MÂBEYN-i HÜMÂYUN - TDV İslâm Ansiklopedisi

MÂBEYN-i HÜMÂYUN

مابين همايون
Müellif:
MÂBEYN-i HÜMÂYUN
Müellif: ALİ AKYILDIZ
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
Baskı Tarihi: 2003
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 30.11.2020
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/mabeyn-i-humayun
ALİ AKYILDIZ, "MÂBEYN-i HÜMÂYUN", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/mabeyn-i-humayun (30.11.2020).
Kopyalama metni
Sözlükte “iki şeyin arası” demek olan mâbeyn kelimesi haremle selâmlığı birbirine bağlayan sofa, daire veya oda için kullanılırdı. Konaklarda da bulunan ve zülveçheyn denilen bu daire, selâmlıktaki uşakların ve yabancı erkeklerin haremdeki kadınlarla yüzleşmesini önlerdi. Sarayda ise padişahın resmî bürolarının bulunduğu, elçi, sadrazam ve diğer ziyaretçileri kabul ettiği, eğlendiği ve dinlenip yemek yediği daireyi nitelerdi. XIX. yüzyılda inşa edilen saray ve kasırlarda mâbeyin ve selâmlık ayırımı terkedilerek ikisi birleştirildi. Bu tabirin ne zamandan itibaren kullanıldığı hususu açık değildir. Mâbeynin bir mekân olarak mevcudiyeti 1675 yılına kadar indirilebilirken mâbeyinci teriminin kullanılışı nisbeten geç bir döneme, XVIII. yüzyılın ikinci yarısına tarihlenebilmektedir.

Harem ve Enderun’la (iç hizmetler) birlikte sarayın üç ana bölümünden biri olan Bîrûn (dış hizmetler), XVIII. yüzyıl öncesinde Enderun’la beraber ülkenin asıl yönetim merkezini oluşturur ve padişahın dış dünya ile ilişkilerini sağlayan hizmetleri verirdi. Zamanla sadrazamlık gibi bazı hizmet birimleri yavaş yavaş sarayın dışına taşarak yeni güç merkezleri oluşturmaya ve saray teşkilâtının bir parçası olmaktan uzaklaşmaya başladı. Önceleri sarayda teşkilâtlanan bazı idarî birimler bu süreçte kalemiyeye intikal etti. Devlet işlerinin merkezinin bu şekilde tedrîcen saraydan uzaklaşmasıyla Enderun’un fonksiyon farklılaşması ve mâbeynin oluşumu sürecinin yakın ilgisi vardır.

II. Mustafa döneminde (1695-1703) saray teşkilâtında esaslı bir ıslahat gerçekleştirildi. Padişah, Çorlulu Ali Paşa’yı silâhdarlığa getirmek istedi. Paşa, o ana kadar Bâbüssaâde ağaları vasıtasıyla gerçekleştirilen telhislerin padişaha takdimi ve çıkan hatt-ı hümâyunların teslim alınması görevinin silâhdarlar aracılığıyla yapılması şartıyla görevi kabul edebileceğini bildirdi. Bunun üzerine bu görev silâhdarlara intikal ettiği gibi Dârüssaâde ağasının dışında kalan saraydaki bütün Bâbüssaâde ve Enderun hademesi de silâhdarın nezâretine verildi. Padişahın özel hizmetiyle ilgili olan Has Oda görevlileri, padişahın idareyle olan ilişkilerini de düzenleyen bir konum kazanmaya ve tedrîcî olarak Has Oda’da bir saray kitâbeti teşekkül etmeye başladı.

I. Abdülhamid dönemi (1774-1789) mâbeynin teşekkülü bakımından önemli bir safhadır. Topkapı Sarayı’ndaki hünkâr sofası bu dönemde mâbeyin adını aldı. Burası padişahın çalışma, oturma, dinlenme, yemek yeme, kabul, eğlence ve mûsiki gibi günlük hayatının ve mesaisinin geçtiği mekânların başlıcasıydı. Ayrıca saraydaki Yavuz Sultan Selim dairesini bazı ilâveler yaptırarak yeni mâbeyin adıyla yeniden düzenleyen I. Abdülhamid şifahî iradelerini silâhdar, kahvecibaşı ve başçuhadar aracılığı ile tebliğ ederdi. Bu dönemde mâbeyincilerin devlet idaresindeki yeri ve konumlarıyla ilgili ilginç bir olay meydana geldi. Hadise, İstanbul’da muhalif bir grubun mâbeyincilerin devlet işlerine müdahale ettikleri yönündeki yaklaşımıyla ilgiliydi. Ruslar’ın 1783’te Kırım’ı ilhakı ve İstanbul’da çıkan yangınlar gibi bazı olaylar halkta hükümete karşı bir hoşnutsuzluk yaratınca muhalif bir grup İstanbul’un değişik yerlerine hükümeti eleştiren bildiriler bırakır. Bunlardan biri doğrudan padişahı hedef alır ve meçhul grup onu maskaralıkla ve, “Mâbeyincilerle devlet işi görülmez” şeklinde ağır ifadelerle suçlar. Padişah, mâbeyincilerin “hademe makūlesi” olduğunu ve onları devlet işine karıştırmadığını belirtir. Muhaliflerin haklılık payı olsun veya olmasın bu olay en azından görüntü olarak mâbeynin devlet işlerinde yükselen ağırlığına işaret eder.

Ignatius Mouradgea d’Ohsson’un, Harem’e bitişik olan Mâbeyin Dairesi’nde görev yaptıkları için silâhdar, çuhadar, rikâbdar, tülbent gulâmı, miftah gulâmı, peşkir gulamı, başmüezzin, sır kâtibi, başçuhadar, sarıkçıbaşı, kahvecibaşı, tüfekçibaşı, berberbaşı ve tırnakçıbaşıya mâbeyinci dendiği yönünde verdiği bilgiler yukarıdaki verilerle uyum içindedir. Ancak Has Oda erkânının tamamı mâbeyinci değildi. Çünkü mâbeyinci olmaksızın Has Oda erkânlığına tayin mümkün olduğu gibi harem cüceleri de mâbeyinci olarak tayin edilebiliyordu.

1792’de mâbeyin görevlilerinin bulunduğu bölümde tâdilât yapıldı; ayrıca sır kâtibi için özel bir mekân inşa edildi. III. Selim, Mâbeyin Dairesi’ni devlet işlerine ve arzuhallere baktığı, istirahat ettiği, pehlivan güreşi, tavşan, çengi, köçek, hayal ve rakkas seyrettiği, saz ve mûsiki fasılları icra ettirdiği, yemek yediği, ramazanda iftar açtığı, hil‘at giydirdiği, namaz kıldığı, ders takrir ettirdiği ve tıraş olduğu bir mekân olarak kullanırdı. Burada geceleri de eğlenceler düzenlenirdi. Ancak perşembeyi cumaya bağlayan gece cumaya hürmeten mâbeyin eğlenceleri yapılmazdı.

II. Mahmud, sadece Bâbıâli’yi ve hükümet yapısını değil saray teşkilâtını da esaslı bir düzenlemeye tâbi tuttu. Nitekim 18 Ekim 1831’de Silâhdar Giritli Ali Ağa’nın vefatı üzerine bu göreve tayin yapmadı ve gördüğü işleri hazine kethüdâsına ihale ile silâhdarlığı lağvetti (Takvîm-i Vekāyi‘, nr. 2, 7 Cemâziyelâhir 1247, s. 3). 1833’te Mâbeyin Müşirliği’ni ihdas etti ve Enderun’un oda nizamını tamamen değiştirdi. Öte yandan sırkitâbetinin Mâbeyin Başkitâbeti’ne dönüştürüldüğü tarih de aşağı yukarı bu döneme rastlar. Padişah bu düzenlemeleri yapmakla kalmadı, bunlara dair eski tabirlerin kullanımını da yasakladı ve yasağa uymayanları cezalandırdı. Saraydaki idarî yapıyı yeniden düzenleyip güçlendirmesi, Bâbıâli ve yönetimin diğer birimleriyle ilişkiyi sağlamanın dışında onları kontrol etme amacıyla da ilgili olmalıdır.

II. Mahmud’un sarayda oluşturduğu yapı kendisini takip eden Abdülmecid, Abdülaziz ve V. Murad dönemlerinde genel anlamda büyük bir değişikliğe uğramadı. Ancak yönetim zihniyetine ve sarayla Bâbıâli arasındaki güçler dengesine bağlı olarak bazı düzenlemeler yapıldı. II. Mahmud’un son zamanlarından itibaren (BA, Maliye Masarifât Defteri, nr. 18, s. 2) mâbeyinciler için daha ziyade “yakın” anlamına gelen mukarrebîn, kurenâ veya karîn unvanları kullanıldı. Başmâbeyinci demek olan serkurenâya vezâret rütbesi tevcih edilebildiği gibi başka bir görevle saray dışına da gönderilebilirdi (Cerîde-i Havâdis, nr. 984, 27 Ramazan 1276, s. 1; BA, İrade-Dahiliye, nr. 48141, 60479). Emlâk-i hümâyun hâsılatından günlük olarak hazîne-i hâssaya gelip ceyb-i hümâyun vasıtasıyla padişaha takdim edilen paraları makbuz mukabili teslim alır ve ceyb-i hümâyun hazinesini idare ederdi. Bu hazine, hazîne-i hâssadan aldığı belli bir tahsisatla padişahın emrettiği alımları ve onun adına verilen atıyyelerle esvap odası ve kilâr-ı âmire gibi saray gediklerinin giderlerini yönetirdi.

1847’de çıkan ilk devlet salnâmesine göre mâbeyin görevlileri Dârüssaâde ağası, kurenâ, padişah esvapçısı ve imamları, mâbeyin kâtipleri, telhisî-i evvel ve sânî, Mâbeyn-i Hümâyun kapıçuhadarları, ıstabl-ı âmire müdürü, kapıcılar kethüdâsı, yâverler, hazîne-i hümâyun vekili, hazîne-i hümâyun kethüdâsı, mehd-i ulyâ-i saltanat başağası, musâhipler, Bâbüssaâde ağası, Has Oda kethüdâsı, hazîne-i hümâyun kâtibi ve hırka-i saâdet serhademesi olmak üzere toplam kırk üç kişiydi.

II. Mahmud döneminde ihdas edilen Mâbeyin Müşirliği zaman içerisinde kaldırılıp tekrar kurularak inişli çıkışlı bir seyir izledi. Bir tür saray nâzırı görevini yürütür, ayrıca padişah için verilen arzuhalleri ilgili yerlere havale ederdi. Öte yandan Haziran 1843 tarihli bir defterde geçen Mâbeyn-i Hümâyun Müdürlüğü (BA, Maliye Masarifât Defterleri, nr. 4837, s. 12-13), 28 Ekim 1863 tarihinde Hazîne-i Hâssa Nezâreti ile Mâbeyn-i Hümâyûn-ı Şâhâne Nezâreti adı altında birleştirildi. Yaklaşık bir yıl kadar bu şekilde idare edilen nezâret 11 Ağustos 1864’te müşirliğe dönüştürüldü. 22 Mart 1867’de Hazîne-i Hâssa Nezâreti tabirinden vazgeçilerek sadece Mâbeyn-i Hümâyun Müşirliği adı kullanıldı. Hazîne-i hâssa bir ara Maliye Nezâreti’ne ilhak edildiyse de 9 Eylül 1871’de tekrar mâbeyinle birleştirilerek Hazîne-i Hâssa Nezâreti ve Mâbeyn-i Hümâyun Müşirliği adını aldı. 1875’te Hazîne-i Hâssa’ya ait işler bir ara Mâbeyin Başkitâbeti’ne devredildi, ancak bu da kısa sürdü.

Esasen burada Hazîne-i Hâssa Nezâreti ile mâbeyin arasındaki ilişkinin ortaya konulması önem kazanmaktadır. Nezâret, 1280 (1863) tarihli olanın dışında hiçbir devlet salnâmesinde mâbeyin dahilinde gösterilmez. Mâbeyin ile nezâret arasındaki ilişki tamamen malî boyutludur. Nitekim görevlilerin maaşlarından, teçhiz ve tekfin giderleri, muhtaçlara yapılan yardım, atıyye, gazete bedelleri, bayramlarda kesilen kurban ve dağıtılan şekerlere kadar mâbeyin için yapılan her türlü masraf hazîne-i hâssa vasıtasıyla karşılanırdı.

II. Mahmud’dan sonra tahta geçen Abdülmecid, Abdülaziz ve V. Murad’ın, yükselen Bâbıâli bürokrasisi karşısında sarayı güçlü tutmak için aşırı bir talepleri yoktu. II. Abdülhamid’in tahta çıkmasıyla beraber mâbeyin, iş hacmi ve bunun sonucu olarak da personel açısından büyük bir gelişme gösterdi. Mâbeyin bu dönemde iki ana bölümden oluşmaktaydı: Hususi daire ve resmî daire. Hususi daire es-vapçıbaşı, seccadecibaşı, ibrikdarbaşı, tütüncübaşı, kahvecibaşı, kilercibaşı ve kitapçıbaşı gibi padişahın özel hizmetini gören görevlilerin bulunduğu bir mekân olup teşrifatta ve salnâmede yeri yoktu. Bendegân olarak nitelenen hususi daire mensupları, padişahın şehzadeliğinden beri yanında bulunan ve güvenini kazanan insanlar arasından seçilirdi. Memuriyetlerine Mâbeyn-i Hümâyun gedikâtı denirdi (BA, Yıldız Perakende, Hazîne-i Hassa, nr. 12/2). Resmî daire ise devlet işlerinin görüldüğü ve hemen hemen yukarıda zikredilen 1263 (1847) sâlnâmesinde mevcut görevlilerin bulunduğu mekândı. Burada ayrıca, Abdülhamid’in güvenini kazanan ve danışmanları olan İzzet, Derviş, Şâkir, Kamphofner ve Aleksandr Karatodori paşalarla Mütercim Nişan Efendi daireleri vardı. Bunlara, özel durumlarda padişahın başkanlığında kurulan diğer komisyon-i âlîleri de ilâve etmek gerekir. Abdülhamid dönemindeki mâbeyin yapısıyla 1847’deki mâbeyin görevlileri karşılaştırıldığında, müessese bazında ortada büyük bir farklılığın olmadığı, ancak II. Abdülhamid döneminde (1876-1909) mâbeyindeki kurumların ve özellikle en önemli birim olan Mâbeyin Başkitâbeti’nin mevcudunda büyük bir sayısal artış olduğu görülür. Mâbeynin en kalabalık kısmını ise yâverler oluştururdu. Nitekim fahrî yâverlerle beraber bu dönemde mâbeynin mevcudu 424 kişiye kadar çıkmıştı.

Padişahın sarayda kurduğu sistemin vazgeçilmez ayağını iyi işleyen bir haberleşme ağıyla Mâbeyin Başkitâbeti oluşturuyordu. Kitâbet padişahla ülke içindeki ve dışındaki birimlerin irtibatını sağlar ve sarayla resmî kurumlar arasındaki yazı işlerini idare ederdi. Mâbeynin en önemli dairesiydi. Genellikle Mekteb-i Mülkiyye’den derece ile mezun olanlar buraya alınırdı. Kâtiplerin bir kısmı geceleri nöbetçi olarak mâbeyinde kalırdı. Kitâbetin personel gelişimi sarayın devlet yönetiminde aldığı konumu açıkça gösterir. Kuruluşundan Sultan V. Murad’ın iktidarının sonuna kadar üç ile altı arasında değişen kâtip sayısı, II. Abdülhamid devrinin başından itibaren gözle görülür bir şekilde artarak 1896’da yirmi sekize yükseldi. Bu gelişme ve sayısal artış iş hacmindeki büyüme ile yakından ilgiliydi. Padişah, hükümeti devreden çıkarıp Bâbıâli’de yapılması gereken işleri saraya aktarınca mâbeyindeki işler çoğalır ve iş yoğunluğunun üstesinden gelebilmek için mâbeyin personeli arttırılırdı. II. Meşrutiyet döneminde saray olağan çizgisine çekilince kitâbetin mevcudu da beşe indirildi.

II. Abdülhamid döneminde saray bürokrasisinde yerini alan bir kurum da mâbeyin şifre kâtipliğidir. Padişah bu birim sayesinde hükümeti devre dışı bırakarak vali, ordu kumandanı, mutasarrıf, elçi ve konsolos gibi görevlilerle doğrudan irtibat kurardı. Ülke geneline yayılan bu haberleşme ağının en önemli unsurlarından biri de mâbeyin telgrafhanesiydi. Mâbeyin mütercimleri ise padişah için roman tercüme eder ve bunlar gece yatarken padişaha okunurdu.

Yıldız Sarayı’nda merasim dairesinin üst katında birinci ve ikinci mâbeyinciler için birer oda mevcuttu. Diğer mâbeyincilerin yerleri ikinci kattaydı. Mâbeyinciler geceleri nöbetleşe sarayda kalırlardı. Görevleri, mâbeyne gelen devlet adamlarının mâruzatını padişaha arzetmek ve çıkan iradeyi ilgili yere iletmekti. Merasim dairesinde vezir odası denilen ve sadrazamla vükelâya mahsus bir oda olup Encümen-i Vükelâ bazan burada toplanırdı. İş için gelen ve vükelâdan olmayan devlet adamları başmâbeyinci veya ikinci mâbeyincinin odasında beklerdi. II. Abdülhamid’in Yıldız Sarayı’nda mâbeyin olarak kullandığı iki yer daha vardı. Biri daha ziyade yabancı sefirleri kabul ettiği Çit Kasrı, diğeri de Küçük Mâbeyin Dairesi’ydi.

Mâbeyne giriş ve çıkışlar kontrole tâbiydi. Gelenlerin isimleri, geliş ve gidiş saatleri, mâbeyinde kimi ziyaret edecekleri kapıdaki görevliler tarafından günlük olarak çizelgelere işlenirdi (BA, Yıldız Parekende Saray Görevlileri, nr. 1/46; 3/68). Ayrıca ziyaretçilere üzerinde isimleri, geldikleri gün, saat ve tarih yazılı olan bir giriş kartı verilirdi (BA, Yıldız-Perâkende, Saray Görevlileri, nr. 1/93).

Mâbeynin devlet işlerinin merkezi olması neticesinde buradaki görevlileri ön plana çıktığı için devlet adamları statü açısından kendilerinin altında yer alan kâtip ve mâbeyincilere aşırı hürmet gösterir, dalkavukluk eder ve bunları araya sokarak ve hediyeler vererek işlerini yürütürdü. II. Abdülhamid mâbeynin kamuoyundaki imajına çok önem verir, buradaki görevlilerin adının olumsuz bir olaya karışmasına iyi bakmaz, hatta dava konusu olan mâbeyin görevlilerinin borçlarını bazan bizzat kendisi öderdi.

1908 ihtilâlinden ve özellikle II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra mâbeyinde büyük bir tensîkat yapıldı. Ayrıca mâbeynin kudretli siması Dârüssaâde ağasının “devletlü” lakabı kaldırıldığı gibi kendisi de resmî teşrifattan çıkarıldı. Bu dönemde yaşanan kargaşa ortamında bazı kurallar hiçe sayılarak bir binbaşının başyâverliğe tayini gibi sarayı ve padişahı tahfif edici bazı uygulamalara da rastlanır. Tensîkattan sonra mâbeynin yapısı öncesiyle kıyaslanamayacak ölçüde sadeleştirildi. Mâbeynin mevcudu kurenâ, mâbeyin müdürü, ceyb-i hümâyun kâtibi, mâbeyin kâtipleri, yâverler, imamlar, ıstabl-ı âmire müdürü, sertabip, Muzıka-yi Hümâyun ve hademe-i hâssa-i şâhâne kumandanı, maiyet-i seniyye bölüğü kumandanı ve fahrî yâverler olmak üzere toplam yirmi beş kişiydi. Bu sayı II. Abdülhamid dönemindeki 424 kişiyle kıyaslandığında daha bir anlam kazanır. Öte yandan padişahın hususi hizmetini gören bendegânın sayısı da azaltılarak kilercibaşılık ve tütüncübaşılık memuriyetleri kaldırıldı. Bu geniş çaplı operasyonlardan sonra sarayla resmî olarak sadece iki kurum, sadâret ve hazîne-i hâssa muhaberede bulunabilirdi. Mâbeyinde geceleri birer kâtip, yâver, musâhip ile bekçiler ve odacılar nöbete kalır; padişah hareme geçtikten sonra bendegân evlerine giderdi.

Mâbeyin Kitâbeti ile başmâbeyincilik, II. Meşrutiyet’in ilânından sonra hükümetin sarayı ve padişahı kontrol mekanizması olarak kullanıldı. Nitekim bu görevlileri artık padişah değil hükümet belirlemeye başladı. II. Meşrutiyet’ten sonra nüfuzu büyük ölçüde azalmasına rağmen mâbeyin varlığını bu şekilde devletin sonuna kadar devam ettirdi.

BİBLİYOGRAFYA
BA, HH, nr. 24599; BA, İrade-Dahiliye, nr. 35166, 35391, 39301, 48141, 60479, 75586, 75587; BA, Maliye Masarifât Defterleri, nr. 18, s. 2; nr. 4837, s. 12-13; BA, Yıldız-Perâkende, Hazîne-i Hassa, nr. 12/2; BA, Yıldız-Perâkende, Saray Görevlileri, nr. 1/46; 1/93; 3/68; Sâlnâme-i Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye, Sene 1263, s. 43-44, 48; Sene 1274, s. 35; Sene 1311, s. 122-139; Sene 1314, s. 92-105; Sene-i Mâliyye 1326, s. 76-78; Defterdar Sarı Mehmed Paşa, Zübde-i Vekāyiât (haz. Abdülkadir Özcan), Ankara 1995, s. 67, 277, 541; III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme (haz. V. Sema Arıkan), Ankara 1993, tür.yer.; D’Ohsson, Tableau général, VII, 38, 139; Atâ Bey, Târih, I, 161-163; Lutfî, Târih, III, 166; IV, 112; IX, 123, 160; X, 102; XI, 14, 88-89, 116; XII, 30; Sicill-i Osmânî, IV, 729, 730; Lütfi Simâvî, Osmanlı Sarayının Son Günleri (s.nşr. Şemsettin Kutlu), İstanbul, ts. (Hürriyet Yayınları), tür.yer.; Tahsin Paşa, Sultan Abdülhamid: Tahsin Paşa’nın Yıldız Hatıraları, İstanbul 1990, tür.yer.; Uzunçarşılı, Saray Teşkilâtı, s. 327-328, 340; a.mlf., “Üçüncü Sultan Selim Zamanında Yazılmış Dış Ruznâmesinden 1206/1791 ve 1207/1792 Senelerine Âit Vekayi”, TTK Belleten, XXXVII/148 (1973), s. 612; Halit Ziya Uşaklıgil, Saray ve Ötesi (İstanbul 1940), İstanbul 1981, tür.yer.; C. V. Findley, Osmanlı Devleti’nde Bürokratik Reform, Bâbıâlî: 1789-1922 (trc. İzzet Akyol – Latif Boyacı), İstanbul 1994, s. 44-45, 55-56, 194-195, 204; Ali Akyıldız, “II. Abdülhamid’in Çalışma Sistemi, Yönetim Anlayışı ve Bâbıâlî’yle (Hükümet) İlişkileri”, Osmanlı, Ankara 1999, II, tür.yer.; Arzu T. Terzi, Hazine-i Hassa Nezareti, Ankara 2000, s. 27, 78-80, 122-124, 126, 164; Fikret Sarıcaoğlu, Kendi Kaleminden Bir Padişahın Portresi: Sultan I. Abdülhamid (1774-1789), İstanbul 2001, tür.yer.; S. T. Wasti, “The Last Chroniclers of the Mabeyn”, MES, XXXII/2 (1996), s. 1; Ali Karaca, “II. Abdülhamid’in İdareyi Kontrol Mekanizmalarından Yâverlik Kurumu”, TTK Bildiriler, XIII (2002), s. 1704-1705; Pakalın, II, 375-377; Şerafeddin Turan, “Silâhdâr”, İA, X, 643; Halil İnalcık, “G̲h̲ulām”, EI2 (İng.), II, 1091.
Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2003 yılında Ankara'da basılan 27. cildinde, 283-286 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde okumak ister misiniz?
BAŞKA BİR MADDE GÖSTER