MUHÂLEA

المخالعة
Müellif:
MUHÂLEA
Müellif: FAHRETTİN ATAR
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2005
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 19.10.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/muhalea
FAHRETTİN ATAR, "MUHÂLEA", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/muhalea (19.10.2019).
Kopyalama metni
Sözlükte “elbiseyi çıkarmak, soyunmak; ayırmak” gibi anlamlara gelen hul‘, fıkıhta kadının belli bir bedel vermesi karşılığında kocanın ayrılmaya razı olması üzerine evlilik bağından kurtulmasını ifade eder. Karşılıklı anlaşmayla gerçekleşmesi sebebiyle bu işleme muhâlea adı verilir.

Kur’ân-ı Kerîm’de bir taraftan evlilik teşvik edilmiş (en-Nûr 24/32), diğer taraftan ömür boyu birlikte yaşamaya karar veren eşler arasında karşılıklı sevgi ve saygının zamanla daha da büyüyüp artacağı vurgulanmıştır (er-Rûm 30/21). Eşlerin birbiri için elbise konumunda olduğu belirtilerek (el-Bakara 2/187) evlilik ilişkisi mecazi anlatımla ortak bir elbiseye benzetilmiş, hul‘/muhâlea terimi de bu âyetten istifade ile geliştirilmiştir. Yine Kur’an’da eşlerin karşılıklı anlayış ve fedakârlık içinde evlilik hayatını sürdürmeleri, birbirlerinin haklarına saygılı olmaları, birbirlerine güzel davranmaları ve yükümlülüklerini yerine getirmeleri, hayatın sevinçleri yanında sıkıntılarını da paylaşmaları istenmiştir (en-Nisâ 4/19, 21). Hz. Peygamber’in hadislerinde de evlilik teşvik edildiği gibi eşlerin dinî, ekonomik ve sosyal konum bakımından denk olmasının önemine dikkat çekilerek evliliğin ömür boyu sürmesinin hedeflenmesi gerektiği belirtilmiş, haklı bir sebep olmadan eşlerin evlilik birliğinin bozulmasına yönelik tasarruf ve taleplerinin hoş karşılanmadığı ifade edilmiştir (Ebû Dâvûd, “Ṭalâḳ”, 3, 18; Tirmizî, “Ṭalâḳ”, 10, 11). Bununla birlikte bazı çiftler arasında geçimsizliklerin ortaya çıkması ve geri dönülemez bir noktaya gelinmesi mümkündür. Evlilik hayatının çekilmez hale geldiği ve evlilikten beklenen amaçların gerçekleşmesinin çok zor olduğu bu gibi durumlarda eşler arasında nikâh bağının sona erdirilmesi gündeme gelir (en-Nisâ 4/130). Bu durumda koca veya kendisine talâk yetkisi verilmiş kadın tek taraflı iradesiyle evlilik ilişkisini sona erdirebilir (bk. TALÂK). Kendisine bu yetki verilmeyen kadın ise muhâlea yoluyla veya mahkeme kararıyla eşinden ayrılabilir (bk. TEFRİK).

Aynı kökten bazı kelimeler sözlük anlamıyla yer alsa da Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadislerde hul‘ ve muhâlea kelimeleri geçmemektedir. Muhâleanın naslardaki başlıca dayanağı, “...Karı ve kocanın Allah’ın sınırlarını hakkıyla muhafaza edememelerinden korkarsanız kadının evlilikten kurtulmak için -erkeğe- bir meblağ vermesinde taraflara vebal yoktur” meâlindeki âyetle (el-Bakara 2/229) konuya ilişkin bazı hadislerdir. Bu âyette geçen “fidye / bir meblağ verme” anlamındaki fiilin öznesi kadın olmakla birlikte ifadenin bağlamını, âyetteki diğer unsurları, Resûlullah’ın tatbikatı yanında Kur’an ve Sünnet’teki aile hukukuna ilişkin hükümlerin örgüsünü dikkate alan İslâm âlimleri, hul‘un kadının tek taraflı iradesiyle değil karşılıklı anlaşmayla gerçekleşen bir işlem olduğu sonucuna varmışlardır. Kocanın verdiği mehri ancak karısının rızasıyla geri alabileceğini bildiren (en-Nisâ 4/4), erkeğin, talâk yetkisini verdiği mehri ve hediyeleri geri almak için baskı aracı olarak kullanmasını yasaklayan (en-Nisâ 4/19-20) ve evliliğin yürümeyeceği anlaşıldığında bile eşlere öncelikle anlaşma yolunu seçmelerini öğütleyen, bütün bu yollar denendikten sonra ayrılma halinde Allah’ın onları lutfundan yararlandıracağını ifade eden (en-Nisâ 4/128-130) âyetler de karşılıklı hakları gözeterek sağlanacak mutabakata dayalı ayrılmanın meşrû bir yöntem olduğunu dolaylı biçimde destekleyen delillerdendir.

Hz. Peygamber, haklı bir sebep bulunmaksızın talâk yoluyla karısından ayrılan bir erkeğin uhrevî sorumluluğuna dikkat çektiği gibi (Ebû Dâvûd, “Ṭalâḳ”, 3) kadının da haklı bir sebep olmaksızın kocasından kendisini boşaması için talepte bulunmasını hoş karşılamamış ve böyle bir davranışın uhrevî sorumluluğunun ağır olduğunu belirtmiştir (Müsned, III, 414; Tirmizî, “Ṭalâḳ”, 10, 11; Nesâî, “Ṭalâḳ”, 34). Sahâbeden Sâbit b. Kays b. Şemmâs’ın karısı kocasının çirkinliğinden, başka bir rivayette kendisini dövdüğünden şikâyetle Hz. Peygamber’e gelir ve kocasından ayrılmayı talep eder. Resûl-i Ekrem kadına mehir olarak aldığı bahçeyi Sâbit’e geri vermesini söyler; kadın ayrıca başka mal vermeyi teklif ederse de Resûlullah, Sâbit’ten yalnız bahçeyi geri alıp karısını boşamasını ister (Şevkânî, VI, 276-282). Bu olay, Câhiliye devrinde de bilinen hul‘un İslâmî dönemdeki ilk uygulaması olarak kabul edilir (Müsned, IV, 3; Emîr es-San‘ânî, III, 1427; Cevâd Ali, V, 552). Kaynakların çoğu bu uygulamayı Hz. Peygamber’in önerisiyle Sâbit’in karısını boşaması, bir kısmı da onun, kadının bahçeyi geri vermesi şartıyla aralarını ayırması ve Sâbit’in de bu kazâî hükme uyması şeklinde aktarır (Ahmed b. Hüseyin el-Beyhakī, VII, 312-317). Bu rivayet farklılığı, özellikle muhâleada hâkimin rolü konusundaki tartışmalara ışık tutması bakımından önemlidir.

Resûl-i Ekrem döneminden itibaren müslüman toplumlarda uygulanagelen muhâlea, fakihler tarafından aile hukukunun diğer kurum ve telakkileriyle bütünlük arzedecek ve bir bakıma tefrikle birlikte talâk hukukunu dengeleyip tamamlayacak tarzda ele alınmış ve fıkıh eserlerinde evliliği sona erdiren ayrı bir işlem türü olarak incelenmiştir. Hul’un sebebi, mahiyeti, dinî hükmü, buna bağlanacak sonuçlar vb. hususlarda bazan aynı mezhep içinde bile farklı görüşlerin ortaya çıkmasında ilgili nasların yoruma açık olması yanında konunun dinî, ahlâkî, ekonomik ve sosyal yönlerinin bulunması, dolayısıyla geniş İslâm coğrafyasında yaşayan değişik ırk ve kültürlere mensup toplulukların aile hayatına ilişkin telakkileri ve bunların tarihî süreç içerisinde şartların değişmesine paralel biçimde değişikliğe uğraması etkili olmuştur.

Klasik fıkıh literatüründe hul‘un meşruiyeti Kur’an ve Sünnet’in yanı sıra icmâ ile de desteklenirken hul‘ ile ilgili Bakara sûresinin 229. âyetinin Nisâ sûresinin 20. âyetiyle neshedildiğini ileri süren tâbiîn fakihlerinden Bekir b. Abdullah el-Müzenî’nin görüşünün muteber sayılmadığı ve icmâı etkilemediği belirtilir. Fıkıh âlimleri, eşlerin haklı bir sebep bulunduğunda hul‘a başvurabilecekleri noktasında görüş birliği içinde olmakla beraber uyum halindeki eşlerin bu yola başvurmasının hükmü tartışmalıdır. Fakihlerin büyük çoğunluğu bu durumda da hul‘ işleminin hukuken geçerli olacağı, ancak bir hakkın amacı dışında kullanılıp dince sürekliliği istenen evlilik birliğini bozdukları için ayrılan eşlerin günaha girmiş olacağı kanaatindedir. İbn Şihâb ez-Zührî, Nehaî ve Dâvûd ez-Zâhirî gibi fakihlere göre ise böyle bir muhâlea geçersizdir (Şîrâzî, II, 71; İbn Rüşd, II, 72; Şirbînî, III, 262; Emîr es-San‘ânî, III, 1422-1423; M. Tâhir b. Âşûr, II, 411).

Hul‘a başvurmanın meşrû sebebi “nüşûz” kavramıyla belirtilen eşler arasındaki geçimsizlik ve uyumsuzluktur. Nüşûzün mahiyeti hakkında görüş ayrılıkları bulunmakla birlikte bunun alt sınırı, eşlerden birinin diğerinden hoşlanmaması sebebiyle evlilik görevlerini yerine getiremeyeceği endişesi taşıması, üst sınırı ise ailevî görevlerini fiilen yerine getirmemesi şeklinde ifade edilebilir (bk. NÜŞÛZ). Bununla yakından ilgili olan “şikāk” kelimesi de “eşlerin karşılıklı geçimsizliği ve anlaşmazlığı” mânasına gelir. Tâvûs b. Keysân, Şa‘bî, İbnü’l-Münzir gibi bazı fakihler ancak eşlerden her ikisinin geçimsizliği halinde hul‘a başvurulabileceğini ileri sürerken büyük çoğunluk, karı-kocadan birinin geçimsizliğini hul‘ için yeterli sebep olarak görmüştür. Ayrıca fıkıh âlimleri, geçimsizliğin kaynağı koca ise karısını muhâleaya mecbur bırakıp ondan bedel almasının haram olacağını, geçimsizlik sebebi kadın olsa bile kocanın talâk hakkını kullanmasının hul‘ yolunu istemesinden daha iyi olduğunu ifade etmişler ve geçimsizliğin kendisinden kaynaklanması halinde muhâlea isteyen kadına da aldığı mehri iade etmesini veya kocanın mağduriyetini giderecek bir miktarı geri vermesini tavsiye etmişlerdir (Cessâs, I, 393; Serahsî, VI, 183).

Resûlullah dönemindeki muhâlea uygulamasına ilişkin rivayetlerle diğer delilleri değerlendiren fakihler, bu işlemin hâkim huzurunda olmasının gerekip gerekmediği hususunda farklı kanaatler ortaya koymuşlardır. Hanefî, Şâfiî ve Hanbelîler’e göre alım satım, nikâh vb. işlemlerde olduğu gibi hul‘un da hâkim huzurunda yapılması şart değildir. Saîd b. Cübeyr, İbn Sîrîn gibi tâbiîn fakihleri, hul‘un geçerli sayılması için hâkimin huzurunda yapılmasını şart koşmuşlardır (M. Tâhir b. Âşûr, II, 410; krş. Cessâs, I, 183). Mâlikî fakihleri ise bunun hem mahkemede hem mahkeme dışında olabileceği kanaatindedir (Muhammed b. Abdullah el-Haraşî, IV, 12). Hanefî fakihlerinden Serahsî de ihtiyaç halinde muhâleanın hâkim huzurunda yapılabileceğini ifade etmiştir (el-Mebsûṭ, VI, 173). Muhâleanın hâkim huzurunda olması şartının ileri sürülmesi eşlerin birbirine haksızlık yapmasını önlemek, hul‘ işlemlerini disiplin altına almak ve keyfî uygulamaların önüne geçmek gibi amaçlarla açıklanabilir. Nitekim Evzâî’nin, “Kadılar erkeğin kadına verdiği mehirden daha fazlasını almasını câiz görmüyorlar” sözü yargı mercilerinin bu konudaki müdahalesini göstermektedir (İbn Kesîr, I, 275). Hanefî hukukunu uygulayan Osmanlı Devleti’nde talâk gibi muhâleanın da mahkemede yapılması veya tescil ettirilmesi gerekmediği halde çoğu zaman bunlar fiilen mahkemelerde olmuş veya mahkeme dışında yapılan muhâlealar talâktan daha titiz bir biçimde sonradan mahkeme defterlerine kaydedilmiştir. Bunun başlıca sebebi kocanın, karısının ileride mehir ve iddet nafakası ve bazı durumlarda birikmiş evlilik nafakası talep etmesine engel olmayı hedeflemesidir. Talâkta olduğu gibi muhâleada da mahkemelerin rolü tesbit ve tescilden ibarettir (Aydın, s. 114-115; ayrıca bk. 1917 Tarihli Hukūk-i Âile Kararnâmesi, md. 130). Aile hukuku alanındaki gelişmeler, Batı ülkelerindeki yasa koyucuları eşlerin anlaşarak ayrılmasına daha fazla imkân veren düzenlemelere yönelttiği gibi İslâm ülkelerinde de yasama, doktrin ve uygulamada hul‘ müessesesinden daha çok yararlanma eğiliminin hâkim olduğu görülmektedir.

Rükün ve Şartları. Muhâleaya talâk veya fesih hükümlerinin bağlanması konusunda fakihler arasında görüş ayrılığı bulunmakla beraber (aş.bk.) karşılıklı anlaşmayla meydana gelen, hatta bazı müelliflerce açık biçimde akid olarak nitelenen bu işlemin (Serahsî, VI, 171-172; Kâsânî, III, 144-148) varlık ve geçerliliği için bazı şartların aranacağı açıktır. Rükün kavramıyla ilgili görüş ayrılığına bağlı olarak Hanefîler’e göre muhâleanın rüknü icap ve kabulden ibarettir. Onların sıhhat şartı saydığı taraflar ve hul‘ bedeli de cumhura göre rükündür (Şirbînî, III, 263). Bir kısım fakihler akdin konusunun bedelden ibaret olmadığını göz önüne alarak bedelin karşılığını, yani eşler arasındaki helâllik ilişkisini de rükün saymışlardır. Fakat bu rükünde aranan şart eşler arasında evlilik bağının devam etmekte olması şeklinde özetlenebilir; bu ise sonuçta taraflarda aranan şartlarla birleşir.

1. İrade Beyanı (îcap ve kabul). Hul‘ işleminin îcap ve kabul, yani karı-kocanın karşılıklı iradelerini birbirine uygun olarak açıklamalarıyla meydana geldiği hususunda fakihler görüş birliği içindedir. Îcap koca tarafından yapılmışsa Ebû Hanîfe’ye göre talâkı karısının kabulüne bağlamış (ta‘lîk) sayılır (Serahsî, VI, 173). Bu bağlamda ta‘lîk “yemin” anlamına geldiğinden (Zekiyyüddin Şa‘bân, s. 460) hul‘ işlemi koca yönünden yemin hükümlerine tâbi olur. Dolayısıyla koca kadının kabulünden önce de sonra da bu teklifinden dönemez, karısını da kabulden menedemez. Kendi lehine muhayyerlik şartı koyması geçerli olmadığından hul‘u feshetmesi de mümkün değildir. Îcabın sonuç doğurması için kadının îcabın yapıldığı mecliste, orada hazır değilse bunun kendisine haber verildiği mecliste teklif edilen bedeli kabul ettiğine dair iradesini hemen açıklaması gerekir. Yine Ebû Hanîfe’ye göre kadın tarafından yapılan îcap, nikâh bağından kurtulması karşılığında kocasına belli bir bedel ödemeyi taahhüt ve iltizam etmesi demektir. Fakat muhâlea kadın yönünden tam bir muâvaza akdi olmayıp teberru niteliği de taşıyan ivazlı akidlerin hükümlerine tâbi olur (a.g.e., s. 460). Dolayısıyla kadın kocasının kabulünden önce îcabını geri alabilir, teklifi de sadece o meclis için geçerlidir. Kocanın muhâleayı ileride gerçekleşecek bir şarta bağlaması veya gelecek zamana izâfe etmesi geçerli olduğu halde kadın açısından bunlar geçerli değildir. Buna karşılık kocanın muhayyerlik şartı koyması sahih olmadığı halde kadının böyle bir şart ileri sürmesi sahihtir. Bu sebeple kadın, üç gün veya daha fazla bir süre muhayyer olmak üzere kocasıyla muhâlea yapabilir. Hanefîler’den Ebû Yûsuf ve Muhammed’e göre hul‘ işlemi kadın bakımından da yemin hükümlerine tâbidir. Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî mezheplerine göre ise muhâlea hem karı hem koca bakımından muâvaza akdi sayılır ve bu işlem ivazlı akidlerin hükümlerine tâbi olarak gerçekleşir.

Taraflar muhâlea için iradelerini söz veya yazıyla açıklayabilirler. Dilsizlerin mâlûm işaretleriyle de muhâlea yapılabilir. Hanefîler’de hul‘ yanında bu anlama geldiği kabul edilen bey‘-şirâ, mübâree, müfâraka gibi lafızlar da kullanılabilir. Talâk kelimesi de bir bedelle birlikte kullanıldığında hul‘ anlamına gelir, buna “talâk alâ mâl” denilir (Kâsânî, III, 152). Bununla birlikte ikisinin sonuçları arasında bazı farklar vardır. Hul‘ vb. lafızlar nikâh bağının çözülmesini ifade eden kinayî kelimeler olduğu ve Hanefîler’de kinayeli sözlerle yapılan boşama bâin talâk sayıldığı için talâk alâ mâl ile muhâlea arasındaki en önemli fark hukuken geçerli sayılmayan bir bedel söz konusu olduğunda ortaya çıkar. Şöyle ki, hul‘ veya bu anlamdaki lafızlarla mütekavvim olmayan bir mal üzerine yapılan bir muhâleada bedel geçersiz sayıldığından ayrılık bâin talâk olarak gerçekleşir. Buna karşılık aynı durumda sarih lafız olan talâk kelimesi kullanıldığında ric‘î talâk hükümleri uygulanır. Ayrıca Ebû Hanîfe’ye göre hul‘ yapıldığında evlilik sebebiyle doğan iddet nafakası dışındaki bütün malî haklar sâkıt olduğu halde bedel karşılığında talâkın böyle bir etkisi yoktur. Mâlikîler’de muhâlea akdi hul‘, mübâree, sulh, müfâdât lafızlarıyla yapılır. İbn Rüşd, aynı mânaya gelmekle birlikte bu dört lafızdan her birinin bedelin miktarını belirlemede önemli bir yere sahip olduğunu söyler. Hul‘ lafzıyla yapılan muhâleada mehrin tamamı, fidye lafzıyla yapılanda mehirden büyük bir kısmı, sulh lafzıyla yapılanda mehirden az bir kısmı bedel olarak belirlenmiş sayılır. Mübâree lafzıyla olan muhâleada ise bedel kadının kocası üzerindeki bir hakkından vazgeçmesi demektir (Bidâyetü’l-müctehid, II, 70). Şâfiîler’e göre muhâlea talâk, hul‘, fidye gibi sarih lafızlarla yapılabildiği gibi bey‘-şirâ, fesih gibi kinayî lafızlarla da yapılabilir. Hanbelîler’in bu konudaki görüşleri Şâfiîler’inkine yakındır. Muhâleada vekâlet geçerli olduğu için karı ve kocadan her biri kendisini vekiliyle temsil ettirebilir.

Muhâlea tehdit ve baskı altında yapılmışsa Hanefîler’e göre talâk vâki olur; fakat baskı kadına uygulanmışsa hul‘ bedelini vermesi gerekmez. Diğer mezheplerde ise baskı görenin talâkı gibi hul‘u da geçersizdir (Serahsî, VI, 176-177). Öte yandan fıkıh âlimleri, kocasının nafakayı kesmesi veya kendisini aşağılaması gibi bir davranışı sonucunda muhâlea yapmak durumunda kalan kadının baskı altında sayılıp sayılmayacağını ve böyle bir muhâleanın hukuken geçerli olup olmayacağını tartışmışlardır. Hanefîler’e göre bu şartlar altında gerçekleşen muhâlea kadının iradesi devre dışı kalmadığı için hukuken geçerlidir, fakat kocanın aldığı bedel helâl değildir. Mâlikîler’e göre kadın yargıya başvurarak kocasının kötü muamelesinden dolayı muhâleaya mecbur olduğunu ispat ettiği takdirde verdiği bedeli geri alabilir, ancak talâk geçerlidir (M. Tâhir b. Âşûr, II, 410). Hanbelîler’e göre böyle bir muhâlea geçersiz olmakla birlikte ric‘î talâk meydana gelir (Ali b. Süleyman el-Merdâvî, VIII, 383-384). Zâhirîler’e göre zulüm ve baskı sonucunda vuku bulan bir muhâlea hükümsüz olup verilen bedel geri alınır, böylece kocanın haksızlık yapması engellenir (İbn Hazm, IX, 523-524).

2. Taraflar. Hul‘ işleminde taraflar aralarında sahih nikâh bağı bulunan karı ve kocadır. Fasit bir nikâh söz konusu olduğunda muhâlea işlemi muteber sayılmaz; çünkü tarafların zaten ayrılmaları gerekir, dolayısıyla bir bedel karşılığında evliliği sona erdirmeye ihtiyaç yoktur. Aynı şekilde bâin talâkla boşanmış bir kadın muhâleanın tarafı olamaz, zira nikâh bağı ortadan kalkmıştır. Ric‘î talâkla boşanmış bir kadının ise muhâleaya taraf olması mümkündür.

Muhâleada kocanın talâk ehliyetine sahip (âkıl ve bâliğ) olması şarttır. Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelîler iflâs veya sefeh sebebiyle hacr altına alınmış kocanın da hul‘ yapabileceği kanaatindedir. Muhâlea bedelinin geçerli olmasında kadının âkıl, bâliğ, muhâleanın anlamına vâkıf ve mallarında ivazlı olarak veya teberru mahiyetinde tasarrufa yetkili bulunması şarttır. Sefeh sebebiyle mahcur olan veya muhâleanın anlamını bilmeyen bir kadının muhâleası geçerli değildir. Bu durumda talâk vâki olur, ancak kadının bedel ödemesi icap etmez. Gerek kadının gerekse kocanın ölümcül hastalık döneminde muhâlea yapmasının geçerli olacağı hususunda ihtilâf yoktur; ancak kadının mirasçı ve alacaklılarının haklarını korumak üzere mezheplere göre farklılıklar taşıyan bazı sınırlayıcı hükümler konmuştur. Fiil (edâ) ehliyetine sahip olmayan veya eksik ehliyetli kişiler hakkında kanunî temsilcilerince muhâlea yapılıp yapılamayacağı velâyet altındakilerin maslahatları dikkate alınarak hükme bağlanmaya çalışılmıştır. Küçüklerin evlendirilebilmesi yönündeki fıkhî hükmün uzantısı olarak veliye yetki tanınan durumlarda da bedelini velinin kendi malından ödemesi şartının koşulması bu ilkenin bir yansımasıdır.

3. Bedel. Kadının sürdürmek istemediği nikâh bağından kurtulması karşılığında kocasına verdiği muayyen maddî değere “bedel” denir; bunun yerine fidye, mal, ivaz, cu‘l gibi terimler de kullanılmaktadır. Bazı Hanefî eserlerinde hul‘un ivazlı ve ivazsız olmak üzere ikiye ayrıldığı, hul‘un mutlak olarak kullanılması halinde ivazlı hul‘un kastedildiği, dolayısıyla ivazsız da muhâlea yapılabileceği ifade edilirse de (Kâsânî, VI, 144; bk. Bellefonds, XXXI [1970], s. 186-195) ivaz belirtilmeden talâk kastıyla hul‘ lafzının kullanılması halinde kadının kabul beyanına ihtiyaç kalmamakta ve talâk vâki olmaktadır.

Nikâh akdinin sonucunda alınan veya hak edilen mehir, birikmiş nafaka alacağı, iddet nafakası muhâlea bedeli olabileceği gibi mehir verilebilen her mal ve menfaat, hatta mehir olup olmayacağı tartışmalı bir kısım mal ve menfaatler de muhâlea bedeli olarak belirlenebilir. Buna göre alım satımı meşrû olan ve ekonomik bir değer taşıyan menkul ve gayri menkul mallarla bazı menfaatler muhâleada bedel olabilir. Meselâ koca, küçük çocukların masraflarının belli bir yaşa kadar karısı tarafından karşılanması şartıyla muhâlea yapabilir. Yine çocukların belli bir yaşa kadar karısı tarafından bakılması da muhâlea bedeli olabilir. Fakat hul‘ bedelinin hukuken geçersiz bir maldan belirlenmesi veya çocuğun haklarını ihlâl edici mahiyette olması câiz görülmemiş, böyle durumlarda bedelin yok sayılıp muhâlea değil talâk vâki olacağı belirtilmiştir. Mehirde olduğu gibi muhâleada da bedelin peşin ödenmesi şart değildir. Ancak kadının zimmetinde sabit olan bedel-i hul‘ onun ölümü veya iflâsı halinde düşmez.

Fıkıh mezhepleri, hul‘ bedelinin mehir miktarından fazla olup olamayacağı hususunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir (Emîr es-San‘ânî, III, 1423). Hanefîler hul‘ bedelinin mehir miktarından fazla olamayacağını, alındığında ise dünyevî açıdan geçerli sayılacağını kaydetmişlerdir. Hanbelîler de hul‘ bedelinin mehir miktarından fazla olamayacağı görüşündedir. Buna karşılık Şâfiî ve Mâlikîler hul‘ bedelinin mehir miktarından fazla olabileceğini, ancak mehirden fazla alınmasının güzel ahlâkla bağdaşmayacağını ifade etmişlerdir. Muhâleada bedelin kadının malından verilmesi şart olmayıp bu bedel üçüncü bir şahıs tarafından da karşılanabilir.

Muhâleanın Sonuçları. Eğer hul‘ talâk kelimesiyle veya talâk niyetiyle yapılmışsa buna talâk hükümlerinin uygulanacağında ihtilâf yoktur. Talâk kelimesi kullanılmadan ve sarih olarak yahut kinaye yoluyla talâka niyet edilmeden yapılan hul‘un ise talâk mı yoksa fesih mi sayılacağı tartışmalıdır. Fetvaya esas olan (müftâ bih) Hanefî görüşüyle Mâlikîler’e, Şâfiî’nin son görüşüne ve Ahmed b. Hanbel’den bir rivayete göre muhâleaya talâk, Şâfiî’nin önceki görüşüne ve Ahmed b. Hanbel’den gelen meşhur rivayete göre ise fesih hükümleri uygulanır.

Muhâleayı talâk sayanlara göre karı-koca arasında meydana gelen ayrılık bâin talâk hükmünde olup talâk adedi eksilir. Muhâleayı fesih olarak kabul edenlere göre ise evlilik bağı sona ermekle birlikte talâk adedinde bir eksilme meydana gelmez. Hul‘ ile talâka ve birden fazla talâka niyetle ilgili başka ayrıntılar ve görüş ayrılıkları da vardır. Her iki anlayışa göre muhâlea yoluyla ayrılan kadın talâk yoluyla boşanan kadın gibi iddet bekler, bedel olarak belirlenmemişse kocasından iddet nafakası alır, iddet müddeti içinde karı-kocadan biri ölse diğeri ona mirasçı olmaz. Bazı sahâbe ve tâbiîn fakihleriyle Ahmed b. Hanbel’den gelen bir rivayete göre kadının iddeti bir âdet süresidir. Muhâleayı oluşturan beyanlardan îcabın taraflardan biri veya her ikisi bakımından yemin anlamında kabul edilip edilmeyeceği, yine muhâlea işleminin karı veya koca bakımından muâvaza niteliğinde sayılıp sayılmayacağı hususunda da farklı görüşler vardır.

Diğer taraftan muhâleanın bir sonucu olarak kadının hul‘ bedelini anlaşmada belirlenen şartlara uygun bir şekilde kocasına ödemesi gerekir. Ayrıca Ebû Hanîfe’ye göre muhâlea mehir ve nafaka alacağından başka bir mal karşılığında yapılınca tarafların nikâh ilişkisine bağlı olarak doğan karşılıklı malî hak ve borçları da kendiliğinden düşer. Çünkü karı ve kocanın aralarındaki çekişme ancak bu suretle son bulmuş olur. Bu sebeple kadın artık muhâlea anına kadarki birikmiş nafaka alacağını, ödenmemiş mehrini kocasından isteyemez. Koca da ödediği mehri ve ileri tarihlere ait verdiği nafakayı karısından geri alamaz. Hanefîler’den Ebû Yûsuf, Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî ve diğer üç mezhebe göre ise muhâlea anlaşmasında bedel olarak belirtilmedikçe tarafların nikâh akdine bağlı şekilde doğan karşılıklı malî hak ve borçların hiçbiri düşmez.

BİBLİYOGRAFYA
Müsned, III, 414; IV, 3; Ebû Dâvûd, “Ṭalâḳ”, 3, 18; Tirmizî, “Ṭalâḳ”, 10, 11; Nesâî, “Ṭalâḳ”, 34; Şâfiî, el-Üm, V, 171, 180-191; Sahnûn, el-Müdevvene, Kahire 1324, II, 335-353, 474; Cessâs, Aḥkâmü’l-Ḳurʾân, I, 183, 391-397; İbn Hazm, el-Muḥallâ, IX, 512-518, 523-524; Ahmed b. Hüseyin el-Beyhakī, es-Sünenü’l-kübrâ, Haydarâbâd 1353, VII, 312-317; Şîrâzî, el-Müheẕẕeb, II, 70-71; Serahsî, el-Mebsûṭ, VI, 171-192; Kâsânî, Bedâʾiʿ, III, 144-152; VI, 144; İbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehid, Kahire 1975, II, 70-74; İbn Kudâme, el-Muġnî (Herrâs), VII, 51-94; İbn Kayyim el-Cevziyye, İʿlâmü’l-muvaḳḳıʿîn, IV, 110-114; İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm, Beyrut 1969, I, 275; İbnü’l-Murtazâ, el-Baḥrü’z-zeḫḫâr, San‘a 1409/1988, IV, 178-179; İbnü’l-Hümâm, Fetḥu’l-ḳadîr, III, 199-222; Ali b. Süleyman el-Merdâvî, el-İnṣâf fî maʿrifeti’r-râciḥ mine’l-ḫilâf (nşr. M. Hâmid el-Fıkī), Kahire 1376/1957, VIII, 382-384; Mevvâk, et-Tâc ve’l-iklîl, Beyrut 1398, V, 280-295; İbn Nüceym, el-Baḥrü’r-râʾiḳ, IV, 77-102; Şirbînî, Muġni’l-muḥtâc, III, 262-278; Buhûtî, Keşşâfü’l-ḳınâʿ, V, 212-213; Muhammed b. Abdullah el-Haraşî, Şerḥu Muḫtaṣarı Ḫalîl, Beyrut, ts. (Dâru Sâdır), IV, 11-21; Emîr es-San‘ânî, Sübülü’s-selâm (nşr. Hâzım Ali), Mekke 1415/1995, III, 1421-1427; Şevkânî, Neylü’l-evṭâr, VI, 276-282; İbn Âbidîn, Reddü’l-muḥtâr (Kahire), III, 439-464; Cevâd Ali, el-Mufaṣṣal, V, 552; Sa‘dûn Abdülmün‘im, Aḥkâmü’l-ḫulʿ fi’l-fıḳhi’l-İslâmî (yüksek lisans tezi, 1395), Câmiatü’l-İmâm Muhammed b. Suûd el-İslâmiyye; Takıyyüddin el-Hilâlî, Aḥkâmü’l-ḫulʿ fi’l-İslâm, Dımaşk 1983, s. 1-64; M. Tâhir b. Âşûr, Tefsîrü’t-Taḥrîr ve’t-tenvîr, [baskı yeri ve tarihi yok] (Dârü’t-Tûnisiyye li’n-neşr), II, 410-412; M. Muhyiddin Abdülhamîd, el-Aḥvâlü’ş-şaḫṣiyye, Beyrut 1404/1984, s. 313-329; M. Akif Aydın, İslâm-Osmanlı Aile Hukuku, İstanbul 1985, s. 43, 114-115; Zekiyyüddin Şa‘bân, el-Aḥkâmü’ş-şerʿiyye li’l-aḥvâli’ş-şaḫṣiyye, Bingazi 1989, s. 458-471; Fahrunnisa Gündüz, İslâm Hukukunda Muhâlaa (yüksek lisans tezi, 1991), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 1-74; Âmir Saîd ez-Zeybârî, Aḥkâmü’l-ḫulʿ fi’ş-şerîʿati’l-İslâmiyye, Beyrut 1997; M. C. Zilfi, “‘We don’t Get Along’: Women and Hul Divorce in the Eighteenth Century”, Women in the Ottoman Empire (ed. M. C. Zilfi), Leiden 1997, s. 264-296; Fatma Yıldız, Kur’an ve Sünnet’e Göre Kadının Evliliği Sona Erdirme Hakkı (yüksek lisans tezi, 2000), İÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü; Y. L. de Bellefonds, “Le “ḫul‘”, sans compensation en droit hanafite”, St.I, XXXI (1970), s. 185-195; L. Carroll, “Quran 2:229: ‘A Charter Granted to the Wife’? Judical Khul‘ in Pakistané”, Islamic Law and Society, III/1, Leiden 1996, s. 91-126; Yûsuf Abdurrahman el-Firt, “el-Ḫulʿ fi’t-teşrîʿi’l-İslâmî ve fi’l-ḳānûni’l-Mıṣrî”, Mecelletü Külliyyeti dâri’l-ʿulûm, sy. 27, Kahire 2000, s. 669-724; İzzet Sak – Alaaddin Aköz, “Osmanlı Toplumunda Evliliğin Karşılıklı Anlaşma İle Sona Erdirilmesi: Muhâla’a”, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, sy. 15, Konya 2004, s. 91-140; “Ḫulʿ”, Mv.F, XIX, 234-259.
Bu madde ilk olarak 2005 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 30. cildinde, 399-402 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.