KARABAŞ VELÎ

Müellif:
KARABAŞ VELÎ
Müellif: KERİM KARA
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2001
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 06.12.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/karabas-veli
KERİM KARA, "KARABAŞ VELÎ", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/karabas-veli (06.12.2019).
Kopyalama metni
1020’de (1611) Arapkir’de doğdu. Asıl adı Alâeddin Ali’dir. Boyu uzun olduğu için “Atvel”, siyah Halvetî tacı sardığı için “Karabaş”, kerametlerine inanıldığı için “Velî” lakabını almış ve son iki lakabıyla meşhur olmuştur. İlk tahsilini Arapkir’de ve Çankırı’da yaptı. Daha sonra İstanbul’da Fâtih Medresesi’nde öğrenimini sürdürdü. Bu yıllarda tasavvufa ilgi duyarak Kastamonu’ya gitti ve Şeyh Şâbân-ı Velî Dergâhı postnişini İsmâil Çorûmî’ye intisap etti. Kısa sürede şeyhinin güvenini kazanan Karabaş Velî, daha seyrüsülûkünü tamamlamadan dervişler arasında çıkan bazı anlaşmazlıkları halletmek üzere Çankırı’ya gönderildi. Kastamonu’ya döndüğünde İsmâil Efendi vefat etmiş olduğundan seyrüsülûkünü yerine geçen oğlu Mustafa Muslihuddin Efendi’nin yanında tamamladı.

Karabaş Velî, Mustafa Muslihuddin’in vefatı üzerine (1072/1662) Kastamonu’dan ayrılıp yaklaşık yirmi yıl Arap ülkelerinde dolaştıktan sonra 1081’de (1670) Üsküdar’a gelerek Rum Mehmed Paşa Camii’nde inzivaya çekildi. Dört yıl süren bu dönemin ardından Üsküdar Vâlide-i Atîk Camii Zâviyesi meşihatı ve caminin vâizliği ile ilgili teklifi kabul etti. 1090 (1679) yılında Limni adasına sürgüne gönderildi. Sürgün sebebi konusunda iki rivayet bulunmaktadır. Birinci rivayete göre bir eserinde, “Herkeste fındık kadar tanrı bulunur” dediği, diğer rivayete göre ise vaazlarında zâhir ulemâsının kabul edemeyeceği tasavvufî konulardan bahsettiğinden dolayı onların şiddetli tenkitlerine mâruz kaldığı, ayrıca cahil dervişler arasında bazı uygunsuz söylentiler yayıldığı için ortalığı yatıştırmak üzere sürgün edilmiştir. Onun, zamanın padişahı IV. Mehmed’in kendisine olan meylini çekemeyenlerin tertibine uğramış olması da mümkündür. Karabaş Velî’nin kendisi gibi bir Halvetî şeyhi olan, ancak aralarının açık olduğu anlaşılan Niyâzî-i Mısrî ile Limni’de aynı yıllarda ikamete mecbur edilmesi dikkat çekicidir. Karabaş Velî, dört yıl kadar süren bu sürgün hayatından sonra 1094’te (1683) Üsküdar’a döndü. Padişahın yeniden ona yakınlık göstermesi Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın harekete geçmesine sebep oldu. Mustafa Paşa padişahın kendisini hacca göndermek istediğini, bunun için gereken parayı da gönderdiğini bildirdi. Paşanın gerçek niyetini anladığını kibar bir biçimde ona belirten Karabaş Velî hacca gitmek üzere İstanbul’dan ayrıldı. Hac dönüşü bir müddet Medine’de ikamet etti. Bu sırada yerine halifelerinin sonuncusu olan Bolulu Mustafa Efendi’yi tayin etti. Daha sonra Mısır’a dönen hacı kafilesine katılarak Medine’den ayrıldı. Kahire yakınlarında Geylân köyünde hastalanan Karabaş Velî 8 Safer 1097 (4 Ocak 1686) tarihinde vefat etti ve Şeyhü’l-Gazzâlî denilen bir zatın türbesine defnedildi. Üç oğlundan Mustafa Ma‘nevî (ö. 1114/1702) Sokullu Mehmed Paşa Zâviyesi meşihatında bulunmuştur; divan sahibi bir şair olup Üsküdar’da Nasûhî Dergâhı hazîresinde medfundur. Adnî Hasan Çelebi (ö. 1125/1713), Kahire’de Karameydan’da Kırklar Makamı diye bilinen dergâhta şeyhlik yapmıştır. Diğer oğlu Hüseyin Çelebi ise irşada icâzetli olmakla birlikte Karabaş Velî onu herhangi bir beldeye tayin etmemiştir.

Binlerce kişiye biat verdiği ve yüzlerce halife yetiştirdiği kaydedilen Karabaş Velî, çeşitli halk kesimlerinden Sultan IV. Mehmed’e kadar geniş bir kitleyi etkilemiştir. Padişahın devran zikri yaptırması için bir halifeyi saraya göndermesini istediği, Karabaş Velî’nin de halifelerinden Ünsî Hasan Efendi’yi görevlendirdiği bilinmektedir. Başka tarikatlara mensup dervişleri kendi tarikatları üzere terbiye etmesi ve bu yolla pek çoğuna bulundukları tarikata göre hilâfet vermesi Karabaş Velî’ye has bir seyrüsülûk usulüdür.

Karabaş Velî, Şâbâniyye tarikatının kendi adıyla anılan kolunun kurucusudur. Şâbâniyye tarikatı Karabaş Velî’nin silsilesinden gelen şeyhler vasıtasıyla yaygınlık kazanmış, yetiştirdiği yüzlerce halife özellikle Anadolu, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da irşad faaliyetinde bulunmuştur. Karabaş Velî’nin tarikat silsilesi Mustafa Muslihuddin, İsmâil Çorûmî (ö. 1057/1647), Ömer Fuâdî (ö. 1046/1636), Muhyiddin Kastamonî (ö. 1013/1604) vasıtasıyla Halvetiyye’nin Şâbâniyye kolunun pîri Şeyh Şâbân-ı Velî’ye ulaşır. Halifelerinden Seyyid Mehmed Nasûhî’ye Karabaşiyye’nin Nasûhiyye kolu nisbet edilmiş, Nasûhiyye kolundan Çerkeşî Mustafa Efendi’ye mensup Çerkeşiyye, Çerkeşî’nin halifelerinden Geredeli Hacı Halil’e mensup Halîliyye, yine Çerkeşî’nin halifelerinden Beypazarlı Ali’nin halifesi Kuşadalı İbrâhim Efendi’ye mensup İbrâhimiyye yahut Kuşadaviyye kolu zuhur etmiştir.

Karabaşiyye, Karabaş Velî’nin halifelerinden Bolulu Mustafa Efendi’nin müridi olan Seyyid Kutbüddin Mustafa el-Bekrî es-Sıddîkī (ö. 1162/1749) tarafından Arap ülkelerinde yayılmış ve kendisine tarikatın Bekriyye kolu nisbet edilmiştir. Bekriyye’den Kemâleddin Mustafa’ya (ö. 1199/1784) nisbet edilen Kemâliyye, Muhammed b. Sâlim el-Hifnî’ye (ö. 1181/1767) mensup Hifniyye, Muhammed b. Abdülkerîm es-Semmân’a (ö. 1189/1775) nisbet edilen Semmâniyye, ondan da Feyzüddin Hüseyin’e (ö. 1309/1891) mensup Feyziyye, Hifniyye’den Ahmed b. Muhammed ed-Derdîr’e (ö. 1201/1786) nisbet edilen Derdîriyye, Muhammed b. Abdurrahman el-Ezherî’ye (ö. 1207/1792-93) mensup Ezheriyye, Muhammed b. Abdurrahman’a (ö. 1208/1794) nisbet edilen Rahmâniyye, Seyyid Ahmed et-Ticânî’ye (ö. 1230/1815) nisbet edilen Ticâniyye kolları doğmuştur. Böylece Halvetiyye-Şâbâniyye tarikatı Karabaş Velî silsilesinden gelen şeyhler tarafından Kuzey Afrika’ya yayılmıştır. Karabaş Velî’nin halifelerinden İstanbullu Ömer Ârifî ve Kastamonulu Hüseyin Efendi’ye nisbet edilen Ârifiyye ve Hüseyniyye kolları yaygınlık kazanmamıştır.

Karabaş Velî, tasavvufta ana hatlarıyla Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin sistemleştirdiği vahdet-i vücûd anlayışına bağlıdır. İbnü’l-Arabî’nin Fuṣûṣü’l-ḥikem’ine yazdığı şerh bunun en açık delilidir. Karabaş Velî, İbnü’l-Arabî’nin el-Fütûḥâtü’l-Mevṣîliyye adlı eserindeki bir ibarede kendisini müjdelediğini söyler. Tasavvufta her mürşidin bir peygamberin kademi üzere olduğu kabul edilir; mensupları onun kadem-i Îsâ üzerine zuhur ettiğine inanırlar. Arapça yazdığı eserlerden bazılarının Türkçe’ye çevrilerek Arapça bilmeyen müridlerinin de istifade etmesini isteyen Karabaş Velî’nin eserlerinin İstanbul kütüphanelerinde pek çok nüshasının bulunması onların tasavvuf muhitlerinde geniş kabul gördüğünü göstermektedir.

Eserleri. 1. Kâşifü’l-esrâr. İbnü’l-Arabî’nin Fuṣûṣü’l-ḥikem’inin şerhidir. Eserin Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunan nüshası müellif hattıyladır (Hacı Mahmud Efendi, nr. 2225). 2. Câmiʿu esrâri’l-Fuṣûṣ. Karabaş Velî, kendi Fuṣûṣü’l-ḥikem şerhini bu eserinde özetlemiştir. Eserin dikkat çekici bir özelliği baş tarafında geniş bir biçimde ilimler tasnifi yapılmış olmasıdır. Bir nüshası İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı’nda bulunan eser (Osman Ergin, nr. 397) Hacı Selim Ağa Kütüphanesi’nde (Aziz Mahmud Hüdâyî, nr. 309) Maġzü’l-Fuṣûṣ adıyla kayıtlıdır. 3. Devrân-ı Ṣûfiyye. Müellifin yaşadığı dönemde üzerinde bir hayli tartışma yapılan devranla zikrin cevazına dair bir risâledir. Eser, müellifin isteğiyle halifelerinden Bolulu Mustafa Efendi tarafından bazı önemli açıklamalarla birlikte Türkçe’ye çevrilmiştir (Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 2921). Risâle Âdâbü’t-turuk adıyla basılmıştır (İstanbul, ts.). 4. Miʿyârü’ṭ-ṭarîḳa. Tarikat âdâbıyla ilgili olan risâlenin bir nüshası Fuṣûṣü’l-ḥikem şerhinin sonunda bulunmaktadır (Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 2225). Türkçe’ye tercüme edilen risâlenin kütüphanelerde birçok nüshası mevcuttur. 5. Tarîkatnâme. Tarikat âdâbına dair Türkçe bir eserdir (Millet Ktp., Ali Emîrî Efendi, Şer‘iyye, nr. 1181). 6. Şerḥu’l-ʿAḳāʾidi’n-Nesefiyye. Karabaş Velî, Necmeddin en-Nesefî’nin ʿAḳāʾid’ini tasavvufî bir yaklaşımla şerhetmiştir (Süleymaniye Ktp., Yazma Bağışlar, nr. 3738; Bekir Topaloğlu özel kitaplığı). Müellifin oğlu Mustafa Ma‘nevî tarafından babasının sağlığında Türkçe’ye çevrilen eserin Süleymaniye Kütüphanesi’nde (Hacı Mahmud Efendi, nr. 1303) Lübbü’l-Akāid adıyla kayıtlı olan nüshası mütercim hattıyladır. 7. Esâsü’d-dîn (Millet Ktp., Ali Emîrî Efendi, nr. 4327/5). 8. Risâle fî beyâni uṣûl-i erbaʿa. Anâsır-ı erbaaya dair eser ayrıca bazı hurûfî remizleri de ihtiva etmektedir (İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Osman Ergin, nr. 1063/1). 9. Şerḥ-i Ḳaṣîde-i ʿAşḳıyye. İbnü’l-Arabî’nin Ḳaṣîde-i ʿAşḳıyye’sinin Arapça şerhidir (Millet Ktp., Ali Emîrî Efendi, nr. 4462/11). 10. Ta‘bîrnâme (Süleymaniye Ktp., Yazma Bağışlar, nr. 233/1). Eser Mustafa Tatçı tarafından yayımlanmıştır (bk. bibl.). 11. Tefsîr-i Sûre-i Ṭâhâ. Tasavvufî bir tefsirdir (Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 332). 12. Risâle fi’t-taṣavvuf (Süleymaniye Ktp., Tırnovalı, nr. 356). Bazı ansiklopedilerde ve kütüphane kataloglarında Karabaş Velî’ye nisbet edilen Tecvîd-i Karabaş’ın onunla bir ilgisi yoktur.

BİBLİYOGRAFYA
Râşid, Târih, I, 357; Senâîzâde Hasan Efendi, Menâkıb-ı Hazret-i Şeyh Nasûhî, Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 4573/1, vr. 11b; a.mlf., Silsile-i Tarîkat-ı Halvetiyye, İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Osman Ergin, nr. 859, vr. 2a vd.; İbrâhim Has, Menâkıb-ı Hazret-i Şeyh Hasan Ünsî, Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 4607, vr. 21b; a.mlf., Silsile-i Tarîkat-ı Halvetiyye-i Karabâş el-Kastamonî, Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 20707, vr. 2a vd.; Harîrîzâde, Tibyân, III, vr. 58a-71a; Hüseyin Vassâf, Sefîne, IV, 12; Tomâr-Halvetiyye, s. 65; Hocazâde Ahmed Hilmi, Ziyâret-i Evliyâ, İstanbul 1327, s. 127; Zâkir Şükrü, Mecmûa-i Tekâyâ (Tayşi), s. 75; Osmanlı Müellifleri, I, 148; a.mlf., Kibâr-ı Meşâyih ve Ulemâdan On İki Zâtın Terâcim-i Ahvâli, İstanbul 1317; Abdülbaki Gölpınarlı, “Niyâzî-i Mısrî”, ŞM, VII (1972), s. 216-218; Mustafa Tatçı, “Şeyh Karabaş-ı Velî’nin Tasavvufî Bir Rüya Tabirnâmesi”, TKA, XXXII/1-2 (1996), s. 333-342; a.mlf. – Cemal Kurnaz, “Karabaş-ı Velî”, Tasavvuf, sy. 6, Ankara 2001, s. 35-359.
Bu madde ilk olarak 2001 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 24. cildinde, 369-371 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.