TÂİF

الطائف
TÂİF
Müellif: MUSTAFA SABRİ KÜÇÜKAŞCI
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2010
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 10.12.2018
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/taif
MUSTAFA SABRİ KÜÇÜKAŞCI, "TÂİF", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/taif (10.12.2018).
Kopyalama metni
Hicaz’ın üç önemli şehrinden biri olup Mekke’nin 88 km. doğusunda, Serât silsilesinden Gazvân dağının güney eteklerindeki dalgalı bir plato içine derin bir şekilde gömülmüş olan Vec vadisinde denizden yaklaşık 1700 m. yükseklikte kurulmuştur. Adını Amâlik’ın oğullarından Vec b. Abdülhay’dan alan Vec, Tâif vadisi ve Tâif şehrinin bulunduğu alanın tamamı için de kullanılır. Tâif, Hicaz’ın kış aylarında iklimi en soğuk yerleşim birimidir. Yazın mutedil havası sebebiyle günümüzde olduğu gibi Mekke eşrafının tarih boyunca sayfiye şehri özelliği kazanmıştır. Zengin su kaynaklarına, verimli topraklara sahip olan ve bazı coğrafyacılar tarafından Necid bölgesinden sayılan şehir aynı zamanda Arabistan’ın doğu, batı ve güneyden gelen yollarının kesişme noktasında yer almakta ve Haremeyn’e açılan doğu kapısı vasfını taşımaktadır. Vâdîabbas da denilen Tâif vadisi, Câhiliye devrinde Sakīf kabilesinin hâkimiyeti sırasında şehrin etrafının bir surla çevrilmesinden sonra Tâif (etrafı duvarla çevrili) olarak adlandırılmıştır (Tâif adının verilişiyle ilgili diğer rivayetler için bk. Yâkūt, IV, 9). Sur içinde iç kale bulunuyor, geceleri kapılar kapanıyordu. Surların başlangıçta Bâbü Benî Yesâr ve Bâbü Benî Avf adlı iki kapısı varken daha sonra Bâbü İbn Abbas, Bâbü’rî ve Bâbü’l-hazm isimli üç kapısı olmuştur. 1947’de şehir planında yapılan düzenlemeler sebebiyle önemli kısmı ortadan kaldırılıncaya kadar ayakta kalan surların bazı bölümleri aslına uygun biçimde restore edilmiştir (Abdülmecîd İsmâil Dağıstânî, s. 36).

Vec vadisindeki yerleşim Nûh tûfanı öncesine kadar çıkarılmakta ve Benî Mehlâil b. Kaynân’ın burada oturduğu rivayet edilmektedir (Taberî, I, 203). Tûfanın ardından ilk sakinleri Amâlika kavmidir. Bu dönemde bölgeye gelen Semûd kavminin Vâdilkurâ’ya geçmeden Amâlika’yı buradan çıkardığı söylenmektedir. Daha sonra başta Benî Hilâl olmak üzere çeşitli Arap kabilelerinin bir süre ikamet ettiği Tâif’in günümüzde izlerine rastlanan en eski sakinleri Kays Aylân’a bağlı kabilelerdir. Önce Benî Advân b. Amr, ardından Benî Âmir b. Sa‘saa bölgeye geldi. Başlangıçta iyi geçinen ve aralarında akrabalık kuran iki kabilede baş gösteren mücadele Benî Âmir’in Benî Advân’ı Vec vadisinden çıkarmasıyla sonuçlandı. Tâif’in şehir olarak ortaya çıkmasında en büyük pay Benî Sakīf’in atası Kasî b. Münebbih’e aittir. İyâd’a mensup olan Kasî III. yüzyılın başlarında kabilesiyle birlikte Vecc’e gelerek buraya yerleşti. Kays Aylân’ın reisi Âmir b. Zarib el-Advânî’den eman alıp Hevâzin’e katıldı ve onun kızıyla evlendi. Kasî tarafından getirilen üzüm çubuklarının dikilmesiyle ziraat önem kazandı. Çeşitli meyve ağaçlarının yetiştiği bahçe ve bağlar oluşturuldu. Sulama işlerine önem verilip dere ağızlarına bent ve barajlar yapıldı. Hayvancılık ve tarımla uğraşan Sakīfliler, Tâif’i bayındır bir yerleşim merkezi haline getirdilerse de Âmiroğulları ile aralarında çıkan düşmanlık yüzünden şehri terketmek zorunda kaldılar. Ancak çobanlıkla uğraşan Âmiroğulları, tarım alanında başarılı olamayınca Vec’deki bağ ve bahçeleri işlemeleri için Sakīfliler’in Tâif’e dönmesine izin verdiler. Tâif’e dönmelerinin ardından giderek nüfusları artan Sakīfliler tekrar başlayan mücadeleyi kazandılar ve Âmiroğulları’nı vadiden çıkarıp şehirde hâkimiyeti ele geçirdiler (Bekrî, I, 78). Tâif, İslâmiyet’in hemen öncesinde bir vadinin iki eteğinde Sakīf ve Vaht adını taşıyan yerleşim alanlarından meydana geliyordu. Arabistan’ın o dönemdeki diğer şehirleri gibi bu iki yerleşim alanı da 200 ile 1500 metre arasında değişen uzaklıklarda kurulmuş, her birinde ayrı bir kabilenin oturduğu mahalleler halindeydi. Şehir nüfusunun çoğunluğu Sakīf’in kolları İlâc, Mâlik ve Cehm ile (Ahlâf) Avf’tan meydana geliyordu. Ayrıca kölelerin ve âzatlıların yanı sıra az sayıda yahudi bulunuyordu.

Tâif, Benî Sakīf’in hâkimiyetinden itibaren Arabistan’da hem dinî hem ticarî bir merkez olan Mekke’den sonra en önemli şehir haline geldi. Bostan ve bahçeleriyle ünlü Tâif başta Mekke olmak üzere civardaki şehirlerin meyve ve sebze ihtiyacını karşılıyordu. Tarım ve hayvancılık yanında çeşitli el sanatları ve ticarette de ilerlemişti. Kuru üzüm, şarap, zeytinyağı ve bal üretiminde meşhurdu ve deri işlemeciliğinde bütün Arabistan’da tanınıyordu. Mekke’den başka Bizans ve Sâsânîler ile ticarî ilişkiler kuruldu. Tâif’te üretilen malların önemli bir kısmının Suriye’den Horasan’a kadar pazarlanması işi Mekkeli tüccarlar tarafından yapıldı. Özellikle hac seferleri ve bu güzergâhta kurulan panayırlar ticarî canlılığı daha da arttırıyordu. Tâif’teki üretim bolluğu başta Ukâz olmak üzere yakın bölgelerde panayırların kurulmasına zemin hazırladı. Başlangıçta bu panayırlara üretici sıfatıyla katılan Tâifliler giderek Arabistan’ın en maharetli tüccarları arasında anılmaya başlandı. Tâifli tüccarlar tarım ve ticaretten elde ettikleri geliri faiz karşılığı borç verirlerdi. İslâm öncesinde Arabistan’ın en ünlü tefecileri arasında çok miktarda Tâifli vardı. Tâif ile Mekke ve Yemen arasında sıkı ticarî ilişkiler kurulmuştu. Hîre-Tâif-Yemen kervan yolunu kontrol altına alma istekleri bazan silâhlı çatışmalara yol açıyordu. Bazı Tâifliler ticarî maksatlarla Mekke’de otururdu. Öte yandan Tâif’teki ekonomik canlılık, özellikle para işlerini yürüten çok sayıda yahudi için burayı önemli bir merkez haline getirmişti.

Tâifliler’le Mekke halkı arasında köklü bir akrabalık bağı vardı. Bu dönemde Kureyş ile Sakīf karşılıklı evlilikler yoluyla akrabalıklar kurmuştu. Ayrıca Kureyş zenginlerinden pek çoğunun sayfiye şehri olarak kullandığı Tâif’te bağ ve bahçeleri vardı. Ancak bu yakınlık iki şehir arasında dinî ve siyasî alanda baş gösteren rekabeti önleyemedi. Mekke’nin Arabistan’da en önemli dinî merkez oluşundan duydukları rahatsızlık sebebiyle Tâifliler, Kâbe’ye karşılık içinde beyaz taştan Lât putunun bulunduğu bir mâbed inşa ettiler. Tâif, İslâm öncesi Arap toplumunda büyük saygı gören Lât putunun kutsal mekânı idi. Sakīfliler, Kureyşliler’le olan rekabet ve düşmanlık yüzünden bu beyaz taşı Mekke’deki siyah taşın (Hacerülesved) yerine koyuyor ve Kâbe gibi üzerinde örtü bulunan Beytürrabbe adlı bir binada koruyup tapınıyordu; bu sebeple Tâif de bir tür hac mekânı oldu. Bu çekişme siyasal ilişkilere de yansıdı. Tâifliler, Kâbe’yi yıkmak amacıyla Mekke üzerine giderken Tâif’e uğrayan ve kendilerinden bir kılavuz isteyen Ebrehe’ye Lât’a ve mâbedine dokunmaması şartıyla Ebû Rigāl’i kılavuz olarak vermek suretiyle onun ordusuna yardım eden tek putperest Arap kabilesi oldu. Hz. Peygamber’in dedesi Abdülmuttalib ile mücadeleye girişen Sakīfliler, dördüncü Ficâr savaşında Kureyş-Kinâne ittifakına karşı müttefikleri Kays Aylân’ın yanında yer aldılar ve Kureyş’ten pek çok kişinin ölümüne sebep oldular.

Tâif’teki refah ve bolluk kültürel hayatın gelişmesine zemin hazırladı. Amr b. Zürâre, Gaylân b. Seleme ve Yûsuf b. Hakem es-Sekafî gibi okuma yazma bilenlerin yanı sıra Arabistan’da ün yapmış, İslâmiyet’in başlangıcında bölgede sayıları çok az olan Hâris b. Kelede ve oğlu Nadr gibi hekimleri vardı. Tâif’te şair Ümeyye b. Ebü’s-Salt gibi Hanîf dinine mensup kişiler de bulunmaktaydı ve bunlardan bazıları peygamber olarak görevlendirileceğini umuyordu. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, Kureyş liderlerinden Velîd b. Mugīre’nin, kendisi ve Benî Sakīf’in ileri gelenleri varken peygamberlik görevinin Hz. Muhammed’e verilmesini yadırgamasıyla ilgili sözlerine işaret edilmektedir (ez-Zuhruf 43/31). Resûl-i Ekrem risâletle görevlendirildiğinde Tâifliler’in ilk tepkisi olumsuz oldu. Resûlullah, peygamberliğinin onuncu yılının şevval ayında (Ocak 620) Mekke müşriklerinin tavırlarını gittikçe sertleştirmeleri üzerine davetini Mekke dışındaki bir merkeze götürmeyi düşündü ve yanına Zeyd b. Hârise’yi alarak Sakīfliler’i İslâm’a davet edip himayelerine sığınmak amacıyla Tâif’e gitti. Ancak Hz. Peygamber’in davetine karşı çıkan Tâifliler kendisiyle alay edip onu taşlattılar. Resûlullah, Tâif’te yaşadıklarının kendisi için Uhud gününden daha şiddetli olduğunu söylemiştir (Buhârî, “Bedʾü’l-ḫalḳ”, 7; Müslim, “Cihâd”, 111).

Tâif Gazvesi. Mekkeliler’le aralarındaki çekişmelere rağmen İslâm davetine karşı Mekke müşriklerinin safında yer alan Tâifliler bu tavırlarını hicretten sonra da sürdürdüler. Müşriklerin yanında başta Uhud ve Hendek gazveleri olmak üzere Medine’ye karşı yürütülen her mücadeleye katıldılar. Arap kabileleri içerisinde Hz. Peygamber’e düşmanlık konusunda en ileride olan Sakīfliler’in (Müsned, IV, 420) bu tutumları sebebiyle Tâif, bu yıllarda Resûl-i Ekrem’i ve müslümanları hicveden şairler ve İslâm karşıtları için bir sığınak vazifesi görüyordu. Dolayısıyla Benî Süleym ve Benî Hevâzin gibi Sakīfliler de Resûlullah’ın en önemli hedeflerinden biri haline gelmişti. Nitekim Resûl-i Ekrem’in amacını gizli tutarak yürüttüğü Mekke fethi hazırlıkları sırasında Hz. Ebû Bekir’in ordunun nereye gideceği yolundaki sorusuna kızı Hz. Âişe’nin, “Bilmiyorum; belki Süleym, belki Hevâzin, belki de Sakīfliler’e karşı gidecektir” şeklinde verdiği cevap da bunu göstermektedir. Hevâzinliler, Resûlullah’ın büyük bir ordu ile Medine’den yola çıktığını haber alınca onun kendi üzerlerine yürüyeceğini düşündüler ve savaş hazırlıklarına başladılar. Bu sırada Tâifliler surlarla çevrili şehirlerinin savunmasını güçlendirmeye çalışıyordu. Urve b. Mes‘ûd ile Gaylân b. Seleme’yi mancınık, arrâde ve dabr gibi savaş araçlarının yapımını öğrenmeleri için Yemen’in Cüreş şehrine göndermişlerdi. Urve ve Gaylân’ın bu görevleri dolayısıyla Huneyn ve Tâif gazvelerine katılamamaları Tâifliler’in bu hazırlıklarını ortaya koymaktadır.

Hz. Peygamber’in Mekke’nin fethinden sonra Tâif yolu üzerindeki Nahle’de bulunan Uzzâ putunu yıktırması, aynı âkıbetin kendi putları Lât’ın da başına geleceğini düşünen Sakīfliler’i telâşlandırdığından hemen harekete geçtiler ve bu sırada müslümanlarla savaşa hazırlanan Hevâzin lideri Mâlik b. Avf’ın Evtâs’ta toplanan ordusuna katıldılar. Huneyn Gazvesi’nde (11 Şevval 8/1 Şubat 630) yetmiş kişiden fazla kayıp verdiler (İbn Hişâm, IV, 93). Yenilginin ardından kaçan Sakīfliler, Hevâzinliler’in büyük bir kısmı ve kumandanları Mâlik b. Avf Tâif’e sığındı. Savaştan kaçanların bir kısmı Evtâs’a, geri kalanlar Nahle’ye çekildi. Savaşın ertesi günü bir birliği Evtâs’a, bir birliği Nahle’ye sevkeden Resûl-i Ekrem kendisi ordusunun büyük kısmıyla Tâif üzerine gitmeye karar verdi. Tâif’e hareketinden önce Tufeyl b. Amr ed-Devsî’yi Mekke ile Yemen arasındaki Zülkeffeyn putunu yıkmak için gönderdi ve ondan kabilesinin Tâif Gazvesi’ne iştirakini sağlamasını istedi. Ardından Hâlid b. Velîd’i öncü birliklerin başında Tâif üzerine sevketti. Öte yandan Tâif’e ulaşan Sakīfli ve Hevâzinliler şehir surlarının kapılarını kapatarak savaş hazırlıklarına başladılar. Kuşatmanın uzun sürebileceğini düşünüp kalede bir yıllık erzak depoladılar ve taş toplayıp bunları atacak sapanlar hazırladılar (Vâkıdî, III, 907, 924). Tâif’e varan Hâlid b. Velîd, Sakīfliler’in kalelerine sığınıp savaş halinde beklediklerini görünce kalenin yakınındaki bir yerde karargâh kurdu ve onlarla görüşme talebinde bulundu; ancak Sakīfliler görüşme teklifini reddettiler ve, “Senin dostun bizden daha iyi savaşan bir kavimle karşılaşmamıştır” diyerek meydan okudular. Hâlid de onlara kalelerine güvenen Medine ve Hayber yahudilerinin sonunda Resûlullah’ın verdiği karara razı olarak kalelerinden çıkmak zorunda kaldıklarını hatırlattı ve bölgedeki müslümanların kendileriyle savaşacağını söyleyip onları teslim olmaya çağırdı; fakat Tâifliler tavırlarını değiştirmediler.

Huneyn Gazvesi’nden elde edilen ganimetleri Ci‘râne mevkiinde bırakan Resûl-i Ekrem ordusunun başında Tâif’e doğru harekete geçti. Nahletülyemâniyye üzerinden Karn’a, oradan da Müleyh üzerinden Liyye’nin Buhratürrügā mevkiine vardı. Burada ustalığını bizzat yaparak bir mescid inşa etti ve Mâlik b. Avf’a ait köşkü yıktırdı. Tâif’in güneydoğusunda yaklaşık 10 km. uzaklıktaki Liyye’den ayrılıp Nahb üzerinden Tâif’e ulaştı. Onun Tâif’e gelmesinden dört gün sonra Tufeyl b. Amr da beraberinde 400 kişilik bir birlik ve bazı savaş malzemeleriyle oraya geldi. Tâifliler’in teslim olmayı reddetmeleri ve erzakları tükeninceye kadar savunmayı sürdürüp sonunda savaşacaklarını bildirmelerinin ardından başlatılan kuşatmanın ilk safhasında Tâifliler kalelerinden müslümanların üzerine ok yağdırdılar. İslâm ordusu surlara yakın bir noktada konuşlandığı için atılan oklardan yaralanan ve şehid düşenler oldu. Bulundukları yerin düşmanın ok menziline girdiğini gören Resûl-i Ekrem ordugâhını daha uzak bir noktaya nakletti. Kuşatma boyunca namazları zevceleri Ümmü Seleme ve Zeyneb bint Cahş için kurdurduğu iki çadırın arasında Sakīfliler müslüman olduktan sonra bir mescid yaptırdığı mevkide kıldırdı.

Tâif’in müstahkem surları ve Sakīfliler’in savunma teknikleri sebebiyle başarı sağlanamayınca Hz. Peygamber mancınık kullanmaya karar verdi. İslâm tarihinde ilk defa burada kullanılan mancınığın yanı sıra debbâbe ve dabr araçlarından faydalanıldı. Resûl-i Ekrem ayrıca giriş çıkışı imkânsız hale getirmek için ordugâhın çevresine ve surların etrafına dikenli çalılar koydurdu. Kuşatma esnasında sahâbîlerden bazıları debbâbenin altına girip surlara yaklaşmayı başardı. Ancak Tâifliler, üzerlerine ateşte kızdırılmış demirler atarak onları debbâbeden çıkmak zorunda bıraktı. Bu sırada atılan oklar ve kızgın demirlerle bazıları yaralandı, bazıları da şehid oldu. Resûlullah, Sakīfliler’i teslime zorlamak için Tâif’in nâdir üzümler yetiştirdikleri bağlarının tahrip edilmesini emretti. Bunu gören Tâifliler’in Allah rızası için ve akrabalıkları hatırına bundan vazgeçmesini istemeleri üzerine, “Ben üzüm asmalarınızı Allah’ın rızasını ve akrabalık hakkını gözeterek bırakıyorum” diyerek bunu durdurdu. Hz. Peygamber diğer bir tedbir olarak Tâif’ten çıkıp kendilerine sığınacak kölelerin âzat edileceğini ilân etti. Bunun üzerine yirmi veya kırk civarında köle kaleden çıkıp müslümanlara katıldı (Buhârî, “Meġāzî”, 56; Belâzürî, Ensâb, II, 134). Tâifliler müslüman olduktan sonra Resûlullah’tan bu kişilerin geri verilmesini istemiş, ancak Hz. Peygamber, “Onlar Allah’ın kendilerine hürriyet verdiği kimselerdir” diyerek bunu kabul etmemiştir.

Yaklaşık bir ay süren kuşatmadan bir netice alınamayınca Hz. Peygamber bazı sahâbîlerle yaptığı istişarenin ardından kuşatmayı kaldırmaya karar verdi. Kaynaklarda onun bu kararı vermesinde Nevfel b. Muâviye ed-Di‘lî’nin bazı sözlerinin etkili olduğu belirtilir; ayrıca Resûl-i Ekrem’in gördüğü bir rüyanın tesirinden söz edilir. Kuşatmanın kaldırılmasını haram ayların yaklaşmasıyla ilgili bulanlar olmakla birlikte bu zayıf bir ihtimaldir. Çünkü rivayetlerde kuşatma süresi on beş ile kırk gün arasında gösterilmiştir. Huneyn Gazvesi’nin 11 Şevval 8’de (1 Şubat 630) gerçekleştiği bilindiğine göre Tâif kuşatmasının en erken 13-14 Şevval 8’de (3-4 Şubat 630) başladığı ve haram ay olan zilkadenin ilk günlerinde kaldırıldığı anlaşılmaktadır. Hz. Peygamber’in 6 Zilkade 8 (25 Şubat 630) tarihinde Ci‘râne’ye ulaşması da bunu teyit etmektedir. Bu gazvenin Huneyn Gazvesi’nin devamı mahiyetinde olduğu için haram aylardaki savaş yasağıyla ilgisinin bulunmadığı da söylenmiştir (İbn Kayyim el-Cevziyye, III, 502). Tâif Gazvesi’nde on bir sahâbî şehid oldu. Kuşatmanın ardından geriye dönüş sırasında çekilen sıkıntılardan dolayı Resûlullah’tan Tâifliler’e beddua etmesi istenmiş, fakat o, “Allahım! Sakīfoğulları’na hidayet nasip eyle; onları müslüman olarak bize gönder” demiştir. Resûl-i Ekrem’in bu sözleri, Tâif’in kan dökülerek fethedilmesini istemediği ve Tâif halkının İslâm’ı kabul etmesi beklentisiyle fethi tehir ettiği şeklinde de yorumlanmıştır (Şâmî, V, 594). Nitekim gelişmeler bu yorumu teyit etmektedir. Huneyn Savaşı’nın tertipçisi Mâlik b. Avf, kabilesinden alınan esirlerin serbest bırakılmasının ardından Resûlullah’ın, müslüman olması halinde kendisine ailesinin ve mallarının yanı sıra 100 deve vereceğini bildirmesi üzerine huzuruna gelip müslüman olmuştu. Bölgedeki müslümanlara idareci tayin edilen Mâlik eski müttefiki Tâif halkını baskı altında tutmaya başladı.

Kısa bir süre sonra Tâif ileri gelenlerinden Urve b. Mes‘ûd Medine’ye gelip İslâmiyet’i kabul etti ve Tâif’e dönerek kabilesinin ileri gelenlerini İslâm’a davet etmek için Resûl-i Ekrem’den izin istedi; fakat Tâif’te davet sırasında öldürüldü. Urve’nin öldürülmesinden ve Mâlik b. Avf’ın baskılarından rahatsız olan, ayrıca Mekke pazarını kaybeden Tâifliler 9 (630) yılında Medine’ye bir heyet göndermeye karar verdiler. Benî Mâlik ve Ahlâf kabilelerinden seçilen altı kişilik heyet Abdüyâlîl b. Amr başkanlığında ramazan ayında (Aralık-Ocak 630-631) Medine’ye geldi. Mescid-i Nebevî’nin kenarında kurulan çadırlarda ağırlanan heyet namazdan ve zekâttan muaf tutulmaları, Lât’a dokunulmaması, Tâif’in kutsal bölge ilân edilmesi, içki ve faize izin verilmesi gibi şartlarla müslüman olabileceklerini söylediler. Hz. Peygamber, onları bir süreliğine zekâttan ve cihada katılmaktan muaf tutmayı kabul ettikten sonra heyetin en genç üyesi olan ve dine ilgisinden dolayı dikkat çeken Osman b. Ebü’l-Âs’ı Tâif’e vali tayin etti. Tâif ve çevresine öğretim ve tebliğ faaliyetleri için Medine’den muallimler gönderildi. Bu arada şehirde çok eşlilik yaygın olduğu için bunun İslâmî kurallara uygun hale getirilmesi emredildi (İbn Habîb, s. 357). Resûl-i Ekrem’in Tâif’in kutsal belde ilân edilmesi isteğini de kabul ettiği bildirilmektedir. Muhammed Hamîdullah, bununla Tâif şehrinin millî bir park haline getirilmesi ve tabii güzelliklerinin korunmasının amaçlandığını söyler (İslâm Peygamberi, I, 499). Osman b. Ebü’l-Âs, Hz. Ebû Bekir’in halifeliğinin ilk günlerinde şehirde baş gösteren irtidad hareketlerini önlediği gibi onun gönderdiği birlikler önce Ezd, Becîle ve Has‘am kabilelerinden irtidad edenlerle, ardından Yemen ve diğer bölgelerdeki isyancılarla savaştı. Tâif, Hz. Ömer zamanından itibaren vergi konusunda Arabistan’daki diğer bölgelerle eşit hale geldi ve başlangıçta tanınan imtiyazlar kaldırıldı (Ebû Yûsuf, s. 60, 68). Resûlullah’ın Tâif kuşatmasında karargâh ve mescid olarak kullandığı mevkide Tâifliler bir cami yaptırdılar; ayrıca Hz. Peygamber’in isteğiyle daha önce Lât’ın bulunduğu yerde bir mescid inşa ettiler (İbn Mâce, “Mesâcid”, 3). Tâif, Resûl-i Ekrem’in sağlığında sürgün yeri olarak kullanılıyordu. Nitekim Mekke’nin fethi sırasında müslüman olduktan sonra Medine’ye gelen ve Resûlullah’a karşı uygunsuz davranışlarda bulunan Hakem b. Ebü’l-Âs Tâif’e sürgüne gönderilmiş ve ancak Hz. Osman’ın halifeliği sırasında geri dönebilmiştir.

Tâifliler, Hulefâ-yi Râşidîn döneminden itibaren gerek askerlik gerekse bürokrasi alanlarında önemli görevlere getirildiler ve Hz. Osman zamanından itibaren bürokrasideki etkinliklerini arttırmaya başladılar. Hz. Ali - Muâviye mücadelesine doğrudan katılmadılar. Hz. Ali’nin Hâricîler tarafından şehid edilmesinin ardından Ümeyyeoğulları’na daha da yaklaştılar. İslâm öncesinde Mekke ile Tâif arasındaki içtimaî ve ticarî yakınlık Emevîler’in iktidarıyla tekrar eski haline kavuştu. Mugīre b. Şu‘be, Ziyâd b. Ebîh ve oğlu Ubeydullah, Muâviye yönetiminde, daha sonraki dönemde Haccâc b. Yûsuf ve Yûsuf b. Ömer gibi Tâifliler, Emevî iktidarının sürmesinde önemli rol oynadılar. Emevîler devrinde Tâif bazan müstakil bir vali tarafından yönetilmekle birlikte genellikle Mekke ve Medine ile veya bu iki merkezden biriyle beraber yönetiliyordu. Muâviye, Emevîler’den birini yönetici tayin edeceği zaman onu önce Tâif’e gönderiyor, orada başarılı olursa Tâif’le birlikte Mekke’yi, eğer bu ikisinde başarılı olursa bunlara Medine’yi ekliyordu (Taberî, V, 296). Emevîler döneminde aralarında Abdullah b. Abbas’ın bulunduğu az sayıda sahâbî Tâif’e yerleşti. Tâif ayrıca Mekke ve Medine’deki karışıklıklardan uzaklaşmak isteyenlerin sığınağı haline geldi. Hz. Hüseyin’in Kûfe’ye gitmesini engelleyemeyen İbn Abbas, Kerbelâ faciasının ardından Mekke’de kendisi adına biat alan Abdullah b. Zübeyr’e biat etmeyerek Tâif’e gitti. Ölümünde, yine buraya yerleşmiş olan Hz. Ali’nin oğlu Muhammed b. Hanefiyye tarafından kıldırılan cenaze namazından sonra Tâif kuşatmasında şehid olanların kabirlerinin bulunduğu yere defnedildi. Buraya ileriki yıllarda Tâif’in sembolü haline gelen ve şehrin çekirdeğini oluşturan Mescidü İbn Abbas inşa edildi. Tâif, Abdullah b. Zübeyr’in Emevîler’e karşı mücadelesini sürdürdüğü yıllarda bir ara Hâricîler’in eline geçtiyse de yeniden itaat altına alındı. Haccâc b. Yûsuf, İbnü’z-Zübeyr’i ortadan kaldırmak için 73 (692) yılında gerçekleştirdiği Mekke kuşatmasında yaklaşık altı ay Tâif’i karargâh olarak kullandı. Tarımsal potansiyelini koruyan şehrin ekonomik alanda gelişmesi Emevîler döneminde hız kazandı. Tâif ve çevresinde çoğunluğu I (VII) ve II. (VIII.) yüzyıllara ait olduğu tahmin edilen eserler arasında çok sayıda su tesisi, köprü ve bent bulunmaktadır. Ekserisi Emevîler devrine ait on dört bent günümüze ulaşmıştır (Selâhaddin el-Müneccid, s. 101-102).

Abbâsîler’in iktidara gelmesiyle birlikte giderek önemini yitirip küçük bir şehre dönüşen Tâif genellikle Mekke valisi tarafından tayin edilen bir nâible yönetiliyordu. Abbâsî-Fâtımî rekabetinde Mekke valisi kimin adına hutbe okutursa Tâif’teki nâibi de onun adına okutuyordu. Tâif’te bir ara Sultan Sencer adına hutbe okundu (DİA, XXXVI, 509). Abbâsîler döneminde bağımsız hareket etmek isteyen Mekke emîrleri Tâif’i de ele geçirmeye çalışıyordu. Hz. Hasan’ın soyundan gelen Mekke Emîri Katâ-de b. İdrîs Tâif’e bir sefer düzenledi (613/1217). Tâif’e girilince şehir yağmalandı, can ve mal güvenliği konusunda verilen tâlimata uyulmayıp eşraftan pek çok kişi öldürüldü. Ayrıca Katâde’nin kendilerinden köle sıfatıyla biat almasından rencide olan Tâifliler kısa bir süre sonra onun nâibini ve askerlerini şehirden çıkardılar (Necmeddin İbn Fehd, III, 22-23).

Tâif, Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı zaptının ardından (Zilhicce 922/Ocak 1517) Osmanlı idaresi altına girdi. Şehrin yönetimi Mekke şeriflerine bırakıldı. Ancak Osmanlılar, Tâif’i Hicaz bölgesinin önemli bir askerî merkezi haline getirmeyi ihmal etmedi. Abdülazîz b. Muhammed b. Suûd’un oğlu Suûd emrindeki ordu Şubat 1803’te Tâif’i ele geçirerek yağmaladı (Cevdet, VII, 206). Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın, oğlu Tosun Paşa kumandasında gönderdiği ordu Medine ve Mekke’den sonra Tâif’i Vehhâbîler’den geri aldı (2 Mayıs 1813). Tekrar şeriflerin yönetimine bırakılan Tâif, 1864 tarihli Vilâyet Kanunu’na göre vilâyete dönüştürülen Hicaz eyaletinin Mekke sancağına bağlı nahiye merkezi oldu.

Mekke emîrinin yanı sıra Mekke ve Cidde’de görev yapan bürokrat ve kumandanların yaz mevsimini Tâif’te geçirmeleri dolayısıyla şehir bu aylarda canlılık kazanmış olsa da merkezî idareden uzak, Mekke ve Medine’nin gölgesinde kalması sebebiyle Osmanlı öncesinde olduğu gibi kendi içine kapalı yaşamayı sürdürdü. 1073’te (1662-63) Tâif’i ziyaret eden Faslı Ayyâşî ile 1814’te buraya gelen John Ludwig Burckhardt’ın verdiği bilgiler bu hususu teyit etmektedir. Tâif’te Mehmed Ali Paşa ile görüşen Burckhardt, Tâif ve çevresinde yaşayan halkın ekseriyetini Sakīfliler’in oluşturduğunu, çoğunun şehir hayatı yaşadığını ve Tâif’i Vehhâbîler’e karşı koruduğunu kaydetmektedir (Travels in Arabia, s. 84-85; İA, X, 98). XIX. yüzyılın ikinci yarısında Tâif’te 400 ev, 200 ticarethane, altı cami, yedi mescid, iki salhâne, bir askerî hastahane, bir kışla, bir hükümet konağı, bir medrese, dört sıbyan mektebi, bir sebil, on altı yazlık köşk, dokuz fırın, on kasap dükkânı, Osmanlı döneminde yapılmış bir hamam vardı ve yaz ayları dışında şehirde yaklaşık 2000 kişi yaşıyordu (Mir’âtü’l-Haremeyn, III, 197; Muhammed Sâdık Paşa, s. 348). 1874’te Tâif’te Abdullah b. Abbas adına bir vakıf kütüphane kuruldu (Erünsal, s. 308). Osmanlı döneminde Tâif Kalesi sürgün cezasına çarptırılan mahkûmlar için cezaevi olarak kullanıldı. Sultan Abdülaziz’in öldürülmesi olayına karışan Midhat Paşa ve Damad Mahmud Celâleddin Paşa sürgün cezalarını burada çektiler. Medine’de 1903 yılında çıkan bir isyana öncülük eden eşraftan kırk iki ve şehirde görevli zâbitlerden kırk kişi Tâif zindanına konulmuştu.

Tâif I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı yönetimine karşı ayaklanan, İngilizler’in desteklediği Şerîf Hüseyin’in eline geçti (17 Eylül 1916). Şerîf Hüseyin’in kuşatması esnasında şehir büyük zarar gördü ve nüfusun yaklaşık yarısı buradan ayrıldı (Abdülmecîd İsmâil Dağıstânî, s. 32). Osmanlılar Hicaz’dan çekilince (30 Ekim 1918) Tâif tamamen Hâşimî Krallığı’nın idaresi altına girdi. Abdülazîz b. Suûd’un 8 Eylül 1924’te Tâif’i ele geçirmesinden sonra Suudi Arabistan Krallığı’nın yönetimine geçen Tâif’te Suûdîler zamanında siyasal ve kültürel alanda önemli gelişmeler kaydedildi; şehir ticaret, tarım ve askerî alanlarda merkez olma işlevini sürdürdü. 1947’de surların önemli bir kısmı yıktırılarak sur dışıyla sur içi birleştirildi. Tâif’i Cidde-Mekke ile Asîr’e bağlayan iki modern otoyolun yapımıyla şehrin gelişmesi sürdü ve stratejik önemi arttı. 1980’de önce Melik Abdülazîz, ardından Ümmülkurâ üniversitelerine bağlanan Eğitim Fakültesi’nin açılmasıyla başlayan yüksek öğretim 2003’te Tâif Üniversitesi’nin kurulmasıyla bağımsız hale geldi. Suudi Arabistan’ın 1416’da (1995-96) düzenlenen idarî yapılanmasında Mekke bölge emirliğine bağlanan Tâif bugün nüfusu 570.000’e ulaşan (2009 yılının ortalarına ait tah.), hava alanına sahip modern bir şehirdir. Tâif’le ilgili eserler arasında İbn Allân’ın, eṭ-Ṭayfü’ṭ-ṭaʾif bi-fażli’ṭ-Ṭâʾif’i (bi-târîḫi Vec ve’ṭ-Ṭâʾif) ve Muhibbüddin İbn Fehd’in Tuḥfetü’l-leṭâʾif fî feżâʾili’l-ḫabr İbn ʿAbbâs ve Vec ve’ṭ-Ṭâʾif’i sayılabilir.

BİBLİYOGRAFYA
Müsned, III, 343; IV, 218, 420; Ebû Yûsuf, Kitâbü’l-Ḫarâc (nşr. Muhibbüddin el-Hatîb), Kahire 1396, s. 60, 65, 68, 76; Vâkıdî, el-Meġāzî, III, 907, 922-938, 960-973; İbn Hişâm, es-Sîre (nşr. Ömer Abdüsselâm Tedmürî), Kahire 1987, I, 209-210; II, 67-69; IV, 93, 117-127, 180-185; İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt (nşr. M. Abdülkādir Atâ), Beyrut 1410/1990, I, 164-165; II, 119-121; İbn Habîb, el-Muḥabber, s. 105-107, 129, 315, 357; Fâkihî, Aḫbâru Mekke (nşr. Abdülmelik b. Abdullah b. Dehîş), Mekke 1407/1986-87, II, 300, 345, 367-368; III, 158, 174, 191-206; V, 99-101; Belâzürî, Ensâb (Zekkâr), I, 273-274, 467-469; II, 133-134; a.mlf., Fütûh (Fayda), s. 79-84; Taberî, Târîḫ (Ebü’l-Fazl), I, 203; II, 244, 344-346; III, 81-86, 95-100; IV, 85; V, 296; Hemdânî, Ṣıfatü Cezîreti’l-ʿArab (nşr. Muhammed b. Ali el-Ekva‘ el-Hivâlî), Riyad 1397/1977, s. 258-260, 374-376; İbn Hazm, Cevâmiʿu’s-sîreti’n-nebeviyye, Beyrut 1403/1983, s. 192-195; Bekrî, Muʿcem, I, 64-67, 78; Yâkūt, Muʿcemü’l-büldân, IV, 8-12; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, I, 684-687; ayrıca bk. İndeks; İbnü’l-Mücâvir, Ṣıfatü bilâdi’l-Yemen ve Mekke ve baʿżi’l-Ḥicâz: Târîḫu’l-müstebṣır (nşr. O. Löfgren), Leiden 1954, II, 18-25; İbn Kayyim el-Cevziyye, Zâdü’l-meʿâd, III, 502-503; Takıyyüddin el-Fâsî, Şifâʾü’l-ġarâm (nşr. Ömer Abdüsselâm Tedmürî), Beyrut 1405/1985, I, 142-146; II, 431-432; Necmeddin İbn Fehd, İtḥâfü’l-verâ bi-aḫbâri Ümmi’l-ḳurâ (nşr. Fehîm M. Şeltût), Kahire 1404/1984, III, 22-23; Şâmî, Sübülü’l-hüdâ, II, 576-582; V, 556-566, 594; Ayyâşî, er-Riḥletü’l-ʿAyyâşiyye, Rabat 1397/1977, II, 116-125; Uceymî, İhdâʾü’l-leṭâʾif min aḫbâri’ṭ-Ṭâʾif (nşr. Ali Muhammed Ömer), Kahire 1417/1996; J. L. Burckhardt, Travels in Arabia, London 1829, s. 63, 70-88; Mir’âtü’l-Haremeyn, III, 197-216; Cevdet, Târih, VII, 205-206; Muhammed Sâdık Paşa, Delîlü’l-ḥac, Bulak 1313/1896, s. 347-350; Cevâd Ali, el-Mufaṣṣal, IV, 142-157; Selâhaddin el-Müneccid, Dirâsât fî târîḫi’l-ḫaṭṭi’l-ʿArabî münẕü bidâyetih ilâ nihâyeti’l-ʿaṣri’l-Ümevî, Beyrut 1972, s. 101-102, 114; Hamîdullah, İslâm Peygamberi, I, 482-505; a.mlf., Hz. Peygamber’in Savaşları ve Savaş Meydanları (trc. Salih Tuğ), İstanbul 1981, s. 188-199; Abdülmecîd İsmâil Dağıstânî, eṭ-Ṭâif: Medîne fî merḥaleti intiḳāl ve teḥavvül, Cidde 1401/1981, s. 32, 36; Nâdiye Hüsnî Sakr, eṭ-Ṭâʾif fi’l-ʿaṣri’l-Câhilî ve ṣadri’l-İslâm, Cidde 1401/1981; İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Midhat Paşa ve Tâif Mahkûmları, Ankara 1985; İsmail E. Erünsal, Osmanlı Vakıf Kütüphaneleri: Tarihî Gelişimi ve Organizasyonu, Ankara 2008, s. 308; Hatice Umurbek, Cahiliye ve Hz. Peygamber Dönemlerinde Taif (yüksek lisans tezi, 2008), Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü; İrfan Aycan, “Sakîf Kabilesi ve Tâif Şehrine İslâm Tarihi Açısından Bir Bakış”, AÜİFD, XXXIV (1993), s. 209-235; H. Lammens, “La cité arabe de Taif à la veille de l’hégire”, MFOB, VIII (1922), s. 115-327; a.mlf., “Saḳîf”, İA, X, 98; a.mlf., “Tâif”, a.e., XI, 672-674; M. Lecker, “al-Ṭāʾif”, EI2 (İng.), X, 115-116; Abdülkerim Özaydın, “Sencer”, DİA, XXXVI, 509.
Bu madde ilk olarak 2010 senesinde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 39. cildinde, 443-447 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
BU MADDE
HAC ve KURBAN
DOSYASINDA YER ALMIŞTIR.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.