TEMLİK

التمليك
Müellif:
TEMLİK
Müellif: BİLAL AYBAKAN
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2011
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 22.10.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/temlik
BİLAL AYBAKAN, "TEMLİK", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/temlik (22.10.2019).
Kopyalama metni
Eşya üzerindeki mülkiyet hakkını (milk) veya malî bir hakkı başkasına devretmeyi ifade eden temlîk özellikle malî nitelikteki hukukî işlemlerin taksimi açısından önem taşır (malî bir hak olmayan “temlîkü’t-talâk” için bk. TEFVÎZ). Hukukî işlemler özellikle işlevleri açısından tasnif edilirken mülkiyet devri sağlayanlara temlîkât adı verilmiş, bir malın aynına veya menfaatine dair mülkiyetin aktarımını hedefleyen işlem ve akidler bu kapsamda değerlendirilmiştir. Temlik bir bedel karşılığında (ivazlı) olursa muâvaza, bedelsiz olursa teberru adını alır. Buna göre temlîkât muâvazat ve teberruat çerçevesindeki bütün işlemleri kapsar. Bir malın aynına dair mülkiyetin bedelsiz temliki hibe, sadaka, vakıf; bedelli temliki satım (bey‘) ve alt türlerini oluşturan akidler, menfaatinin ivazsız temliki âriyet, ivazlı temliki kira (icâre) işlemleriyle gerçekleşir (Serahsî, XI, 133; Alâeddin es-Semerkandî, III, 205). Buna göre âriyet ve icâre akidleri temlîkât grubu içinde yer alır. İvazsız temlik ölüm sonrasına yönelik yapılırsa vasiyet söz konusu olur. Miras yoluyla mülkiyetin intikaline ise temlik denilmez. Zira bu sonucun gerçekleşmesinde mâlikin bir etkisi yoktur. Bazı kullanımlarda temlik başlı başına bir işlem, çoğu durumlarda ise işlemin işlevi olarak takdim edilmiştir. Bu işleve sahip işlemler arasında özellikle şunlar sayılmıştır: Muâvazat çerçevesinde bey‘, sarf, mukāyeda, selem, karz, kısmet, sulh, istisna, icâre, müzâraa, müsâkāt, nikâh, hul‘, mudârebe, cuâle; teberruat çerçevesinde hibe, sadaka, zekât, vasiyet, âriyet, karz, kefalet, havale, ivazlı akidlerdeki muhâbât, vakıf, ibrâ. Malî ibadetler çerçevesinde yer alan zekât ve sadakanın burada sayılma sebebi bu vesileyle hak sahiplerine yapılacak yararlandırmanın izin veya ibâha şeklinde değil temlik mahiyetinde yapılması şartının aranmasıdır. Yine kefâret olarak belirlenmiş olan on fakiri yedirme hükmünde yedirmenin yorumunda bunun izin ve ibâha tarzında değil temlik şeklinde yapılması gereğinden bahsedilir. Temlikin cevazında ihtilâf yokken izin ve ibâhanın cevazı tartışmalıdır. İbâha muhataba yararlanma müsaadesi verirken mâlikin milki varlığını sürdürür. Dolayısıyla ibâha, kişinin ibâhaya konu yaptığı mal ile olan mülkiyet bağını sona erdiren bir işlem değildir (Serahsî, XIII, 23). Muhataba sadece tüketme veya kullanma izni veren ibâha temlikten daha zayıf bir yetki veya imkânı ifade eder. Bu bağlamda mâlikin bağ veya bahçesindeki meyveden yararlandırma izni vermesi izin verilen kişiyi o meyveye mâlik kılmaz. Dolayısıyla muhatap ne onu satmaya ne de bir başkasını yararlandırmaya yetkili olur. Temlikle ibâha arasındaki bu mahiyet farkı milkü’l-menfaa ile hakku’l-intifâ arasında da geçerlidir (yetkinin mahiyeti açısından milk, hak ve ibâha arasındaki fark için bk. MİLK). Bazı akidlerin sağladığı yetkinin mahiyeti tartışılırken milk ile ibâha arasındaki fark gündeme gelir. Meselâ İbn Kudâme âriyet akdini ibâha olarak nitelemektedir.

Temlîkât grubuna giren işlemler mülkiyeti bir taraftan diğer tarafa geçirme işlevi noktasında birleşir. Bu süreçte taraflardan biri fakirleşirken diğeri zenginleşir. Bu sonuç ivazlı temlik işlemlerinde kuruluş (in‘ikad) esnasında, ivazsız temlik işlemlerinde genellikle kabz ile doğar. Ancak teberruatta kabz çoğunlukla in‘ikadın parçası olarak işlev görür. Teberruat grubundaki işlemlerde fakirleşen tarafın iradesi belirleyici olduğundan işlemin kuruluşu veya hukukî sonuç doğurması için karşı tarafın kabulünün gerekli olup olmadığı tartışılmıştır. Genelde karşı tarafın reddetmemiş olması işlemin tamamlanması için yeterli sayılmıştır. Mülkiyet hakkı, sahibine bu hakkı sona erdirme veya bir başkasına aktarma yetkisini verir. Bu yetki bizzat kullanılabileceği gibi temsilci vasıtasıyla da kullanılabilir. Temlik, ister ivazlı ister ivazsız olsun bir kazandırma işlemi olduğuna göre tarafların mâmelekleri bundan etkilenmektedir. Bundan dolayı öncelikle temlikte bulunan kişinin yeterli ehliyete sahip olup olmadığı önem taşır; bu ehliyeti taşımaması durumunda yapılan işlem geçersiz sayılır veya askıya alınır. Görünürde kişinin özgürlüğünü kısıtlayan bu tedbirin amacı onun çıkarını korumaktır. Edâ ehliyetine sahip olduğu halde iflâs ve rehin gibi bazı durumlarda kişinin tasarruf yetkisine getirilen kısıtlama alacaklıların haklarının korunması amacıyla açıklanmıştır.

Temlik işleminin diğer tarafı temellük eden durumundadır; fakat temellük mülkiyetin devri dışındaki yollarla da gerçekleşebilir. Temlik neticesinde de olsa temellük iktisabî bir işlem olduğundan bu taraf, ehliyet açısından temlikte bulunan taraf için aranan ehliyet düzeyine muhtaç değildir. Eksik edâ ehliyeti temellük için yeterli sayılmıştır. Kendisine temlik yapılacak kişinin belli veya belirlenebilir durumda olması gerekir; meçhul bir şahsa temlik yapılamaz (a.g.e., a.y.). Vakıf işlemi işlem sahibi açısından temlik mahiyetindedir. Diğer taraf açısından bakıldığında vakfedilen malın mülkiyeti belli bir şahsa geçmiş değildir. Bu sebeple vakıf için temlik yerine daha çok habs (tahbîs) terimi kullanılır. Ölünün teçhiz ve tekfin masrafları da temlik sayılmaz; zira ölü haklara sahip olma özelliğini yitirmiştir. Aynı durum bir temlik işlemi sayılmayan köle âzadında da geçerlidir. Burada köleye herhangi bir şey temlik edilmemektedir. Yapılan işlem mülkiyetin iptali olarak değerlendirilmiştir (a.g.e., VII, 99). Temlikten söz edebilmek için mülkiyetin sahibinden çıkmış olması yeterli sayılmayıp sahibine ait bir işlemle bir başkasına geçmesi gerekir. Meselâ mâlik kendisine ait bir malı terkedip üzerindeki mülkiyet hakkını sona erdirdiğinde bu terk fiili mülkiyetin iptali anlamına gelir. Bir başkası da sahipsiz bu malı ihraz ederek üzerinde mülkiyet tesis ederse malın böyle dolaylı biçimde el değiştirmesi temlik sayılmaz. Burada bir inkıtâ hali söz konusudur ve devir olmadığı için temlikten söz edilemez. Terk fiili bir ıskat işlemidir. Daha sonra sahipsiz malı ihraz eden kişi de asaleten temellük etmiş olur. Temlik işlevi gören işlemler genellikle kavlî tasarruflar şeklinde cereyan eder. Fakat bazan birtakım fiil ve hareketler temlik şeklinde değerlendirilebilir.

Temlik İşleminin Konusu. Temlik işlevi gören akidlerin in‘ikad ve sıhhat şartlarından akid konusuna ilişkin olanlar temliki de ilgilendirir. Konunun mevcut, mümkün, meşrû ve mâlûm olması ile cehalet, garar, ribâ, müfsid şart ve zarar içermemesi yönündeki genel şartlar temlîkâtın muâvazat grubunda daha sıkı, teberruat grubunda nisbeten yumuşak biçimde uygulanır. Meselenin bir de mevcut bir borç ilişkisinin konusunu teşkil eden alacağın yeni bir işleme konu yapılması boyutu vardır. Alacağın temlike konu yapılması oldukça karmaşık bir yapıya sahiptir. Bu süreç iki şekilde cereyan edebilir. Biri, alacağın mevcut taraflar arasında, diğeri alacaklı ile üçüncü kişi arasında yeni bir işleme konu yapılmasıdır.

Alacağın mevcut taraflar arasında bir işleme konu yapılması çeşitli şekillerde cereyan edebilir. Bunlardan biri alacağın borçluya ivazsız temlikidir. Alacağın borçluya hibesi olarak da nitelenebilecek bu işlem ibrâ mahiyetindedir. Iskat yönü baskın olan ibrânın bir yönüyle temlik sayılıp sayılmayacağı tartışılmıştır. Iskatla temlik arasındaki temel fark, temlik karşı tarafın kabulüne bağlı bir işlemken ıskat karşı tarafın kabulüne bağlı değildir. Temlikte karşı tarafın itiraz etmemesi kabul için yeterli sayılmıştır. Bu farka rağmen ibrâ sonuç itibariyle temlike benzer. Zira ibrâda da taraflardan biri fakirleşirken diğeri zenginleşmektedir. Buradaki zenginleşme mal varlığının pasifinin eksilmesi şeklinde gerçekleşmektedir. İbrâ alacağın borçluya hibesinden pek farklı değildir. Hibe ise temlîkât grubunda yer alan bir işlemdir.

Alacağın borçluya ivazlı temliki ise yeni bir satım olarak nitelenebilir. Satım durumunda alacak semen sayılıp karşılığında borçludan bir şey alınmasına karar verilmiş olur. Bu tür bir işlemde ribâ hükümlerinin ihlâl edilmemesi gerekir. Alacaklı ile borçlu arasında alacağın konu yapılabileceği bir başka işlem de karzdır. Karz dışında bir sebepten kaynaklanıp muacceliyet kesbetmiş bir alacak karza tahvil edilebilir. Mevcut alacak zaten karz ise bunun tekrar karz şeklinde verilmesi anlamlı olmaz. Karzda vade bağlayıcı olmadığı için bu bir tecil işlemi de sayılmaz. Alacaklı ile borçlu arasında karşılıklı alacaklar varken bu iki alacak arasında takas gerçekleşirse bunun da temlikle ilgisi olmaz. Zira takas kendiliğinden gerçekleşen bir olaydır. Fakat iki alacak arasında vade veya konu yönünden takasa engel bir durum varsa takas ancak bu engeli giderecek işlem neticesinde gerçekleşir.

Alacağın borçlu dışında üçüncü bir kişiye temliki meselesi hadislerde yer alan kabz öncesi satış yasağı çerçevesinde ele alınmıştır. Alacağın üçüncü kişiye temliki mezheplerin farklı yaklaşımlarına konu olmuştur. Şâfiî ne şekilde olursa olsun mebî‘ alacağını, Ebû Hanîfe taşınır mallardan oluşan mebîi, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel ise gıda maddelerinden oluşan mebîi ivazlı bir temlike elverişli görmemiştir. Osman el-Bettî ise hiçbir şey hakkında böyle bir yasağın bulunmadığını ileri sürmüştür. Ancak bu görüş hadislere açıkça ters düştüğü için pek çok hukukçunun eleştirisine uğramıştır. Burada mesele bey‘ akdinin bir tasarruf işlemi oluşuyla ilgilidir, yani mülkiyet teslimle değil akdin kuruluşuyla intikal eder. Alıcı henüz teslim almadığı, fakat mülkiyeti kendisine geçmiş olan mebîi bir başkasına temlik edebilmelidir. Ancak ilgili hadisler böyle bir işleme kısıtlama getirmiştir. Zira mebîe ilişkin hasar sorumluluğu hâlâ satıcıya aittir. Benzeri bir durum gasbedilmiş malın gāsıp dışında birine satışı hakkında söz konusudur. Bir akid kurulduktan sonra, fakat ifa edilmeden alacağın yeni bir temlik işlemine konu yapılması hukuk emniyetini zedeleyici bir durum olarak nitelenmiş ve problem azaltıcı bir yaklaşım tercih edilmiştir. Bu yaklaşımın etkisiyle alacağın yeni bir işleme konu yapılması ayrıntılı biçimde ele alınmıştır. Kabzedilmemiş hibe de hibe lehtarı tarafından temlike konu yapılamaz. Zira hibede mülkiyet ancak kabz ile karşı tarafa geçer. Mülkiyeti henüz kazanılmamış bir şeyin başkasına temliki mümkün değildir. Deyn niteliğindeki alacağın temlike konu olup olamayacağı da bu çerçevede tartışılmıştır. Bu noktada alacağın borçluya temliki ile alacağın üçüncü kişiye temliki ayrı değerlendirilmiştir. Alacağın üçüncü kişiye temliki havale hükümleri çerçevesinde ele alınıp çözüme kavuşturulmuştur. Zira sarf ve selem dışındaki deyn alacakları üzerinde kabzdan önce tasarrufta bulunmak câizdir.

Herhangi bir akid yapılırken o akde özel irade beyanı yerine bir üst kavram olan temlik kullanılırsa bunun o akdi kurmaya elverişli bir irade beyanı sayılıp sayılmayacağı tartışılmıştır. Genellikle Hanefî doktrininde akidlerin kuruluşları sırasında kullanılan tabirler hakkında “elfâz-ı temlîktendir” denilip bunların geçerli bir irade beyanı teşkil ettiği söylenir. Öte yandan Şâfiîler nikâh gibi bazı akidlerde bizzat o akde özgü ifadelerin kullanılmasını şart koştuklarından temlik gibi genel lafızların geniş yorumlanıp irade beyanı sayılmasından yana değildirler. Akdin kuruluşu aşamasında temlikle irtibatlı olarak gündeme gelen bir diğer husus akdin izâfesiyle akdin ta‘liki meselesidir. Akdin kuruluşunun gelecekteki bir zamana bağlanmasına akdin izâfesi, akdin kuruluşunun gelecekte vukuu belirsiz bir olaya bağlanmasına ise akdin şarta ta‘liki denilir. Doktrinde temlîkâtın bu iki duruma da elverişli olmadığı belirtilir (Alâeddin es-Semerkandî, III, 43).

BİBLİYOGRAFYA
Şâfiî, el-Üm, Beyrut 1983, IV, 25-33; Serahsî, Mebsûṭ, VII, 99, 116; XI, 133; XIII, 23; XIV, 118, 149, 342-343; XV, 74, 109, 140-141; XX, 135; XXII, 359; Alâeddin es-Semerkandî, Tuḥfetü’l-fuḳahâʾ, Beyrut 1405/1984, II, 187; III, 43, 205; Kâsânî, Bedâʾiʿ, V, 135, 148, 214, 234, 235; VI, 16, 19, 115-119; İbn Kudâme, el-Muġnî (Herrâs), IV, 121-123, 127; Şehâbeddin el-Karâfî, el-Furûḳ, Beyrut, ts. (Darü’l-ma‘rife), I, 187-189; II, 110-111; Süyûtî, el-Eşbâh ve’n-neẓâʾir, Kahire 1378/1959, s. 171-172, 316, 334, 523-524; Şirbînî, Muġni’l-muḥtâc, II, 70; Şevkânî, Neylü’l-evṭâr, V, 178-181; Derdîr, eş-Şerḥu’ṣ-ṣaġīr (nşr. Mustafa Kemâl Vasfî), Kahire 1392, III, 570-572; Mustafa Ahmed ez-Zerkā, el-Fıḳhü’l-İslâmî fî s̱evbihi’l-cedîd, Dımaşk 1965, I, 283-287; Âdil b. Abdülkādir b. Muhammed Velî Kūte, el-Ḳavâʿid ve’ḍ-ḍavâbiṭü’l-fıḳhiyyetü’l-Ḳarâfiyye: Zümretü’t-temlîkâti’l-mâliyye, Beyrut 1425/2004, II, 634-644, 687-707; “Temlîk”, Mv.F, XIV, 24-27.

Bilal Aybakan
Bu madde ilk olarak 2011 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 40. cildinde, 428-430 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.