʿİlim”, 15).

Müctehidin İctihad ve Fetvasına İttibâ. Fıkıh usulü terimi olarak ittibâ “bir kimsenin başka bir kimsenin (müctehidin) dayandığı delili de bilerek görüşünü kabul edip onunla amel etmesi” şeklinde tanımlanmıştır. Delilini bildiği müctehidin ictihadıyla amel eden kişiye tâbi/müttebi, tâbi olunan kişiye de metbû/mütteba‘ denir. İttibâın mukabili, “bir kimsenin başka bir kimsenin (müctehidin) dayandığı delili bilmeden görüşünü kabul edip onunla amel etmesi” diye tanımlanan takliddir. Bu kişiye de mukallid denilir. Kişi taklitte müctehidin ictihad sonucunda ulaştığı hükmü, ittibâda ise o hükmün dayandığı delili kabul etmektedir. Bu bakımdan ittibâ ictihadla taklit arasında orta bir mertebedir. Ancak fakihlerin büyük çoğunluğu, bir kimsenin, delilini ikna edici bulduğu müctehidin görüşünün kabul etmesinin de ittibâ değil taklit olduğu görüşündedir. Tartışma, bir müctehidin diğer bir müctehidi taklit etmesinin câiz olup olmadığı yönündeki usul mülâhazalarıyla ilgilidir (bk. İCTİHAD; TAKLİD).

Cemaatle Kılınan Namazda İmama İttibâ. Cemaatle kılınan namazda kendisine uyulan kişiye imam, imama uymaya iktidâ ve ittibâ, imama uyan kişiye de muktedî, müttebi ve me’mûm gibi adlar verilir. Cemaatle kılınan namazda cemaatin imama hangi hususlarda ittibâ edeceği ve bunun hükmü fıkıh mezhepleri arasında ayrıntılı biçimde ele alınmıştır. Fıkıh âlimleri Hz. Peygamber’in, “İmam ancak kendisine uyulmak için imam yapılmıştır, öyleyse o tekbir aldığı zaman siz de tekbir alın, o rükû yaptığında siz de rükû yapın, o başını kaldırdığında siz de başınızı kaldırın, o, ‘semiallahü’ dediği zaman siz, ‘rabbenâ leke’l-hamd’ deyin, o secde ettiğinde siz de secdeye gidin” hadisini (Müslim, “Ṣalât”, 77) vb. hadisleri delil göstererek cemaatle kılınan namazda muktedînin namazın farz, vâcip ve sünnetlerini yerine getirmede imama uyması gerektiğini ifade ederler (bk. CEMAAT; İKTİDÂ). Cemaatin kıyam, rükû, sücûd gibi fiilî rükünlerde ve kavlî rükün olan iftitah tekbirinde imama ittibâ ederek bu rükünleri yerine getirmesinin farz/vâcip olduğu konusunda fıkıh âlimleri arasında herhangi bir görüş ayrılığı bulunmazken kavlî bir rükün olan kıraatte imama uyulup uyulmayacağı hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Hanefî fakihleri, “Bir kişiye imam olan kimsenin kıraati o kişinin kıraatidir” meâlindeki hadisi (İbn Mâce, “İḳāme”, 13) delil göstererek Fâtiha ve sûrenin açıktan (cehrî) ve gizlice (hafî) okunduğu namazlarda kıraati sadece imamın yapacağını, imamın okumasının cemaatin okuması yerine geçeceğini, cemaatin susarak imamın kıraatini dinlemesi gerektiğini söylemişlerdir. Ancak İmam Muhammed okumanın gizli yapıldığı namazlarda cemaatin de kıraatte bulunmasını câiz görmüş, İmam Mâlik bunu güzel bir davranış olarak nitelendirmiştir. Ahmed b. Hanbel gizlice okunan namazlarda cemaatin de gizlice kıraatte bulunmasının, ayrıca kıraatin açıktan olduğu namazlarda imamı işitemeyen cemaatin de bunu yapmasının vâcip olduğu fikrindedir. İmam Şâfiî gizlice okunan namazlarda cemaatin hem Fâtiha’yı hem sûreyi okuması, açıktan okunan namazlarda ise sadece Fâtiha’yı gizlice okuması gerektiğini ifade etmiştir.

Fakihlerin ortak görüşü imam gibi cemaatin de “Sübhâneke”yi, “tekbîrât” ve “tesbîhât”ı, “Tahiyyat”, “salavât”ı ve duaları okuması gerektiği yönündedir. Cemaat imam gibi iftitah tekbirini alırken ellerini yukarı kaldırır, rükû ve secdeye giderken ve kalkarken “Allahüekber”, rükûdan kalkarken “semiallahü li-men hamideh” (tesmî‘) ve “Rabbenâ leke’l-hamd” (tahmîd) der. Ebû Hanîfe’ye göre imam tesmîi, cemaat de tahmîdi söyler (bk. TESMΑ). İmam Fâtiha’yı bitirdikten sonra cemaat “âmin” der. Cemaatin namazla ilgili fiilleri imamla birlikte veya onun hemen ardından yapması, rükûa ve secdeye imamdan önce gitmemesi, yine rükûdan ve secdeden başını imamdan önce kaldırmaması gerekir. Cemaat rükûda üç defa, “sübhâne rabbiye’l-azîm” ve secdede üç defa, “sübhâne rabbiye’l-a‘lâ” demeden imam başını kaldırırsa muktedî bunları tamamlamadan imama uymak için başını kaldırır. İlk oturuşta (ka‘de-i ûlâ) cemaat Tahiyyat’ı bitirmeden imam üçüncü rek‘ata kalkarsa cemaat isterse Tahiyyat’ı tamamlar, isterse imama uyarak kalkar. İmam bayram tekbirlerini, birinci oturuşu, tilâvet secdesini, sehiv secdesini ve Kunut duasını terkederse cemaat de bunları terkeder. Son oturuşta (ka‘de-i ahîre) cemaat Tahiyyat’ı bitirmeden imam selâm verirse Tahiyyat’ı tamamlar, sonra selâm verir. Eğer Tahiyyat’ı bitirmiş ve geriye salavatla dualar kalmışsa cemaat onları terkedip imamla beraber selâm verir. Ancak Şâfiî ve Hanbelî mezhebinde salavatın okunması vâcip olduğundan cemaat onları da okuduktan sonra selâm verir.

Namazın aslında bulunmayan bir hususta cemaat imama uymaz. Meselâ imam namazda fazladan bir secde yapsa veya son oturuşta selâm verecek yerde sehven kalksa bu durumlarda cemaat imama uymaz ve imamı uyarmak üzere “sübhânallah” der. Eğer imam kalktığı rek‘atın fazladan olduğunu secdeye varmadan önce farkedip oturursa cemaat onunla birlikte selâm verir ve sehiv secdesi yapar. Şayet imam bu fazla rek‘atı secde ile tamamlarsa cemaat artık onu beklemeyip yalnızca selâm verir. Eğer imam son oturuşu unutarak fazla bir rek‘ata kalkarsa cemaat bekleyip yine imamı uyarmak üzere “sübhânallah” der. İmam yaptığı hatayı anlayarak hemen geri dönüp oturursa birlikte selâm verip sehiv secdesi yaparlar. Şayet imam bu fazla rek‘atı secde ile tamamlarsa farz olan son oturuş terkedildiğinden hem imamın hem de cemaatin namazı bozulur. Cemaat son oturuşta Tahiyyat’ı okuduktan sonra imamın selâmını beklemeden selâm verebilir, ancak imamdan önce selâm verilmesi mekruhtur. Cemaatle kılınan namaz esnasında imam abdestinin bozulması veya hastalanması gibi bir durumda çekilip yerine cemaatten birini geçirir. İmamın yerine geçen kişi namaza kalınan yerden devam eder (bk. İSTİHLÂF). Hanefî mezhebine göre cemaatin namazının sahih olması imamın namazının sahih olmasına bağlıdır. Buna göre meselâ imam unutarak namazı abdestsiz olarak kıldırdıysa cemaatin de namazı geçersiz olur. Dolayısıyla cemaatin de bu durumu öğrenmesi halinde imam gibi namazını yeniden kılar.

BİBLİYOGRAFYA :

Kāmus Tercümesi, III, 196-197; Müsned, IV, 361; V, 278, 357; Dârimî, “Siyer”, 76; Müslim, “İmâre”, 53; İbn Mâce, “Fiten”, 8; Şîrâzî, el-Müheẕẕeb, I, 96-97; Gazzâlî, el-Müstaṣfâ, Bulak 1324, II, 384-389; Kâsânî, Bedâʾiʿ, I, 145, 207; İbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehid, I, 161-167; İbn Kudâme, el-Muġnî, Kahire, ts. (Mektebetü’l-Cumhûriyyeti’l-Arabiyye), I, 562-565; Seyfeddin el-Âmidî, el-İḥkâm fî uṣûli’l-aḥkâm, Kahire 1332, I, 246; IV, 278; Osman b. Ali ez-Zeylaî, Tebyînü’l-ḥaḳāʾiḳ, Kahire 1315, I, 115, 119, 131; İbn Kayyim el-Cevziyye, İʿlâmü’l-muvaḳḳıʿîn, I, 9-10, 47-48; II, 187-190; İbnü’l-Hümâm, Fetḥu’l-ḳadîr (Bulak), I, 238-240; Şirbînî, Muġni’l-muḥtâc, I, 255-258; İbn Âbidîn, Reddü’l-muḥtâr (Kahire), II, 11-12; Mehmed Zihni Efendi, Ni‘met-i İslâm, İstanbul 1313, II, 237-240; Hayreddin Karaman, İslâm Hukukunda İctihad, Ankara 1975, s. 205, 216; M. Tâhir İbn Âşûr, et-Taḥrîr ve’t-tenvîr, Tunus 1984, I, 628; II, 142; III, 161; VI, 218; VII, 242, 423-424; IX, 138; Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, İstanbul 1986, s. 134-135; Hamîdullah, İslâm Peygamberi (Tuğ), II, 297, 315, 329, 332, 334; “İttibâʿ”, Mv.F, I, 195-197; “İḳtidâʾ”, a.e., VI, 18-38; “İttibâʿ”, Mv.Fİ, II, 96-107.
Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2016 yılında İstanbul'da basılan EK-1. cildinde, 679-681 numaralı sayfalarda yer almıştır.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde okumak ister misiniz?
BAŞKA BİR MADDE GÖSTER