ZÂHİR

الظاهر
ZÂHİR
Müellif: İBRAHİM KÂFİ DÖNMEZ
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2013
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 20.07.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/zahir--lafiz
İBRAHİM KÂFİ DÖNMEZ, "ZÂHİR", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/zahir--lafiz (20.07.2019).
Kopyalama metni

Sözlükte “açık, berrak, âşikâr olmuş” anlamındaki zâhir kelimesi (, “ẓhr” md.), Hanefî usul terminolojisinde “sırf işitilmekle kendisiyle kastedilen mâna açık biçimde anlaşılan, ancak te’vil, tahsis ve -vahiy süresi içinde- nesih ihtimaline kapalı bulunmayan lafız” demektir. Sözün sevkedildiği mânayı gösteren bir karîne yardımıyla zâhire nisbetle daha fazla açıklık taşıyan nas ile karşılaştırmalı olarak kullanıldığından zâhirle ilgili anlatımlarda genellikle “kendisinden çıkarılan hüküm sözün asıl sevk sebebi olmayan” kaydına yer verilir. Kur’ân-ı Kerîm’de “zhr” kökünden türeyen kelimeler sık biçimde, zâhir kelimesi çoğul ve müennes şekliyle on yerde sözlük anlamıyla geçer (, “ẓhr” md.). Hadislerde de zâhir ve aynı kökten türeyen kelimeler sözlük anlamı çerçevesinde yaygın biçimde kullanılmıştır (, “ẓhr” md.).

Fıkıh usulü âlimleri, Kur’an ve Sünnet’in ifadelerinin doğru ve tutarlı biçimde anlaşılması için lafız konusuna ayrı bir önem vermiş, bu hususta benimsenen terminolojinin mantıkî izahını yapmak üzere bazı tasnifler geliştirmiştir. Bu tasniflerin, konuya toplu ve sistematik bir bakış yapmaya imkân vermesi yönüyle usul öğretiminde yol gösterici bir rol üstlendiği, ortak bir dil kullanımını sağlama yönüyle de her bir usul çevresi içindeki iletişimi kolaylaştırdığı, ayrıca Hanefî usulcülerinin bu çerçevedeki kavramların inceltilmesine daha fazla özen gösterdikleri söylenebilir. Hanefî usul eserlerinde lafzın mânaya vaz‘ı, vazolunduğu mânada kullanılıp kullanılmaması, açıklık-kapalılık derecesi ve mânaya delâlet şekli esas alınarak yapılan dörtlü taksimin ilk ikisi müfred lafızla ilgili iken diğer ikisinde böyle bir kayıt olmaksızın mutlak mânada lafız söz konusudur. Bu eserlerde yapılan dörtlü lafız ayırımının en alt derecesini belirtmek üzere zâhir terimi kullanılır; daha sonra sırasıyla nas, müfesser ve muhkem gelir. Mütekellimîn metoduyla yazılan usul eserlerinde ise zâhir Hanefî usulündeki zâhiri ve nassı kapsar biçimde yer almıştır.

Zâhir, mânasına açık biçimde delâlet etme, te’vil, tahsis ve -vahiy süresi içinde- nesih ihtimaline kapalı bulunmama hususlarında nasla birleşir. Bu sebeple Debûsî’den itibaren Hanefî usulcülerinin nassın zâhirden farkını ortaya koymaya özel önem verdikleri görülür. V. (XI.) yüzyıl usulcüleri içinde bu konuyu nisbeten daha geniş ele alan Şemsüleimme es-Serahsî’nin açıklamaları şöyle özetlenebilir: Zâhir ile kastedilen mâna, üzerinde düşünmeye gerek olmaksızın sırf sözün (sîga) işitilmesiyle anlaşılır. Sözle kastedilen şey bu mânaya vaz‘ındaki açıklığı sebebiyle hemen zihinlerde canlanır. Nas ise sözün bu mâna için sevkedildiğini gösteren, lafza bitişik, konuşan kaynaklı bir karîne yardımıyla zâhire nisbetle daha fazla açıklık taşır; bu karîne olmadan lafızda onu açık kılan bir özellik yoktur. Bu durum zâhirle mukayese edildiğinde ortaya çıkar. Meselâ Bakara sûresinin 275. âyetinde geçen, “Allah alım satımı helâl, ribâyı haram kıldı” sözü alım satımın helâl olduğu hususunda zâhirdir, yani bu anlam açık biçimde anlaşılmaktadır. İnkârcıların alım satımın da ribâ gibi olduğu iddiasını reddedip bunların arasında helâllik-haramlık hükmü bakımından farklı bulunduğunu bildirme hususunda ise nastır; zira bu amaçla sevkedilmiştir. Nitekim, “Bunun sebebi onların, ‘Alım satım da tıpkı ribâ gibidir’ demeleridir” ifadesinden anlaşıldığı üzere âyet bu iddiayı reddetmek üzere inmiştir (el-Uṣûl, I, 163-165). Ebü’l-Usr el-Pezdevî de bu konuda benzer ifadeler kullanır (Kenzü’l-vüṣûl, I, 123-127). Ancak onun eserini şerhedenlerin çoğunun zâhir ile nassı ayırt etmek üzere, konuşanın kastının zâhirle birlikte bulunması durumunda nas haline geldiğini söyleyip zâhirde mânasının asıl sevk maksadı olmaması şartını koşmalarını eleştiren Abdülazîz el-Buhârî Debûsî, Sadrülislâm Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî, Şemsüleimme es-Serahsî, Semerkandî ve ismini zikretmediği bir Hanefî usulcüsünün eserlerindeki zâhir tanımlarına dikkat çeker; onların böyle bir şart ileri sürmediklerini ve bu ince farkı hepsinin birden gözden kaçırmış olamayacağını belirtir; bu şartı ileri sürenlerin düşündüğü gibi nassın zâhire göre daha açık olmasının sadece sevk özelliğine bağlı olmadığını söyler. Abdülazîz el-Buhârî, bu görüşü desteklemek üzere bir taraftan Debûsî ve Serahsî’nin eserlerinde de zâhir için örnek olarak zikredilen bazı ifadelere (el-Bakara 2/275; el-Mâide 5/38; el-Hac 22/1) dikkat çeker, diğer taraftan bazı örnekler üzerinden zâhirle nassı karşılaştırıp şu açıklamayı yapar: “Fakat zâhirle nas arasında teâruz bulunması halinde sevk sebebi olma birinin diğerine tercihine elverişli bir güç sağlayabilir. Bu da açıklık bakımından eşit durumda olan iki haberden birine meşhur, mütevâtir olması sebebiyle veya başka bir gerekçeyle üstünlük tanınması gibidir.” Daha sonra müellif, nassın zâhire göre daha açık olmasının işitenin sadece telaffuz edilmekle sözden kastedilen mânayı daha açık biçimde anlayabildiğini değil, bağlama eklenen ve sözün sevk sebebinin bu olduğunu gösteren lafzî bir karîne sayesinde zâhirden anlaşılmayan bir mânanın anlaşılmasını ifade ettiğini belirterek yukarıdaki örnekle ilgili şu noktaya dikkat çeker: Bu âyetteki, “Allah alım satımı helâl, ribâyı haram kıldı” ifadesiyle alım satımla ribânın farklı olduğuna dikkat çekmenin amaçlandığı sözün zâhirinden değil bağlamından yani öncesinde geçen, “Ribâ yiyenler ancak şeytanın çarparak sersemlettiği kimse gibi kalkarlar. Bunun sebebi onların, ‘Alım satım da tıpkı ribâ gibidir’ demeleridir” şeklindeki karîneden anlaşılmaktadır; bu mâna karîne olmadan anlaşılamazdı (Keşfü’l-esrâr, I, 124-126). Buna karşılık İbn Melek, Abdülazîz el-Buhârî’nin yukarıdaki açıklamalarına yer verdikten sonra kendisinin de önceki usulcülerin hep birden bu ince farkı gözden kaçırmış olamayacağı kanaatini taşıdığını, ancak gerek Fahrülislâm’ın gerekse el-Münteḫab sahibinin (Ahsîkesî) nassı açıklarken, “Zira söz bu anlam için sevkedilmiştir” ibaresini kullandığını belirtmekte ve şu sonuca ulaşmaktadır: “Bu da zâhirde sevk sebebi olmama şartının arandığını gösterir, aksi halde onların yaptığı gerekçelendirme geçersiz hale gelir; zâhirde sevk sebebi olmama şartını zikretmemeleri ise bunun nassın tarifinden anlaşılıyor olmasına dayanmaktadır” (Şerḥu’l-Menâr, s. 98-99). Buna göre, V. (XI.) yüzyılın sonuna kadar Hanefî usul eserlerinde zâhir tanımında sözün bu mâna için sevkedilmemiş olması şartına yer verilmediği, daha sonraki eserlerde ise bu şartı arama, Abdülazîz el-Buhârî’nin belirttiği gerekçeler doğrultusunda ilk dönem usulcülerinin tanımını esas alma ve iki görüşü zikrederek tarafsız kalma şeklinde üç eğilim ile karşılaşıldığı görülmektedir (M. Edîb Sâlih, I, 156-164). Debûsî ve Serahsî’nin zâhir için müstakil örnekler vermesi ve Abdülazîz el-Buhârî’nin ortaya koyduğu ikna edici tahlil, tek başına ele alındığında zâhirin sözün bu mâna için sevkedilmemiş olması şartına bağlanarak tanımlanmasının uygun olmadığını göstermekle birlikte Debûsî, Pezdevî ve Serahsî’nin zâhir ve nas örneklerini açıklarken, “Bu zâhirdir, nas değildir; çünkü bu anlam için sevkedilmemiştir”; “Bu nastır, çünkü bu anlam için sevkedilmiştir” ve, “Aralarındaki fark ancak ikisinin karşılaştırılması durumunda ortaya çıkar” tarzındaki ifadelerinde de görüldüğü üzere genellikle nasla karşılaştırmalı olarak açıklanması sebebiyle zâhirin bu özelliği öne çıkmıştır. Esasen açık biçimde anlaşılan bir lafzın sevk amacının bulunmadığı düşünülemez; karşılaştırma yapılırken nas için kullanılan “asıl sevk amacı” ifadesi de şâriin zâhirdeki anlamı hiç kastetmediğini değil asıl kastının bu olmadığını belirtmektedir. Zâhirin hükmü aksi yönde delil bulunmadıkça bu mânaya göre amel edilmesi, âm ise tahsis, mutlak ise takyit edilmemesi, hâs ise konduğu mânanın dışına çıkarılmamasıdır. Nassın da hükmü bu olmakla birlikte zâhire göre daha açık olduğundan aralarında teâruz bulunması durumunda nassın hükmü zâhire tercih edilir.

Öte yandan zâhir İslâmî literatürde yaygın biçimde varlık ve olayların görünen yüzünü ve dinî metinlerin literal anlamını belirtmek için kullanılır, zıddı olan bâtınla birlikte önemli bir kavram ikilisi oluşturur. Şâtıbî, şâriin maksadının nasıl bilineceği ve kastetmediklerinden nasıl ayırt edileceği sorusunun aklî ihtimallere göre üç şekilde cevaplandırılabileceği noktasından hareketle, nasların anlaşılması konusunda İslâm muhitinde ortaya çıkan eğilimleri tanıtırken özetle şu açıklamaları yapar: 1. Şâriin maksadını bildiren bir delil olmadan bu bilinemez. Bu delil ise ancak kavlî tasrihtir. Böyle olunca lafızların vazolundukları lugat anlamları gerektirmediği halde tümevarımın gerektirdiği mânaları araştırma yoluna girilmemeli, sözde açık biçimde ifade edilenle yetinilmelidir. Bu yaklaşım şu iki düşünceden birini beraberinde getirmektedir: Ya yükümlülük içeren hükümlerde kulların maslahatları asla gözetilmemiştir veya bazılarında gözetilmiş olsa bile kulların maslahatlarının gözetilmesi gerekli değildir; zira bu maslahatların mahiyeti kullar tarafından ya tam mânasıyla bilinmemekte veya hiç kavranamamaktadır. Bu düşüncenin doğruluğunun pekiştirilmesiyle kıyasa göre hüküm vermenin câiz olmayacağı sonucuna ulaşılır. Re’y ve kıyası kötüleyen deliller de bu sonucu destekler niteliktedir. Bu yaklaşımın özü mutlak olarak zâhirle yetinilmesidir. Bu ise şâriin maksatlarını bilme yollarını zâhirî mânalarla ve naslarda düzenlenenlerle sınırlı tutan Zâhirîler’in görüşüdür. Bu görüşün olduğu gibi kabul edilmesi aşırı bir uçta kalmak demektir ki şeriat bu hususun tam olarak onların dedikleri gibi olmadığına tanıklık etmektedir. 2. Öncekine göre diğer uçta yer alan başka bir anlayış vardır ki bunu ikiye ayırarak açıklamak gerekir. Birincisi, şâriin maksadının ne nasların zâhirinde ne de onlardan anlaşılanlarda aranmaması gerektiği, asıl maksadın bunların arkasında gizli bulunduğu iddiasıdır. Bu anlayış şeriatın tamamını kapsar biçimde işletilince sonunda nasların zâhirinde şâriin maksadını bilmeyi sağlayacak bir tutamak kalmaz. Bu da şeriatı iptal etmek isteyen Bâtınîler’in görüşüdür. Onlar benimsedikleri mâsum imam görüşünü koruyabilmek ve inançları gereği ona olan ihtiyacın kaçınılmazlığını ortaya koyabilmek için nasları ve şer‘î hükümlerin zâhirî yönlerini değersizleştirme yolunu tutmuşlardır. İkincisi de şâriin maksadının nazarî mânalar dikkate alınarak anlaşılabileceği, zâhirlere ve naslara ancak bunlarla birlikte itibar edileceği, eğer nas nazarî mânaya ters düşerse terkedilip nazarî mânanın önceleneceği yaklaşımıdır. Bu yaklaşım, ya mutlak biçimde maslahatların gözetilmesinin gerekli olduğu yahut bunu gerekli görmemekle birlikte şer‘î lafızların nazarî mânalara tâbi olmasını sağlamak üzere mânaların (hükümlerin gayeleri) sağlam biçimde tesbit edilip hakem kılınması düşüncesine dayanmaktadır. Bu görüş de kıyasta aşırı gidip onu naslara önceleyenlerin görüşü olup birinci kısmın karşısında bulunan diğer bir ucu oluşturmaktadır. Şâtıbî’nin görüşlerini şerheden Abdullah Dıraz bu görüşün sahipleri hakkında bir açıklama yapmadığı gibi Şâtıbî’de makāsıd konusunu özel olarak inceleyen birçok yazar onun bu konudaki eğilimlerle ilgili kuşatıcı bakışını takdirle anmalarına rağmen bu gruptakilerle kimlerin kastedildiğine değinmemekte, M. Tâhir İbn Âşûr ise Şâtıbî’nin sözlerini özetlerken bu eğilimden hiç söz etmemektedir (Maḳāṣıdü’ş-şerîʿati’l-İslâmiyye, s. 22; bu konuda bazı yorumlar için bk. Hammâdî el-Ubeydî, s. 125; Abdülkerîm Hâmidî, s. 61-67). Şâtıbî’nin ifadeleri dikkatle incelendiğinde onun burada nasların ruhunu, bunlardan çıkan ilkeleri ve özellikle maslahat ilkesini lafızlara önceleyen yaklaşımı kastettiği anlaşılmaktadır. Ancak daha sonra özellikle Tûfî üzerinden savunusu yapılmaya çalışılan bu yaklaşımın fıkıh usulü literatüründe belirgin bir yer tutmadığı görülmektedir. 3. Şeriatın kendi içinde çatışma ve çelişme olmaksızın tek bir nizam üzere işleyebilmesi için mânanın da nassın da ihlâle uğramayacağı biçimde her iki bakış açısının birlikte dikkate alınması. Derin ilim sahibi âlimlerin çoğunluğu bu yolu izlemiş olup şâriin maksadını bilme hususunda esas alınması gereken ölçü de budur (el-Muvâfaḳāt, II, 391-393; ayrıca bk. BÂTIN İLMİ).


BİBLİYOGRAFYA

Debûsî, Taḳvîmü’l-edille (nşr. Halîl Muhyiddin el-Meys), Beyrut 1421/2001, s. 116-117.

Ebü’l-Hüseyin el-Basrî, el-Muʿtemed (nşr. Muhammed Hamîdullah), Dımaşk 1384/1964, I, 319-320.

Bâcî, Kitâbü’l-Ḥudûd fi’l-uṣûl (nşr. Nezîh Hammâd), Kahire 1420/2000, s. 42-43.

Ebü’l-Usr el-Pezdevî, Kenzü’l-vüṣûl (Abdülazîz el-Buhârî, Keşfü’l-esrâr içinde, nşr. Muhammed el-Mu‘tasım-Billâh el-Bağdâdî), Beyrut 1417/1997, I, 123-134.

Şemsüleimme es-Serahsî, el-Uṣûl (nşr. Ebü’l-Vefâ el-Efgānî), Beyrut 1393/1973, I, 163-165.

Gazzâlî, el-Müstaṣfâ, Bulak 1324, I, 345, 384-385.

Abdülazîz el-Buhârî, Keşfü’l-esrâr (nşr. Muhammed el-Mu‘tasım-Billâh el-Bağdâdî), Beyrut 1417/1997, I, 123-134.

Sadrüşşerîa, et-Tavżîḥ şerḥu’t-tenḳīḥ (nşr. M. Adnân Derviş), Beyrut 1419/1998, I, 274-276.

, II, 275-279, 391-393.

Teftâzânî, et-Telvîḥ (nşr. M. Adnân Derviş), Beyrut 1419/1998, I, 274-276.

İbn Melek, Şerḥu’l-Menâr, İstanbul 1292, s. 98-99.

Zeynüddin İbn Nüceym, Fetḥu’l-ġaffâr bi-şerḥi’l-Menâr, Kahire 1355/1936, I, 112-113.

İzmirî, Ḥâşiye ʿale’l-Mirʾât, İstanbul 1309, I, 397-401.

M. Tâhir İbn Âşûr, Maḳāṣıdü’ş-şerîʿati’l-İslâmiyye, Tunus 1978, s. 22.

M. Edîb Sâlih, Tefsîrü’n-nuṣûṣ fi’l-fıḳhi’l-İslâmî, Beyrut 1404/1984, I, 139-226.

M. Mustafa Şelebî, Uṣûlü’l-fıḳhi’l-İslâmî, Beyrut 1406/1986, s. 447-449.

Hammâdî el-Ubeydî, eş-Şâṭıbî ve maḳāṣıdü’ş-şerîʿa, Beyrut 1412/1992, s. 125.

Ahmed er-Reysûnî, Naẓariyyetü’l-maḳāṣıd ʿinde’l-İmâm eş-Şâṭıbî, Herndon 1412/1992, s. 271-273, 317-318.

Mecdî Muhammed Muhammed Âşûr, es̱-S̱âbit ve’l-müteġayyir fî fikri’l-İmâm Ebî İsḥâḳ eş-Şâṭıbî, Dübey 1423/2002, s. 136-140.

Abdülkerîm Hâmidî, Ḍavâbıṭ fî fehmi’n-nas, Katar 2005, s. 61-67.

Wael Hallaq, “Ẓāhir”, , XI, 388-389.

Bu madde ilk olarak 2013 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 44. cildinde, 85-87 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.