KESB

الكسب
KESB
Müellif: YUSUF ŞEVKİ YAVUZ
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2002
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 09.12.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/kesb--kelam
YUSUF ŞEVKİ YAVUZ, "KESB", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/kesb--kelam (09.12.2019).
Kopyalama metni
Sözlükte “kazanmak, elde etmek” anlamındaki kesb kökünden türemiş bir masdar olup “kazanılan ve elde edilen maddî veya mânevî şey” mânasına isim olarak da kullanılır. Râgıb el-İsfahânî kesbi, “insanın servet kazanmak gibi faydalı olan veya haz veren bir şeyi talep etmesi” diye açıklar. Bazan insana fayda vereceği zannedildiği halde zarar getiren fiiller için de kullanılan kesb (el-Müfredât, “ksb” md.), kelâm literatüründe genellikle “kuldaki hâdis kudretin tesiriyle meydana gelen şey” diye tarif edilir.

Kur’ân-ı Kerîm’de kesb kökünden türeyen altmış sekiz kelime mevcut olup bunların altmış ikisi kesb, diğerleri iktisâb masdarından gelmektedir. Bu âyetlerde belirtildiğine göre herkesin kazandığı iyi ameller lehine, kötü ameller ise aleyhine olacak, amellerin karşılığı âhirette verilecek, kimseye zulmedilmeyecek, âhirette dünyada kazanılan servetler değil iyi ameller fayda sağlayacaktır. Kötü davranışlarda bulunanlar dünyada da ceza görecektir (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ksb” md.). Kesb, çeşitli hadis rivayetlerinde maddî ve mânevî kazanç mânasında yer almış ve Kur’an’daki muhtevasıyla kullanılmıştır. Hz. Peygamber insanların el ve ayaklarının yaptıkları işleri haber vermek üzere âhirette konuşturulacağını söylemiş ve iyi amelleri yok eden günahtan Allah’a sığınmıştır (Müsned, II, 214, 231, 334, 412; V, 188, 191; VI, 31; Buhârî, “Riḳāḳ”, 40; Müslim, “Îmân”, 252; İbn Mâce, “Fiten”, 20).

Kesb kavramı kelâm literatüründe daha çok ihtiyarî fiillerin yaratılması meselesinde söz konusu edilmiştir. Siyasî ve içtimaî olayların tesiriyle Hulefâ-yi Râşidîn devrinde müslümanlar arasında tartışılmaya başlanan kullara ait fiillerin meydana gelişi meselesi (Kādî Abdülcebbâr, Fażlü’l-iʿtizâl, s. 143), İslâm âlimlerinin erken dönemde çözümlemeye çalıştıkları konuların başında yer alır. Kulların kendi fiilleri üzerinde etkili olduklarını kanıtlamak amacıyla kesb kavramını ilk defa kullanan kişi Ebû Hanîfe olmuştur. Her ne kadar Montgomery Watt ile Abdurrahman Bedevî ve Ca‘fer es-Sübhânî kesb kavramına ilk olarak Dırâr b. Amr’ın yer verdiğini söylemişlerse de bu doğru değildir. Çünkü Ebû Hanîfe’ye atfedilen akaid risâlelerinde kesbden açıkça bahsedilmektedir. Ona göre kullara ait bütün fiiller Allah tarafından yaratılmakla birlikte gerçek anlamda kulların kesbiyle meydana gelir, yani ihtiyarî fiillerin meydana gelişinde insanların sahip olduğu kudretin tesiri söz konusudur (Beyâzîzâde Ahmed Efendi, s. 254). Ebû Hanîfe’nin muhtemelen Kur’an’dan ilham alarak kulların fiilleri meselesine kesb kavramıyla temas etmesi İslâm âlimlerinin dikkatini çekmiş olmalı ki daha sonra Dırâr b. Amr başta olmak üzere Muammer b. Abbâd, Hişâm b. Hakem, Muhammed b. Îsâ el-Burgūs, Yahyâ b. Ebû Kâmil, Hüseyin b. Muhammed en-Neccâr, İbn Küllâb el-Basrî, Ahmed b. Seleme el-Kûşânî gibi çeşitli ekollere mensup kelâm âlimlerince üzerinde durulmuş ve benimsenmiştir (Eş‘arî, s. 281, 540-541). Kelâm ekollerinin teşekkülünden sonra genellikle Ehl-i sünnet’e mensup kelâmcılar tarafından savunulan ve Mu‘tezile’nin yanı sıra Şîa âlimlerince eleştirilen kesb teorisiyle ilgili tartışmalar ilk olarak bu kavramın tanımı etrafında yoğunlaşmıştır. Yapılan tanımlarda Ehl-i sünnet kelâmcıları “fiili işlemeye kesinlikle karar veren irade”, “kuldaki hâdis kudret ve bunun fiile yönelmesi”, “faydayı celbedip zararı defetmeye götüren bir iş yapmak”, “kulun bir fiili gerçekleştirmek istemesinin ardından Allah’ın o fiili yaratması”, “fiilin itaat veya mâsiyet oluşuna kulun tesir etmesi” gibi unsurları öne çıkarırken Mu‘tezile ve Şîa kelâmcıları kesbin sadece sözlük anlamı taşıdığını, bu sebeple de ona bir terim anlamı yüklenemeyeceğini ileri sürmüşlerdir (et-Taʿrîfât, “ksb” md.; Eş‘arî, s. 542; İbnü’l-Mutahhar el-Hillî, s. 126; İbn Teymiyye, VIII, 118-119).

Kesb kavramının yorumlanması kelâm ekollerinin kudret ve dolayısıyla kader anlayışına bağlıdır. Bu konuda fiilin meydana gelişinde insana gerçek anlamda hiçbir rol vermeyen Cebriyye ile fiilin ilâhî müdahale olmaksızın kul tarafından gerçekleştirildiğini söyleyen Mu‘tezile’den oluşan iki ucun yanı sıra Ehl-i sünnet kelâmcıları orta bir yol izlemektedir. Cebriyye’nin anlayışına göre fiillerin meydana gelişinde irade ve kudretin herhangi bir etkisi bulunmadığından kesb kullara nisbet edilemez. Cehmiyye de aynı anlayışa sahiptir (Eş‘arî, s. 538-539; Abdülkāhir el-Bağdâdî, s. 134-135). Mu‘tezile’ye mensup âlimler ise kesbi kullara ait fiillerin sonucu olarak kabul eder, zira her kâsib aynı zamanda fâildir. Onlara göre Mücbire’nin (Eş‘ariyye) kulun kâsib olduğu halde fâil olmadığını iddia etmesi tutarsızdır, çünkü kesb fiilin bir neticesidir, fiil işlemeksizin herhangi bir fayda veya zararın ortaya çıkması imkânsızdır (Kādî Abdülcebbâr, el-Muġnî, VIII, 164-165). Neccâriyye ile Kerrâmiyye’nin telakkisi de Mu‘tezile anlayışı paralelindedir (İbn Fûrek, s. 94; İbrâhim Medkûr, II, 127). İbn Kayyim el-Cevziyye gibi Selef ekolüne mensup bazı âlimlerin görüşlerinin de aynı çizgide olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre kesb, kullara ait fiillerin irade ve kudretleriyle doğrudan doğruya onlar tarafından meydana getirildiğini ifade eder, yani kesb kulun gerçek anlamda fâil olduğunu vurgulayan bir kavramdır. Ancak dilediği fiili yapma irade ve kudreti dahil olmak üzere her şeyi ile birlikte kul Allah tarafından yaratıldığından Allah ona ait fiillerin de dolaylı yaratıcısıdır. Aslında kul münfail bir fâil olup kendisini ve dilediği fiilleri yapma irade ve gücünü yaratma imkânından mahrumdur (İbn Kayyim el-Cevziyye, s. 131, 137-138).

Eş‘arî kelâmcılarına göre kesb kullara ait fiillerin meydana gelişine hâdis kudretin tesir etmesinden ibarettir. Şöyle ki, ihtiyarî fiiller iki kudretle meydana gelir: Bunlardan biri Allah’ın kadîm kudreti olup fiillerin oluşmasını sağlayan asıl etkendir, fiillerin vücudu ve hudûsü bu kudrete bağlıdır. İlâhî kudret olmadan kullar herhangi bir fiil gerçekleştiremez, bu sebeple de fâil adını alamaz, çünkü fâil demek yaratıcı demektir. Allah’tan başka yaratıcı bulunmadığına göre kullar için sadece mecazi anlamda fâil, gerçek anlamda ise kâsib terimi kullanılabilir. Buna göre kesb kullara ait fiillerin nitelikleri üzerinde etkili olur, kesbin meydana gelişiyle ilgili nitelikler de Allah tarafından yaratılır. Kesbin vuku bulup yok oluşundan sonra insanın bunu aynen iade edemeyişi onun Allah tarafından yaratıldığını gösterir (Abdülkāhir el-Bağdâdî, s. 137). Kesbin mevcudiyetini ve fiiller üzerindeki etkisini, zorunlu fiillerle ihtiyarî fiilleri dikkate almak suretiyle kanıtlamak mümkündür. Nitekim felçli bir insanın el hareketleriyle sağlıklı insanın hareketlerinin birbirinden farklı olduğu duyularla idrak edilmektedir (Eş‘arî, s. 538-541; Bâkıllânî, s. 324, 347; İbn Fûrek, s. 91-102). İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî’nin, kesbin fiillerin meydana gelişinde asıl rolü oynadığını söylemek suretiyle Mu‘tezile anlayışına yaklaştığı kabul edilir (İbn Kayyim el-Cevziyye, s. 122). Fahreddin er-Râzî kesbe, kullara ait fiillerin meydana gelişinde hiçbir tesiri bulunmadığı yönünde bir anlam yükleyerek Eş‘ariyye’nin kesb teorisini cebre yaklaştırdığı halde (DİA, XII, 91) İbrâhim Medkûr ona ait kesb anlayışının Eş‘ariyye’den çok Mu‘tezile’ye yakın olduğunu iddia eder (Fi’l-felsefeti’l-İslâmiyye, II, 122). Ancak bu iddia Râzî’nin kelâma ve tefsire dair eserlerindeki bilgilerle uyuşmamaktadır (el-Meṭâlibü’l-ʿâliye, IX, 9-17, 149-186; Mefâtîḥu’l-ġayb, II, 58-61). Eş‘ariyye’nin kesb anlayışını nakleden İbn Kayyim el-Cevziyye, kesbi aynı ekolün illiyyet ve âdet teorilerini dikkate alarak ortaya koymaya çalışmıştır. Buna göre kesb, kuldaki kudretin fiile yaklaşması anında Allah’ın kudretiyle meydana gelişini ifade eder. Yani kula ait fiil, hâdis kudret sebebiyle değil hâdis kudretin yanında ve onun ardından Allah’ın kudretiyle yaratılır (Şifâʾü’l-ʿalîl, s. 122). Eş‘ariyye kesb veya iktisabın insana nisbet edilmesinin gerektiğini, Allah’ın sadece kulların kesbettiklerini yaratmakla nitelendirilebileceğini kabul eder (Eş‘arî, s. 554; İbn Fûrek, s. 96, 101).

Mâtürîdiyye âlimlerine göre kesb, ihtiyarî fiillerin meydana gelişinde kullarda Allah tarafından yaratılan irade ve kudretin rolünü ifade eder. Fiiller Allah’ın yaratmasıyla meydana gelmekle birlikte onları yaratmanın gerçekleşmesi için kulun irade ve kudretini kullanarak fiili işlemeye yönelmesi gerekir. Fiillerin gerçek fâili kuldur. Allah’ın fiilleri yaratması da kulun irade ve kudretini kullanarak onları yapmaya yönelmesi de birer fiildir. Ancak Allah’ın fiili yaratma, kulun fiili kesb adını alır. Allah kula ait fiilleri yaratması yönünden fâildir, kul da kesb yönünden kendi fiillerinin fâilidir. Fiil gerçekleştirme açısından sağlıklı olan her kulun fiil yapabildiğini ve yaptığı fiili isteyerek işlediğini tecrübe yoluyla bilmesi onun fiilinin fâili olduğunu gösterir. Bununla birlikte fiil yokluk halinde varlık alanına çıktığından tek başına kula nisbet edilemez. Çünkü bir şeyi yoktan meydana getirmek Allah’a ait bir sıfattır. Sonuç olarak insanların fiillerinde irade ve kudretlerini kullanmak suretiyle icra ettikleri fonksiyon kesbi veya iktisabı oluşturur. Fiili kesbetmek ile yaratmak arasındaki fark kesbin aletle vuku bulması, yaratmanın ise aletsiz gerçekleşmesinden ibarettir. Fiiller Allah tarafından yaratılmış olmakla birlikte bunların meydana gelişine tesir eden kesb Allah tarafından yaratılmış değildir. Kesb sadece insanların doğrudan doğruya gerçekleştirdikleri fiillerde etkilidir, dolaylı fiillerinde ise etkisi bulunmayıp bunlar yalnız Allah’ın kudretiyle gerçekleşir (Mâtürîdî, s. 226-239; Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî, s. 99; Nesefî, II, 635-654, 661, 675, 680; Ebû Azbe, s. 42, 44). Mâtürîdiyye âlimleri, Eş‘arîler’in kullara ait fiillerde kesb ile fiil ve kâsib ile fâil arasında ayırım yapmalarını isabetsiz bulmuş, özellikle kesbi, “fiilin kulun irade ve kudretinin ardından gelmesi veya kudretinin fiile yaklaşması” tarzında açıklayan âlimlerin Cebriyye içinde mütalaa edilmesi gerektiğini söylemiştir.

Mu‘tezile, Şîa ve Selefiyye âlimleri hem Eş‘ariyye hem Mâtürîdiyye’nin kesb anlayışını eleştirmiştir. Bu eleştirileri kesbin, kullara ait fiillerin meydana gelişinde Allah ile kullar arasında kurulacak bir ortaklığa bağlı kılınışı, kesbe yüklenen terim anlamının sözlük anlamıyla irtibatının bulunmayışı ve dolayısıyla mâkul olmayışı, kesbe “hâdis kudretle meydana gelen fiil” anlamı verilmesi halinde kula ait fiillerin Allah tarafından yaratılmasına ihtiyaç kalmayışı gibi noktalarda toplamak mümkündür (Kādî Abdülcebbâr, Şerḥu’l-Uṣûli’l-ḫamse, s. 361-371; Nesefî, II, 642; Nûreddin es-Sâbûnî, s. 67; İbn Teymiyye, VIII, 119-120).

Kesb teorisi, Mu‘tezile’nin ihtiyarî fiillerde kulu ilâhî irade ve kudretten bağımsız hale getiren anlayışı ile Cebriyye’nin fiillerinin meydana gelişinde kulun etkisi bulunmadığını iddia eden görüşü arasında mutedil bir fiil anlayışına ulaşmak için Sünnî âlimlerince düşünülüp geliştirilen üçüncü bir teoridir. Tanımında ve fiiller üzerindeki etkisinde farklı görüşler ileri sürülmesine rağmen Eş‘ariyye’nin, sonraki kelâmcıları bir tarafa bırakılacak olursa kesb teorisinin büyük ölçüde kulun fiilleri üzerinde etkili olduğunu kanıtlamaya çalıştığını söylemek mümkündür. Ancak kulun fiillerinin fâili olmadığını ileri süren görüşler isabetli sayılmaz. Çünkü naslar kulların fiillerinin fâili olduğunu açıkça ifade etmekte (meselâ bk. el-Bakara 2/197, 215; Âl-i İmrân 3/135; el-Kamer 54/52), duyular ve akıl da insanları fiillerinin fâili olarak nitelemektedir. Bundan dolayı kulun fâil olmadığını ileri süren Eş‘arîler’in görüşü çelişkili bulunmuştur (İbn Kayyim el-Cevziyye, s. 122). Esasen Kādî Abdülcebbâr’ın da belirttiği gibi eğer kesb kavramı ile kullara ait fiillerin hâdis olan irade ve kudretleriyle meydana geldiği kastediliyorsa -Eş‘ariyye’nin mütekaddimîni bu görüştedir- bununla Mu‘tezile’nin kulların fiillerine ilişkin görüşü arasında fark kalmamaktadır. Eğer fiiller üzerinde etkisi bulunmadığı anlatılmak isteniyorsa bu da belirsizliğe yol açmakta ve neticede cebre varmaktadır. Sonuç olarak hem Cebriyye’nin icbar anlayışından hem Mu‘tezile’nin kulların Allah’tan müstağni olduğunu çağrıştıran görüşünden kurtulabilmek için kullara ait fiillerin doğrudan doğruya kendi irade ve kudretleriyle, dolaylı olarak da ilâhî irade ve kudretle meydana geldiğini kabul etmek gerekir. Nitekim bir kısım ilâhî fiillerin melekler ve insanlar vasıtasıyla dolaylı olarak meydana geldiği naslarla sabit olan ve İslâm âlimlerince de benimsenen bir husustur. Her ne kadar Mu‘tezile ve Şîa kelâmcıları tarafından uygun bulunmasa da kesbe ancak bu anlam verildiği takdirde tutarsız ve çelişkili bir teori olmaktan kurtulabilir. Zira kulların irade hürriyetinin yanı sıra bütün üniteleriyle birlikte kâinat üzerindeki ilâhî hâkimiyet vurgulanmadıkça naslarla akıl arasında herkesi tatmin edecek bir uzlaşma sağlamak mümkün değildir.

Kesb teorisi kelâm kitaplarında kulların fiilleri bahsinde yer almakla birlikte bu konuda müstakil eserler de yazılmıştır. İbrâhim b. Hasan el-Kûrânî’nin el-İlmâʿu’l-muḥîṭ bi-taḥḳīḳi’l-kesbi’l-vasaṭ beyne ṭarafeyi’l-ifrâṭ ve’t-tefrîṭ (Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 2722), Abdülkādir b. Muhammed el-Hamzavî’nin er-Risâletü’l-Ḥamzaviyye fî beyâni ḥaḳīḳati’l-farḳ beyne kesbi’l-Eşʿariyye ve’l-Mâtürîdiyye (İÜ Ktp., nr. 1190, 3469), Hâlid b. Ahmed eş-Şehrezûrî’nin el-ʿİḳdü’l-cevherî fi’l-farḳ beyne kesbeyi’l-Mâtürîdî ve’l-Eşʿarî (Bağdad 1301), Ali b. Muhammed el-Mîlî’nin eş-Şems ve’l-ḳamer ve’n-nücûmü’d-derârî fî is̱bâti’l-ḳader ve’l-kesb ve’l-istiṭâʿa ve’l-cüzʾi’l-iḫtiyârî (Îżâḥu’l-meknûn, II, 56) ve Arif Aytekin’in Ehl-i Sünnet İtikadına Göre Kesb (Erzurum 1978) adlı eserleri bunlardan bazılarıdır.

BİBLİYOGRAFYA
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ksb” md.; Lisânü’l-ʿArab, “ksb” md.; et-Taʿrîfât, “kesb” md.; Tehânevî, Keşşâf, II, 1243-1244; Wensinck, el-Muʿcem, “ksb” md.; M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ksb” md.; Müsned, I, 174; II, 86, 214, 231, 334, 412; V, 188, 191; VI, 31, 173; Buhârî, “Riḳāḳ”, 40, “Zekât”, 17, 26, “Büyûʿ”, 7, 15; Müslim, “Îmân”, 252; İbn Mâce, “Fiten”, 20; Eş‘arî, Maḳālât (Ritter), s. 281, 291, 538-542, 549-552, 554, 566; Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevḥîd, s. 226-239; Bâkıllânî, et-Temhîd (İmâdüddin), s. 28, 324, 347; İbn Fûrek, Mücerredü’l-Maḳālât, s. 91-102; Kādî Abdülcebbâr, Şerḥu’l-Uṣûli’l-ḫamse, s. 361-371; a.mlf., el-Muġnî, VIII, 94-95, 164-165; a.mlf., el-Muḥîṭ, s. 408-412; a.mlf., Fażlü’l-iʿtizâl ve Ṭabaḳātü’l-Muʿtezile (nşr. Fuâd Seyyid), Tunus 1393/1974, s. 143; Abdülkāhir el-Bağdâdî, Uṣûlü’d-dîn, İstanbul 1346, s. 8, 133-137; İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî, el-ʿAḳīdetü’n-Niẓâmiyye (nşr. Ahmed Hicâzî es-Sekkā), Kahire 1398/1978, s. 46; Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî, Uṣûlü’d-dîn (nşr. H. P. Linss), Kahire 1383/1963, s. 99, 100, 104; Nesefî, Tebṣıratü’l-edille (Salamé), II, 596, 597, 635-654, 661, 675, 680, 682; Nûreddin es-Sâbûnî, el-Bidâye fî uṣûli’d-dîn (nşr. Bekir Topaloğlu), Dımaşk 1399/1979, s. 66-67; Fahreddin er-Râzî, el-Meṭâlibü’l-ʿâliye mine’l-ʿilmi’l-ilâhî (nşr. Ahmed Hicâzî es-Sekkā), Beyrut 1407/1987, IX, 9-17, 149-186; a.mlf., Mefâtîḥu’l-ġayb, II, 58-61; İbnü’l-Mutahhar el-Hillî, Nehcü’l-ḥaḳ ve keşfü’ṣ-ṣıdḳ (nşr. Aynullah el-Hasenî el-Urmevî), Kum 1407, s. 126-128; İbn Teymiyye, Mecmûʿu fetâvâ, VIII, 118-120, 128-129; İbn Kayyim el-Cevziyye, Şifâʾü’l-ʿalîl, Kahire 1323, s. 120-122, 130-131, 137-138, 146-147; Şerḥu’l-ʿAḳīdeti’ṭ-Ṭaḥâviyye, s. 437, 441-442; Teftâzânî, Şerḥu’l-ʿAḳāʾid, İstanbul 1304, s. 33; Ebü’l-Bekā, el-Külliyyât, s. 161-162; Beyâzîzâde Ahmed Efendi, İşârâtü’l-merâm min ʿibârâti’l-İmâm (nşr. Yûsuf Abdürrezzâk), Kahire 1368/1949, s. 55, 254, 256, 259-260; Ebû Azbe, er-Ravżatü’l-behiyye (nşr. Abdurrahman Umeyre), Beyrut 1409/1989, s. 42-47; Îżâḥu’l-meknûn, I, 122, 562; II, 56, 107; W. Montgomery Watt, İslâm Düşüncesinin Teşekkül Devri (trc. E. Ruhi Fığlalı), Ankara 1981, s. 240-244; İbrâhim Medkûr, Fi’l-felsefeti’l-İslâmiyye, Kahire 1983, II, 118-129; Hasan Hanefî, Mine’l-ʿaḳīde ile’s̱-s̱evre, Beyrut 1409/1988, III, 116-137; Ca‘fer es-Sübhânî, el-İlâhiyyât (nşr. Hasan Muhammed Mekkî el-Âmilî), Gadîr 1410/1990, II, 619-626; Yusuf Şevki Yavuz, “Fahreddin er-Râzî”, DİA, XII, 91.
Bu madde ilk olarak 2002 senesinde Ankara'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 25. cildinde, 304-306 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.