YAHŞİ FAKİH - TDV İslâm Ansiklopedisi

YAHŞİ FAKİH

Müellif:
YAHŞİ FAKİH
Müellif: HAŞİM ŞAHİN
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
Baskı Tarihi: 2013
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 29.10.2020
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/yahsi-fakih
HAŞİM ŞAHİN, "YAHŞİ FAKİH", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/yahsi-fakih (29.10.2020).
Kopyalama metni

Hayatına dair kaynaklarda yeterli bilgi yoktur. Âşıkpaşazâde, Orhan Gazi’nin imamı İshak Fakih’in oğlu olduğunu söyler (Osmanoğulları’nın Tarihi, s. 51). Babasının adı daha sonra gelen bazı kaynaklarda yanlış olarak İlyas şeklinde geçer (Mehmed Süreyyâ, V, 1667). İshak Fakih’in Orhan Gazi’nin şahsî imamı mı yoksa yaptırdığı bir camide mi görevli bulunduğu belli değildir. Bununla beraber Yahşi Fakih’in ailesinin ilk Osmanlı beylerinin vakıflarından hayli pay alması ve Yahşi Fakih’in Osmanlı ailesinin tarihini yazacak kadar hânedan hakkında bilgiye sahip bulunması babasının Osmanoğulları ile yakınlığını göstermektedir. Bundan hareketle İshak Fakih’in Orhan Gazi’nin çevresindeki önde gelen fakihler arasında yer aldığı söylenebilir. Orhan Gazi onun için Akyazı’daki Sarıçayır’da bir mezraayı, Süleyman Paşa ise Gelibolu’daki Emîr İlyas Çiftliği’ni vakfetmiştir. Aileyle ilgili vakıf kayıtlarından Yahşi Fakih’in dedesinin Alişar Dânişmend olduğu ortaya çıkar. Dânişmend unvanı onun da ilmiye sınıfına mensubiyetini gösterir. Osmanlı beyleri hem Alişar Dânişmend hem de İshak Fakih için bazı araziler vakfetmiştir. Alişar Dânişmend, Geyve’ye bağlı Alan Argı, Kıran Tarla ve Armutdibi köylerinin mutasarrıfı olup bu araziler daha sonra Yahşi Fakih’in tasarrufuna geçmiş, bu durum Orhan Gazi’den sonra I. Murad ve Yıldırım Bayezid tarafından da onaylanmıştır (Hüdavendigâr Livası Tahrir Defterleri, I, 407).

Âşıkpaşazâde, Yahşi Fakih’in yaşadığı yer olarak en azından kendisinin misafir kaldığı tarihte Geyve’nin adını verir. Ancak bu dönem Fetret devrinin son yılı olan 1413’e tekabül etmektedir. Dolayısıyla babasının Orhan Gazi devrinde yaşadığı dikkate alınırsa bunun Yahşi Fakih’in yaşlılık yıllarına rastladığı söylenebilir. Hayatının erken dönemine ait bilgilerin bulunmaması Yahşi Fakih’in durumunu belirsiz hale getirir. Tayyip Gökbilgin’in Edirne ve Paşa Livâsı adlı eserinde I. Murad devrinde Edirne’de yaşayan bir Yahşi Fakih’ten daha söz edilir. Bu şahıs, Edirne’nin fethinden sonra şehirdeki ilk müslüman yerleşim merkezlerini kuranlar arasında yer almıştır. Üç Şerefeli Cami’nin yakınındaki bir mahalle Yahşi Fakih adını taşımakta, burada onun bir mescidi, bir de hamamı yer almaktadır. Edirne’de Yahşi Fakih adlı iki mahalle daha vardır. I. Murad kayıtlarda Yahşi Fakih b. Dânişmend şeklinde geçen bu kişi için Edirne’de, Edirne’ye bağlı Üsküdar nahiyesinde ve Dimetoka’da bazı araziler vakfetmiştir. Bu vakıflar 777 (1375) yılından sonra evlâtlık statüsü kazanmış ve Yahşi Fakih’in oğlu Mustafa’ya tevcih edilmiştir (Edirne ve Paşa Livâsı, s. 43, 175-176).

Edirne’deki Yahşi Fakih’in yaşadığı zamanla ilk Osmanlı tarihi yazarı Yahşi Fakih’in yaşadığı dönem kronolojik olarak örtüşmektedir. Dolayısıyla her iki Yahşi Fakih’in de aynı kişi olduğu düşünülebilir. Dedesinden itibaren ailenin Osmanlılar’la yakın ilişkiler kurması, babasının Orhan Gazi’nin imamı olması, dönemin olaylarına dair nakiller yapabilecek derecede olayların içinde yer alması, I. Murad devrinde Yahşi Fakih’in de benzer bir rol üstlenmiş olabileceğini akla getirir. Bu durumda, I. Murad’ın Edirne fethinin ardından bölgenin İslâmlaştırılmasında ve iskânında diğer fakihlerle birlikte Yahşi Fakih’ten de faydalandığı sonucu çıkarılabilir. Yahşi Fakih’in sonraki yıllarda, daha önceden yapılmayan bir işe girişerek Osmanlı tarihine dair bir eser kaleme alması da kendisinin iktidar zümresiyle yakın ilişki içerisinde bulunmasıyla bağlantılıdır. Babasının adının verilmeyip sadece “Dânişmend” şeklinde nitelendirilmesi ise dedesinin taşıdığı unvana ya da o dönemde bir anlamda fıkıh âlimi kabul edilen, medrese eğitimi almış olması kuvvetle muhtemel İshak Fakih’e yapılan bir gönderme şeklinde de kabul edilebilir. Edirne’deki vakıfların 1375 yılından itibaren evlâtlık haline dönüşmesi, Yahşi Fakih’in bu tarihten sonra Edirne’den ayrılarak başka bir bölgeye yahut Geyve’ye gittiği şeklinde yorumlanabilir. Muhtemelen bu ayrılış sırasında Edirne’deki vakıfların idaresini oğluna bırakmıştır. Ancak yine de bu kişinin başka bir Yahşi Fakih olması ihtimalini gözden uzak tutmamak gerekir. Yahşi Fakih’in 1413’te Geyve’de bulunduğunun dışında hayatının geri kalanıyla ilgili bilgi yoktur. Vefatına kadar burada oturmuş olması mümkün görünmektedir. Vakıf kayıtlarından Mehmed Şah ve Mustafa adlarında iki oğlunun varlığı tesbit edilmektedir. Hüseyin Namık Orkun, Sultanönü’ne yakın bir emlâkin İshak Fakih ailesine ait oluşundan hareketle Yahşi Fakih’in Mustafa ve Mehmed adlarında iki kardeşi, Ahmed Fakih ve Îsâ Fakih isimlerini taşıyan iki oğlu bulunduğunu ileri sürer.

Yahşi Fakih’i asıl önemli kılan husus bugüne orijinal haliyle ulaşamayan Menâkıb-ı Âl-i Osmân adlı eseridir. İlk Osmanlı tarihi kabul edilen bu eserin varlığı Âşıkpaşazâde’nin Tevârîh-i Âl-i Osmân’ındaki ifadelerden anlaşılır. Âşıkpaşazâde, Çorum’a bağlı Mecitözü yakınlarındaki Elvan Çelebi Zâviyesi’nde yaşamakta iken kardeşi Mûsâ Çelebi ile mücadelesine destek vermek üzere bölgeden geçmekte olan Mehmed Çelebi’nin birliklerine katılmış, ancak Geyve’ye vardığı sırada hastalanınca Yahşi Fakih’in evinde misafir kalmıştır. Bu misafirliği esnasında Yahşi Fakih’in kitabını görmüş, kendisinden izin alarak okuyup incelemiş, eserini yazarken bu kitabı esas almıştır. Eserinde, İstanbul’da oturduğu dönemlerde Osmanlı soyunun hikâyesinin kendisinden sorulması üzerine Yahşi Fakih’ten okuyup bildiği kadarıyla cevaplar verdiğini belirtmiş ve, “Yahşi Fakih Sultan Bayezid Han’a gelinceye kadar bu olayları ve menkıbeleri yazmış. Ben de Orhan Gazi’nin imamının oğlu Yahşi Fakih’e bağlı kalarak başkalarından duyduklarımla birlikte Osmanoğulları’nın sözlerinden ve olaylarla dolu menkıbelerinden bazılarını özetle kaleme aldım” demiştir (Âşıkpaşazâde, s. 35).

Bu bilgilerden hareketle Yahşi Fakih’in eserinin Yıldırım Bayezid devrinin sonlarına kadar (1402) geldiği anlaşılmaktadır. Eserinin doğrudan kendi gözlemlerine ve babasından duyduklarına dayandığı açıktır. Burada anlatılanlar menkıbelerle karışık bir nitelik arzederse de eser Osmanlı tarihinin ilk dönemlerini açıklığa kavuşturması bakımından önemlidir. Yahşi Fakih’in eseri Âşıkpaşazâde’nin nakliyle Neşrî ve Oruç b. Âdil gibi tarihçilerin baş kaynağı olmuştur. Meselâ Oruç Bey kendi eserine Âşıkpaşazâde’nin, ona da Bahşı (Yahşi) Fakih’in kaynaklık ettiğini açıkça belirtmiştir (Oruç Beğ Tarihi, s. 9). Âşıkpaşazâde’nin, eserinde Yahşi Fakih’e ait olduğu düşünülen kısımlara bizzat ne şekilde müdahale ettiği, ekleme yapıp yapmadığı konusunda kesin bir şey söylemek zordur. Âşıkpaşazâde, Yıldırım Bayezid devrinden sonraki kısımları muhtemelen daha çok kendi gözlem ve tecrübelerine dayanarak kaleme almıştır. Yahşi Fakih’in bazı bilgileri sözlü gelenekten nakletmiş olması, ilk Osmanlı aile köklerinin Selçuklular’la karışması gibi bazı hatalı rivayetleri de beraberinde getirmiştir. Bununla birlikte Halil İnalcık’ın ve Elizabeth Zachariadou’nun incelemeleri ilk dönemle ilgili verilen bilgilerin göz ardı edilemeyeceğini ortaya koymuştur.

Yakın dönemde Yahşi Fakih’le ilgili bir makale yayımlayan Halil Erdoğan Cengiz, Menâkıb-ı Âl-i Osmân’a dair ilginç bir görüş ortaya atıp Edirne Kütüphanesi’ndeki Rûhî Tarihi diye bilinen Tevârîh-i Âl-i Osmân nüshasında yer alan, “Benden önce kimse munfasıl ve muhtasar bir Tevârîh-i Âl-i Osmân yazmamıştır” cümlesinden hareketle bu eserin Yahşi Fakih’e ait olabileceğini ileri sürmüştür (, XII/71 [1989], s. 295-297). Cengiz’in yaptığı metin karşılaştırmaları esas alınarak eserin gerçekten Âşıkpaşazâde’den daha eski bir tarihte yazıldığı kabul edilirse bu durumda Yahşi Fakih’e aidiyeti meselesinin ilk anda reddedilmemesi gerektiği ortaya çıkar. Yahşi Fakih’in hayatının belirli bir döneminde Edirne’de yaşadığı ve kendisinden sonra çocuklarından bazılarının burada yaşamayı sürdürdüğü göz önüne alındığında Yahşi Fakih’in eserinin ileriki dönemlerde bir şekilde Edirne’ye gelmiş olması ihtimal dahilindedir.


BİBLİYOGRAFYA

Hüdavendigâr Livası Tahrir Defterleri (haz. Ömer Lutfi Barkan – Enver Meriçli), Ankara 1988, I, 407.

438 Numaralı Muhâsebe-i Vilâyet-i Anadolu Defteri: 937/1530 (haz. Ahmet Özkılınç v.dğr.), Ankara 1994, II, 495, 519, 569.

Âşıkpaşazâde, Osmanoğulları’nın Tarihi (haz. Kemal Yavuz – M. A. Yekta Saraç), İstanbul 2003, s. 31-32, 35, 51, 150.

Oruç Beğ Tarihi: Giriş, Metin, Kronoloji, Dizin, Tıpkıbasım (haz. Necdet Öztürk), İstanbul 2007, s. 9.

Mehmed Süreyyâ, Sicill-i Osmanî (haz. Nuri Akbayar, s.nşr. Seyit Ali Kahraman), İstanbul 1996, V, 1667.

, s. 43, 175-176.

Halil İnalcık, “The Rise of Ottoman Historiography”, Historians of the Middle East (ed. B. Lewis – P. M. Holt), London 1962, s. 152-167.

a.mlf., “How to Read ‘Ashik Pashazâde’s History”, Studies in Ottoman History in Honour of Professor V. L. Ménage (ed. C. Heywood – C. Imber), İstanbul 1994, s. 139-156.

, s. 11-12.

E. A. Zachariadou, “İlk Osmanlılara Dair Tarih ve Efsaneler”, Söğütten İstanbul’a: Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu Üzerine Tartışmalar (haz. Oktay Özel – Mehmet Öz), İstanbul 2000, s. 341-394.

R. P. Lindner, Explorations in Ottoman Prehistory, Ann Arbor 2007, s. 29-30, 73, 79, 82.

Haşim Şahin, Osmanlı Devleti’nin Kuruluş Döneminde Dinî Zümreler (1299-1402) (doktora tezi, 2007), MÜ Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, s. 137-139.

Hüseyin Nâmık [Orkun], “Yahşi Fakih ve Eseri”, Dergâh, IV/7, İstanbul 1337, s. 106.

a.mlf., “Osmanlıların Aslına Dair”, Türklük, I/5, İstanbul 1939, s. 345-357.

V. L. Ménage, “The Menāqib of Yakhshi Faqīh”, , XXVI (1963), s. 50-54.

a.mlf., “Osmanlı Tarihçiliğinin Başlangıcı” (trc. Salih Özbaran), , sy. 9 (1978), s. 227-240.

Halil Erdoğan Cengiz, “Yahşı Fakih”, , XII/71 (1989), s. 295-297.

Salih Özbaran, “İlk Osmanlı Tarihçilerinde Süreklilik Niteliği Taşıyan Öğeler”, , LXV/243 (2001), s. 591-606.

Christine Woodhead, “Yak̲h̲s̲h̲ī Faḳīh”, , XI, 253-254.

Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2013 yılında İstanbul'da basılan 43. cildinde, 180-182 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde okumak ister misiniz?
BAŞKA BİR MADDE GÖSTER