KĀDILKUDÂT

قاضي القضاة
Müellif:
KĀDILKUDÂT
Müellif: ŞÜKRÜ ÖZEN
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2001
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 12.12.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/kadilkudat
ŞÜKRÜ ÖZEN, "KĀDILKUDÂT", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/kadilkudat (12.12.2019).
Kopyalama metni
Sözlükte “kadılar kadısı” anlamına gelen bir terkiptir; başkadı olarak da geçer. Kādılkudât, III. (IX.) yüzyılın sonlarına kadar umumiyetle başşehrin kadısına verilen bir şeref unvanı iken sonraki dönemlerde devletin ülke ya da bölgedeki yargı teşkilâtının üst yöneticisi konumunu kazandı; ülkenin çeşitli bölgelerinde ve şehirlerinde görev yapan bütün kadılar onun nâibi olarak tayin edilir oldu. Kendisine halifenin temsilcisi olması dolayısıyla “kādı’l-halîfe”, makamının başşehirde bulunması sebebiyle başşehirlere veya bir bölgeye nisbetle Bağdat kadısı, Rey kadısı, Mısır kadısı ... denirdi. Ayrıca “kādı’l-memâlik, kādı’l-âfâk, el-kādı’l-kebîr” gibi tabirler de kullanılmaktaydı. İlk defa Abbâsîler tarafından Bağdat’ta kurulan kādılkudâtlık müessesesi, daha sonra birçok İslâm devletinde aynı adla ihdas edilmiş olmakla birlikte Endülüs’te kādılkudât unvanından daha önce kullanılmaya başlanan ve zamanla Mağrib ve Endülüs’te kurulan bütün İslâm devletlerinde görülen “kādılcemâa” başşehir kadılığı makamına getirilen kişinin unvanı olmuştur. Mâverdî’nin 429’da (1038) akda’l-kudât olarak atanmasından itibaren rütbe bakımından kādılkudâttan sonra gelen ve ona niyâbet eden akda’l-kudât unvanlı yüksek hâkimler görev almışlardır. Bu uygulama Memlükler döneminde de sürmüştür.

Kavram. Fıkıh kitaplarında kādılkudâtlık müessesesi ayrı başlık altında incelenmeyip kadılarda aranan nitelikler ve ehliyet şartları kādılkudâtlar için de aynen geçerli kabul edilir; sadece kadıların yetki alanları ve böyle bir unvanı kullanmanın cevazı tartışmaları çerçevesinde bu kurumla ilgili bazı açıklamalar yapılır (meselâ bk. İbn Nüceym, II, 156-157; V, 252; VI, 282, 295-296; VII, 6-7). Müessese hakkında bilhassa merkez kadılarının biyografisine dair eserlerde ve tarih kitaplarında kapsamlı bilgilere rastlamak mümkündür. Kurumun meşruiyeti konusunda bir ihtilâf bulunmamakla birlikte kādılkudât unvanını kullanmanın dinî yönü, terkibin ifade ettiği iddialı anlamın ilâhî sıfatlarla ilişkilendirilmesi yapılarak bazı âlimlerce tartışılmışsa da kadılar arasında bir hiyerarşiyi gösteren bu unvanın “zamanının veya bölgesinin en bilgili kadısı” mânasında yorumlanmasının doğru olacağı görüşü ağır basmıştır. Nitekim Hz. Ömer’in, “En isabetli hüküm verenimiz Ali’dir” sözü (Buhârî, “Tefsîr”, 2/7) bu anlamda kullanılmıştır.

Kādılkudâtlık müessesesi Ebü’l-Yümn el-Uleymî, Assâm Muhammed Şebârû ile Káldy-Nagy, Joseph Schacht ve Émile Tyan gibi şarkiyatçılar tarafından, Abbâsî Devleti’nin Bermekîler zamanında eski Sâsânî devlet yapısından aldığı idarî sistemlerden biri olarak gösterilir. Terkibin de Sâsânî yargı sisteminde en yüksek dinî makamlardan birinin adı olan ve “kadılar kadısı, başkadı” anlamına gelen “mobed-i mobedân” (mûbez-i mûbezân) teriminin Arapçalaştırılmış şekli olduğu ileri sürülmektedir. İbn Sa‘d, Câhiz, Taberî, Mes‘ûdî, Ya‘kūbî ve Hârizmî gibi ilk İslâm müellifleri de Sâsânî devlet sistemindeki bu terkibin Arapça karşılığının kādılkudât olduğunu belirtirler. Hatta İbn Sa‘d’ın, müessesenin İslâm dünyasında kurulmasından önceki dönemle ilgili bir rivayetinde Müslim b. Yesâr, “Ebû Kılâbe el-Cermî İranlı olsaydı mûbez-i mûbezân olurdu” demektedir (eṭ-Ṭabaḳāt, VII, 183). Nitekim bu eski Sâsânî müessesesi bir müddet İslâmî dönemde de varlığını sürdürmüştür (Mes‘ûdî, IV, 102; EI2 [İng.], VII, 215).

Müessesenin Sâsânîler’den alındığını ileri sürenler, İslâm öncesi Sâsânî devlet yapısında mevcut bir sistemin kaynaklarda Arapça olarak ifade edilişinden hareketle böyle bir kanaate varmış görünmektedir. Ancak iki müessesenin işlevleri bakımından aralarında farklar bulunmaktadır. Sâsânî devlet protokolünde vezirlerden sonra gelen mobed-i mobedân, hâkimler ve din görevlileri olmak üzere iki sınıftan oluşan mobedlerin reisi konumunda idi; bunlar dinî konularda görüş bildirir, din görevlilerine ve hâkimlere nezaret ederdi. Aynı zamanda ruhanî görevlileri tayin ve azil yetkisine sahiptiler. Ayrıca şaha danışmanlık eder ve onun maiyetinde bulunurlardı (Ya‘kūbî, I, 203; Mes‘ûdî, I, 245; geniş bilgi için EI2 [İng.], VII, 213-216). Bütün bunlardan, mobed-i mobedânın hem yargıdan hem din işlerinden sorumlu üst düzey yetkili olduğu anlaşılmaktadır. Kādılkudât ise zamanla adalet sisteminin başı durumuna gelmekle beraber bilhassa ilk dönemlerde bütün din işlerinden sorumlu değildi ve ulemânın reisi olarak da görülmemekteydi. Klasik Arap kaynaklarında mobed-i mobedân terkibinin kādılkudât şeklinde tercümesi ise bilinmeyen bir terimin yakın anlamıyla paralellik kurmaktan ibarettir. Kādılkudâtlık müessesesinin zaman içinde gelişme göstermesi ve özellikle ilk ortaya çıktığı dönemde kādılkudâtların mobed-i mobedân kadar yetkilerle donatılmamış olması onun iktibas edildiği varsayımını zayıflatmaktadır.

Tarihî Gelişim. Devlet idaresi tarafından müstakil kadı tayini Hulefâ-yi Râşidîn devrinde gerçekleştirilmiş olmakla birlikte kadılar arasında hiyerarşinin ortaya çıkışı Abbâsîler dönemine rastlar. İslâm tarihinde ilk defa Hârûnürreşîd zamanında Ebû Yûsuf’un kādılkudât tayiniyle yargı sisteminde hiyerarşik bir yapı ortaya çıkmıştır. Her ne kadar sonraki birçok kaynakta Abbâsî hâkimiyeti altındaki topraklarda görevli bütün kadıların onun idaresine verildiği belirtilmekteyse de (meselâ bk. İbn Saîd el-Mağribî, I, 164; Kureşî, IV, 453-454; İbn Hacer, Refʿu’l-iṣr, s. 460, 469) klasik kaynaklarda, bilhassa Vekî‘in Aḫbârü’l-ḳuḍât, Kindî’nin el-Vülât ve’l-ḳuḍât, Hatîb el-Bağdâdî’nin Târîḫu Baġdâd adlı eserlerinde Ebû Yûsuf dönemindeki kadı tayinleriyle ilgili verilen bilgilerden bu yetki devrinin tam olarak gerçekleşmediği ve kadıların o dönemde de halife tarafından tayin edildiği anlaşılmaktadır. Schacht da başlangıçta kādılkudâtlığın normal olarak halifenin adalet işlerini danıştığı başşehrin kadısına verilen fahrî bir unvan olduğunu söyler. Ancak Ebû Yûsuf’un Enbâr, Cebbül ve Fars’a birer kadı gönderdiğine dair kayıtlardan (Vekî‘, III, 318; Hatîb, X, 239; XIV, 162) onun bazı küçük yerleşim birimlerinde bu yetkiye sahip olduğu sonucu çıkmaktadır. Bununla birlikte öğrencisi Nasr b. Büceyl ez-Zühlî’yi Rey şehrine kadı tayin etmesi için Hârûnürreşîd’le konuşması (a.g.e., XIII, 283) ve oğlu Yûsuf’u batı yakasına kendisine vekil tayin edip Hârûnürreşîd’in de bunu onaylaması (a.g.e., XIV, 243) göz önüne alınırsa onun büyük şehirlere doğrudan kadı gönderme yetkisinin bulunmadığı söylenebilir. Kendi döneminde ve hemen sonrasında kadıların çoğunlukla hocası Ebû Hanîfe’nin ders halkasından arkadaşları veya kendi talebeleri olduğu için Ebû Yûsuf doğrudan değilse bile halifeye nüfuzuyla onların tayininde etkili olmuştur. Nitekim İbn Hazm, kadılık görevi almayan Endülüslü fakih Yahyâ b. Yahyâ el-Leysî gibi Ebû Yûsuf’un da kadı tayinlerindeki fonksiyonunu “isim bildirme” olarak nitelemektedir (el-İḥkâm, IV, 230).

Kādılkudâtlara halifeler tarafından yetki verilmesinin zaman içerisinde tedrîcî biçimde artarak sürdüğü ve dönemlere göre farklılıklar arzettiği anlaşılmaktadır. Ebû Yûsuf’un bütün kadılar üzerinde yetkili olduğunu kabul edenler bile bu yetkinin baştan beri her kādılkudâta tanındığını iddia etmezler. Hârûnürreşîd’in 184 (800) yılında halkın şikâyeti üzerine Kādılkudât Ebü’l-Bahterî’den Mısır kadısını azletmesini talep ettiği ve onun bu isteğin gereğini yerine getirerek Mısır kadısını azlettiğine dair kaydı (Kindî, s. 392) esas alan İbn Hacer bunun, Hârûnürreşîd’in Ebü’l-Bahterî’yi bütün şehirlere kadı tayin ettiğini ve daha önce Ebû Yûsuf’ta olduğu gibi şehirlerdeki kadıların onun nâibleri konumunda bulunduğunu göstereceğini belirtir (Refʿu’l-iṣr, s. 418, 460). İbn Ebû Duâd’ın da 223’te (838) Basra kadısını tayin ettiği bilinmektedir (Vekî‘, II, 175).

Müessesenin ilk asrında, istisnaî bazı şahsiyetler dışında kural olarak kādılkudâtlara diğer kadıları tayin ve azletme yetkisi tanınmamıştı. Bununla birlikte ilk dönemlere ait bilgiler oldukça çelişkilidir. Meselâ bir yanda Mütevekkil-Alellah devrinde Sâmerrâ’ya davet edilerek kādılkudâtlığa getirilen Yahyâ b. Eksem’in İbn Ebû Duâd’ın yetkileriyle donatıldığı kaydedilmekte iken öte yandan, 237’de (851) Mısır kadılığı görevine başlayan Hâris b. Miskîn’in bu göreve yine Mütevekkil-Alellah tarafından tayin edildiği ve 245 (859) yılında hakkındaki şikâyetler üzerine bizzat onun tarafından azledildiği belirtilmektedir (Kindî, s. 467, 475; İbn Hacer, Refʿu’l-iṣr, s. 118). Diğer bazı kaynaklarda ise azil prosedürü, halifenin Kādılkudât Ca‘fer b. Abdülvâhid’e azil emrini verdiği ve azlin onun tarafından gerçekleştirilerek yerine bir başka kadının getirildiği şeklinde ifade edilmektedir (Hatîb, X, 266; İbn Hacer, Refʿu’l-iṣr, s. 124, 211). 246’da (860) Kādî İsmâil’in Bağdat’ın doğu yakası kadılığına tayin edilmesi de Mütevekkil-Alellah’ın emriyle kādılkudât tarafından gerçekleştirilmiştir (İbnü’l-Cevzî, XII, 346).

III. (IX.) yüzyılın sonlarından itibaren kādılkudâtların yargı sisteminin başı konumunda olduğunu gösteren kayıtlar kaynaklarda oldukça açık biçimde yer almaktadır (İbn Hacer, Refʿu’l-iṣr, s. 34, 39, 53-54, 127, 144-145, 348, 350, 447, 476). Abbâsî Halifesi Mutî‘-Lillâh döneminde kādılkudâtlık yapan Muhammed b. Hasan el-Hâşimî’nin 336 (948) yılında kardeşi Ömer’i Mısır kadılığına tayin ettiğini gösteren bir ahidnâme yazdığı bilinmektedir. Ancak yine de bu devirde halifeler tarafından tayin ve azillerin gerçekleştirildiğini (a.g.e., s. 143, 181, 326), ayrıca vezirlerin de kadı tayin ve azlinde yetkili olduğunu gösterir örnekler vardır (İbn Kesîr, XI, 118; İbn Hacer, Refʿu’l-iṣr, s. 177). Kādılkudâtlar da bölge kadılarına yetki devirlerinde bulunmuşlardır. Meselâ Bağdat kādılkudâtının nâibi olarak tayin edilen bir Mısır kadısı Mısır’a bağlı kadıları tayin ve azletme, onlara emir verme yetkisine sahipti (a.g.e., s. 128, 144-145).

IV. (X.) yüzyılın ikinci yarısından itibaren kaynaklarda yer alan tayin menşurları (ahidnâme) örneklerinden kādılkudâtların ülkedeki bütün yargı sisteminden sorumlu oldukları anlaşılmaktadır. Halife Mutî‘-Lillâh tarafından 363’te (973) çıkarılan kādılkudâtlık menşurunda Abbâsî Devleti’nin sınırları içinde yer alan büyük şehirler sayıldıktan sonra buralara bağlı küçük yerleşim merkezlerinin kendisinin yetkisine verildiği, bu yerlerde görevli kadıların hallerini ıslah ve yargı faaliyetlerini denetleme, davranış ve karakteri iyi olan kadıları görevde tutma, iyi olmayanları değiştirme, belli bazı şehirlerde yine kendisinin seçeceği nakîbüleşrafları denetleme yetkisi verildiği ifade edilmektedir (İbnü’l-Cevzî, XIV, 222-223). Abbâsî hilâfetini tanıyan Doğu İslâm dünyasında kurulan devletlerde, Bağdat kādılkudâtından müstakil olarak sultanın yanında Irak hariç bütün memleketin kadılarını tayinle yetkili kādılkudât bulunurdu.

Fâtımîler devrinde kādılkudâtlık müessesesi Mısır’da da aynı adla kuruldu. Fâtımîler henüz Mehdiye’den Mısır’a geçmeden önce Nu‘mân b. Muhammed’i, bizzat kendi eserinde tamamını kaydettiği 28 Rebîülevvel 343 (1 Ağustos 954) tarihli menşurunda yer alan ifadelerden de anlaşılacağı üzere (İḫtilâfü uṣûli’l-meẕâhib, s. 47-48) kādılkudât konumunda tayin etmişlerdir; fakat sicilinde ve resmî yazışmalarında bu unvan kullanılmamıştır. Mısır’da ona halef olan oğlu Ebü’l-Hasan Ali’nin sicilinde yine kādılkudât unvanı zikredilmeksizin bütün ülkenin yargı sisteminden sorumlu olduğu belirtilmiş, ancak kendisi bürokraside bu unvanı kullanan ilk Fâtımî kadısı olmuştur. Sicilinde kādılkudât unvanı zikredilen ilk kadı ise 23 Safer 389’da (13 Şubat 999) bu göreve getirilen oğlu Hüseyin b. Ali’dir. Fâtımîler döneminde kādılkudât devlet protokolünde vezirden sonra, dâi’d-duâttan önce gelmekteydi. VI. (XII.) yüzyılın ilk yarısında kādılkudâtların aylık 40, başdâîlerin 30 dinar maaş aldıkları bilinmektedir (İbn Hacer, Refʿu’l-iṣr, s. 85).

Mısır’ı alıp Fâtımî hilâfetine son veren Selâhaddîn-i Eyyûbî (567/1171) bu sırada görevde bulunan kādılkudâtın vazifesinin devamına izin vermiş, ancak gizliden gizliye Fâtımî Devleti’ni yeniden kurma faaliyetlerine katılan kādılkudâtı idam ettirdikten sonra Şâfiî bir kādılkudâtı göreve getirmiştir. Eyyûbîler’de kadı ve kādılkudâtların idarî işleri Dîvân-ı Kazâ adı verilen daire tarafından yürütülürdü. Memlükler döneminde kādılkudâtlar, daha önce olduğu gibi sadece Şâfiîler’den tayin edilmekle birlikte görev sırasında kendilerine yardımcı olan diğer mezheplerden nâibler bulunurdu. Fakat Kādılkudât Abdülvehhâb b. Bintü’l-Eazz’ın başka mezhepten olan kadıların Şâfiî mezhebine aykırı hükümlerini onaylamayı reddetmesi yargı sisteminin işleyişini sekteye uğratınca devlet erkânı konuyu görüşmek üzere 22 Zilhicce 663 (5 Ekim 1265) tarihinde bir araya geldi. Emîr Cemâleddin Aydoğdu el-Azîzî’nin tavsiyesi üzerine Sultan I. Baybars tarafından alınan bir kararla, başşehir Kahire’de dört Sünnî mezhebin mensuplarından kendi mezheplerine göre hüküm verecek birer kādılkudât tayini ve bunların dışındaki mezheplerin yasaklanması suretiyle yeni bir hukukî sistem uygulamaya konuldu. Ertesi yıldan itibaren bu sistem diğer büyük şehirlerde de tedrîcî olarak uygulandı. Böylece Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin Kahire’ye Şâfiî mezhebinden kādılkudât tayiniyle başlayan gelenekten sonra Hanefî, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerinden de kadılar tayin edilmeye başlanmış oldu. Ancak hazine bakanlığı, vakıflar idaresi, vakfiye düzenleme, cuma ve bayram namazlarında imam-hatiplik yetkileriyle de donatılan Şâfiî kādılkudâtı protokolde önceliğe sahipti. Mezâlim davalarının görüldüğü dârüladldeki oturumlarda önceleri bu dört kādılkudât Şâfiî, Hanefî, Mâlikî ve Hanbelî sıralamasıyla sultanın sağına, diğer bürokratlar sol tarafına oturtulurken Muhammed b. Kalavun döneminden itibaren sultanın sağ tarafına Şâfiî kādılkudâtı ve onun yanına Mâlikî, sol yanına Hanefî ve onun yanına da Hanbelî oturtuldu. Bir Hanefî mezhebi mutaassıbı olan Emîr Yelboğa en-Nâsırî (ö. 768/1366), ömrünün sonlarına doğru Hanefî kadısına protokol önceliği getirme girişimlerinde bulunduysa da bunu yapamadan öldürüldü (İbn Hacer, ed-Dürerü’l-kâmine, IV, 439). 678’de (1280) Mısır Şâfiî kādılkudâtına Mısır’ın bütün kazalarına kadı tayin etme yetkisi tanınırken diğerlerine böyle bir yetki verilmedi (Kalkaşendî, I, 419). Bazan Mısır kadısına Suriye’deki kadıları tayin yetkisi verildiği de görülmektedir (İbn Hacer, Refʿu’l-iṣr, s. 245). Dımaşk, Halep, Trablus, Hama ve Safed gibi şehirlere gönderilen kadılar da kādılkudât unvanı taşırlar ve gittikleri vilâyetlerin diğer kadılarını tayin yetkisine sahip bulunurlardı. Kādılkudât unvanını taşıyan İskenderiye kadısı Mâlikî mezhebinden tayin edilirdi ve diğer ortağı Hanefî kadısından daha kıdemli idi; ancak hükmü sadece şehirde ve mücâvir alanda geçerliydi. Fâtımîler’de olduğu gibi Memlükler döneminde de kādılkudâtlara muhtelif unvanlar verilmekte ve her birine “şeyhülislâm” diye hitap edilmekteydi. VIII. (XIV.) yüzyılın sonlarından itibaren kādılkudâtlara sultanlar resmî yazışmalarda “el-cenâbü’l-âlî” unvanıyla hitap etmeye başlamışlardır. Unvan adedi bazan on dokuzu bulmaktaydı (Abdülmün‘im Mâcid, I, 105). Dört kadı uygulaması Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinin ardından ilga edilmiştir.

Mağrib ve Endülüs’te kurulan İslâm devletlerinde yargının idarî yapılanması Doğu İslâm dünyasından farklı biçimde gelişmiştir. Batı İslâm dünyasında merkez kadılığı prestijli bir görev olup bu göreve getirilenlere “kādılcemâa” unvanı verilmiştir (DİA, XI, 218; XV, 127). Bu unvan, bağımsız Endülüs Emevî Devleti’nin ilk emîri I. Abdurrahman zamanında ortaya çıkmıştır. Valiler döneminde Endülüs’te müslüman nüfus büyük ölçüde ordu mensuplarından teşekkül ettiği için burada görev yapan kadılar “kādılcünd” (ordu kadısı) unvanıyla anılmaktaydı. İç savaşlardan sonra Kurtuba’yı (Cordoba) ele geçiren Abdurrahman, burada ordu kadısı unvanıyla görev yapmakta olan Yahyâ b. Yezîd et-Tücîbî’yi yerinde bırakmıştı. Gırnata’da (Granada) hâlâ teslim olmayan Yûsuf el-Fihrî, barış yapmaya zorlanınca bu iç savaşlar sırasında tarafsızlığını koruyan Tücîbî’nin anlaşmada hazır bulunmasını şart koştu. Yapılan anlaşma metninde Tücîbî’nin unvanı kādılcemâa şeklinde zikredildi (M. Hâris el-Huşenî, s. 28). Buradan anlaşıldığına göre bu unvan, kendisine tarafların ortaklaşa kabul ettikleri bir ara bulucu olması hasebiyle verilmiş ve daha sonraki dönemlerde olayın bir hâtırası olarak muhafaza edilmiştir. Nübâhî ve bazı çağdaş araştırmacılar ise terkipte geçen “cemaa”yı “kadılar” diye anlamışlardır. Şarkiyatçı Tyan da Abdurrahman’ın, hem kendisinin bundan böyle İslâm dünyasının yegâne meşrû hâkimi olduğunu vurgulamak, hem de gayri müslim yerli nüfusun kadılarından ayırt etmek için İslâm toplumunun kadısı unvanını verdiği şeklinde yorumlamıştır. Endülüs’te kādılcemâa unvanının yanı sıra kādılcünd unvanı da yaklaşık 200 (815) yılına kadar kullanıldı.

Kādılcemâalık makamı, bilhassa Endülüs Emevîleri döneminde Doğu İslâm toplumlarındaki kādılkudâtlık müessesesinin fonksiyonlarını icra eden bir yapıya sahip değildi. Nübâhî, önceki zamanlarda kadıların çoğunlukla emîrin merkezde tayin ettiği kādılcemâa tarafından görevlendirildiğini ve resmî uygulamanın bu şekilde sürdüğünü belirtmekteyse de (Târîḫu ḳuḍâti’l-Endelüs, s. 39) devrin tarihçilerinden Huşenî’nin Ḳuḍâtü Ḳurṭuba adlı eserinde verdiği biyografik bilgilerde bunu doğrular bir kayıt bulunmamaktadır. II. Hakem dönemine ait 14 Şâban 356 (25 Temmuz 967) tarihli bir kādılcemâa kararnâmesinde bu görevlinin bütün müslümanlar arasında hüküm vermek üzere seçildiği ve hükümlerin infazı konusunda en üst mertebeye yükseltildiği ifade edilmekte (Nübâhî, s. 101), yine muhtevası verilen birkaç ahidde de kadılık ve imâmet görevleri zikredildiği halde bütün ülkenin kadısı olduğuna dair bir bilgi yer almamaktadır (meselâ bk. M. Hâris el-Huşenî, s. 171, 173). Aksine Ceyyân (Jaén), İlbîre (Elvira) ve Tuleytula (Toledo) gibi şehirlerin kadılarının dahi halife tarafından tayin edildiğine dair kayıtlar mevcuttur (a.g.e., s. 173).

Endülüs Emevî Devleti’nin sonlarına doğru II. Hişâm’ın hilâfeti esnasında, onun küçüklüğünden istifade ile Hâcib İbn Ebû Âmir el-Mansûr’un iktidarı ele geçirmesiyle başlayan Âmirîler döneminde Doğu İslâm devletlerinde görüldüğü gibi kādılkudât unvanıyla görev yapan başkadılar tayin edilmiş ve bu unvan kādılcemâadan daha üstün kabul edilmiştir. Burada ilk defa resmen kādılkudât unvanını alan kişi Ebü’l-Abbas İbn Zekvân’dır. İbn Zekvân, İbn Ebû Âmir el-Mansûr nezdinde vezirlerden daha üst konumda idi; memleket idaresini ve diğer işleri kendisiyle müzakere eder ve hiçbir gazâsında onu yanından ayırmazdı. Abdülmelik el-Muzaffer döneminde de konumunu muhafaza eden İbn Zekvân’ın görevine Abdurrahman el-Me’mûn devrinde vezirlik de ilâve edildi. Âmirîler’den sonra kādılkudât unvanı kaldırılıp kādılcemâa unvanı muhafaza edildi. Nübâhî’nin ifadelerinden anlaşıldığına göre kendi yaşadığı VIII. (XIV.) yüzyılın ikinci yarısında hükümdar tarafından başşehre tayin edilen kadılar kādılcemâa olarak anılmakta ve diğer kadıları tayin yetkisine sahip bulunmaktaydı (Nübâhî, s. 39, 112-114). Mülûkü’t-tavâif devrinde de her hânedanın merkezinde görev yapan bir kādılcemâa vardı. Daha sonra Batı İslâm dünyasında ortaya çıkan Murâbıtlar, Muvahhidler, Hafsîler ve Merînîler gibi devletlerde bu görevler kādılcemâa veya kādılkudât tarafından yerine getirilmiştir.

Kādılkudâtlık müessesesinin Gazneliler, Karahanlılar, atabeglikler ve Anadolu beyliklerinde de mevcut olduğu bilinmektedir. Gazneliler’de her şehirde bir kadı, her eyalette de bir kādılkudât vardı (Muhammed Nâzım, s. 147). Nûreddin Mahmud Zengî, son zamanlarında asayişten sorumlu olan şahneleri azledip onların görevini de kādılkudâta vermişti (Bündârî, Sene’l-Berḳı’ş-Şâmî, I, 146). Nûreddin Zengî Hanefî olduğu halde kādılkudâtı Kemâleddin Şâfiî idi.

Osmanlı kazâ sisteminde Rumeli ve Anadolu kazaskerliği unvanına sahip idarî görevlilerle Osmanlı döneminde Kahire, Şam, Halep gibi şehirlere merkezden tayin edilen kadılar, bu vilâyetlerin diğer kadılarını tayin ve azletme yetkisine sahip bulundukları için Arap kaynaklarında kādılkudât olarak zikredilir. Buralarda görev yapan Osmanlı kadıları diğer mezheplerden nâibler tayin ederdi (Mûsâ b. Yûsuf el-Ensârî, I, 150-152; Temîmî, II, 169).

Tayini. Kādılkudât halifenin vekili sayılır, tayin işlemi de klasik doktrinde vekâlet akdi çerçevesinde mütalaa edilirdi. Bunun için kādılkudâtı tayin ve azil yetkisi halifeye aitti, doğrudan onun tarafından ya da onun bilgisi dahilinde kullanılmaktaydı. IV. (X.) yüzyılın ortalarından itibaren hilâfetin zayıf duruma düştüğü ve gerçekte iktidarın Büveyhîler, Büyük Selçuklular gibi hânedanların eline geçtiği dönemlerde tayinler emîrü’l-ümerâ veya sultanların teklifiyle itibarî olarak yine halifeler tarafından yapılırdı. Anadolu Selçukluları’nda da kādılkudâtlık müessesesinin mevcut olduğu ve kādılkudâtın bizzat sultan yahut Moğol istilâsından sonraki dönemlerde İlhanlı hükümdarları tarafından tayin edildiği görülmektedir. Umumiyetle daha önce başka şehirlerde kadılık yapmış olanlardan, başkadı nâiblerinden veya fıkıh bilgisiyle temayüz etmiş âlimler arasından tayin yapılmakla birlikte bu göreve tayinden önce hangi tür makamlara gelme zorunluluğu bulunduğunu gösteren bir kayda rastlanmamaktadır. Endülüs’te emniyet teşkilâtından ya da maliyeden kādılcemâa tayin edildiği olmuştur (M. Hâris el-Huşenî, s. 137, 172). Görev kabul etmeyenler çoğunlukla kabule zorlanırdı. Halifeler kādılkudât tayinlerinde görüşlerine değer verdikleri fakihlerin, vezirlerin, ilk zamanlarda da taşra kadılarını seçerken kādılkudâtın görüş ve tavsiyelerini almayı ihmal etmezlerdi.

Fâtımîler döneminde kādılkudât halife tarafından âlimler arasından seçilirdi. Ancak 466 (1073) yılında iktidarı ele geçiren Emîrü’l-cüyûş Bedr el-Cemâlî vezir, başkumandan, kādılkudât ve başdâî tayin edilmekle askerî sınıftan bu göreve gelen ilk kişi oldu. Onun göreve gelmesiyle daha önce saygınlığını yitiren kādılkudâtlık yeniden eski önemini kazandı. Daha sonra Halife Hâfız-Lidînillâh, bu âdeti ortadan kaldırarak kazâ müessesesini vezirlikten ayırıp kādılkudâtı kendisi tayin etmeye başladıysa da devletin sonlarına doğru hilâfetin iyice zayıflaması, buna karşılık vezirlerin devlette daha etkin hale gelmesiyle kādılkudât tayin ve azilleri bilhassa İbnü’s-Sellâr, Talâi‘ b. Rüzzîk gibi nüfuzlu vezirlerce gerçekleştirilir oldu.

Tayinlerinde halife ya da sultanlar tarafından tayin kararını, sorumluluk alanlarını, yetkilerini ve çeşitli konulara ilişkin tâlimatları içeren ahidnâme, sicil veya menşur (Endülüs’te zahîr) denilen tayin kararnâmesi düzenlenir, bu ahidnâme özel bir merasimle başşehrin ve diğer büyük şehirlerin merkez camilerinin minberlerinden halka okunurdu (bazı ahid örnekleri için bk. İbnü’l-Cevzî, XIV, 222-223; Abdülkerîm b. Muhammed er-Râfiî, III, 119-125; Nübâhî, s. 101-103; Kalkaşendî, X, 264-276, 286-291, 384-388; XI, 21-26). Fâtımîler zamanında Kahire’de sarayda düzenlenen törende kādılkudât, devletin ileri gelen din adamları huzurunda ayakta ahidnâmenin okunmasını dinler, bilhassa Hâkim-Biemrillâh devrinde görüldüğü üzere halifenin adı geçtikçe yeri öperdi. Bu tören sırasında kādılkudâta saraydan temin edilen hil‘at takdim edilir ve kılıç kuşandırılırdı. Ardından bir alay eşliğinde elbise bohçasıyla Mısır merkez camisine gidilip orada sicili minberden halka okunur, yine kendisi ayakta dinlerdi (İbn Hacer, Refʿu’l-iṣr, s. 72-73, 246, 316). Memlükler döneminde Mısır’a kādılkudât tayin edilen kişiye kale içindeki sarayda ipek hil‘at giydirilirdi; bu kişi âdet üzere büyük kumandanları selâmlar ve onlarla birlikte Sâlihiye Medresesi’ne giderek göreve başlardı. 695-702 (1296-1303) yıllarında Mısır kadılığı yapan İbn Dakīkul‘îd, kadıların ipek hil‘at giyme âdetini kaldırıp yerine yün hil‘at giyme âdeti getirdi.

Kādılkudâtlar, halife adına ve onun vekili sıfatıyla görev ifa ettiklerinden kādılkudâtlık süresi iki taraf için de bağlayıcılık taşımazdı ve belli bir sınırlamaya tâbi değildi. Görevlerine son verilmesi de tayinindeki usulle olurdu. Ancak ciddi bir görev ihmali veya yolsuzluk yahut aşırı ihtiyarlık, hastalık gibi sağlık sebepleriyle azledilmez ya da kendileri istifa etmezlerse hayatlarının sonuna kadar görevde kalırlardı. Gerek Doğu gerekse Batı İslâm devletlerinde zaman zaman kādılkudâtlık veya kādılcemâalık makamının uzun süre boş kaldığı dönemler de olmuştur (Nübâhî, s. 118; başka örnekler için bk. M. Hâris el-Huşenî, s. 78, 121; İbn Hacer, Refʿu’l-iṣr, s. 57, 65, 279, 321).

Kādılkudâtlar miktarı devirlere ve devletlere göre değişen maaş alırlardı. Bununla birlikte maaş almayan ve hatta göreve gelirken bunu şart koşanlar da olmuştur (İbnü’l-Cevzî, XIV, 221). Kadılar arasında bu makama ulaşmak için büyük bir rekabet olurdu. Devlet idaresiyle yakın ilişki içinde bulunan güçlü bazı aileler bu makamı uzun süre aralıksız, bazan da diğer ailelerle dönüşümlü olarak ellerinde bulundurmuşlardır. Hammâd b. Zeyd, İbn Ebü’ş-Şevârib, Dâmegānî aileleri Bağdat’ta kādılkudâtlık makamına çok sayıda eleman yetiştirmişlerdir. Hatîb el-Bağdâdî’nin belirttiğine göre İbn Ebü’ş-Şevârib ailesinden sekiz kişi kādılkudâtlık görevine getirilmiştir (Târîḫu Baġdâd, V, 47-49). Fâtımîler döneminde de devletin kuruluşundan itibaren yarım asrı aşan bir süre kādılkudâtlık müessesesi Nu‘mânoğulları ailesinin elinde kalmıştır. Memlükler devrinde ise İbn Cemâa, Sübkî, İhnâî, İbnü’ş-Şıhne gibi aileler kendi mezheplerinin kādılkudâtlığını uzun süre ellerinde tutmuşlardır.

Mezhebi. İslâm hukukunda kadılar müctehid kabul edildikleri için belli bir mezhebe bağlılık zorunluluğu yoktu. İlk kādılkudât Ebû Yûsuf’un Hanefî mezhebi müctehidlerinden olması ve daha sonra birçok kādılkudâtın bu mezhebe mensup şahıslardan seçilmesi, bazı araştırmacıların Hanefîliğin Abbâsîler’in resmî mezhebi olduğu iddiasını gündeme getirmesine sebep olmuşsa da bu göreve tayin edilen şahısların biyografileri bu faraziyeyi geçersiz kılmaktadır. Nitekim Şâfiî, Mâlikî, hatta Zâhirî mezhebi âlimlerinden kādılkudâtlar tayin edildiği bilinmektedir. Meselâ Halife Mutî‘-Lillâh’ın 334’te (946) göreve getirdiği Muhammed b. Hasan b. Ebü’ş-Şevârib Hanefî, 338’de (950) tayin ettiği Ebü’s-Sâib Utbe b. Ubeydullah Şâfiî ve 363’te (973) tayin ettiği İbn Ümmü Şeybân ise Mâlikî’dir. Ayrıca kādılkudâtlara Hanefî mezhebi çerçevesinde hüküm verme şartı da getirilmemiş, aksine kendi ictihadlarına ve mezheplerine göre hüküm verme yetkisi tanınmıştır. Mutî‘ tarafından İbn Ümmü Şeybân’ın tayiniyle ilgili çıkarılan kādılkudâtlık kararnâmesinde kazâî hükümlerde kitap, sünnet, icmâ ve Hulefâ-yi Râşidîn’e uyulması, bu kaynaklarda yer almayan konularda ictihad edilmesi, mahkemede bilirkişiler bulundurulması emredilmektedir (İbnü’l-Cevzî, XIV, 223). Büveyhîler döneminde de fıkıhta Şâfiî olan Mu‘tezilî Kādî Abdülcebbâr, hânedanın hâkimiyeti altındaki bütün ülkenin yargı sisteminden sorumlu kādılkudât tayin edilmiş, Muharrem 367 (Ağustos 977) tarihli tayin kararnâmesine göre kitap, sünnet ve icmâa, bunlardan birinin bulunmadığı yerlerde ictihada başvurması emredilmiştir (Abdülkerîm b. Muhammed er-Râfiî, III, 119-121). Adudüddevle’nin yardımıyla Bağdat’ta kādılkudât olan Ebû Sa‘d Bişr b. Hüseyin ise Zâhirî idi (Şîrâzî, s. 177-178). Ancak artık müctehid bulunmadığını düşünen Kādılkudât Ebü’l-Hasan Ali b. Muhammed ed-Dâmegānî Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf ve Muhammed’in dışındaki müctehidlerin görüşleriyle hüküm vermeyi yasaklamıştır (İbnü’l-Cevzî, XVII, 177).

Endülüs’te Mâlikî mezhebi yaygınlaşıncaya kadar kādılcemâalar, genellikle önceki kadıların verdikleri hükümleri de örnek alarak kendi ictihadları doğrultusunda hüküm verirken mezhebin yaygınlaşmasından sonra tayinler bu mezhep mensuplarından yapılır olmuştur. Kendi özel hayatlarında Zâhirî mezhebini uygulayan kādılcemâalar tayin edildiyse de mahkemede ülkede yaygın olarak benimsenen Mâlikî mezhebine göre hüküm verirlerdi (Nübâhî, s. 101). Muvahhidler devrinde ise Zâhirî mezhebine göre hüküm verildiği bilinmektedir (a.g.e., s. 151).

Fâtımîler’de kādılkudâtlar prensip olarak İsmâilî mezhebi mensuplarından seçilirdi; fakat İsmâiliyye mezhebine göre hükmetmeleri şartıyla başka mezheplerden nâibler tayin edebilirlerdi. Nitekim Ali b. Nu‘mân, Şâfiî fakihi Hasan b. Halîl’i buna göre hükmetmek şartıyla nâib tayin etmiştir (İbn Hacer, Refʿu’l-iṣr, s. 282). Hâkim-Biemrillâh döneminde ilk defa 20 Şâban 405’te (13 Şubat 1015) kendi mezheplerinden olmayan, ancak daha önce İsmâilî kādılkudâtlara nâiblik yapmış olan Hanefî Ebü’l-Abbas İbn Ebü’l-Avvâm kādılkudât tayin edildi. Fakat mahkemede dört İsmâilî fakihin hazır bulundurulması şartı getirilerek mezhebe aykırı hüküm vermemesi garanti altına alındı. Daha sonra Şâfiî ve İmâmiyye mezheplerinden de kādılkudâtlar tayin edilmiştir (a.g.e., s. 204, 294, 322-323, 478). 525 (1131) yılında İslâm tarihinde ilk defa Emîrü’l-cüyûş Ebû Ali Ahmed İbnü’l-Efdal tarafından yeni bir uygulama başlatılarak Şâfiî, Mâlikî, İmâmî ve İsmâilî mezheplerinden, her biri kendi mezhebine göre hüküm verip miras taksimi yapacak olan dört kadı tayin edildi, ancak onun öldürülmesinden sonra Yânis er-Rûmî tarafından bu uygulamaya son verildi. 1 Rebîülevvel 526 (21 Ocak 1132) tarihi itibariyle yeniden eski sisteme dönülerek sadece İsmâilîler’den bir kādılkudât tayin edilmeye başlandı.

Görev ve Yetkileri. Kādılkudâtlar umumiyetle bulundukları başşehrin büyük camilerinden birinde, bazan evlerinde, belli bir dönemden sonra da Bahrî Memlükleri’nde olduğu gibi belirli bir medresede davalara bakarlardı. Özel amaçlı olarak yapılan mahkeme binalarının (dârüladl) ortaya çıkmasıyla davalara buralarda bakmaya başladılar. Görev sırasında kendilerine kâtip (muvakkı‘), emin, şühûdü’l-hâl (udûl), hâcib, hâdim, a‘vân adı verilen birçok görevli hizmet ederdi. Dava görülürken yanlarında bilirkişiler, bilhassa fakihler hazır bulunurdu. Endülüs’te kādılcemâanın yanında görevli fakihlerden teşkil edilen bir şûra meclisi vardı. Fâtımîler’de kādılkudâtların yargılamayı yapacakları zaman ve yer, mahkemede uyulacak âdetler ve resmî prosedür ve mahkeme görevlilerinin çalışma esasları dahil ayrıntılı bir yargılama geleneği oluştuğu bilinmektedir (İbnü’t-Tuveyr, s. 107-108; İbn Hacer, Refʿu’l-iṣr, s. 73).

Tarihî süreç içerisinde müesseseleşen kādılkudâtlık makamının yetki ve sorumluluk alanları ihtiyaca göre, daha çok da görev üstlenen kişilerin yetkinliklerine ve halifelerin onlara duyduğu güvene bağlı olarak genişletilmiş ya da daraltılmıştır. Halife, sultan veya vezirlerin başkanlık ettiği mezâlim mahkemelerinde bilirkişi sıfatıyla mutlaka hazır bulunan kādılkudâtlar, zamanla ülkenin yargı idaresindeki sorumluluklarının yanı sıra müderrislik, şeyhlik, merkez camisi imam ve hatipliği, maliye, ölçü ve tartıların denetimi, miras taksimi, hapishanelerin, yetim mallarının, vakıfların ve vakıf mallarının idaresi, cami ve mescidlerin bakımı ve buralara yetkili şahıslar görevlendirme, muhtelif sebeplerle düzenlenen devlet törenlerine ve biat merasimlerine katılma, halifeye vekâlet etme, halife ve sultanların nikâh akidlerine katılma, hükümdar adına yabancı ülkelere gidecek diplomatik heyetlerde yer alma, halife ile görüşecek yabancı elçilere önceden muhatap olma, taşradaki devlet memurlarıyla halife adına yazışmalar yapma ve bu konularda halifeyi bilgilendirme, sınır boylarındaki malî, idarî ve askerî faaliyetleri teftiş edip yapılması gereken işleri merkeze bildirme, savaş düzeni alınması ve ordunun savaş bölgesine götürülmesi gibi vazifeler de ifa etmişlerdir. Ayrıca halife veya sultanın refakatinde cuma ve bayram namazlarına, hac yolculuklarına, ülke içindeki seyahatlere ve savaşlara iştirak ederlerdi. Fâtımîler’de ve bir müddet Eyyûbîler’de darphâne idaresinden kādılkudâtlar sorumlu idiler. Fâtımîler’de kādılkudâtlık zaman zaman sadece başdâîlik, zaman zaman da vezirlik ve başdâîlik makamları ile birleştirilmiş, devletin son yüzyılı içinde bu yetkilerin bir şahısta toplanması âdeta bir gelenek halini almıştır.

Başkadılar merkezde üstlendikleri diğer görevleri nâibleri vasıtasıyla ifa ederler, öteki şehir ve kazalarda görevli kadılar kādılkudâtın nâibi olarak faaliyet gösterirlerdi. Nâibler normalde şehir dışında bulunmadıkça kendileri nâib tayin edemezlerdi; bunun bir istisnası Fâtımîler döneminde olmuştur (a.g.e., s. 316-317). Fâtımîler’de kadı tayin yetkisi kādılkudâtta bulunmakla birlikte bu kuralın dışına çıkılarak bazan belli bir bölgeye doğrudan halife tarafından kadı tayin edilip kādılkudâtın bu kadı üzerinde yetkisiz kılındığı, bazan da kādılkudâtın görev yaptığı Mısır’da bile vezir tarafından kadı tayin edildiği görülmektedir (a.g.e., s. 70, 73). Receb 393’te (Mayıs 1003) kādılkudâttan başka bir merkez kadısı tayin edilmesi yargıda karışıklığa sebep olunca bir müddet sonra şikâyetler üzerine kādılkudâtın yetkisi arttırılmıştır (a.g.e., s. 141-142).

BİBLİYOGRAFYA
Buhârî, “Tefsîr”, 2/7; İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt, VI, 393; VII, 183; Ya‘kūbî, Târîḫ, I, 203; Vekî‘, Aḫbârü’l-ḳuḍât, tür.yer.; Mes‘ûdî, Mürûcü’ẕ-ẕeheb (Abdülhamid), I, 230, 245, 271; IV, 102; Kindî, el-Vülât ve’l-ḳuḍât, tür.yer.; M. Hâris el-Huşenî, Ḳuḍâtü Ḳurṭuba (nşr. İzzet Attâr el-Hüseynî), Kahire 1372, tür.yer.; Nu‘mân b. Muhammed, İḫtilâfü uṣûli’l-meẕâhib (nşr. Mustafa Gālib), Beyrut 1983, s. 46-51; Muhammed b. Ahmed el-Hârizmî, Mefâtîḥu’l-ʿulûm, Kahire 1981, s. 25, 71; Hilâl b. Muhassin es-Sâbî, Rüsûmü dâri’l-ḫilâfe (nşr. Mîhâîl Avvâd), Beyrut 1406/1986, s. 79; İbn Hazm, el-İḥkâm (nşr. Ahmed M. Şâkir), Beyrut 1403/1983, IV, 229-231; Hatîb, Târîḫu Baġdâd, V, 47-49; X, 239, 266; XIII, 283; XIV, 102-103, 162, 242, 243; Şîrâzî, Ṭabaḳātü’l-fuḳahâʾ, s. 177-178; Nizâmülmülk, Siyasetnâme (Köymen), s. 53, 65, 202; İbnü’l-Cevzî, el-Muntaẓam (Atâ), XII, 346-347; XIV, 221-223; XVII, 177; ayrıca bk. tür.yer.; İbnü’t-Tuveyr, Nüzhetü’l-muḳleteyn fî aḫbâri’d-devleteyn (nşr. Eymen Fuâd Seyyid), Beyrut 1412/1992, s. 67-75, 107-110; Abdülkerîm b. Muhammed er-Râfiî, et-Tedvîn fî aḫbâri Ḳazvîn (nşr. Azîzullah el-Utâridî), Beyrut 1408/1987, III, 119-125; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, IX, 234; X, 442; XI, 118; Bündârî, Zübdetü’n-Nusra (Burslan), s. 7, 8, 19, 20, 22, 51, 52, 83, 202, 219, 223; a.mlf., Sene’l-Berḳı’ş-Şâmî (nşr. Ramazan Şeşen), Beyrut 1971, I, 146; İbn Bîbî, el-Evâmirü’l-Alâiyye: Selçukname (trc. Mürsel Öztürk), Ankara 1996, II, 156, 212; İbnü’l-Müneyyir, el-İnṣâf fîmâ teżammenehü’l-Keşşâf mine’l-iʿtizâl (Zemahşerî, el-Keşşâf içinde), Kahire 1890, II, 272; İbn Saîd el-Mağribî, el-Muġrib, I, 164, 215-216; İbn Ebû Cemre, Behcetü’n-nüfûs, Kahire 1355, IV, 185; Ebû İshâk İbrâhim b. Hasan et-Tûnusî, Muʿînü’l-ḥükkâm ʿale’l-ḳażâyâ ve’l-aḥkâm (nşr. Muhammed b. Kāsım b. Ayyâd), Beyrut 1989, neşredenin girişi, I, 81-92; İbn Kesîr, el-Bidâye, X, 316; XI, 118, 239; XII, 127, 263, 333; XIII, 182, 301, 322; XIV, 311; Kureşî, el-Cevâhirü’l-muḍıyye, IV, 453-454; Nübâhî, Târîḫu ḳuḍâti’l-Endelüs (nşr. Meryem Kāsım Tavîl), Beyrut 1415/1995, s. 20, 39, 101-103, 112-114, 118-151; ayrıca bk. tür.yer.; Nâsırüddin İbnü’l-Furât, Târîḫ (nşr. K. Züreyḳ – Neclâ İzzeddin), Basra 1386/1967, IV/1, s. 136-139; Kalkaşendî, Ṣubḥu’l-aʿşâ, I, 417-419; IV, 35-36, 41-42, 44-45, 63-64, 191, 192, 221, 234, 424; X, 193, 264-291, 384-388; XI, 21-26, 104, 113, 174-203; XII, 38-58, 155-159, 182-184, 437-442; Makrîzî, el-Ḫıṭaṭ, I, 110, 403-404, 440, 445, 450, 454, 467; II, 206-209, 233, 295-296, 302, 333, 343; İbn Hacer, Fetḥu’l-bârî (Sa‘d), XXII, 404-405; a.mlf., Refʿu’l-iṣr ʿan Ḳuḍâti Mıṣr (nşr. Ali M. Ömer), Kahire 1418/1998, tür.yer.; a.mlf., ed-Dürerü’l-kâmine, IV, 439; Aynî, ʿUmdetü’l-ḳārî, Kahire 1392/1972, XVIII, 268; Süyûtî, Ḥüsnü’l-muḥâḍara, II, 127, 135-192; a.mlf., Târîḫu’l-ḫulefâʾ (nşr. M. Muhyiddin Abdülhamîd), Kahire 1371/1952, s. 403-404; Ebü’l-Yümn el-Uleymî, el-Menhecü’l-aḥmed (nşr. Abdülkādir el-Arnaût v.dğr.), Beyrut 1997, III, 19-21; İbn Nüceym, el-Baḥrü’r-râʾiḳ, II, 156-157; V, 252; VI, 282, 295-296; VII, 6-7; Şirbînî, Muġni’l-muḥtâc, IV, 294; Mûsâ b. Yûsuf el-Ensârî, Nüzhetü’l-ḫâṭır ve behcetü’n-nâẓır (nşr. Adnân M. İbrâhim), Dımaşk 1991, I, 150-152, 161-164; II, 153; ayrıca bk. neşredenin girişi, I, 46-60; Temîmî, eṭ-Ṭabaḳātü’s-seniyye, II, 169; Gazzî, el-Kevâkibü’s-sâʾire, II, 113; Ebû Bekir b. Muhammed ed-Dimyâtî, Ḥâşiyetü İʿâneti’ṭ-ṭâlibîn, Kahire 1938, II, 337; Muhammed Nazım, The Life and Times of Sultan Mahmud of Ghazna, Cambridge 1931, s. 147-149; E. Tyan, Histoire de l’organisation judiciaire en pays d’Islam, Paris 1938, tür.yer.; a.mlf., “Ḳāḍī”, EI2 (İng.), IV, 373-374; J. Schacht, An Introduction to Islamic Law, Oxford 1964, s. 50-51; Abdülmün‘im Mâcid, Nüẓumu devleti selâṭîni’l-Memâlîk ve rüsûmühüm fî Mıṣr, Kahire 1967, I, 93-106; Fahreddin Atar, İslâm Adliye Teşkilâtı, Ankara 1978, s. 23, 91-92, 95, 104, 112; J. H. Escovitz, The Office of Qādī al-Qudāt in Cairo under the Bahrī Mamlūks, Berlin 1984, tür.yer.; Assâm M. Şebârû, Ḳāḍi’l-ḳuḍât fi’l-İslâm, Beyrut 1988, tür.yer.; Safiyye Seâde, Min târîḫi Baġdâd el-ictimâʿî, Beyrut 1988, s. 87-187; İzzeddin Ömer Mûsâ, el-Muvaḥḥidûn fi’l-ġarbi’l-İslâmî, Beyrut 1991, s. 198-203, 338-339; Eymen Fuâd Seyyid, ed-Devletü’l-Fâṭımiyye fî Mıṣr, Kahire 1413/1992, s. 267-268, 270-271; Hussein F. Kasassbeh, The Office of Qādī in the Early ʿAbbāsid Caliphate: 132-247/750-861, Mûte 1994, s. 151-157; Mehmet Özdemir, Endülüs Müslümanları Medeniyet Tarihi, Ankara 1997, s. 139-144; Ramazan Şeşen, Salahaddin Eyyûbî ve Devri, İstanbul 2000, s. 266-269; J. S. Nielsen, “Sultan al-Zāhir Baybars and the Appointment of Four Chief Qādıs, 663/1265”, St.I, LX (1984), s. 167-176; M. Guidi - [M. Morony], “Mābad̲h̲”, EI2 (İng.), VII, 213-216; Mehmet Özdemir, “Endülüs”, DİA, XI, 218; Muhammed Razûk, “Hafsîler”, a.g.e., XV, 127.
Bu madde ilk olarak 2001 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 24. cildinde, 77-82 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.