KÖS

كوس
Müellif:
KÖS
Müellif: HAYDAR SANAL
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2002
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 22.09.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/kos
HAYDAR SANAL, "KÖS", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/kos (22.09.2019).
Kopyalama metni
Günümüz Türkçe’sinde kös şeklinde söylenen Farsça kûs kelimesi “vurma, çarpma, dövme” anlamına gelmektedir. Kemal Özergin’in, adını “deri” mânasındaki Sumerce kelimeden aldığını ileri sürdüğü ve eski Moğolca’da kö’ürge, Çağatay-Türk kültür çevresinde keürge, Kâşgarlı Mahmud’da kövrüg, Ali Şîr Nevâî’de körge adıyla anılan bu çalgı Azerbaycan’da kyoc, Özbekçe ve Tacikçe’de kus-nagora diye isimlendirilmektedir.

Kösler İslâm dünyasında Emevî ve Abbâsî devirlerinde, IX. yüzyılda Yemen’de Karmatîler’de, X. yüzyıla kadar Büveyhîler’de, XI. yüzyılın başlarında Ukaylîler’de, aynı yüzyılda Mısır’da Fâtımîler’de, Kuzey Hindistan’daki Gurlu-Türk devletlerinde, XII. yüzyıldan itibaren Selçuklu, Artuklu, İlhanlı, Osmanlı ve Bâbürlü devletlerinde askerî mûsikinin büyük boyutlu çalgıları arasında yer almıştır. Osmanlılar’da daha I. Osman zamanında (1281-1324) kullanılmaya başlanan kös, Osmanlı tablhânesindeki (mehterhâne) vurmalı çalgıların en büyüğü oluşunun yanında hükümdar mehterhânesine mahsus olması sebebiyle “kûs-i şâhî, kûs-i hâkānî” diye anılmıştır.

Dede Korkut hikâyelerinde ve Oğuz Kağan destanında da sözü edilen kösün görüntü ve şekli konusunda tarihî kaynaklardaki bilgiler minyatürlerindeki kös çizimleriyle de desteklenmektedir. Buna göre tarih boyunca kösler çoğunlukla çift olarak kullanılmış, nâdiren tek kösün çalındığı da olmuştur. Harîrî’nin el-Maḳāmât’ında yer alan, Selçuklu çağında çizilmiş minyatürlerde hac kervanında deve üstünde iki çift orta kös görülmektedir. Timurlular’da da bu çift kös geleneğinin devam ettiği kaynaklarda belirtilmektedir. Ayrıca İbn Battûta Seyaḥatnâme’sinde, İlhanlı Hükümdarı Ebû Said Bahadır Han’ın bir insan boyundaki büyük hakanlık kösünden bahsederken ordugâhta önce bu tek kösün çalındığını söylemektedir.

Hükümdarlık alâmetlerinden olan kösler savaşta ordunun hareketini düzenler, savaş alanında askerleri coşturur, düşmanları top gürültüsünü andıran sesiyle yıldırır ve ürkütürdü. Barış zamanında ise elçilerin kabul merasimleri, şehzadelerin doğumu, sünnet ve düğün törenleriyle bayram günü ve geceleri gibi çeşitli vesilelerle vurulurdu. Bu gelenek Osmanlılar’da da devam etmiştir. Kösler hükümdar mehter takımlarında çalındığı gibi ayrıca asker serdarlarına sefer zamanlarında verilirdi. Bu vurmalı saz mehter takımlarının kat hesaplarına girmediğinden takımlara farklı sayılarda kös katıldığı görülmektedir. Âdâb-ı kadîmeye göre çok az istisnaları dışında sancakların gitmediği yere kösler götürülmezdi. Sûr-ı hümâyunlarda kösler, her gün eğlencelerin başladığını haber vererek düğün havasını her tarafa ulaştırmak için çalınmıştır.

Osmanlı askerleri savaşta hücuma geçmeden önce kösdavul, yalnız davul veya yalnız kös, “saf” adı verilen özel bir düzüm vururdu. Saf vurulduğunda asker “saf cengi” adı verilen harp nizamına geçerek yürür, düşmana yaklaşıldığında köslerin vuruşlarındaki şiddet artardı. Savaşta kurulan dîvân-ı pâdişâhîlerde kösler sabah ve ikindi nevbetlerinde çalınırdı. Bir yerin fethinden sonra vurulan kös düzümüne “beşâret kösü” denirdi. 1521’de Kanûnî Sultan Süleyman’ın Macaristan seferinde Belgrad’ı fethetmesi üzerine Dîvân-ı Âlî’de üç defa beşâret kösünün vurulduğu zikredilmektedir. Ayrıca ordu konak yerinden göçerken, donanma bir limandan ayrılırken hareketi bildirmek üzere “göç kösü” çalınırdı. Göç havası Osmanlı ordusunda kös-boru, Kırım ordusunda ise kös-boru ve kös-zurna toplulukları tarafından vurulurdu. Bu esnada sadece kösün vurduğu düzüme “kûs-i rihlet” veya “kûs-i irtihâl” denilirdi. Kalelerde nevbet çalınırken kös kullanılmamakla beraber III. Selim, Galata Kulesi ve İstanbul nevbethânelerine kös koydurmuştur.

Kösler tokmaklarla vurularak çalınan, üzerine çoğunlukla deve derisi gerilmiş, bakır gibi bir madenden yapılmış, büyük ve derin bir kâse veya kazandan ibarettir. Kösün genellikle kaidesi ve deri gerilmiş yüzü daire şeklindedir. Kaide düz olabildiği gibi oval biçimde sivrice de olabilirdi. Oval biçimde olması durumunda kösün dik durması ve rahat çalınabilmesi için altına bir dayanağın konması gereklidir. Kaidesinden itibaren genişliği hafifçe artan ve üstte deri hizasında en geniş konumu alan köslerin karakteristik özellik ve ölçüleri milimetrik olarak tam tesbit edilmiş değildir. Bazı yayınlarda kösün “davul, büyük davul, tek taraflı büyük davul” şeklinde tanımlanması iki çalgının birbirine karıştırılmasına sebep olmaktadır. Davulun iki tarafına deri gerilen ve iki tarafından seslendirilen dairevî bir ses kutusu olmasına karşılık kös tek tarafına deri gerilen ve tek taraflı seslendirilen bir çalgıdır. Ayrıca davul ahşaptan, kös ise bakırdan yapılmaktadır.

Kös çalana “köszen”, reislerine de “kôsîbaşı” denilir. Kösler, iki elde tutulan eşit büyüklükteki küresel uçlu tahta tokmaklarla çalınır. Çoğunlukla çift olarak kullanılan köslerde iki tokmaktan her biriyle bir köse vurulur. Sağ ve sol kollar nöbetleşe kalkıp iner. Tek kös kullanıldığında da tokmakların sayısı değişmez. Kösler usulleri iyice ifade etmez, buna karşılık düzümün belli başlı kuvvetli zamanlarını vururdu. Aynı büyüklükte olan, her iki elin eşit kuvvette vuruşuyla aynı ses şiddetinin elde edildiği köslerde davul ve nakkārelere mahsus kuvvetli ve zayıf vuruşlar yoktur. Mehter takımının ses gücü köslerle en yüksek seviyeye çıkarılmıştır.

Osmanlı dönemi kösleri fil kösleri, deve kösleri ve oval kösler şeklinde bir sınıflamayla incelenebilir. Fil kösleri. Fil üstünde taşınıp çalınan en büyük hacimli köslerdir. II. Osman’ın Hotin seferine götürdüğü fil kösleri ve 150 çift deve kösü, Haliç’te Odunkapısı’nda bulunan Mîrî Sâzende Mehterhânesi ve Köshânesi’nde korunurdu. Aralarında Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran ve Kanûnî Sultan Süleyman’ın Sigetvar seferlerinde vurulan fil köslerinin de bulunduğu dokuz kös 1943 yıllarında Topkapı Sarayı ve Askerî Müze’de teşhir edilmekteydi. Sigetvar kösünün çapı yaklaşık 130, boyu 127 cm. idi. Günümüzde İstanbul Harbiye’deki Askerî Müze’de “Mohaç kösü” adıyla teşhir edilen konik tasarımlı kösün üst çapı yaklaşık 125 cm. olup üzerine arslan derisi gerilmiştir. Dört tarafındaki dört madenî kulpu deriyle kaplanmış, ancak altı kişiyle taşınabilen bu kösün tokmağının değnek kısmı 61 cm., tokmak kısmının çapı ise 28 santimetredir. Deve kösleri. Bunlar insan boyunun yaklaşık üçte ikisine yakın büyüklükte, bir yumurtanın ortasından biraz yukarısı ile dibine yakın kısmının düz olarak kesildiği oval biçimde bir tasarıma sahiptir. Mehterhâne davullarına yakın büyüklükteki bu köslerin minyatürleri, III. Ahmed’in şehzadelerini sünnet ettirdiği sûr-ı hümâyunu resmeden Levnî’nin Surnâme’sinde görülmektedir. Minyatürde üç çift deve kösü ile takviyeli sekiz katlı bir mehter takımı yer almaktadır. Oval kösler. Yumartamsı tasarımın şişkin taraftan kesilmek ve deri germek yoluyla elde edilmiştir. Sûr-ı hümâyun minyatürlerinde pek çok örneği görülen bu kösler taşıyıcılara bindirilmeden yerde çalınır. Çalınırken altlarına bir sehpa konulması gereken bu tür köslerin bazıları sadece tören kösleri olmalıdır. Bu çeşitten küçük hacimli, dipleri köşeli, fındık kabuğu tasarımlı olan kösler için Bahaeddin Ögel’in “nakkāre düzeninde Osmanlı kösleri” yakıştırması dikkat çekicidir (Türk Kültür Tarihine Giriş, VIII, 263). Osmanlı döneminde mehterhânelerde ata yüklendiği için “at kösü” denilebilecek bir mûsiki aleti görülmemesine rağmen Cumhuriyet devrinde mehterhânenin yeniden canlandırılması çalışmaları esnasında İstanbul fethinin 500. yılı kutlamaları çerçevesinde, fil ve deve bulunamaması sebebiyle at üzerinde bir çift kös ve köszenin yerleştirilmesi suretiyle oluşturulan at kösü günümüzde bazı icralarda kullanılmaktadır.

Osmanlı kültür ve edebiyat hayatına da girmiş olan kös kelimesi Türk klasik şiiri ve nesrinde “kûs-i şevket, kûs-i şöhret” gibi ifadelerde debdebe, şaşaa anlamında kullanılmıştır. Nef‘î’nin, “Tuttu cihânı debdebe-i kûs-i şöhretin / İşitmez anı gûşu hasûdun girân olur” beyti bu anlayışa örnek gösterilebilir. Bâkî’nin Kanûnî mersiyesindeki, “Âhir çalındı kûs-i rahîl ettin irtihâl” mısraı ile Üsküplü Atâî’nin, “Kûs-ı rıhlet çalınır kāfile-i ömr geçer” mısraında ise “kûs-i rıhlet, kûs-i rahîl” gibi ifadelerde “ölüm haberi vermek” mânasında çok sık kullanılmıştır. Neyzen Tevfik’in, “Kuru laflar ile endîşemi ihlâl etme / Kulak asmaz davula dinleyen elbette kösü” beytindeki, “Kös dinleyen davula kulak vermez” atasözü ile Nazîm’in, “Ay gördüm ey felek ne gedâdır sitâreler / Ben kös dinledim öte dursun nakāreler” beytinde yer alan ve “değme gürültüye aldırmaz, büyük olaylar gördüğü için küçük olaylara önem vermez” mânası yanında “ilgilenmez, duymaz” anlamına da gelen “kös dinlemek” deyimi bu sazın Türk dilindeki yerini anlatan örneklerdendir.

BİBLİYOGRAFYA
Şükûn, Farsça-Türkçe Lûgat, III, 1605-1606; Evliya Çelebi, Seyahatnâme, I, 545, 622, 644; II, 123, 150, 182, 299; III, 95, 518; IV, 418; V, 121, 126, 170, 273-274, 287, 333, 418; VI, 66, 391; VIII, 37; IX, 685; X, 387; H. G. Farmer, A History of Arabian Music, London 1929, s. 38; a.mlf., Turkish Instruments of Music in the Seventeenth Century, Glasgow 1937, s. 13-14; a.mlf., “Tablhâne”, İA, XI, 604-610; Uzunçarşılı, Kapukulu Ocakları, I, 290; a.mlf., Saray Teşkilâtı, s. 449-451; Mahmut R. Gazimihal, Türk Askerî Muzıkaları Tarihi, İstanbul 1955, tür.yer.; Vural Sözer, Müzik ve Müzisyenler Ansiklopedisi, İstanbul 1964, s. 231; Haydar Sanal, Mehter Musikisi, İstanbul 1964, s. 74-77; Etem Üngör, Türk Marşları, Ankara 1965, s. 13; E. Kemal Eyüboğlu, Şiirde ve Halk Dilinde Atasözleri ve Deyimler, İstanbul 1973, I, 171; II, 316; Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, Ankara 1987, VIII, 96-266; Ahmet Talât Onay, Eski Türk Edebiyatında Mazmunlar ve İzahı (haz. Cemâl Kurnaz), Ankara 1992, s. 99; Esin Atıl, Levni ve Surname, İstanbul 1999, s. 114, 146, 156; Muammer Özergin, Türklerde Musiki Aletleri: Turkish Musical Instruments, [baskı yeri ve tarihi yok] (Hilâl Matbaacılık), s. 6; H. Usbeck, “Türklerde Musiki Aletleri”, MM, sy. 253 (1969), s. 29; Pakalın, II, 303; Öztuna, BTMA, I, 464-465.
Bu madde ilk olarak 2002 senesinde Ankara'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 26. cildinde, 270-272 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.