SAHİLSARAY

Müellif:
SAHİLSARAY
Müellif: A. FULYA ERUZ
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2008
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 18.07.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/sahilsaray
A. FULYA ERUZ, "SAHİLSARAY", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/sahilsaray (18.07.2019).
Kopyalama metni
Sâhil-sarây (< sarây-ı sâhil) ve sâhil-hâne kelimeleri XIX. yüzyıla kadar konak ve kasır kelimeleriyle eş anlamlı olarak sultan ve yakınları, ayrıca saray erkânı ve zengin tüccar sınıfı tarafından yaptırılan, genellikle yazın göç edilen konutlar için kullanılmıştır. Bunlardan hânedana ve saray erkânına ait olanlara sahilsaray, diğerlerine sahilhâne (yalı) denilebilir. Bu mekânlara göç özellikle sultan ve ailesi için bir tören havasında gerçekleşirdi. Topkapı Sarayı’nın deniz kıyısındaki sahilsaraya (İncili Köşk, Sinan Paşa Köşkü) ilkbahar başlarında, Haliç’teki Aynalıkavak Sarayı’na daha çok ilkbaharın sonlarında gidilir, Beşiktaş Sahilsarayı’nda ise yaz mevsiminde kalınırdı. Daha önce kullanılan Haliç’teki Tersane Sarayı’nın yanında yer alan Karaağaç Sarayı ve Üsküdar’daki Kavak Sarayı’na ise XVIII. yüzyıldan sonra hiç gidilmemiştir.

Sahilsaraylar, Haliç’te ve Boğaz’ın iki kıyısında topografyaya uyumlu biçimde, Türk ev mimarisinin geleneksel malzemesi sayılan ahşaba dayalı mimari tekniğinde inşa edilmiştir. Plan gelişiminde zaman zaman yabancı üslûp ayrıntıları görülse de Osmanlı ev yaşamına uygun düzenlemeleriyle halk arasında su boylarını zenginleştiren yalılar olarak da adlandırılmıştır. Sahilsaraylar uzun ve genelde iki katlı kütleleri, hareketli esas cepheleriyle denize dönük yani dış dünyaya açık, arka tarafta yer alan harem bölümleriyle mahremiyetlerini koruyan yapılar olarak sivil mimarlık örnekleri içinde kendine has bir tipoloji geliştirmiştir. Osmanlı saray mimarisi çerçevesinde değerlendirilen sahilsaraylar özellikle III. Selim devrinden itibaren yaygınlaşmaya başlamıştır. Dönem dönem Haliç ve Boğaz kıyıları arasında tercih mekânları değişmiş olmakla birlikte XVI. yüzyıldan XVIII. yüzyılın ortalarına kadar su kenarlarında yapılmış köşk ve kasırlara rastlanmaktadır. Üsküdar Kavak Sarayı, Topkapı Sarayı’nın sahil kesiminde İncili Köşk, Serdâb Kasrı, Mermer Köşk, Sepetçiler Kasrı ve Yalı Köşkü erken tarihli sahilsaray örnekleridir.

Çoğu ahşap olan sahilsaraylar daha çok II. Mahmud döneminden önce inşa edilmiş, bu geleneği devletin ileri gelenleri ve zengin tüccarların yaptırdığı büyük sahilhâneler izlemiştir. Bu yapılar silsilesi hemen hemen kesintisiz bir dizi halinde karşılıklı iki kıyı boyunca sıralanmıştır. Sahilsaraylar ve sahilhâneler, plan olarak tek yapı toplulukları olmanın dışında arkalarında yer alan küçüklü büyüklü koruları, çeşitli köşk ve pavyonları ile bir bütünlük oluşturarak âdeta doğal park görünümüne dönüşmektedir. İlk olarak Kanûnî Sultan Süleyman döneminde Boğaziçi’nde Kule Bahçesi, Sultâniye gibi çok sayıda yazlık ve dinlenme konutu inşa edilmiş, IV. Murad Boğaz’a yeni binalar yaptırmıştır. Bunlardan Üsküdar ile Kadıköy arasında Üsküdar Kavak Sarayı önemli bir yapı olarak bilinir. Kavak Sarây-ı Hümâyunu, Kanûnî devrinden başlayarak zaman içinde büyüyen, surlarla çevrili ve hemen bütün saray işlevini içeren pavyon düzeninde kurulmuş bir saraydır. Ancak XVIII. yüzyılda artan sahilsaraylar ve sahilhâneler karşısında kullanılmaz olmuş, III. Selim döneminde askerî tesislerin yapıldığı alan içinde kalmış ve ortadan kalkmıştır. XVII. yüzyılda inşa edilmiş bir başka saray olan Kandilli Sarayı, kapladığı alan bakımından Evliya Çelebi’ye göre Göksu’dan Çengelköy’e kadar uzanmaktaydı. Haliç kıyılarında ve Eyüp çevresinde sekiz, Kasımpaşa’da biri Kaptanpaşa’ya ait beş, Boğaziçi’nde dördü Anadoluhisarı’nda olmak üzere altı saray Evliya Çelebi tarafından kaydedilmiştir. Bütün bu saraylar büyüklük açısından olmasa bile iç düzenleri, idarî şekilleri ve ihtişamları bakımından sultan saraylarının âdeta küçük birer örneğidir. Çünkü bunların hemen hepsi sultanların kız kardeşlerine ve kızlarına evlendikten sonra hediye edilmiş saraylardır. Bu sarayların Lâle Devri’nden önce yapılanlarının hiçbiri günümüze ulaşmamıştır.

III. Ahmed zamanında Lâle Devri olarak adlandırılan dönemde Sadrazam Damad İbrâhim Paşa bir yandan Haliç ve Kâğıthane kıyılarını ön plana çıkarıp Sâdâbâd Sarayı’nı inşa ettirirken bir yandan da Boğaziçi’ni şehirleştirmeye başlamıştır. Boğaz’da yaptırılan yeni sahilsarayların çevresinde yeni yerleşim alanları oluşturulmuştur. Bu dönemde Boğaziçi’nde saray adı verilen on altı büyük sultan konutu inşa edilmiştir. Sâdâbâd’dan başlayarak Kâğıthane ve Boğaz kıyılarında şairane adlarla Şevkâbâd, Eminâbâd, Nevâbâd, Hümâyunâbâd, Nusretâbâd, Ferahâbâd, Neşâtâbâd ve Mihrâbâd gibi sahilsaraylar yaptırılmıştır. Lâle Devri’nde Kâğıthane’nin en belirgin özelliği suyun yapay uygulamalarla mimari ile bütünleştirilmesidir. Kâğıthane kıyısında inşa edilen Sâdâbâd Sarayı, mekâna hem manzara hem işlevsel olarak suyun katılmasını öngören bir mimari tasarım anlayışıyla yapılmıştır. Lâle Devri yapılarından hiçbirinin günümüze kadar gelememesinin sebebi acele ile inşa edilmiş dayanıksız yapılar olmaları yanında yangınlar yüzünden ortadan kalkmış olmalarıdır. Çok geçmeden yıkılan bu saraylardan bazılarının yerine günün zevkine uygun biçimde yenileri inşa edilmiştir.

XVIII. yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı sultanı ve saray erkânı tarihî yarımadadan Boğaziçi kıyılarına yönelmeye başlarken hânedana mensup kadınların hem Haliç hem de Boğaz kıyılarında sahilsaraylar inşa ettirmeleri dikkat çekicidir. Padişahların özellikle yaz aylarını Topkapı Sarayı dışında geçirmeleri Boğaziçi kıyılarında yoğun bir imar faaliyeti başlatmıştır. Topkapı Sarayı’ndaki yayılmaya benzer bir düzende yapılan Beşiktaş Sahilsarayı bu kıyıdaki ilk büyük sahilsaray olmuştur. Topkapı Sahilsarayı, eski Beylerbeyi ve eski Çırağan sahilsarayları II. Mahmud zamanında inşa edilmiş yapılardır. III. Selim ve II. Mahmud dönemi sahilsarayları kıyıya paralel olarak ahşap malzemeden, geleneksel Osmanlı saray yerleşiminde olduğu gibi bağımsız yapılar halinde inşa edilmiş, yüksek bahçe duvarları ve galerilerle birbirine bağlanarak yatayda mekânsal bütünlük sağlanmıştır. Bu saraylarda da ana cepheler deniz tarafına, harem kısımları arka tarafa alınmıştır. XIX. yüzyılda Topkapı Sarayı’nı terketmeye karar veren Sultan Abdülmecid, Dolmabahçe Sarayı’nı yaptırmıştır. Dolmabahçe Sarayı’nın inşasıyla birlikte mimari tasarım ve üslûp ayrıntılarında Batı’dan esinlenen ve neo-klasik üslûpta bütün öğeleriyle Batılılaşmış bir yalı ve konak mimarisi Osmanlı ahşap yapı geleneğini ortadan kaldırmıştır. Sultan Abdülaziz devrinde inşa edilen Çırağan Sahilsarayı ve Beylerbeyi Sarayı sultanlar tarafından yaptırılmış sahilsaray anlayışının anıtsal ve en son örnekleridir. Yapı malzemesi olarak mermerin tercih edildiği bu kâgir sahilsaraylar geleneksel Osmanlı saray mimarisinden mimari proje, mekân bölümlemeleri, tefriş ediliş biçimleriyle ayrılmaktadır. Batı etkisinde ancak içinde yer aldıkları dönemin Osmanlı zevkini yansıtan düzenlemeleriyle dikkat çekmektedir.

XIX. yüzyılın ikinci yarısından sonra yapılmış olan Feriye (Şehzade) sarayları Ortaköy’e kadar uzanmıştır. Ortaköy’de eskiden gayri müslim yalıları bulunurken XIX. yüzyıldan itibaren buralarda sultan ve damat sarayları inşa edilmiştir. Sırasıyla Hatice Sultan, Fehime Sultan, Nâime Sultan ve Fatma Sultan sahilsarayları yer almaktadır. Defterdarburnu’nda gayri müslimlere ait yalılar yerine XVIII. yüzyılda Neşâdâbâd Sahilsarayı yaptırılmış, burası yüzyılın sonuna doğru Hatice Sultan’ın eline geçmiştir. Sultan Abdülhamid bu sarayı yıktırarak kızları Zekiye ve Ulviye için Sultan Çifte saraylarını inşa ettirmiştir. Defterdarburnu ile Kuruçeşme İskelesi arasında sultan sarayları yanında vükelâ yalıları da yer almaktadır. Sultan sarayları içerisinde Hibetullah Sultan, Nâile Sultan ve Nâzime Sultan sahilsarayları buradaki yapılar içinde zikredilebilir. Geleneksel saray mimarisinden Batı etkisinde saray mimarisine dönüşümün izlenebildiği III. Selim’in kız kardeşi Beyhan Sultan’ın Akıntıburnu’ndaki sahilsarayı 1800-1804 yıllarında yapılmıştır. Beyhan Sultan öldükten sonra saray II. Mahmud’un kızı Mihrimah Sultan’a verilmiş ve kocası Said Paşa’nın adıyla tanınmış, daha sonra yol açılması sırasında yıkılmıştır. Baltalimanı’nda 1860-1870 yılları arasında Mustafa Reşid Paşa tarafından inşa ettirilen sahilsaray daha sonra II. Abdülhamid’in kızına tahsis edilmiş ve 1922’ye kadar bu şekilde kullanılmıştır. Yapı bugün Kemik ve Mafsal Veremi Hastahanesi olarak hizmet vermektedir.

Göksu deresinin denize ulaştığı noktada yaptırılan Küçüksu Kasrı, bir sultan sarayı olarak I. Mahmud adına Sadrazam Divitdar Mustafa Paşa tarafından XVIII. yüzyılda inşa ettirilmiştir. İlk yapı deniz üstüne kazıklarla oturtulmuş, denize çıkmalı yaldızlı divanhânesi olan geriye doğru geniş sofalı ve iki katlı ahşap bir yapıdır. III. Mustafa ve III. Selim devirlerinde restore edilen, zamanla onarımı güçleşen ve dönemin zevkine hitap etmez duruma gelen bu yapı yıkılarak yerine günümüze gelmiş olan bina inşa edilmiştir. Üsküdar’a doğru yaklaştıkça eskiden yapılmış sahilsaraylar ile karşılaşılır. Mihrimah Sultan sarayları bunlardan biridir. Şemsi Paşa’ya doğru Direkli Yalı, biraz önünde Kaptan Paşa’nın yalısı, buradan sonra Şerefâbâd Köşkü ile Salacak ve İhsâniye kıyılarına ulaşılır. Bu kıyılarda anılan sahilsaraylardan hiçbiri günümüze kadar gelememiştir.

Boğaziçi sahilsarayları asma kat üstünde cumba ile çıkmalı esas kattan oluşan, çoğunluğu ahşap malzeme ile yapılmış iki katlı plan tipleriyle dikkati çeker. Çıkmalar ahşap konsollarla desteklenir; zemin kat odaları servis alanlarıdır. Yer döşemelerinde genellikle Karadeniz’den getirilen kalaslar kullanılmıştır. Odalar aydınlık ve ferahtır. Önemli sahilsaraylarda renkli kalem işi bezemeler ve nakışlarla tavan ve duvarların boyandığı görülür.

BİBLİYOGRAFYA
Sedat Hakkı Eldem, Boğaziçi Anıları, İstanbul 1979; Orhan Erdenen, Boğaziçi Sahilhaneleri, İstanbul 1993-94, I-IV; G. V. İnciciyan, Boğaziçi Sayfiyeleri (haz. Orhan Duru), İstanbul 2000; Doğan Kuban, Ahşap Saraylar: Kaybolan Kent Hayalleri, İstanbul 2001; Necla Arslan, “Sahilsaraylar”, DBİst.A, VI, 409-410.

Bu madde ilk olarak 2008 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 35. cildinde, 530-532 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.