MİNBER

المنبر
Bölümler İçin Önizleme
  • 1/2Müellif: NEBİ BOZKURTBölüme Git
    Sözlükte “yükselme; yükseltme” anlamlarındaki nebr kökünden türeyen minber kelimesi “kademe kademe yükselerek çıkılan yer” demektir. Genelde camilerde...
  • 2/2Müellif: ZEYNEP HATİCE KURTBİLBölüme Git
    Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar. Anadolu Selçukluları’ndan kalan ve tamamı ahşap olan minberlerin en eskisi Konya Alâeddin Camii minberidir. Kitâbe...
1/2
Müellif:
MİNBER
Müellif: NEBİ BOZKURT
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2005
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 19.10.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/minber#1
NEBİ BOZKURT, "MİNBER", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/minber#1 (19.10.2019).
Kopyalama metni
Sözlükte “yükselme; yükseltme” anlamlarındaki nebr kökünden türeyen minber kelimesi “kademe kademe yükselerek çıkılan yer” demektir. Genelde camilerde hatibin hutbe okurken daha iyi görülmek ve sesini daha iyi duyurmak üzere çıktığı basamaklı mimari unsuru, bazan da kürsü, koltuk, taht vb.ni ifade eder. Hassân b. Sâbit’in müşrikleri hicvetmesi için Mescid-i Nebevî’de geçici olarak kurulan kürsüye minber deniliyordu (Müsned, VI, 72; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 87). Hz. Peygamber, cennet ehlinin oturacağı nurdan (Müsned, V, 236, 237, 239; Tirmizî, “Zühd”, 53) ve altın ile gümüşten yapılıp inci ve kıymetli taşlarla süslenmiş (İbn Mâce, “Zühd”, 39; Tirmizî, “Ṣıfatü’l-cenne”, 15) minberlerden söz eder ki kelime burada “taht” veya “koltuk” anlamındadır. Rivayete göre ilk defa minber kullanan kişi Hz. İbrâhim’dir (Fâkihî, III, 209; Taberânî, XX, 167). Eski Ahid’de Ezra’nın, Mûsâ’nın şeriat kitabını bu iş için yapılan ahşap bir minberin üzerinde okuduğu kaydedilmektedir (Nehemya, 8/4). Günümüz sinagoglarında bulunan kürsülere Grekçe bemadan gelen bimah ve el-minberden almemar adları verilmektedir (EJd., IV, 1002).

Önceleri bir hurma kütüğüne yaslanarak konuşan Hz. Peygamber için hicretin 7 (628) veya 8. yılında ılgın ağacından iki basamak ve bir oturma yerinden (mak‘ad) ibaret bir minber yapılmıştı. Yaklaşık 1 m. yüksekliğindeki bu minberin oturma yerinin ön taraf köşelerinde muhtemelen uçları topuzlu iki dikme bulunuyordu (İbn Sa‘d, I, 254; İbn Ebû Şeybe, III, 450); minber sade bir işçiliğe sahipti (İbn Abdürabbih, VII, 289). Hz. Ebû Bekir halife olunca Resûl-i Ekrem’e hürmeten minberin ikinci basamağına, Hz. Ömer birinci basamağına, Hz. Osman ise altı yıl birinci basamağına ve ardından mak‘adına oturmuştur (Semhûdî, I, 282). Resûlullah’ın minberi asâsı ile birlikte “ûdân” adıyla anılır; Ferezdak bir beytinde bunu kastederek mülkün kendisine iki ûd ve bir hâtem (mühür) miras kalan kişiye ait olduğunu söyler (Lisânü’l-ʿArab, “ʿavd” md.). Nitekim daha önce Muâviye b. Ebû Süfyân da minberi hâkimiyetini güçlendirmek amacıyla Şam’a taşımak istediğinde, Medine Valisi Mervân b. Hakem’e bir mektup yazmıştı. Ancak marangoz minberi sökmeye başlayınca güneş tutulmuş ve gündüz vakti yıldızlar görünmüştü. Bundan korkuya kapılan Mervân, Muâviye’nin halka sesini daha iyi duyurmak için kendisinden minberin yükseltilmesini istediğini söyleyerek ona altı basamak daha ilâve ettirmişti (Abdülhay el-Kettânî, I, 150). Abbâsî Halifesi Mehdî-Billâh, 161’de (778) ifa ettiği hac sırasında minberi tekrar eski haline getirmek istemişse de İmam Mâlik onun tamamen dağılması endişesiyle bunu uygun görmemiş ve halife de kararından vazgeçmiştir (İbn Şebbe, I, 18). 654 (1256) yılındaki yangına kadar yerinde kalan ve bu tarihte yanması Abbâsî Devleti’nin zevaline işaret sayılan Hz. Peygamber’in minberi, mescidin devlet yönetiminin merkezi olduğu ilk dönemlerde hutbe iradından öte birtakım fonksiyonlar üstlenmişti. Halifeler bu minber üzerinde biat alıyor, kadılar da özellikle liân gibi bazı davalara, yemin veya şahitlik edecek kişilerin ondan etkilenerek yalan söylemekten çekinecekleri düşüncesiyle bu minberin önünde bakıyorlardı. Mescid-i Nebevî’ye yangından iki yıl kadar sonra Yemen Resûlî Hükümdarı el-Melikü’l-Muzaffer, ondan on yıl sonra Memlük Sultanı I. Baybars, 797’de (1394-95) Berkuk ve 820’de (1417) el-Melikü’l-Müeyyed Şeyh el-Mahmûdî tarafından gönderilen minberler konulmuştur (Bedreddin el-Aynî, V, 304). Halen mevcut olan minber Osmanlı Sultanı III. Murad’ın armağanıdır (ayrıca bk. MESCİD-i NEBEVÎ).

Mescid-i Nebevî’den sonra ilk minber Mısır’da Amr b. Âs Camii’ne konulmuş, ancak bunu duyan Hz. Ömer, Amr’a bir mektup yazarak minberi kaldırmasını ve müslümanlara önlerinde ayakta durarak hitap etmesini istemiştir (İbn Haldûn, s. 477; Makrîzî, II, 247). Halifenin vefatının ardından camiye bu minber tekrar konulmuş olmalıdır; çünkü 93 (711-12) yılında Kurre b. Şerîk’in Amr zamanında yapılan minberi yenisiyle değiştirdiği rivayet edilmektedir. Hulefâ-yi Râşidîn dönemi sona ermeden ve özellikle Emevîler devrinde yerleşim merkezlerinin önemi cuma mescidi ve minberinin olmasıyla ifade ediliyordu. Mekke Haremi’ne ilk minber Muâviye b. Ebû Süfyân tarafından konulmuş ve ahşaptan, üç basamaklı, taşınabilir olan bu minber Hârûnürreşîd’in hediyesi dokuz basamaklı, nakışlı minber getirilince Arafat’a nakledilmiştir (Fâkihî, III, 58 vd.). İlk dönemlerden itibaren tuğla ve kerpiç gibi malzemelerden de minber yapılmıştır. Hz. Ali’nin -muhtemelen Kûfe’de- tuğla bir minber üzerinde konuştuğu rivayet edilir (Buhârî, “İʿtiṣâm”, 5). Mervân b. Hakem’in valiliği devrinde bayram namazlarının kılındığı Medine musallâsında da kerpiçten bir minber bulunuyordu.

Abbâsîler döneminde Hz. Peygamber’in minberini eski haline döndüremeyen Mehdî-Billâh eyaletlerdeki bütün minberlerin üç basamaklı olmasını emretmiştir (Kalkaşendî, I, 186). Ancak ondan sonra çoğunlukla ahşaptan dokuz basamaklı minberlerin yapıldığı ve İslâm dünyasında bu sayının on yediye kadar çıktığı bilinmektedir. Bazı tamirler ve değişiklikler geçirmekle birlikte ana çatısı itibariyle günümüze ulaşan en eski minber Kayrevan Sîdî Ukbe Camii’ne aittir. Tik ağacından yapılmış on bir basamaklı minber ahşap oymacılığının en güzel örneklerinden biridir. IX. yüzyılda Bağdat’tan getirildiği söylenen bu kapısız tip minberin iskeleti, ilk örnekleri Kubbetü’s-sahre kirişlerinde görülen asma yaprak ve filizleriyle süslenmiş, gövde kısmının iki yan aynalığı ve sahanlık çok sayıda dikdörtgen ve üçgen panelle kapatılmıştır. Panellerin çoğu geometrik kafeslerden meydana gelmiştir. Bunların bazıları üzerlerindeki çok kaliteli oyma arabesk, asma yaprağı ve çam kozalağı gibi motiflerle Irak’taki erken dönem Abbâsî sanatını yansıtmaktadır.

Günümüze ulaşan en eski minberlerden biri de Fâtımîler devrinde Hz. Hüseyin’in başının bulunduğu söylenen Askalân Ulucamii için yapılan ve rivayete göre baş Mısır’a götürülünce el-Halîl’deki Mescid-i İbrâhim’e nakledilen (Suâd Mâhir Muhammed, I, 375) 484 (1091) tarihli minberdir. Ceviz ağacından olan minber iki yan cephesi ve kapısı ince oyma girift bitki motifli altıgen, çokgen ve altı köşeli yıldız şeklindeki ahşap parçalarıyla süslenmiştir. Kapının söve ve aynalığında, ayrıca Araplar’ın “meşrebiye” dedikleri kafes tekniğinin uygulandığı korkuluklarda kûfî hatlar yer alır. Kapının taç kısmı ve sahanlığı örten kubbenin oturduğu kemersiz kare çatının çevresi mukarnaslıdır. Fâtımî döneminde minber bu örnekte olduğu gibi kapı, gövde ve üstü kapalı sahanlık (köşk) kısmıyla standart bir şekil almaya başlar; minbere bayrak asma geleneği de bu devirde başlamıştır. Fâtımîler’den kalan bir başka minber de Yukarı Mısır’da Kūs şehrinde bulunmakta ve sahanlığı üstünde kubbe bulunmayan tarihî minberlerin sonuncusu sayılmaktadır. 550 (1155) tarihli tik ağacı minber dönemin sonuna doğru ortaya çıkmaya başlayan kündekârî tekniğinde yapılmış, geometrik ve bitkisel motiflerle süslenmiştir. Üstte yarım daire oluşturan sahanlığın arkalığı girift oymalarla bezelidir ve ortasında, iki yanında örme birer sütun kabartması bulunan yıldız motifleriyle süslü küçük bir mihrap motifi yer alır. Süslemeler, girift dal kıvrımları arasında kûfî hattan meydana gelen kalın bir şeritle son bulur.

Memlükler minberlerinde, daha çok kündekârî ve kakma tekniklerini kullanmışlardır. Önemli bir eser olan İbn Tolun Camii’ndeki Sultan Lâçin minberi (695/1296) zengin yıldız süslemelere sahiptir. Yalnız çerçevesi kalan bu minberin panoları Kahire Müzesi ile South Kensington Museum’da muhafaza edilmektedir. 698 (1299) yılında Kahire Sâlih Talâi‘ Camii için Emîr Begtemür el-Çûkândâr (Çevgândâr) tarafından yaptırılan ahşap minber de erken Memlük minberlerinin tipik bir örneğidir. Mâridânî (1340) ve Aksungur (1346) camilerinin minberlerinde Moğol istilâsı sebebiyle batıya kaçan sanatkârların katkısıyla, XIII. yüzyılın sonlarından itibaren XIV. yüzyılda Kahire merkez olmak üzere gelişmeye başlayan kakma tekniğinin en erken ürünleri görülmektedir. Kahire Sultan Hasan Külliyesi’ndeki caminin (1356-1363) taş minberi ise ahşap minberlerin bazan taş minberlere örnek oluşturduğunu göstermektedir. Memlük minberlerinin en parlak devri Kahire’de XV. yüzyıla rastlamaktadır. Bu dönemde yapılan minberlerin görünümünde esaslı bir değişiklik olmayıp ayrıntılarda farklılıklar görülür. Müeyyed Camii’nin (1415-1420) minberi yıldız süslemeleriyle önemli bir örnektir. South Kensington Museum’da bulunan ve kitâbesinden Kayıtbay (1468-1496) tarafından yaptırıldığı anlaşılan taş minberin tahta kısımlarında fildişi satıhlara ve boya izlerine rastlanmaktadır.

Endülüs sanatının genel özellikleri göz önüne alındığında burada sanatkârane işlenmiş birçok minberin imal edildiği düşünülebilir. Merrâküşî, II. Hakem’in (961-976) Kurtuba Ulucamii için kırmızı ve sarı sandal, abanoz, âc (ılgın), ûd-ı hindî gibi ağaçlardan yaptırdığı, tekerlekler üzerinde hareket edebilen bir minberden bahseder (İbn İzârî, II, 250). Günümüze ulaşan önemli bir örnek, kitâbesinden XII. yüzyılda Kurtuba’da yapıldığı anlaşılan ve halen büyük bölümü sağlam olan, Merakeş’te Kasrü’l-bedî‘ Müzesi’nde korunan Kütübiyye Camii’nin ahşap minberidir. İnce bir işçiliğe sahip dokuz basamaklı minberin ilk basamağının yanlarına, ortalarında atnalı kemerli pencere şeklinde birer açıklık bulunan iki pano yerleştirilmiştir. Panolar kemerlerden sonra biraz daha yükselip köşelerinde konik iki topuzla nihayet bulur. Yanlardaki ve merdiven basamaklarının alınlıklarındaki zengin tezyinat girift dal, yaprak ve çiçek motifli arabesk oymalarla elde edilmiştir (Al-Andalus, s. 362 vd.).

İran’da bugüne gelen az sayıdaki minberin en eskisi 445 (1053) tarihli Şüşter Camii minberi olup süslemeleri, arabesk motiflerin işlendiği yıldız ve çok köşeli ahşap parçalarının birbirine geçirilmesiyle uygulanan kündekârî tekniğinin ilk örneklerindendir. Orta İran’da Selçuklular dönemine ait beş minber bulunmakta ve daha küçük olmakla beraber yapım tekniği ve eğri kesim oyma tezyinat hususunda Kayrevan Sîdî Ukbe Camii’nin minberine benzemektedir. Bu tekniğin en güzel uygulamaları İbyâne Camii minberinde görülmektedir. Minberin yanlarında yer alan panolarda daha sonra Sâmerrâ alçı duvar süslemelerinde rastlanan derin kesim sarmal uçlu abstre yapraklar yer almaktadır. 543 (1148) tarihli Berz minberi ise korkuluklarında kafes tekniğinin uygulandığı bilinen ilk İran örneğidir. XII. yüzyıla ait en güzel minberlerden biri, Nûreddin Mahmud Zengî’nin Mescid-i Aksâ için altı Halepli ustaya yaptırdığı, fakat Haçlı istilâsı sebebiyle ancak Selâhaddîn-i Eyyûbî tarafından yerine konulabilen minberdi. 1969’da fanatik bir yahudinin Mescid-i Aksâ’da çıkardığı yangında harap olan bu ceviz minberin tezyinatında henüz başlangıç safhasındaki sedef ve fildişi kakma tekniği uygulanmıştır. XV. yüzyılın ikinci yarısı ile XVI. yüzyılın ilk yarısına ait birçok minber ise tamamen çini kaplamalıdır. Bunlar arasında özellikle Verzâne Cuma Camii, Yezd’de Çehâr Minâr Mescidi ve Hızır Şah Mescidi, Benderâbâd Külliyesi’nin mescidi, Kâşân’da Meydan Mescidi, Kûhpâye Cuma Camii minberleri dikkat çekicidir.

Hindistan’da yapılan minberlerin hemen hepsi taştan olup çok zengin biçimde süslenmiştir. Dinî yapılarda sevilen dört pâyeli ve bezemeli çatı veya kubbe düzenlemeleri minberlere de uygulanmıştır. Daha çok Gucerât ve Ahmedâbâd eyaletlerinde rastlanan bu tür minberlere Dholka’daki 733 (1333) tarihli Hilâl Han Gāzî Camii’nin yedi basamaklı ve köşkü pâyeli minberi tipik bir örnek oluşturmaktadır. Bu minberin yan aynalıkları kabartma oymalarla süslü dört köşe parçalara bölünmüştür. Merdiven basamakları da aynı bezemeye sahiptir.

BİBLİYOGRAFYA
Lisânü’l-ʿArab, “ʿavd” md.; Wensinck, el-Muʿcem, VI, 345 vd.; Abdürrezzâk es-San‘ânî, el-Muṣannef (nşr. Habîbürrahman el-A‘zamî), Beyrut 1403/1983, III, 284; Müsned, II, 109, 226; III, 300; V, 138, 236, 237, 239; VI, 72; Buhârî, “Ṣalât”, 64, “Cumʿa”, 26, “İʿtiṣâm”, 5; Müslim, “ʿÎdeyn”, 9; İbn Mâce, “Zühd”, 39; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 87; Tirmizî, “Ṣıfatü’l-cenne”, 15, “Zühd”, 53; İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt, I, 249 vd., 254; İbn Ebû Şeybe, el-Muṣannef (nşr. Kemâl Yûsuf el-Hût), Beyrut 1409/1989, III, 450; İbn Şebbe, Târîḫu’l-Medîneti’l-münevvere, I, 18; Fâkihî, Aḫbâru Mekke (nşr. Abdülmelik b. Abdullah b. Dehîş), Mekke 1407/1986, III, 58 vd., 209; Taberî, Târîḫ, Beyrut 1407, III, 309; IV, 558; İbn Abdürabbih, el-ʿİḳdü’l-ferîd (nşr. Abdülmecîd et-Terhînî), Beyrut 1404/1983, VII, 289; Taberânî, el-Muʿcemü’l-kebîr (nşr. Hamdî Abdülmecîd es-Selefî), Musul-Beyrut 1404/1983, XX, 167; Zemahşerî, Esâsü’l-belâġa, Beyrut 1404/1984, s. 443; İbn Asâkir, Târîḫu Dımaşḳ (Amrî), I, 77; VI, 226; IX, 393; XII, 161; LII, 344; LIX, 163, 491; Yâkūt, Muʿcemü’l-büldân, I, 240; II, 471; III, 276; V, 219, 297, 372, 408; İbn İzârî, el-Beyânü’l-muġrib, II, 250; İbnü’l-Hâc el-Abderî, el-Medḫal, Kahire 1401/1981, II, 268; İbn Haldûn, Muḳaddime, Beyrut 1967, s. 477; Kalkaşendî, Meʾâs̱irü’l-inâfe, I, 186; Makrîzî, el-Ḫıṭaṭ, II, 247; Bedreddin el-Aynî, ʿUmdetü’l-ḳārî, Kahire 1392/1972, V, 303, 304; Semhûdî, Vefâʾü’l-vefâʾ bi-aḫbâri dâri’l-Muṣṭafâ, Kahire 1326, I, 282, 354; G. Migeon, Manuel d’art musulman, Paris 1927, I, 292 vd.; Suâd Mâhir Muhammed, Mesâcidü Mıṣr ve evliyâʾüha’ṣ-ṣâliḥûn, Kahire 1981, I, 375, 394-395, 535, 536; Tâhâ el-Velî, el-Mesâcid fi’l-İslâm, Beyrut 1409/1988, 191 vd., 210 vd.; Abdülhay el-Kettânî, et-Terâtîbü’l-idâriyye (Özel), I, 148, 149, 150, 151; Al-Andalus: The Art of Islamic Spain (ed. J. D. Dodds), New York 1992, s. 362 vd.; S. M. Zwemer, “The Pulpit in Islam”, MW, XXIII/3 (1933), s. 217 vd.; J. Pedersen, “Mescid”, İA, VIII, 31 vd.; a.mlf., “Minbar”, EI2 (İng.), VII, 73-76; J. Golmohammad, “Minbar”, a.e., VII, 76-79; J. Burton-Page, “Minbar”, a.e., VII, 79-80; G. S. P. Freeman-Grenville, “Minbar”, a.e., VII, 80; “Bimah”, EJd., IV, 1002; Ahmet Önkal - Nebi Bozkurt, “Cami”, DİA, VII, 52.
Bu bölüm ilk olarak 2005 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 30. cildinde, 101-103 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
2/2
MİNBER
Müellif: ZEYNEP HATİCE KURTBİL
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2005
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 19.10.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/minber#2-anadolu-selcuklulari-ve-osmanlilar
ZEYNEP HATİCE KURTBİL, "MİNBER", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/minber#2-anadolu-selcuklulari-ve-osmanlilar (19.10.2019).
Kopyalama metni
Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar. Anadolu Selçukluları’ndan kalan ve tamamı ahşap olan minberlerin en eskisi Konya Alâeddin Camii minberidir. Kitâbesinden 550 (1155) yılında tamamlandığı anlaşılan kündekârî tekniğindeki minberin kapı açıklığı dilimli bir sivri kemerle, üç yanı firizlerle süslenmiştir; söveleri ise kozalaklarla son bulur. Üçgen biçimindeki taç kısmının ortasında kûfî hatla yazılmış bir âyet bulunmaktadır. Aynalık kısmında altı köşeli yıldız motifinin tekrarıyla bir kompozisyon oluşturulmuş ve buraya caminin ilk bânisi Sultan I. Mesud’un adının geçtiği kûfî kitâbe yerleştirilmiştir. Yan aynalıklarında, üzerleri rûmîler ve asma dallarından ince kabartmalarla bezeli geometrik geçmeler kullanılan minberin korkuluk şebekesi geometrik şekillerden meydana gelmiştir. Köşk kısmının üstü sekizgen kasnaklı bir piramitle kapatılmıştır. XII. yüzyıla ait minberlerden diğer bir önemli örnek de Karaman Beyi II. İbrâhim tarafından Aksaray Ulucamii’ne götürülen Selçuklu minberidir. Kitâbesinden Sultan Mesud devrinde inşa edildiği anlaşılan eser kündekârî tekniğinde yapılmıştır. Halen Harput Sâre Hatun Camii’nde bulunan ve aslında Harput Ulucamii’ne ait minber de aynı yüzyıldan olup hakiki ve taklit kündekârî ile uygulama tekniklerinin bir arada kullanılmış olduğu bir örnektir.

XIII. yüzyılda Kayseri Ulucamii’nin minberi çakma-kabartma kündekârî tekniğiyle yapılmıştır. Ankara Etnografya Müzesi’nde yer alan, kündekârî tekniğinin kullanıldığı Siirt Ulucamii minberinin korkuluklarına boydan boya girift bezemeli kûfî hatla Ahzâb (33/56) ve Zümer (39/74) sûrelerinden âyetler işlenmiştir. Ayrıca minberde çeşitli tamirlere işaret eden usta adları bulunmaktadır. XIII. yüzyıldan kalan önemli bir örnek de Malatya Ulucamii’nin onarılarak Ankara Etnografya Müzesi’nde teşhir edilen minberidir; burada kündekârî ve eğri kesim tekniği birlikte kullanılmış olup aynalık bordürlerinde kûfî hatlar yer alır. 635 (1238) yılı civarında çakma-kabartma kündekârî tekniğiyle yapılan Kayseri Huand Hatun Camii minberinin merdiven korkuluklarında dolgulu kafes işçiliği uygulanmıştır. Divriği Ulucamii’nin (626/1229) minberinde çakma-kabartma kündekârî tekniği kullanılmıştır; bunun korkuluklarında da dolgulu kafes işçiliği görülür. Yan aynalıkların süslemeleri, çok köşeli iri yıldız motifleriyle ucu uzatılmış geometrik bir düzenlemeden meydana gelmektedir. Korkuluklarda asma dalları ve lotuslarla bezeli altıgen levhalar vardır. Aynı asırda yapılan Ankara Ahî Şerafeddin Camii’nin minberi çakma ve kabartma kündekârî tekniğinde ele alınmıştır. Bu yüzyılın sonuna ait Beyşehir Eşrefoğlu Camii’nin minberleri ise teknik ve tezyinat bakımından Konya Alâeddin Camii’nin minberine benzemektedir.

XIV. yüzyılda inşa edilen ahşap minberlerden Çorum Hamîd Paşa Camii’nin 706 (1306-1307) tarihli minberi aslında yıkılan Beyler Camii’ne aittir. Minberin dikkat çeken tarafı korkuluklarının şebekeyi andıran girift geometrik desenle süslenmesidir. Aynı tarihli Çorum Ulucamii’nin çakma ve kabartma kündekârî tekniğindeki minberinde rûmî motifler hâkimdir. Birgi Ulucamii de denen Mehmed Bey Camii’nin 722 (1322) tarihli minberi süslemeler yönünden çok zengindir. Kündekârî tekniğiyle yapılmış olan minberde korkuluklar geometrik kompozisyonlu ve ajurludur. Bordürlerde kıvrık dallı rûmîler uygulama tekniğinde ele alınmıştır. Yekpâre levhalardan meydana gelen kapı kanatları da aynı teknikle rûmîli süslemelidir. XIV. yüzyılın ilk yarısına tarihlenen Urgüp Damse köyündeki Taşkın Paşa Camii’ne ait minber bugün Ankara Etnografya Müzesi’ndedir. Kündekârî ve oyma tekniğinin uygulandığı minberde kafes işçiliği de görülmektedir.

Yıldırım Bayezid’in 802 (1399) yılında inşa ettirdiği Bursa Ulucamii’nin Antepli Hacı Mehmed b. Abdülazîz İbnü’d-Dakkī tarafından yapılan minberi Selçuklu üslûbundan Osmanlı üslûbuna geçişin özelliklerini taşımaktadır. Aynı ustanın eseri olan Manisa Ulucamii’nin minberiyle aralarında benzerlik bulunmakla birlikte Bursa minberi daha olgun bir üslûba ve daha ince bir işçiliğe sahiptir. Hakiki kündekârî tekniğinin uygulandığı minberin yan aynalıklarındaki geometrik süslemelerde yıldızların ortaları kabara şeklindedir. 816’da (1413) Çelebi Mehmed zamanında onarılan, Ankara Etnografya Müzesi’ndeki Ankara Ahî Elvan Camii’nin minberi de önemli örneklerden biridir. Çakma-yapıştırma kündekârî tekniğiyle yapılan minberde yıldızlardan oluşan geometrik bir bezeme görülür. Manisa İvaz Paşa (889/1484) ve İstanbul Fîruz Ağa (896/1491) camilerinin minberleriyle Manisa Hatuniye Camii’nin 900 (1495) tarihli minberi ve Ankara Hacı Bayrâm-ı Velî Camii’nin XVIII. yüzyıl başında yenilenen minberinde kündekârînin çeşitli teknikleri uygulanmıştır.

Erken Osmanlı döneminde inşa edilen Bursa Umur Bey Namazgâhı ile Çanakkale Azebler Namazgâhı’nın (810/1407) taş minberleri ilk namazgâh minberlerine örnek teşkil etmektedir. Bunların benzerleri daha sonraları da yapılmakla birlikte namazgâhlar hızla ortadan kalktığı için günümüze pek azı ulaşmıştır.

Osmanlı devrinde cami ile bütünlük içinde ele alınan minberlerde mermer ve taş malzemenin daha çok kullanıldığı görülmektedir. Genelde bir perde ile örtülen kapı üstte mukarnas ve bunun üzerinde bir sıra palmet dizisiyle sonlanmaktadır. Merdiven korkulukları umumiyetle kafes şebekelidir. Yan aynalıklar ise bazan düz bırakılmış, bazan da ortada kafes oyması bir göbekle değerlendirilmiştir. Minberin köşk kısmı örneklerin bazısında ahşaptan, bazısında da mermerden yapılmıştır; bu kısım alemli bir külâhla son bulmaktadır.

Edirne’de Eskicami’nin (817/1414) basamak yüzeylerine kadar bezemeli olan taş minberinde bilinen bütün kompozisyonlar uygulanmıştır. Buna karşılık Üç Şerefeli Cami’nin (1437-1447) mermer minberi çok sade ele alınmıştır ve köşk altındaki geçidi yarım sivri kemer şeklinde tasarlanmıştır. İlk ürünlerine XIV. yüzyılda rastlanan kakma tekniğinin taş malzemeye uygulanışı Amasya Beyazıt (II.) Camii (891/1486) minberinde görülmektedir. Bu minberin yan aynalığındaki göbek renkli kakmalarla değerlendirilerek zarif bir görünüme kavuşturulmuştur. Gebze Çoban Mustafa Paşa Camii (929/1523) minberinde kullanılan renkli taş kakmalar cami ile uyumlu bir bütünlük göstermektedir. Bu minberde yan aynalıkların, altta yer alan küçük açıklıkların ve korkuluğun etrafını zarif bir zencirek motifi çevrelemektedir. Bozüyük Kasım Paşa Camii’nin (1525-1528) mermer minberi farklı bir örnek olup külâhı, yan aynalıkları ve kapısının üst tarafı renkli sır tekniğiyle yapılmış bitkisel ve geometrik desenli çinilerle kaplanmıştır. İstanbul Haseki Camii’nin (945/1538-39) minberi sade ve klasik bir örnektir; minberin yivli külâhı kendi etrafında hafifçe kıvrılarak bir hareket oluşturmuştur. Üsküdar Mihrimah Sultan Camii’nin (954/1547) kafes oymalı mermer minberi oranları ve işçiliğiyle zarif bir örnek teşkil eder. Süleymaniye Camii’nin (1550-1557) minberi de klasik bir örnek olarak son derece sadedir. İstanbul Rüstem Paşa (1558-1561), Edirnekapı Mihrimah Sultan (1562-1565), Fındıklı Molla Çelebi (XVI. yüzyıl ikinci yarısı) ve Edirne Selimiye (1569-1574) camilerinin minberleri yan aynalıklarında kafes oymalı göbekler bulunan klasik örneklerdir. Lüleburgaz Sokullu Camii’inde de (XVI. yüzyılın ikinci yarısı) aynı düzenleme devam etmekle birlikte kafes araları daha geniş bırakılmıştır. Küçük Ayasofya (XVI. yüzyılın başları), Kasımpaşa Piyâle Paşa (980/1572-73) ve Gölmarmara Halime Hatun (XVI. yüzyıl sonu) camilerinin minberleri değişik örnekler oluşturmaktadır. Bunlardan Küçük Ayasofya Camii’nin minberindeki yan aynalarda yer alan kemerli açıklıklar daha büyük ve farklı düzendedir. Piyâle Paşa Camii’nin süslemesiz minberinde bulunan yan açıklıkların boyutları değişmiş ve kademeli biçimde yükselen bu açıklıklardan en sonuncusu köşk altındaki geçitle aynı yüksekliğe ulaşmıştır. Gölmarmara Halime Hatun Camii’nin mermerden yapılmış minberi yivli yarım kemerle duvara dayanmaktadır; titiz bir işçiliğe sahip minber değişik bir görünümdedir. Konya Sultan Selim Camii’nin minberi sade mermer yapısı, süslemeleri ve Mevlânâ Kümbeti’ni andıran yivli bir kaide üzerine oturtulmuş yivli çadır biçimindeki külâhı ile önem taşımaktadır. Yine XVI. yüzyılda Diyarbekir Behram Paşa (1564-1572), Kadırga Sokullu Mehmed Paşa 979 (1571-72) ve Üsküdar Çinili 1050 (1640) camilerinin minber külâhları çiniyle kaplanmıştır.

Minberlerdeki klasik düzenlemeler, XVII. yüzyılda Sultan Ahmed Camii ve Yenicami minberlerinde sürdürülmüş, her ikisinde de hem kafes oyma hem kabartma süslemeli taş işçiliği uygulanmıştır. XVIII. yüzyıl başında yapılan Üsküdar Yeni Vâlide Camii’nin minberi de klasik üslûptadır. Aynı yüzyılın ortalarına doğru Batı’dan gelen etkilerle farklı süslemeler ortaya çıkmıştır. İstanbul Hekimoğlu Ali Paşa Camii’nde (1147/1734-35) bu türün ilk örneği görülür. Daha sonra pilastırların, akantus yapraklarının ve barok kıvrımlarının kullanıldığı örnekler gelir. Nuruosmaniye (1748-1755), Lâleli (1760-1764), Ayazma (1174/1760-61), Fâtih (1767-1771), Eyüp Sultan (1798-1800), Üsküdar Selimiye (1801-1805), Ortaköy (1854) ve Dolmabahçe (1854) camilerinin minberleri bu gruptadır; Fâtih, Lâleli ve Dolmabahçe camilerinin minberlerinde ayrıca bol renkli taş kullanılmıştır. I. Abdülhamid’in 1192 (1778) yılında yaptırdığı Beylerbeyi Camii’nin fildişikemik kakmalı abanoz minberi de barok özellikler taşımaktadır. Bu minberlerde korkuluklar artık şebekeli değildir ve yekpâre mermer üzerine dönemin bezeme anlayışına uygun kabartma düzenlemeler uygulanmıştır. Kırşehir’deki (Gülşehir) Karavezir (Kurşunlu) Camii ile (1193/1779) Yozgat’taki Çapanoğlu Camii’nin (1193/1779) renkli taş süslemeli minberleri barok devrinin İstanbul dışındaki en önemli örnekleri olarak dikkat çeker.

XIX. yüzyılın Türk empire (ampir) üslûbunda iyon ve korint başlıklarla birlikte antik süsleme elemanları görülmektedir. Tophane Nusretiye (1822-1826), Küçük Mecidiye (1849) ve Hırka-i Şerif (1847-1851) camilerinin taş minberleri empire üslûbunun başlıca temsilcileridir. Ertuğrul (1887) ve Cihangir (1890) camilerinin minberleri ise bu üslûbun ahşaba yansımış örneklerini oluşturur. Yine XIX. yüzyılda Doğu’dan ve Batı’dan gelen farklı üslûpların karışımı olan eklektik üslûpta geometrik geçmelerin yanı sıra külâh yerine kubbe kullanılmıştır. Bu üslûba giren Altunîzâde (1865), Aksaray Pertevniyal Vâlide (1871) ve Yıldız Hamidiye (1886) camilerinin minberleri taş malzemeyle yapılmış, Pertevniyal Vâlide ve Hamidiye’nin minberlerinde külâh yerine bombeli dilimli kubbeye yer verilmiştir. Kazasker Camii’nin (1902) ahşap ve Suadiye Camii’nin (1907) mermer minberleri de bu üslûpta ele alınmış diğer örneklerdir. Erenköy Zihni Paşa (1901), Göztepe Hâlis Efendi (1902), Bostancı Kuloğlu Mustafa Bey (1912) ve Bebek (1912) camilerinin ahşap minberleri ise XX. yüzyılın başında bu yabancı kökenli üslûplara tepki olarak ortaya çıkan ve millî mimariyi tekrar canlandırmaya çalışan neo-klasik üslûbun başlıca ürünleridir.

BİBLİYOGRAFYA
Celâl Esad Arseven, Türk Sanatı Tarihi, İstanbul, ts. (Maarif Basımevi), s. 227-228; Hakkı Karamağaralı, Anadolu’da Beylikler Devri Minberleri (doktora tezi, 1955), AÜ İlâhiyat Fakültesi; Gülizar Tezsüren, Ankara Camileri Minberleri (lisans tezi, 1972), İÜ Ed. Fak. Sanat Tarihi; Oktay Aslanapa, Yüzyıllar Boyunca Türk Sanatı (14. Yüzyıl), Ankara 1977, s. 61-68; a.mlf., Osmanlı Devri Mimarisi, İstanbul 1986, tür.yer.; a.mlf., “Minber”, İA, VIII, 337-339; Nihal Öztürk, Diyarbakır Dini Mimaride Mihrap Mimber ve Çini Süsleme (lisans tezi, 1978), İÜ Ed. Fak. Sanat Tarihi; Erhan Erkut, Bursa Mihrap ve Minberleri (lisans tezi, 1979), İÜ Ed. Fak. Sanat Tarihi; Mehmet Atilla Şenel, 19. Asırdan 20. Asrın İlk Çeyreğine Kadar İstanbul Camilerinin Minber ve Vaaz Kürsüleri (lisans tezi, 1980), İÜ Ed. Fak. Sanat Tarihi; Nimet Lale Hancıoğlu [Yılmaz], Bazı Ankara Camilerinde Bulunan Kalem İşi Süslemeli Ahşap Minberler (bilim uzmanlığı tezi, 1990), Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü; Gönül Öney, Anadolu Selçuklu Mimari Süslemesi ve El Sanatları, Ankara 1992, s. 137-153; a.mlf., “Anadolu’da Selçuklu ve Beylikler Devri Ahşap Teknikleri”, III, STY (1970), s. 135-149; Türk Dünyası Kültür Atlası: Selçuklu Dönemi (haz. Metin Eriş v.dğr.), İstanbul 1998, II, 152-157; Yıldıray Özbek, “Erken Dönem Osmanlı Taş Süslemesi”, Osmanlı, İstanbul 1999, XI, 337; Ali Murat Aktemur, “Türk Ahşap İşçiliği”, Türkler (nşr. Hasan Celal Güzel v.dğr.), Ankara 2002, VI, 99-105; Bahaeddin Ögel, “Selçuk Devri Anadolu Ağaç İşçiliği Hakkında Notlar”, AÜ İlâhiyat Fakültesi Dergisi, I, Ankara 1957, s. 199-235; M. Zeki Oral, “Anadolu’da San’at Değeri Olan Ahşap Minberler, Kitabeleri ve Tarihçeleri”, VD, V (1962), s. 23-77; Can Kerametli, “Osmanlı Devri Ağaç İşleri, Tahta Oyma, Sedef, Bağa ve Fildişi Kakmalar”, TEt.D, sy. 4 (1962), s. 5-13; Semra Ögel, “Anadolu Ağaç Oymacılığında Mail Kesim”, STY, I (1965), s. 110-119; Muhammed Beşir Aşan, “Harput Ulu Cami Minberi”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, I/2, Elazığ 1987, s. 29 vd.; Ali Haydar Bayat, “Birgi Ulu Camii Minberi”, VD, XXII (1991), s. 133 vd.; “Minber”, TA, XXIV, 215-217; E. Diez, “Minber”, İA, VIII, 335-337; J. Pedersen, “Minbar”, EI2 (İng.), VII, 73-76; J. Golmohammadi, “Minbar”, a.e., VII, 76-79; J. Burton-Page, “Minbar”, a.e., VII, 79-80; G. S. P. Freeman-Grenville, “Minbar”, a.e., VII, 80; Ayla Ödekan, “Minber”, Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi, İstanbul 1997, II, 1259-1260.
Bu bölüm ilk olarak 2005 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 30. cildinde, 103-106 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.