TERAKKÎ - TDV İslâm Ansiklopedisi

TERAKKÎ

ترقّي
Müellif:
TERAKKÎ
Müellif: RECEP AHISHALI
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
Baskı Tarihi: 2011
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 03.08.2021
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/terakki--maas
RECEP AHISHALI, "TERAKKÎ", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/terakki--maas (03.08.2021).
Kopyalama metni
Sözlükte “ilerleme, yükselme; artma, çoğalma” anlamlarındaki terakkî kelimesi bazan bir görevden daha yüksek bir göreve geçmeyi ifade etmek için kullanılmıştır. Fakat daha çok bürokrasi terimi halinde devlet görevlilerinin gelirlerine yapılan zamları belirtir. Osmanlı bürokrasisinin malî kayıtlarında izdiyâd ve ziyâde kelimeleri terakkî ile eş anlamlı olarak yer almaktadır. Terakkî özellikle hazineden “mevâcib” veya “ulûfe” ismiyle maaş alan devlet görevlileriyle timar ve zeâmet sahiplerine verilen ek tahsisatı ifade etmektedir. Timarların “kılıç” adı verilen, eyaletlere göre 2000 ile 6000 akçe arasında değişen temel birimiyle zeâmetin 20.000 akçelik kılıç sayılan temel birimine zaman içinde yapılan zamlar terakkî veya hisse adıyla anılmıştır. Terakkî usul ve nizamlarla belirlenmiş bazı sebeplere bağlıdır. Sefer esnasında önemli hizmetleri görülen timar sahiplerine bu hizmetin önemine göre terakkî verilirdi. Koçi Bey, seferde düşmandan “baş ve dil” (bilgi verebilecek esir) getiren timar sahibinin timarının 10 akçesine 1 akçe olmak üzere terakkîye hak kazandığını söyler. Eğer on beş kadar baş ve dil getirirse kendisine zeâmet verilirdi (Risâle, s. 25). Dirliğinden memnun kalmayan timar sahipleri bazan hile ile veya bahane bularak terakkî elde etme yoluna gidebiliyor, mevcut timar veya zeâmetinden feragat edip başka bir timara tâlip oluyordu. Bunu önlemek için kendisi azledilip timarı başkasına tahsis edilmedikçe başka bir timar verilmiyor ve feragati kabul edilmiyordu. Bunların dışında timar veya zeâmet gelirlerinin yetersizliğinden dolayı verilen arzlarla da terakkî almak mümkündü. Bu durum, daha çok timar sahiplerinin büyük devlet adamlarına yakınlığı ve onların himayesiyle gerçekleşirdi. Meselâ Vezîriâzam Rüstem Paşa’nın adamlarından Kâtib Hüsrev’in timarı 7 Cemâziyelevvel 960 (21 Nisan 1553) tarihli bir tezkire ile 806 akçe terakkî ile 17.644 akçeye (BA, TR, nr. 5, s. 264) ve 14 Şâban 960 (26 Temmuz 1553) tarihli tezkire ile 18.492 akçeye (a.g.e., s. 284-285) çıkarılmıştır. 1020’de (1611) Reîsülküttâb Hamza Çelebi’nin oğullarından Kâtib Ahmed zeâmetinin azlığından şikâyetle “ziyadece terakkî” rica etmiş ve “düşen” (boşalan) bir gelir biriminden 7000 akçe terakkî için hüküm almıştır (BA, KK, nr. 172, vr. 10a).

Timar ve zeâmetlerde kılıç üzerine terakkî yoluyla eklenen miktar kişiye has bir özellik taşırdı. Timar veya zeâmetin boşalması durumunda kılıç dışındaki miktar da münhal olur, terakkîlerle teşekkül eden kısmı ya toplu ya da parça parça başkasına hisse şeklinde verilirdi. Kılıç ise doğrudan kişinin çocuklarına intikal ederdi. Eğer çocukları üzerinde timar veya zeâmet varsa o kişinin görevine göre değişen bir miktar bunlara terakkî olarak ödenirdi (Akgündüz, III, 133-134; VI, 31, 35, 371; İA, XII/1, s. 315). Timar sahibinin gizlenmiş, vergilendirilmemiş bir kaynak bulması halinde timarının ve kaynağın miktarına göre terakkî hesaplanırdı. Ümerâ kanununa göre ilk defa sancak beyi olan kişi 200.000 akçelik has ile tayin edilir, seferlerde hizmeti görüldükçe binde 100 akçe terakkî verilir, üstün bir hizmeti karşılığında bu miktar arttırılırdı. Sancak beylerinde terakkînin üst sınırı yoktu, beylerbeyiliğe yükselinceye kadar kendilerine terakkî verilebilirdi (Hezârfen Hüseyin Efendi, s. 115; Akgündüz, IV, 541). Ancak zeâmette terakkî sınırlı idi. Meselâ kâtip zeâmetinin üst sınırı 50.000 akçe, çavuş zeâmetinin 40.000 akçe idi (Lutfi Paşa, s. 78, 96). Timar sahiplerinin terakkî aldıklarında ellerindeki beratları merkezden yenilemeleri gerekiyordu. Bunun için normal berat resmi olan 1000 akçede 25 akçenin yarısı berat resmi şeklinde verilirdi.

Arşiv kayıtlarında “cemaat” diye zikredilen, mevâcib veya ulûfe adıyla hazineden maaş alan memur ve askerlerin maaşları günlük hesaplanır, “kıst” adı verilen üçer aylık dilimler halinde yılda dört defa ödenirdi. Çeşitli vesilelerle ödenen terakkîler günlük ücretlerine eklenirdi. Bunların maaş işlemlerini değişik bürolar takip etmekteydi. Meselâ yeniçerilerin maaş kayıtları yeniçeri efendisi kalemi, silâhdar ve sipahilerin sipah ve silâhdar kalemi, merkez bürokrasisine bağlı kâtiplerin, çavuşlar, müteferrikalar vb.nin maaşları küçük rûznâmçe kalemi tarafından tutulurdu. Ayrıca maaş işlemleriyle ilgilenen kale kalemleri, Anadolu muhasebesi kalemi, piyade ve süvari mukabele kalemi gibi bürolar vardı. Maaşların teslim kayıtları, göreve başlama, terakkî, görevden ayrılma veya ölümle ilgili bilgilerle maaşlara dair her türlü değişiklik bürolarda tutulan ulûfe defterlerine işlenirdi. Alınan ücretin aynı cemaat içerisinde farklılık göstermesinin başlıca iki sebebi vardı. Birincisi ilk tayindeki ücret farkıdır. Özellikle kâtiplik ve çavuşluk gibi görevlerde babanın mesleğini sürdürmek için mesleğe tayin edilmek ücret açısından ilk tayin edilene göre bir avantaj sağlardı. İkinci farklılık kıdem dolayısıyla alınan terakkîlerden kaynaklanıyordu.

Ulûfelilere çeşitli vesilelerle terakki verilirdi. Bazı zümreler padişahların tahta çıkışı esnasında cülûs bahşişinden başka ulûfelerine terakkî alırdı. Yavuz Sultan Selim zamanına kadar cülûs münasebetiyle yeniçerilere ödenen terakkî 2 akçe idi. III. Murad’ın cülûsunda verilecek bahşiş miktarında ortaya çıkan problem dolayısıyla Vezîriâzam Sokullu Mehmed Paşa, Fâtih Sultan Mehmed zamanındaki bir kanunnâmeye dayanarak sipah ve silâhdarların 5’er akçe, sağ ve sol ulûfecilerin 4’er akçe, sağ ve sol gariblerin 3’er akçe aldığını söylemiştir (Selânikî, I, 51, 108; Uzunçarşılı, I, 337-338; II, 170). Nitekim Hezârfen Hüseyin Efendi de silâhdarların cülûsta 1000’er akçelik bahşişleri yanında 5’er akçe terakkî almalarının kanun olduğunu belirtmektedir (Telhîsü’l-beyân, s. 156-157, 246). Timarlılarda uygulandığı gibi ulûfelilerde de sefer sırasında yararlılık gösterenlere terakkî verilirdi. Terakkî almaya hak kazananlar mensup oldukları cemaatin yöneticileri tarafından sadrazama arzedilir, uygun görülmesi halinde terakkî sebepleri ve miktarları ruûs defterlerine kaydedilirdi. Sonraki aşamada reîsülküttâb bir ruûs tezkiresi verir, terakkî sahibi elindeki tezkire ile zamlı maaşını büyük rûznâmçe kaleminden alırdı (BA, KK, nr. 1767, vr. 18a, 21a). Ardından bu tezkire, bağlı bulunulan kalemin ulûfe defterlerindeki yerine “ziyade şüd” başlığı altında terakkînin sebebi ve miktarı ile işlenir, yeni maaş kalemden alınmaya devam edilirdi (BA, KK, nr. 3412, vr. 29b, 30a, 47b; BA, MAD, nr. 2269, s. 54). Mevâcib alan bir kişi öldüğünde maaşı hazineye kalırdı; bazan da yerine başkası tayin edilirdi. Bu durumda o kişinin aldığı terakkîler hazineye kalır, yeni başlayana kendi zümresinin terakkîsiz maaşı verilirdi. Bazan da hazineye kalması gereken terakkîler terakkî bekleyen kişilere dağıtılırdı. Çoğu zaman ölen kişinin ölümü ilgili makama haber verilmeyip başkası tarafından maaşının alınması şeklinde suistimaller ortaya çıktığından ihbar mekanizmasına başvurulmuştur. Buna göre zümre içerisinde bir kişinin öldüğünü bildiren kimseye ölenin almış olduğu terakkînin hazineye kalması gereken miktarından 2 akçesi verilirdi (BA, KK, nr. 3413, vr. 34b).

Yeniçeriler acemi oğlanı iken ulûfesiz göreve başlar, ardından 1 akçe ulûfe tayin edilir, bir müddet sonra 2 veya 3 akçe ile kapıya çıkarlardı. Bulundukları görevlerde ulûfede yarımşar akçe terakkî alarak maaşları 8 akçeye kadar ulaşır ve başka bir göreve ya da timara çıkmaya tâlip olurlardı. Bu üst sınır zamanla artarak XVII. yüzyılın ortalarında 12 akçeye kadar varmıştır. Cebeci ve saraçlar da aynı şekilde her ulûfede yarımşar akçe terakkî alır, ancak bunlarda üst sınır bulunmadığından ulûfeleri 20-30 akçeye ulaşırdı. XVI. yüzyılın sonlarında yazıldığı tahmin edilen Hırzü’l-mülûk adlı eserin müellifi bu uygulamayı eleştirip yeniçerilerde olduğu gibi bu görevliler için de terakkîye bir üst sınır konmasını teklif etmektedir (s. 186). İlk zamanlar ayrı bir zümre teşkil eden serdengeçtiler tehlikeli görevlerden döndüklerinde maaşlarına terakkî alırlardı. Ardından sefer için açılan serdengeçti bayrağı altına gelen yeniçerilerin henüz tehlikeli bir görev yapmadan günlük 3’er-5’er akçe terakkî ile serdengeçti yazılması uygulamasına başlanmıştır. Yeniçeri Ocağı’nın bozulmasından sonra yeniçerilikle ilgisi olan ve olmayan her zümreden insanlar terakkî ile kaydedilmiştir. Bu şekilde serdengeçti yazılanlara “terakkîli serdengeçti” denilirdi.

Yüksek rütbeli görevlilerin terakkîleri de yüksekti. Meselâ Kemalpaşazâde şeyhülislâm olduğunda 130 akçe emekli maaşına önce 70 akçe, ardından 50 akçe daha terakkî verilmişti. Bostanzâde Mehmed Efendi’nin 1001 (1593) yılında şeyhülislâmlığa tayininde kendisine arpalık bedeli olarak 600 akçe vazife tayin edilmiş, III. Mehmed’in cülûsunda (1595) 100 akçe terakkî almış, ardından 50 akçe daha verilerek ücreti toplam 750 akçeye çıkmıştır (Selânikî, I, 59; Hezârfen Hüseyin Efendi, s. 199). Padişahlar da çeşitli vesilelerle terakkî veriyorlardı. Şehnâmeci Lokman Çelebi Şehnâme’nin II. Selim dönemini yazdığında 1000 akçe, Şehinşâhnâme-i Hümâyûn’un ilk cildini tamamlayıp ikincisine başlayınca 10.000 akçe terakkî almış, Tomar-ı Hümâyûn’un bir cildinin minyatürlerle süslenmesi üzerine kendisine 10.000 akçe daha verilmiştir (DİA, XXVII, 208). Ebüssuûd Efendi, tefsiri İrşâdü’l-ʿaḳli’s-selîm’i bitirmeye yaklaştığında Kanûnî Sultan Süleyman’dan 300 akçe, eseri bitirip takdim edince 300 akçe daha terakkî almıştır (Hezârfen Hüseyin Efendi, s. 198-199). Timar sisteminin önemini kaybetmesi ve Yeniçeri Ocağı’nın lağvı üzerine bu alanlardaki terakkî uygulaması kaldırılmış, II. Mahmud döneminden itibaren memurlar için düzenli maaş sistemine geçilmiş, terakkî de ferdî olmaktan çıkarak düzenli hale gelmiştir.

BİBLİYOGRAFYA
Lutfi Paşa, Âsafnâme (nşr. Mübahat S. Kütükoğlu, Prof. Dr. Bekir Kütükoğlu’na Armağan içinde), İstanbul 1991, s. 78, 96; Hırzü’l-mülûk (nşr. Yaşar Yücel, Osmanlı Devlet Teşkilâtına Dair Kaynaklar içinde), Ankara 1988, s. 186-187; Selânikî, Târih (İpşirli), I, 51, 59, 107-108; Koçi Bey, Risâle (haz. Yılmaz Kurt), Ankara 1994, s. 25; Hezârfen Hüseyin Efendi, Telhîsü’l-beyân fî Kavânîn-i Âl-i Osmân (haz. Sevim İlgürel), Ankara 1988, tür.yer.; Uzunçarşılı, Kapukulu Ocakları, I-II, tür.yer.; Ahmet Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri ve Hukukî Tahlilleri, İstanbul 1991-93, III, 117, 127, 133-134, 184; IV, 541, 583; VI, 31, 35, 180, 220, 346, 371; Sofyalı Ali Çavuş Kanunnâmesi (haz. Midhat Sertoğlu), İstanbul 1992, s. 4-5; Recep Ahıshalı, Osmanlı Devlet Teşkilatında Reisülküttâblık (XVIII. Yüzyıl), İstanbul 2001, s. 104-105, 281; L. Darling, “Ottoman Salary Registers as a Source for Economic and Social History”, TSAB, XIV/1 (1990), s. 13-33; Ömer Lutfi Barkan, “Timar”, İA, XII/1, s. 315, 316, 317; Bekir Kütükoğlu, “Lokmân b. Hüseyin”, DİA, XXVII, 208; Erhan Afyoncu, “Mevâcib”, a.e., XXIX, 418-419.
Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2011 yılında İstanbul’da basılan 40. cildinde, 479-481 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde okumak ister misiniz?
BAŞKA BİR MADDE GÖSTER