ANKARA

Bölümler İçin Önizleme
  • 1/3Müellif: SARGON ERDEMBölüme Git
    İç Anadolu’nun kuzeybatısında Ankara çayının geçtiği ovanın doğusunda yer alır. Ovanın şehir yakınlarında en alçak yeri 835 m., istasyonda ise 851 m. ...
  • 2/3Müellif: ABDÜLKERİM ÖZAYDINBölüme Git
    İslâmî Dönem. İslâmiyet’in ilk devirlerinde Ankara, Anadolu’nun diğer şehirleri gibi Bizans İmparatorluğu’nun hâkimiyetindeydi ve imparatorluğun mühim...
  • 3/3Müellif: RIFAT ÖZDEMİRBölüme Git
    Osmanlılar Devri. Ankara 1354 yılında Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa tarafından Osmanlı ülkesine katıldı. Alâeddin Camii’nde I. Murad devrine ait b...
1/3
Müellif:
ANKARA
Müellif: SARGON ERDEM
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 1991
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 19.11.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/ankara#1
SARGON ERDEM, "ANKARA", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/ankara#1 (19.11.2019).
Kopyalama metni
İç Anadolu’nun kuzeybatısında Ankara çayının geçtiği ovanın doğusunda yer alır. Ovanın şehir yakınlarında en alçak yeri 835 m., istasyonda ise 851 m. yüksekliğindedir. Üzerinde kalenin bulunduğu tepenin (978 m.) ovadan yüksekliği 120-130 metredir. Şehir müstahkem mevkii yanında ana yolların kesiştiği bir kavşak noktası olması sebebiyle de tarih boyunca büyük önem kazanmıştır.

İslâm Öncesi Ankara. Ankara’nın verimli Çubuk ovasının güneyinde, su ihtiyacını temin edebileceği Hatip çayının (Bentderesi) kenarında, savunmaya son derece uygun sarp kayalık bir tepenin eteklerinde ve İlkçağ’ın en önemli yolları üzerinde kurulmuş bulunması, Anadolu’nun en eski şehirlerinden biri olduğu izlenimini bırakmaktadır. Nitekim büyük Hitit merkezlerinden pek uzakta olmayan bu bölgedeki arkeolojik kazılar Ankara’nın çevresinde Gâvurkale, Karaoğlan, Ahlatlıbel, Etiyokuşu gibi, kuruluşları Kalkolitik ve Bakırçağ dönemlerine ait olan iskân yerlerini ortaya çıkarmıştır. Ayrıca bugün bir kısmı şehrin merkezinde kalan çeşitli yerlerde Paleolitik devre ait taş aletlerle kalenin eteğinde Neolitik devre ait bir el baltasının bulunması, bu arazinin ilk insanlar tarafından da yer yer iskân edilmiş olduğunu göstermektedir. Fakat eski Ankara’yı teşkil eden Hacıbayram tepesi ile civarında yapılan kazı ve sondajlar, ilk şehri Frigler’in kurduğunu (m.ö. VIIIVII. yüzyıllar) ve kalıntılar arasında Hititler’e veya daha eski kavimlere ait izlerin bulunmadığını ortaya koymuştur. Öte yandan şehrin kurucularının Frigler olmasına karşılık kalede Frig izlerine rastlanmamaktadır. Bu durum karşısında araştırmacılar, şehrin kurulduğu yerin seçiminde en önemli sebebin müstahkem kale tepesi olduğunu göz önüne alarak, Frigler’in burada bir kale inşa etmeden tepenin sadece eteklerine ve yamaçlarına yerleşmiş olabileceklerini mantıklı görmemekte ve ilk kalenin yine Frigler tarafından yapıldığını, ancak bu kalenin tarih boyunca geçirdiği onarımlarla genişletmeler sırasında ortadan kalktığını, hatta ilk kurucularının belki yalnız tepeyi iskân eden Hititler olduğunu tahmin etmektedirler.

Şehrin çeşitli devirlerde Ankyra, Ankras, Angora, Engürü, Engüriye gibi şekillerde kullanılan isminin kimler tarafından konulduğu ve ne anlam taşıdığı kesin olarak bilinmemektedir. Grek tarihçisi Pausanias burayı Frig Kralı Midas’ın kurduğunu ve orada bulduğu bir gemi çapasını sembol alarak şehre Ankyra (Grekçe “gemi çapası”) ismini verdiğini rivayet etmektedir. Stephanos Byzantios ise, Pausanias’tan daha önce yaşamış olan Afrodisyaslı Apollonios’a atfen, Pontus Kralı Mithridates’in (m.ö. 111-63) müttefiki olarak Mısırlı Ptolemaioslar’a karşı savaşan Galatlar’ın, kazandıkları bir deniz savaşı şerefine bu şehri kurduklarını ve zaferin sembolü olarak Ptolemaioslar’dan ele geçirdikleri gemi çapasından dolayı da adını Ankyra koyduklarını yazmakta, o devre ait Ankara sikkelerinde de bir çapa resmi bulunmaktadır.

Tarihçi Arrhianos’un açıklamasına göre, büyük İskender’in ünlü kördüğümü çözdüğü Gordion’dan sonra Ankyra’ya geçerek Pers ordusunu orada beklemesi, Ankara’yı Galatlar’ın kurdukları yolundaki efsaneyi çürütmekte ve esasen arkeolojik kazılar da şehirdeki Frigler’e ait kalıntıları gün ışığına çıkarmak suretiyle Pausanias’ın naklettiği efsanede gerçek payı olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak bu efsanede de yer alan Ankyra adının gemi çapasından geldiği yolundaki yorum, Yunanlılar’ın, şehrin eski adını kendi dillerindeki ankyraya benzetmelerinden ve telaffuzunu ona uydurmalarından ibarettir. Yine buna paralel olarak Ankyra’nın İslâmî devirde aldığı Engürü, Engüriye gibi şekiller de müslüman halkın bu adı Farsça engûr (üzüm) kelimesine benzetmesinden kaynaklanmıştır. Bazı araştırmacılar ise, Anadolu’daki pek çok yerleşme merkezinin Hititçe adlar taşımalarını göz önüne alarak, ilk defa ünlü tarihî coğrafya bilgini W. M. Ramsay’ın “eski zamanların kokusunu taşıyor” dediği (Anadolu’nun Tarihî Coğrafyası, s. 29) Ankyra adını Hititçe tabletlerde araştırmışlar ve Ankuwa şehir adıyla birleştirmek istemişlerdir (Reallexikon der Assyriologie, I, 109). Fakat bugün Ankuwa’nın çok kuvvetli bir ihtimalle Alişar höyüğü olduğu kabul edilmektedir. Daha sonraki yıllarda Hitit tabletlerinde bir Ankuruwa şehir adına rastlanması, aranan ismin bulunduğu hissini uyandırmışsa da (Ar, s. 49-55), bu adın sadece bir defa ve tercüme veremeyecek derecede kırık bir tablette görülmesi, dolayısıyla şehrin yerini tesbit etmeye yarayacak coğrafî bir ipucunun elde edilememesi problemi çözümsüz bırakmıştır. Ankuruwa şehrinin bugünkü Ankara olduğu ispat edilememekle birlikte, ismin aslının Hititçe’den geldiği ve bu adı taşıyan ilk şehrin Hititler tarafından kurulmuş olduğu kabul edilebilir. Nitekim Ramsay, Araplar’ın 776 yılında Ankara’yı ele geçirdikleri yolundaki kendisinin de muhtemel görmediği bir rivayeti reddetmek için Bizans kaynaklarında, Kapadokya’nın güneyinde (asıl Hitit bölgesi) aranması gereken başka bir Ankyra’nın daha bulunduğundan bahsetmektedir (Anadolu’nun Tarihî Coğrafyası, s. 395). Ayrıca Antikçağ’da, biri yine Anadolu’da Simav gölünün kenarında, diğeri Makedonya’da olmak üzere iki Ankyra, Güney Sicilya’da bir Ankyrai (veya Ankyrina), Orta İtalya’da muhtemelen Parma yakınlarında bir Ankara ve Orta Mısır’da bir Ankyron şehri ile Trakya’da bir Ankyraion burnunun bulunması (RE, I/2, s. 2219-2223; Ramsay, harita 2), bu adın köklü bir geleneğe sahip olduğunu göstermektedir.

Arkeolojik buluntulara göre Ankara’nın tarihi Frigler’le başlamaktadır. Hacıbayram tepesi zirveyi teşkil etmek üzere Hal civarından Çankırıkapı ve Dışkapı’ya kadar olan kısım Frig höyüğü olup Anıtkabir, Bahçelievler ve Çiftlik tümülüsleri (yığma tepe) asillerin, İstasyon civarı ise halkın mezarlığıdır. Gerek mezar tümülüslerinin büyüklüğü gerekse açılan mezarların içindeki eşyanın zenginliği Ankara’nın önemli bir prenslik olduğunu ortaya koymaktadır. Şehrin çeşitli kesimlerinde bulunan ve adlarına Ankara kabartmaları denilen sekiz kabartma ise burada büyük bir sarayın yer aldığını ve ayrıca Frigler’in Hititler’le yakın ilişkiler içinde olduklarını göstermektedir. Çünkü bu kabartmalar üslûpları itibariyle büyük ölçüde Hitit karakteri taşımakta, hatta Frig prensi için bizzat Hitit ustaları tarafından yapıldıkları kanaatini uyandırmaktadır. Ankara, Frig Devleti’ni yıkan akıncı Kimmerler’in geri çekilmesinden sonra Lidyalılar’ın ve milâttan önce 547 yılından itibaren de Persler’in yönetimi altına girdi; ancak şehrin bu dönemlerdeki durumu hakkında yeterli bilgi mevcut değildir. Persler’in Frigya satraplığında yer alan Ankara’nın bu dönemde Lidya’nın başşehri Sardes ile İran’ın başşehri Susa’yı birbirine bağlayan ve devrin en önemli, en güvenli yolunu teşkil eden Kral yolu üzerinde bulunması sebebiyle zengin bir ticaret merkezi haline gelmiş olması gerekir. İskender ve Selevkoslar devrinde eski önemini nisbeten kaybettiği anlaşılan Ankara, milâttan önce 278-189 yılları arasında Trakya’dan gelen Galatlar’ın Tektosages kolunun başşehri oldu; en parlak çağını ise Romalılar döneminde (m.ö. 189-m.s. 395) yaşadı. Pontus Kralı Mithridates’in eline geçtiği dört yıl (m.ö. 88-84) hariç 580 yıl süren Roma döneminde, Augustus’tan (m.ö. 27 - m.s. 14) itibaren Galatya eyaletinin başşehri olan ve âbidevî mimarlık eserleriyle süslenen Ankara, aynı zamanda dinî yönden de bölgenin merkezi haline geldi. Bugün, bitişiğinde Hacı Bayram Camii’nin inşa edildiği Augustus Mâbedi’nin Bizans döneminde de (395-1073) kiliseye çevrilmiş olduğu göz önünde tutularak temellerinin altında Frig-Galat tanrıları Men ve Kybele’ye ait mâbed kalıntılarının bulunduğu ileri sürülmektedir. İlk yapılışı milâttan önce II. yüzyılda Roma hâkimiyetinin başlangıç dönemine ait olduğu sanılan İç Anadolu’nun en büyük mâbedlerinden Augustus Mâbedi, tanrılaştırılan Augustus’un kült merkezi haline getirilmiş ve duvarlarının iç yüzüne, imparatorun kendi ağzından icraatını anlatan Res Gestae Divi Augusti’nin (İlâhî Augustus’un başarıları) Latince aslı, dış yüzüne de yerli halkın anlayabilmesi için Grekçe tercümesi hakkedilmiştir. Bu arada Augustus şehre bir şeref unvanı olarak Sebaste adını vermişse de bu isim halk tarafından tutulmamıştır (Ramsay, s. 29, not 4). Ankara’daki Roma eserlerinin en büyüğü olan Çankırıkapı Roma Hamamı, dünyadaki Roma hamamlarının da en büyüklerindendir. Kazılar sırasında havuzun döşemesinde bulunan, niyet tutmak için suya atılmış paraların en eskisinden Caracalla zamanında (211-217) yapıldığı, en yenisinden ise VIII. yüzyılın sonlarına kadar faal durumda olduğu anlaşılmaktadır. Kalıntılarında yangın izine rastlanmayan binanın pek çok büyük taşı, kalenin IX. yüzyılın başına tarihlenmesi gereken ve aceleyle yapıldığı anlaşılan onarımında kullanılmıştır. Bu durum, hamamın sanıldığı gibi Araplar tarafından tahrip edilmediğini, aksine taşların 806 yılında şehri kuşatan Hârûnürreşîd’e karşı kalenin tahkim edilmesinde kullanılmak üzere bizzat Bizanslılar tarafından sökülmüş olabileceğini düşündürmektedir.

Ankara’nın Hıristiyanlık’la ilk teması 50 yılında havârilerden Saint Pierre’in, 51 yılında da Saint Pavlus’un burayı ziyaret etmeleriyle başlamıştır. Bunlardan, üçüncü seyahati sırasında Ankara’ya gelen Pavlus bir süre şehirde kalarak ilk hıristiyan cemaatini oluşturmuş ve Yeni Ahid’de yer alan Galatyalılar’a Mektub’unu yazmayı da burada tasarlamıştır. Azizlerden Saint Eustachios ise Ankara’da idam edilmiştir (Ramsay, s. 368). Ankara, çok tanrılı dinler döneminde olduğu gibi II. yüzyıldan itibaren de Hıristiyanlık’ta önemli bir merkez haline gelmiş ve 314, 358, 375 yıllarındaki üç büyük sinod (rahipler meclisi) burada toplanmıştır. IV. yüzyılı olduğu gibi Bizans döneminin ilk iki yüzyılını da sulh ve sükûn içinde geçiren şehir, büyük bir imar faaliyetine sahne olarak surların dışına taşmış ve çoğunluğu dinî mahiyette çeşitli binalarla süslenmiştir. VII. yüzyıl başlarından itibaren İranlılar’ın, onların arkasından da Araplar’ın saldırıları başlamış ve şehir yaklaşık X. yüzyılın ortalarına kadar çeşitli defalar el değiştirmiştir. İstilâcı kuvvetlerin uzun süre kalmamalarına karşılık fazla tahripkâr davranmaları, özellikle surların dışındaki mahallelerin tamamen harap olmasına yol açmış ve sonuçta yine Bizanslılar’a geçen şehir tekrar surların içine kapanmıştır. 1073’te Selçuklular tarafından fethine kadar yaklaşık 150 yıl sakin bir dönem geçiren Ankara 1101’de Haçlılar’ın eline düşmüş ve onlardan tekrar Bizanslılar’a intikal ederek tahminen yirmi yıl yine bir hıristiyan şehri olarak kalmıştır.

BİBLİYOGRAFYA
Reallexikon der Assyriologie, I, Berlin 1932, s. 109; E. Mamboury, Ankara Guide Touristique, Ankara 1933; D. Krencher - M. Schede, Der Tempel in Ankara, Berlin 1936; Afif Erzen, İlk Çağda Ankara, Ankara 1946; Nurettin Can Gülekli, Ankara-Tarih-Arkeoloji, Ankara 1948; a.mlf., Ankara Rehberi, İstanbul 1949; Hamit Dereli, Ankara Anıdı, İstanbul 1949; Ekrem Akurgal, Späthethitische Bildkunst, Ankara 1949, s. 69, 84 vd.; a.mlf., Phrygische Kunst, Ankara 1955, s. 57, 85; a.mlf., Ancient Civilisations and Ruins of Turkey, Ankara 1969, s. 241-247; Hamit Zübeyir Koşay, Avgustus Mabedi ve Hacıbayram Camii Kılavuzu, Ankara 1956; W. M. Ramsay, Anadolu’nun Tarihî Coğrafyası (trc. Mihri Pektaş), İstanbul 1960, s. 29, 368, 395, harita 2; Les Guides Bleus: Turquie, Paris 1965, s. 328-334; Atlas Historique, Milan 1968, s. 102-103; D. F. Wright, “Ancyra”, The New International Dictionary of the Christian Church, Michigan 1974, s. 39-40; Necati Dolunay, “Türk Tarih Kurumu Adına Yapılan Çankırıkapı Hafriyatı”, TTK Belleten, V/19 (1941), s. 261-264; Mahmut Akok, “Ankara Şehri İçinde Rastlanan İlkçağ Yerleşmesinden Bazı İzler ve Üç Araştırma Yeri”, TTK Belleten, XIX/75 (1955), s. 309-329; Mustafa Selçuk Ar, “Şehir Adı Olarak Ankara”, Türk Arkeoloji Dergisi, X/2, Ankara 1961, s. 49-55; “Ankara”, “Ankyra”, “Ankyrai”, “Ankyraion”, “Ankyron”, RE, I/2, s. 2219-2223; “Ankara”, TA, III, 48-50; Besim Darkot, “Ankara”, İA, I, 437-442; F. Taeschner, “Ankara”, EI2 (İng.), I, 509-511.
Bu bölüm ilk olarak 1991 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 3. cildinde, 201-203 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
2/3
ANKARA
Müellif: ABDÜLKERİM ÖZAYDIN
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 1991
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 19.11.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/ankara#2-islami-donem
ABDÜLKERİM ÖZAYDIN, "ANKARA", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/ankara#2-islami-donem (19.11.2019).
Kopyalama metni
İslâmî Dönem. İslâmiyet’in ilk devirlerinde Ankara, Anadolu’nun diğer şehirleri gibi Bizans İmparatorluğu’nun hâkimiyetindeydi ve imparatorluğun mühimmat ve erzak depolarının bulunduğu başlıca konaklama yerlerinden biri idi. Meşhur Arap şairlerinden İmruülkays İstanbul’da Bizans İmparatoru I. Justinianos’u ziyaret etmiş ve tayin edildiği göreve giderken tahminen 550 yılında Ankara’da ölmüştür.

Ankara Ortaçağ’da Sâsânîler tarafından işgal edilerek yakılıp yıkıldı (620). Ancak İmparator Herakleios 627’de Sâsânî ordularını bozguna uğratarak şehri geri aldı. İslâm fetihleri sırasında Anadolu da zaman zaman müslümanların akınlarına mâruz kaldı. Emevîler devrinde Abdurrahman b. Hâlid b. Velîd kumandasındaki İslâm ordusunun 44’te (664) Anadolu’da gerçekleştirdiği akınlar sırasında Ankara’yı fethettiği söyleniyorsa da İslâm kaynaklarında bunu doğrulayıcı herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Ankara III. Leon (717-741) ve V. Konstantinos (741-775) zamanında Bukellarion adlı askerî ve idarî birimin (thema) merkezi oldu. Abbâsîler döneminde ise İslâm orduları ilk defa Halife Mehdî zamanında Abbas b. Muhammed ile Hasan el-Vasîf kumandasında Ankara’ya kadar geldiler (159/775-76). Hârûnürreşîd zamanında Abdülmelik b. Sâlih kumandasındaki İslâm ordusu 181’de (797) şehri fethetmiş, fakat daha sonra Bizans’a bırakmak zorunda kalmıştır. Bundan on yıl sonra tekrar Abbâsî hâkimiyetine giren Ankara, zaman zaman müslümanlar ve Bizans arasında el değiştirdi. Halife Mu‘tasım 838’de şehri yeniden fethederek burada Eşnâs, Mâlik b. Keydir ve Afşin adlı kumandanlarıyla buluştu ve birkaç gün kaldıktan sonra ordusunu üç kola ayırıp Ammûriye’yi fethetmek üzere yola çıktı.

Ankara bir müddet sonra tekrar Bizans’ın eline geçti ve İmparator III. Mikhail 859’da surları tamir ettirdi. Şehir 871’de, Yukarı Fırat havzası ve Divriği yörelerinde hüküm süren Paulikianlar tarafından zaptedildiyse de onların hâkimiyetleri uzun sürmedi. Daha sonraki yıllarda İslâm ordularının Anadolu seferleri aralıklı olarak devam etti. Özellikle Tarsus’taki üslerinden hareket eden Abbâsî kuvvetleri 931’de Ammûriye’yi ele geçirdikten sonra Ankara üzerine yürüyüp şehri kuşattılarsa da alamadılar. Fakat Anadolu’dan binlerce esir ve bol miktarda ganimetle geri döndüler. X. yüzyılda Bizans İmparatorluğu hâkimiyet sahalarını doğu ve güneydoğuya doğru genişletmeye başladı. İmparator Nikephoros Phokas’ın 956’da Tarsus’u topraklarına katmasıyla Ankara bir sınır şehri olmaktan çıktı. Ana yollar üzerinde bulunması sebebiyle de ticarî hayat gelişti. Ancak XI. yüzyılın ilk yarısında vuku bulan salgın hastalık ve kıtlıklar yüzünden halk başka yerlere göç etmeye başladı.

Selçuklular Malazgirt Zaferi’nden iki yıl sonra Ankara’yı da fethettiler (1073). Küçük bir Türk garnizonu tarafından korunan şehir I. Haçlı Seferi sırasında Raimond de Toulouse tarafından ciddi bir mukavemetle karşılaşmadan işgal edildi ve kaledeki Türkler kılıçtan geçirildi. Haçlılar’la İmparator Alexios Komnenos arasında yapılan anlaşma uyarınca Ankara 23 Haziran 1101’de Bizans İmparatorluğu’na bırakıldı. Şehirdeki Bizans hâkimiyetinin ne kadar sürdüğü bilinmemekle beraber 1127’den önceki bir tarihte tekrar Selçuklular’ın eline geçtiği anlaşılmaktadır. Zira Dânişmendli Hükümdarı Emîr Gazi 1127’de burayı, Anadolu Selçuklu sultanı ve damadı Mesud ile beraber bozguna uğrattığı I. Kılıcarslan’ın oğlu Melik Arab’dan almıştır. Emîr Gazi’nin 1134’te ölümünden sonra yerine geçen oğlu Melik Muhammed devrinde de Ankara Dânişmendli hâkimiyetinde kaldı. Ancak onun ölümü üzerine hânedan mensupları arasında başlayan taht kavgalarından istifade eden Sultan Mesud Ankara, Çankırı, Kastamonu, Kayseri ve Malatya yörelerini Dânişmendliler’den aldı ve ilk üç şehrin idaresini küçük oğlu Şâhinşah’a bıraktı (1142). Sultan Mesud’un ölümünden sonra Ankara Şâhinşah ile Sultan II. Kılıcarslan arasında mücadele konusu oldu ve II. Kılıcarslan kardeşini mağlûp ederek Ankara ve Çankırı’yı topraklarına kattı (1164). II. Kılıcarslan döneminin Ankara metropoliti şehirde çok az hıristiyan kaldığını ve bu yüzden geçim sıkıntısı çektiğini söyleyerek İstanbul Sinodu’na müracaat etti ve Amasra piskoposluğuna tayinini istedi (1173). Sultan Kılıcarslan ülkeyi on bir oğlu arasında taksim edince Ankara’yı Muhyiddin Mesud’a verdi. Şiir ve edebiyata yakın ilgi duyan Mesud edip ve sanatkârları Ankara’da toplamaya çalıştı. Bedîî, Muhyevî ve Mahmûd-i Engûrüyevî bu dönemin meşhur şairlerindendir. Mesud, Selçuklu Sultanı II. Süleyman Şah tarafından Ankara’da uzun süre muhasara edildi ve sonunda bir anlaşma ile kuşatma kaldırıldı. Buna göre Mesud Ankara’yı Sultan II. Süleyman Şah’a teslim edecek, karşılığında kendisine uçlarda bir kale verilecekti. Ancak Mesud şehri teslim edip giderken yolda iki oğluyla beraber öldürüldü (1204). I. İzzeddin Keykâvus Selçuklu tahtına geçince (1211), kardeşi Alâeddin Keykubad onu tanımayıp isyan etti ve daha sonra Ankara Kalesi’ne kapanarak müdafaaya çekildi. Sultan devlet işlerini yoluna koyduktan sonra Ankara’yı muhasaraya başladı. Sultan İzzeddin Keykâvus kaleyi ele geçirmeye kararlı olduğu için surların dışında evler, barakalar, kendisi için bir saray ve medrese yaptırdı. Eğer şehre hâkim olursa bu medreseye büyük vakıflar tahsis edeceğine dair adakta bulundu. Uzun süren kuşatma sonunda Alâeddin Keykubad kendisine ve şehir halkına bir zarar verilmeyeceğine dair teminat aldıktan sonra teslim oldu (1212). Ankara 1235’te Tâceddin Pervâne’ye iktâ* edildi. Kösedağ yenilgisinden (1243) sonra Moğol takibinden kaçan II. Gıyâseddin Keyhusrev Tokat’taki hazinelerini alarak Ankara’ya sığındı. II. İzzeddin Keykâvus 1250’de şehrin surlarını tamir ettirdi. III. Gıyâseddin Keyhusrev döneminde Ankara kısa bir süre Selçuklu tahtında hak iddia eden Alâeddin Siyavuş (Cimri) ile Karamanlılar’ın eline geçti.

Kızılbey Camii minberinin 699 (1299) tarihli bir tamir kitâbesinden Germiyanlılar’ın XIII. yüzyılda hâkimiyet sahalarını Ankara’ya kadar uzattıkları, ancak ismen Selçuklu Sultanı III. Alâeddin Keykubad’a tâbi oldukları anlaşılmaktadır ki bu dönemde Ankara’dan Kırşehir’e kadar uzanan bölgeye Yâkub-ili deniliyordu.

Ankara’da Anadolu Selçuklu dönemine ait başlıca eserler Alâeddin Camii, Kızılbey Camii, Çubuk suyu üzerindeki Akköprü ile Çaşnigir Köprüsü’dür. Selçuklular zamanında bir uç şehri olmasından dolayı Ankara’da Anadolu’nun diğer şehirlerine göre daha az sayıda cami, mescid ve medrese yaptırılmıştır.

Ankara 1304-1341 yılları arasında Anadolu’yu istilâ eden İlhanlılar’a tâbi idi. Bu dönemde Ankara’da Gāzân Han ve Ebû Said Bahadır Han adına basılmış gümüş sikkeler mevcuttur. XIII. yüzyılda Moğol istilâsından kaçan çok sayıda sanatkâr ve küçük meslek erbabı Ankara’ya sığınmış ve ahî teşkilâtının etrafında toplanmıştır. Bu dönemde yönetimi ellerinde tutan ahîlerin şehrin sosyoekonomik hayatında önemli rol oynadıkları bilinmektedir.

İlhanlı Valisi Hasan Celâyir’in İran’a gitmek üzere Anadolu’dan ayrılırken yerine vekil bıraktığı Alâeddin Eretna 1341’de “sultan” unvanını alarak bağımsızlığını ilân etti ve Ankara Osmanlı hâkimiyetine kadar Eretnaoğulları’nın idaresinde kaldı.

BİBLİYOGRAFYA
Ya‘kūbî, Târîh, I, 220; II, 402; Taberî, Târîh, VIII, 116, 248; IX, 57, 60-62, 72; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, I, 529; VI, 41, 158, 481-484; VIII, 234; XI, 317; XII, 88, 90, 196; İbn Kesîr, el-Bidâye, X, 277, 286, 288; XIII, 37; İbn Bîbî, Tevârîh-i Âl-i Selcûk, (nşr. M. Th. Houtsma), Leiden 1902, s. 5, 44, 47-50, 84, 212-214, 332; Aksarâyî, Müsâmeretü’l-ahbâr: Moğollar Zamanında Türkiye Selçukluları Tarihi (nşr. Osman Turan), Ankara 1944, s. 28, 30, 33, 74, 130, 131, 271; Cl. Cahen, “The Turks in Iran and Anatolia Before the Mongol Invasions”, A History of the Crusades (ed. R. Lee Wolff - H. W. Hazard), London 1969, II, 677-678; a.mlf., Osmanlılardan Önce Anadoluda Türkler (trc. Yıldız Moran), İstanbul 1979, bk. İndeks; George Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi (trc. Fikret Işıltan), Ankara 1981, s. 182, 195, 212; Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye Tarihi, İstanbul 1984, s. 36, 51, 139, 168, 169, 192, 197, 198, 203, 217-219, 231, 235, 244, 248, 251, 261, 271, 295, 300, 301, 326, 399, 409, 410, 442, 469, 521, 564; Mustafa Çetin Varlık, “Germiyanoğulları”, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, İstanbul 1988, VIII, 488; Ahmed Tevhid, “Ankara’da Ahiler Hükümeti”, TOEM, IV/19 (1329), s. 1200-1204; Halil Edhem, “Ankara’da Ahilere Ait İki Kitabe”, TOEM, VII/41 (1332), s. 312-315; Ahmed Ateş, “Hicrî VI-VIII. (XII-XIV) Asırlarda Anadolu’da Farsça Eserler”, TM, VII-VIII/2 (1942), s. 108-109; Mükrimin Halil Yınanç, “Dânişmendliler”, , III, 470-471.
Bu bölüm ilk olarak 1991 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 3. cildinde, 203-204 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
3/3
Müellif:
ANKARA
Müellif: RIFAT ÖZDEMİR
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 1991
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 19.11.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/ankara#3
RIFAT ÖZDEMİR, "ANKARA", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/ankara#3 (19.11.2019).
Kopyalama metni
Osmanlılar Devri. Ankara 1354 yılında Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa tarafından Osmanlı ülkesine katıldı. Alâeddin Camii’nde I. Murad devrine ait bir tamir kitâbesinin (764/1362-63) yer alması, Osmanlı hâkimiyetinin başlangıcına ışık tutmaktadır. Bundan sonra Osmanlı-Karaman nüfuz mücadelesinden etkilenen Ankara 1402’de Yıldırım Bayezid ile Timur arasındaki savaşa sahne oldu. Timur’un Anadolu’dan çekilmesiyle Amasya’da hüküm süren Çelebi Mehmed’in hâkimiyetine girdi. Fetret devri mücadeleleri sırasında Îsâ Çelebi tarafından kuşatıldıysa da alınamadı. 1406’da Süleyman Çelebi Ankara önlerine gelerek kaleyi muhasara altına aldı. Kale muhafızı Yâkub Bey bir müddet dayandı, ancak Vezîriâzam Çandarlı Ali Paşa’nın bir hilesi sonucu kaleyi Süleyman Çelebi’ye teslim etti. Bunun üzerine Çelebi Mehmed, Karamanoğlu Mehmed Bey’le anlaşarak Süleyman Çelebi’ye karşı harekete geçti. Vezîriâzam Ali Paşa’nın bu ortak kuvvetlere karşı, Ankara’ya giderek orada savaşmak gerektiğini belirtmesi üzerine Süleyman Çelebi kuvvetleri Ankara’ya geldi. Ancak tam bu sırada Ankara önlerinde Çandarlı Ali Paşa vefat etti. Onun ölümünden sonra Süleyman Çelebi kardeşi Mûsâ’nın faaliyetlerini haber alıp Rumeli’ye geçince Çelebi Mehmed Ankara dahil olmak üzere Bursa yöresini tekrar ele geçirdi. Bu dönemde Ankara, Karaman sınır bölgesinde önemli bir askerî üs niteliğini taşıyordu. Hatta Ankara’da tekrar muhafız ve sancak beyi olarak görülen Yâkub Bey, Çelebi Mehmed’in Batı Anadolu harekâtına kalenin bu özelliğini ileri sürerek katılmamıştı. Daha sonra Ankara’ya gelerek bir müddet burada kalan Çelebi Mehmed, bu hareketi bir itaatsizlik sayarak Yâkub Bey’i Tokat’a gönderip hapsettirmişti (1411). Bu olaylar sırasında, “Karaman ağzı, haylice bir kal‘a, uç” şeklinde stratejik önemi belirtilen (Neşrî, II, 497-499) Ankara, 1482’de Cem Sultan ile II. Bayezid arasındaki mücadeleler sırasında yeniden ön plana çıktı. Ankara sancak beyi Trabzonlu Mehmed Bey Cem’in yanında yer almış, hatta Cem’in Ankara’da bulunan ailesini almak üzere şehir önlerine geldiğinde Cem’in ailesinin II. Bayezid tarafından İstanbul’a götürüldüğünü öğrenmiş, kaleye giremediği gibi meydana gelen çarpışmada öldürülmüştü. Bundan sonra uzun bir müddet önemli bir olaya sahne olmayan Ankara XVII. yüzyıl başlarında Celâlî isyanları sebebiyle sıkıntılı günler yaşadı. Şehir halkı 1607’de burayı kuşatan Kalenderoğlu Mehmed’e karşı koydu. Kalenderoğlu şehre girdiyse de kaleyi ele geçiremedi. XVIII. yüzyılda da önemli bir hadiseye sahne olmamakla birlikte zaman zaman isyan eden devlet adamları ve mahallî beyler tarafından sıkıştırıldı. XIX. yüzyılda ise II. Mahmud’a karşı isyan eden Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın askerlerinin istilâsına uğradı (1248/1832-33). Ankara, 27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın gelmesiyle yeni bir devletin merkezi olmaya namzet oldu. 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi burada toplandı. 13 Ekim 1923’te yeni kurulan Türkiye Devleti’nin başşehri kabul edildi ve bu devletin yönetim şekli olan cumhuriyet 29 Ekim 1923’te Ankara’da ilân edildi.

Tarih boyunca önemli bir mevkiye sahip olan Ankara şehri, bugünkü istasyondan itibaren yükselen bir tepenin üzerinde kurulmuş olup en yüksek noktada kale bulunmaktadır. İlk yerleşme kalenin içinde ve etrafında olmuştur. Burada yapılan arkeolojik kazılarda iki ayrı yapı tesbit edilmiştir. Kale Selçuklular ile Osmanlılar zamanında da kullanılmış, 1127’den sonra Alâeddin Keykubad ve II. Keykâvus zamanlarında tamir ettirilerek iç hisardaki Akkale ilâve edilmiştir. Osmanlılar döneminde bu iki yapı iç ve dış hisar olarak adlandırılmıştır. Burayı gezen seyyahlar, kaleden Bentderesi’ne inen bir tünel bulunduğundan bahsederler. Osmanlılar tarafından sürekli olarak kullanılan kalede 1831 yılına kadar bir dizdar ve kethüdânın idaresinde muhafızlar bulunmaktaydı. Kale bir yerleşim alanı olduğu gibi hem top, tüfek ve mühimmatın saklandığı bir depo, hem de devlete ait resmî evrakla para ve eşyaların konduğu bir yerdi. Ayrıca buradaki Zindankale bir hapishane olarak da kullanılmaktaydı. Kalenin iç ve dış hisarının çevresinde yer alan şehir kısmının etrafı da surlarla çevrili idi. Bu surlar Celâlî saldırılarından korunmak için 1604-1607 yılları arasında Ankara kadısı Vildanzâde Mehmed Efendi tarafından yaptırılmış, XIX. yüzyıl başlarına kadar da ayakta kalmıştır. Etrafı üç kademeli surlarla çevrili şehirde Cenâbî kapısı, Çankırı, İstanbul, İzmir ve Erzurum kapıları, Arabapazarı ve Namazgâh kapıları gibi irili ufaklı on kapı bulunuyordu. Kale-şehir olarak gelişen Ankara’nın kale çevresi “Yukarı Yüz” olarak anılırken Hacı Bayram Camii, Belediye binası, Anafartalar caddesi ve Karaca Bey Külliyesi’ne kadar uzanan aşağı kesim “Aşağı Yüz” olarak adlandırılmakta idi.

Türk fethinden önce Bizans Ankarası’nın nüfusu oldukça azdı. Hatta 1073’teki Türk fethinden sonra da şehirde önemli bir gelişme görülmedi. XI ve XII. yüzyıllarda burası sınırda stratejik bir mevki durumunda idi ve güçlü bir Türk yerleşmesi henüz başlamamıştı. Nitekim 1101’de Haçlılar burayı aldıklarında sadece 200 kişilik bir garnizonu bulunuyordu. XII. yüzyılda yeniden Bizans hâkimiyetine girdiğinde nüfusu gittikçe azalmaya başladı. Ankara’nın tam bir Türk şehri haline gelmesi XIII. yüzyılda oldu. Selçuklular döneminde Dârülhısn unvanı ile anılan şehir, 1212’de İzzeddin Keykâvus tarafından kardeşi Alâeddin Keykubad’dan alındıktan sonra surların dışına doğru genişledi. Sur dışında bugünkü Ziraat Bankası civarında Keykâvus’un büyük emîrlerinden Seyfeddin Kızılbey tarafından Kızılbey Camii inşa edildi. Böylece kalenin güney eteklerinde bir şerit halinde yerleşme ünitesi ortaya çıkmaya başladı. XIII. yüzyıl sonlarında inşa edilen Arslanhane Camii ile Saraç Sinan Mescidi bu yönde idi.

Selçuklular devrinde bir uç şehri özelliği taşıyan Ankara Osmanlılar döneminde gelişmesini sürdürdü. Şehrin 1522’de yetmiş üç mahallesi varken 1601’de bu sayı kale içinde ve dışında toplam seksen beşe ulaştı. 1785-1840 yılları arasında mahalle sayısı 107’ye yükseldi, 1891’de ise yetmiş beşe indi. Bu mahalleler içinde en kalabalık olanları şehrin iş muhitlerine yakın bulunanlardı. Ayrıca bazı meslek gruplarının topluca oturduğu mahalleler de oldukça kalabalıktı. XVI. yüzyıl sonlarında en kalabalık mahalle olan Ahî Hacı Murad mahallesi bir yandan Atpazarı’na açılan Koyunpazarı Çarşısı’na, diğer yandan da kale altındaki iş yerlerine yakındı. Aynı şekilde Tulî (Tulîce) mahallesi Karaoğlan Çarşısı’nın üstünde yer almakta idi. Şehrin doğusunda kaleye doğru yükselen saha içinde bulunan Avancıklar mahallesi sofçuların oturduğu kalabalık bir yer idi. Bu mahalle XVI. yüzyıl sonlarında Molla Büyük, Çeşme, Direkli Mescid, Kayabaşı adlarıyla dört mahalleye ayrılmıştı. Diğer taraftan ticaret ve sanat kesimlerinin çevresinde birbirine yakın birçok mahalle vardı. XVI. yüzyılda Ankara mahallelerinin çoğu Bedesten ve Atpazarı’nın merkez olduğu Yukarı Yüz ile Karaoğlan Çarşısı’nın civarında bulunuyordu. Bu fizikî gelişmenin yanı sıra şehir nüfus yönünden de artış gösterdi. 1522’de 200’ü yahudi, 1500’ü hıristiyan olmak üzere yaklaşık 15.000 kadar nüfusu vardı. XVII. yüzyıl başlarında ise bu nüfus 25.000’e yükselmişti. Ancak bu sırada çıkan Celâlî isyanları şehir nüfusunun azalmasına yol açtı. Daha sonra 1785’ten 1833’e kadar geçen zaman içinde ise 15-20.000 arasında bir nüfusa sahip oldu. 1830’da yapılan nüfus sayımına göre şehirde 20.103 kişi yaşıyordu. 1848 yılında 23.470 olarak tahmin edilen şehir nüfusu Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında 74.000’e ulaştı.

İktisadî ve Ticarî Hayat. Ankara İç Anadolu’nun kuzeybatısında, Karadeniz’in dağlık bölgesinden uzak bir ova üzerinde, korunmaya elverişli bir mevkide kurulduğundan birçok yolun uğrak merkezi oldu. Selçuklu ve Osmanlılar’ın kullandığı tarihî Kral yolu buradan geçmekte idi. XV. yüzyılda canlılığını koruyan Bursa-Tebriz arasındaki İpek yolunun bir kolu Ankara-Çankırı-Çorum-Amasya-Tokat istikametinden Erzincan ve Erzurum’a, oradan da Aras vadisine uzanıyordu. 1539’da Venedik hizmetinde İran’a giden elçi Michele Membre, 1555’te Amasya’ya giden Avusturya elçisi Busbecq buradan geçmişlerdi. 1616’da Polonyalı Simeon, Maraş ve Kayseri üzerinden Ankara’ya gelmişti. Şehir Konya üzerinden Antalya ve oradan deniz yoluyla İskenderiye’ye bağlanırken Afyon ve Sandıklı üzerinden de İzmir’e ulaşıyordu. Böylece Ankara İç Anadolu’nun önemli bir kavşak noktasında yer almış bulunuyordu. Yolların bu uygun durumu, şehirde sanayi ve ticaret faaliyetlerinin artmasına yol açtı. Ancak ziraî faaliyetler de şehir ekonomisinde önemli bir yere sahipti. Meselâ Ankara’nın etrafındaki Keçiviran (Keçiören), Ayvalık, İncirlik, Solfasol, Çinçin, Cebeci bağları, Küçükesat ve Büyükesat bağları ve Çengikayası (Çankaya) bağları gibi mevkilerde bağ ve bahçe ziraatı yapılıyordu. Çubuk suyu kenarında bahçe ve bostan ziraatı, Ankara’nın doğu ve batısında kalan Kasaba-i Bâlâ ve Süflâ nahiye ve köylerinde yoğun bir ziraî faaliyet vardı. Şehir çevresinde üretilen sebze ve meyvelerden başka çevre köylerden gelen sebze ve meyveler de şehir ekonomisine katkıda bulunuyordu.

Şehirde sanayi de oldukça gelişmişti. Teşkilâtlı bir esnaf zümresi çeşitli faaliyetlerde bulunuyordu. Şehir halkının ihtiyaç duyduğu hemen bütün mallar ya şehirde imal ediliyor veya çevreden sağlanıyordu. Şehirdeki faal esnaf gruplarının sayısı zaman içerisinde değişiklik göstermişti. XVI. yüzyılın sonlarında kırk üç meslek kuruluşu varken bu sayı 1827’de yetmiş ikiye yükselmişti. Ankara’da üretilen sof* ve şâlî önemli bir ticarî değere sahipti. Sof ve şâlî üretimi Ankara damga mukātaa*sına bağlı idi. XVI. yüzyılda evlerde kurulmuş 621 tezgâhta sof ve şâlî dokunuyordu. İmal edilen sof ve şâlîler yerli ve yabancı tüccarlar tarafından İstanbul, Bursa, Şam ve Halep gibi iç piyasada pazarlanırken Venedik, Lehistan, İngiltere, Fransa gibi Avrupa ülkelerine de ihraç ediliyordu. 1599’da on sekiz tüccar tarafından 5.700.000 akçe değerinde 162 yük sof satın alınarak Halep ve Venedik’e sevkedilmişti. Yine Lehli tüccarlar Ankaralı sof tüccarları ile 300.000 ve 448.000 akçe değerlerinde ticaret yapmışlardı. 1817 yılında ise Ankara’daki sof ve şâlîci esnafı 5896 top (yaklaşık 132.660 m.) ham şâlî, 1137.5 top (yaklaşık 27.300 m.) ham sof imal ederek piyasaya sunmuşlardı. Fakat XIX. yüzyılın ortalarından itibaren Avrupalı tüccarların, sof ve şâlînin ham maddesi olan Ankara tiftik keçisinin tiftiğini, tiftik ipliğini, keçi postunu gizli ve açık yollardan Avrupa’ya kaçırmaları ve İngilizler’in Ankara tiftik keçisi ırkını yetiştirmeyi başarmaları sebebiyle bu sanayi ve ticaret dalı iş yapamaz olmuştur.

Tarihî Eserler. Ankara’nın çarşı ve pazar yerleri şehrin değişik semtlerine dağılmış vaziyette idi. Şehirde Fâtih dönemine ait Bedesten, Penbehan, Kurşunlu Han, Hasanpaşa Hanı (Sulu Han), Zafiran Hanı gibi otuz kadar han mevcuttu. Ayrıca Atpazarı Çarşısı, Koyunpazarı Çarşısı, Karaoğlan Çarşısı, Uzunçarşı gibi otuz kadar da çarşı ve pazar yeri vardı.

Ankara fizikî ve ekonomik gelişmenin yanında dinî ve sosyal tesisler yönünden de oldukça zengindi. Şehirde büyük kısmı bugüne kadar gelmiş Selçuklu ve Osmanlı yapısı pek çok tarihî eser mevcuttur. Ankara’da kaleden başka, sayıları yetmiş üçe varan cami ve mescid ile otuz bir medrese bulunuyordu. Cami ve mescidler arasında Alâeddin Camii (1178), Ahî Şerafeddin Camii (XIII. yüzyıl), Kızılbey Camii (1299), Ahî Yâkub Camii (1392), Hacı Bayram Camii (1427), Yeğenbey Camii (1438), Kiçikli Mescidi (1443), Leblebici Camii (1713) gibi eserleri saymak mümkündür. Ayrıca Kızılbey Medresesi, Yeşil Ahî Medresesi (XV. yüzyıl), Akmedrese, Karamedrese, Seyf Medresesi, Emîniye Medresesi (1729), Yûsufiye Medresesi (1730) ve Doğanbey Medresesi önemli eserler arasındadır. Bunlardan başka bazıları Osmanlı döneminin ilk yıllarına ait beş tane de hamam vardı. Şehirde yöneticilerin ihtiyacını karşılayan binalar da mevcuttu. Bunlardan Sancak Beyi Konağı, Tulî mahallesinde bulunan Mutasarrıf Konağı, Hacı Eshab mahallesindeki Mahkeme Konağı, İhtisap Nâzırı Konağı ve Nüfus Dairesi sayılabilir.

İdarî Teşkilât. Ankara Osmanlı idaresine girdikten sonra aynı adlı sancağın merkezi oldu. Bu sancak 1462’ye kadar Anadolu eyaletinin merkez sancaklığını yaptı. Bu tarihten sonra eyalet merkezi Kütahya’ya taşındı. Ancak XVI. yüzyılda şehzadelerin Kütahya’da ikametleri üzerine beylerbeyi Ankara’da oturdu ve böylece zaman zaman yeniden eyalet merkezi durumuna geldi. Ankara sancağı XVI. yüzyılda merkez kazadan başka Murtazaâbâd, Çubuk, Ayaş, Bacı ve Yabanâbâd kazalarından meydana geliyordu. Bu yüzyılda sancak içinde 741 köy, 339 mezraa, 113 çiftlik, 21 yaylak, 466 Yörük cemaati vardı. XVI ve XVII. yüzyıllarda bir sancak beyi tarafından müstakil olarak idare edilirken XVIII. yüzyıldan itibaren mutasarrıflık haline getirildi. Kaza sayısı XVIII ve XIX. yüzyıllarda on üç kadardı. Bu yüzyıllarda Ankara’nın doğusunda kalan ve Elmadağı ile Keskin’e uzanan yerler Kasaba-i Bâlâ ve Çukurcak nahiyesi, batısına düşen Ayaş, Mürted ve Haymana’ya doğru uzanan yerler Kasaba-i Süflâ ve Bacı nahiyesi olarak adlandırılıyordu. Ayrıca Çubukâbâd, Yabanâbâd (Kızılcahamam), Murtazaâbâd (Mürted çevresi), Ayaş, Beypazarı, Nallıhan, Haymanateyn (Büyük ve Küçük Haymana), İstanoz (Zîr, Uluköy), Şorba (Çubuk ve Kızılcahamam arasında kalan bölge), Yörükân-ı Ankara (Polatlı çevresi), Arapsun (Nevşehir’e bağlı Gülşehir kazası), Semerözü (Kızılcahamam ile Murtazaâbâd arasındaki bölge) adlı kazalar da buraya bağlıydı. 1807’den sonra şehir bazan Kayseri, bazan Çankırı, bazan Karahisâr-ı Sâhib (Afyonkarahisar) ile birlikte, bazan da müstakil halde vezir rütbeli paşalara arpalık* olarak verildi. Tanzimat’tan sonraki yıllarda iç mutasarrıflık ve valilik şeklinde idare edildi.

Ankara XVII. yüzyıl başlarında 500 akçeli mevleviyet* pâyeli kadılarca idare ediliyordu. Fakat XVIII. yüzyılın ortalarından itibaren kadılık kurumunun bozulması ve arkasından nâibliğin doğması sonucu Ankara’ya da nâibler tayin edildi. XVIII. yüzyılın ortalarından itibaren ise eski şeyhülislâm veya kazaskerlerle yüksek seviyeli bir ilmiye mensubuna arpalık olarak verilmeye başlandı. Ankara sancağı XVIII ve XIX. yüzyıllarda on kazaya ayrılıyordu. Bunlar Ankara merkez, Çubukâbâd, Murtazaâbâd, Yabanâbâd, Beypazarı, Nallıhan, Haymanateyn, Yörükân-ı Ankara, Ayaş ve Şorba kazaları idi.

Bugünkü Ankara. I. Dünya Savaşı sonlarına doğru 1917’de büyük bir yangın geçiren Ankara, başşehir olduğu sıralarda harap bir durumda idi. Toz fırtınaları ile tanınan, ağaçsız, suyu yetersiz, sıtma hastalığının kol gezdiği sönük ve sadece kalesinin bulunduğu tepe ve etrafında yayılan bir kasaba durumundaki Ankara’nın Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren başşehire yakışır şekilde imarına başlandı. 1924’te İstanbul’dakine benzer tarzda Ankara Şehremaneti Kanunu çıkarılarak şehrin imarı için yapı malzemeleri tesisleri kuruldu ve şehrin gelişme yönü belirlendi. Kale ve çevresindeki eski şehir batıdaki İstasyon’a doğru uzandığı gibi, Atatürk’ün Çankaya’da oturması da güney yönüne doğru bir gelişmeye yol açtı. 1928’de Ankara İmar müdürlüğü kuruldu ve şehir planı için yarışma açıldı. Bu yarışmayı H. Jansen kazandı. Onun planına göre eski şehir orijinal özellikleri ile korunacak, yeni şehir meclis binası, bakanlıklar, bahçeli evlerden ibaret mahalleler, yüksek tahsil kurumlarını bir araya toplayan kültür mahallesi, sanayi banliyösü ile bunun etrafında gelişecekti. Hazırlanan plan 1932’de onaylandı ve 1950’lere kadar şehrin büyümesine yön verdi. Türkiye Büyük Millet Meclisi, Bakanlıklar, yüksek tahsil kurumları, Gençlik Parkı, Hipodrom, Yenişehir ve Cebeci mahalleleri bu plan gereğince yaptırıldı. Ancak bu plan daha sonra yetersiz kaldı ve 1937’de yeniden gözden geçirilerek şehir planına doğu-batı gelişme çizgisi eklendi. Ancak uygulamadaki anlaşmazlıklar 1939’da Jansen’in görevine son verilmesiyle sonuçlandı. Bu plan sayesinde modern bir görünüm kazanan Ankara, şehir nüfusunu barındıracak yeni yerleşme yerleri bakımından yetersiz kaldı. 1930’larda ortaya çıkmaya başlayan gecekondulaşma büyük bir hızla yayıldı. Hatta gecekondulaşmanın oluşturduğu Altındağ semti 1953’te ilçe haline getirildi.

Nüfus artışı sebebiyle Jansen planı iyice yetersiz kalınca yeni bir yarışma açıldı ve 2000 yılında nüfusun 750.000’e varacağı hesabına dayanan Nihat Yücel-Raşit Uybadin’in yeni imar planı 1957’de onaylandı. Hedeflenen nüfus hacminin daha 1965’te aşılmasına karşılık bu plan 1970’li yıllara kadar yürürlükte kaldı. Ulus’ta yoğunlaşan iş merkezi Kızılay’a kaydı. Burası da hızla büyüdü ve böylece iki parçalı merkez oluştu. Daha modern bir görünüme sahip Kızılay sürekli gelişme sonucu Tandoğan ve Cebeci yönünde Ulus ile birleşti ve 1970’te yeniden tek parçalı bir merkez ortaya çıktı. Küçük esnaf teşekkülleri ise bu merkezin dışında Konya ve Samsun yolu çevresinde toplandı. Burada birçok küçük sanayi sitesi kuruldu. 1970’e doğru 1 milyonu geçen nüfusa sahip olması, 1969’da Ankara Metropoliten Alan Nazım Planı Bürosu’nun kurulmasına yol açtı. Bu büronun hazırladığı plan sonucu şehrin gelişmesi batı istikametine doğru yöneldi. Şehir merkezi ise, bu gelişmeye paralel olarak güneye doğru gelişmesini sürdürdü. 1970’li yıllardan itibaren uygulanmaya başlanan banliyöleşme 1980’den sonra da hızla devam etmiştir. 1983’ten sonra şehir metropoliten özelliği sebebiyle yeni bir idarî yapıya kavuşmuştur. Yapılan düzenlemeler ile Büyük Şehir Belediyesi ve bunun sınırları içinde Altındağ, Çankaya, Keçiören, Mamak, Yenimahalle’den oluşan beş ilçe belediyesi kurulmuştur. Ankara’nın başşehir olması devlet idare büroları, kamu iktisadî kuruluşları, idare merkezleri, meslek kuruluşları, sosyal güvenlik merkezleri, askerî ve idarî karar organları merkezlerinin burada toplanmasına yol açmıştır. Ayrıca eğitim, sağlık, bankacılık, sosyal hizmetler ve kültür merkezleri de yoğunlaşmıştır. İlk ve orta öğretim kurumlarından başka Türkiye’nin dört büyük üniversitesi (Ankara Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi, Ortadoğu Teknik Üniversitesi, Gazi Üniversitesi) ile tek özel üniversitesi de (Bilkent Üniversitesi) buradadır. Ayrıca Ankara’da iş merkezi olarak birçok modern bina inşa edilmiş, böylece şehir Türkiye Cumhuriyeti’nin bir çeşit mimarlık müzesi ve laboratuvarı halini almıştır. Bugün dikkati çeken yapıları arasında başta Anıtkabir (1953) olmak üzere Etnografya Müzesi (1926), Resim ve Heykel Müzesi (1930), Cumhurbaşkanlığı Köşkü (1932), Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi (1940) ve son dönemde Kocatepe Camii (1987) sayılabilir.

Ankara 1970’ten sonra büyük sanayi alanında da gelişmelere sahne olmuştur. Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu, silâh, mühimmat ve makine fabrikaları, çimento, traktör, tarım, madenî eşya fabrikaları gibi sanayi kuruluşları tesis edilmiş ve geliştirilmiştir. Ayrıca büyük bir memur tabakasının toplandığı merkez olarak dikkati çeken Ankara nüfus yönünden de sürekli gelişmiş, İstanbul’dan sonra Türkiye’nin en kalabalık merkezi olmuştur. 1927’de 74.784 olan nüfusu 1940’ta 157.242 olmuş ve 1950-1975 döneminde şehirleşmenin gereği olarak artış daha da hızlanmıştır. 1945’ten önce Ankara İstanbul ve İzmir’den sonra Türkiye’nin üçüncü büyük şehri durumunda iken 1945’te yapılan sayımda İzmir’in önüne geçerek ikinci büyük şehir durumuna gelmiştir. 1975’e kadar yılda % 6’lık bir büyüme hızı gerçekleşmiş, ancak bu hızda 1975’ten sonra düşüş olmuştur. Şehrin 1985 sayımına göre nüfusu 2.235.035’tir.

Ankara şehrinin merkez olduğu Ankara ili Eskişehir, Bolu, Çankırı, Konya, Aksaray ve Kırıkkale illeriyle çevrilmiştir. Ankara ili, merkez ilçelerinden (Altındağ, Çankaya, Etimesgut, Keçiören, Mamak ve Yenimahalle) başka Akyurt, Ayaş, Bâlâ, Beypazarı, Çamlıdere, Çubuk, Elmadağ, Evren, Gölbaşı, Güdül, Haymana, Kalecik, Kazan, Kızılcahamam, Nallıhan, Polatlı, Sincan ve Şereflikoçhisar olmak üzere on sekiz ilçeyle, kırk bir bucağa ayrılmıştır ve sınırları içerisinde 846 köy bulunmaktadır. 25.661 km2 genişliğindeki Ankara ilinin 1985 sayımına göre nüfusu 2.918.261, nüfus yoğunluğu ise 114 idi.

Diyanet İşleri Başkanlığı’na ait 1990 yılı istatistiklerine göre Ankara’da il ve ilçe merkezlerinde 1095, kasaba ve köylerde 1114 olmak üzere toplam 2209 cami bulunmaktadır.

BİBLİYOGRAFYA
Ankara Etnografya Müzesi, Ankara Şer‘iyye Sicilleri, nr. 175, s. 53, 101, 136, 187, 200; nr. 176, s. 21, 22; nr. 177, s. 163, 319, 334; nr. 179, s. 4, 163; nr. 180, s. 96, 114; nr. 181, s. 2, 29; nr. 183, s. 42; nr. 184, s. 130; nr. 185, s. 240, 331; nr. 186, s. 93; nr. 187, s. 225; nr. 191, s. 208; nr. 193, s. 206; nr. 194, s. 144; nr. 199, s. 4, 43; nr. 202, s. 12; nr. 208, s. 176, 530; nr. 210, s. 190; nr. 212, s. 101; nr. 213, s. 39, 113, 213; nr. 214, s. 48; nr. 215, s. 49, 165, 166, 197, 293; nr. 217, s. 6; nr. 218, s. 294; nr. 219, s. 30, 160; nr. 220, s. 4, 40, 76, 77, 194; nr. 221, s. 120; nr. 222, s. 177, 219; nr. 223, s. 27, 208, 213; nr. 224, s. 269; nr. 226, s. 144; nr. 228, s. 27; nr. 229, s. 34; nr. 231, s. 2-110; nr. 235, s. 84, 224, 233; nr. 236, s. 272; nr. 238, s. 28; nr. 239, s. 170; nr. 243, s. 68, 75, 76; nr. 303, s. 39, 41; Ankara Vakıflar Arşivi, Defter, nr. 487, s. 1356, sıra 22; nr. 601, s. 206, sıra 270; nr. 618, s. 30, sıra 20; nr. 630, s. 930, sıra 571; nr. 631, s. 37, sıra 20; nr. 733, s. 6, sıra 3; nr. 734, s. 114, sıra 124; nr. 925, s. 53-56, sıra 7642; nr. 1766, s. 1, sıra 1; nr. 1964, s. 392, sıra 817; BA, Cevdet-Maliye, nr. 29, 74, 115, 352, 547, 2114, 4028; Cevdet-Darbhane, nr. 92, 145, 497, 870, 1675, 1797, 2179; Neşrî, Cihannümâ (Unat), II, 497-499; Halit Ongan, Ankara’nın İki Numaralı Şer‘iye Sicili, Ankara 1974; Evliya Çelebi, Seyahatnâme, II, 428-435; Lutfî, Târih, III, 142-143; Gazi Mustafa Kemal, Nutuk (Ankara 1927), İstanbul 1973, I, 336-340, 430-432; II, 795-796; Mübârek Gālib, Ankara, İstanbul 1928, II, 32 vd.; E. Mamboury, Ankara: Guide Touristique, Ankara 1934, s. 140-196; Enver Ziya Karal, Osmanlı İmparatorluğunda İlk Nüfus Sayımı 1831, Ankara 1940, s. 8-17; İ. Hakkı Konyalı, Karacabey Mamuresi, Ankara 1942, s. 39 vd.; a.mlf., Ankara Camileri, Ankara 1978, s. 81-104; Avram Galanti, Ankara Tarihi, İstanbul 1946, I, 7-66; İstanbul 1951, II, 9-70; Uzunçarşılı, İlmiye Teşkilâtı, s. 45, 91-104; Gönül Öney, Ankara’da Türk Devri Yapıları, Ankara 1971, s. 11-151; Ankara İl Yıllığı 1973, Ankara 1973; Ö. Ergenç, 1580-1596 Yılları Arasında Ankara ve Konya Şehirlerinin Mukayeseli İncelenmesi Yoluyla Osmanlı Şehirlerinin Kurumları ve Sosyo-Ekonomik Yapısı Üzerine Bir Deneme (doktora tezi, 1973), DTCF Ktp., nr. 172, s. 1-179; a.mlf., “XVIII. Yüzyılın Başlarında Ankara’nın Yerleşim Durumu Üzerinde Bazı Bilgiler”, Osm.Ar., I (1980), s. 85-108; Mustafa Akdağ, Türkiye’nin İktisadî ve İçtimaî Tarihi, Ankara 1974, II, 229-249, 283; a.mlf., “Ankara Sultan Alâeddin Camii Tepesinde Bulunan Hicrî 763 Tarihli Bir Kitabenin Tarihî Önemi”, TV, I/18 (1963), s. 3; Sevgi Aktüre, 19. Yüzyıl Sonunda Anadolu Kenti, Mekânsal Yapı Çözümlemesi, Ankara 1978, s. 123 vd.; Musa Çadırcı, Tanzimata Girerken Türkiye’de Şehirler İdaresi (doktora tezi, 1979), DTCF Ktp., nr. 159, s. 173-182; a.mlf., “1830 Genel Sayımına Göre Ankara Şehir Merkez Nüfusu Üzerine Bir Araştırma”, Osm.Ar., I (1980), s. 85-108; Tarih İçinde Ankara, ODTÜ Eylül 1981 Seminer Bildirileri, Ankara 1984; Rifat Özdemir, XIX. Yüzyılın İlk Yarısında Ankara 1785-1840, Ankara 1986, s. 21-270; a.mlf., “Ankara Esnaf Teşkilatı 1785-1840”, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, I/1, Samsun 1986, s. 150-181; U. Tanyeli, Anadolu-Türk Kentinde Fiziksel Yapının Evrim Süreci (11.-15. yy.), İstanbul 1987, s. 88-91; P. Wittek, “Ankara’da Bir İlhanî Kitâbesi”, , II (1931), s. 161-164; a.mlf., “Orta Zamanlarda Ankara”, Çığır, sy. 46, Ankara 1936, s. 83-84; Faik Reşit Unat, “Türkiye Devletinin Makarr-ı İdâresi Ankara Şehridir”, TV, II/9 (1942), s. 161-165; Piero Dagradi, “Due capitali nella speppa: Ankara e Tehran”, Rivista Geografica Italiana, III, Firenze 1963, s. 271-306; N. Göyünç, “Onaltıncı Yüzyılda Ankara”, BTTD, I/1 (1967), s. 71-75; Erkan Şen, “Die Entwicklung der Wohngebite der Stadt Ankara”, Geographische Zeitschrift, Wiesbaden 1972, s. 25-39; Xavier de Planhol, “Aspects de la géographie sociale d’Ankara d’après Hervé Bolot”, Revue Géographique de l’Est, XVII/1-2, Nancy 1977, s. 99-107; a.mlf. – v.dğr., “Ankara: Aspects de la croissance d’une métropole...”, a.e., XIII/1-2, Nancy 1973, s. 155-187; C. Foss, “Late Antique and Byzantine Ankara”, Dumbarton Oaks Papers, XXXI, Washington 1977, s. 29-87; Şerafettin Turan, “Osmanlı İmparatorluğu ile İki Sicilya Krallığı Arasındaki Ticaretle İlgili Gümrük Tarife Defteri”, TTK Belgeler, IV/7-8 (1979), s. 79-176; Besim Darkot, “Ankara”, İA, I, 437-453; F. Taeschner, “Ankara”, EI2 (İng.), I, 509-511.
Bu bölüm ilk olarak 1991 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 3. cildinde, 204-209 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.