ARÛZ

عروض
Madde Planı
I. ARAP EDEBİYATI’NDA ARÛZ
II. İRAN EDEBİYATI’NDA ARÛZ
III. TÜRK EDEBİYATI’NDA ARÛZ
Müellif:
ARÛZ
Müellif: NİHAD M. ÇETİN
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 1991
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 16.12.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/aruz
NİHAD M. ÇETİN, "ARÛZ", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/aruz (16.12.2019).
Kopyalama metni
Nazımda uzun veya kısa, kapalı veya açık hecelerin âhenkli dizilerine dayanan bir vezin sistemi olup Arap edebiyatında doğmuş, dil yapısına, edebî an‘aneye ve zevke göre değişikliklere uğrayarak, başta Fars ve Türk edebiyatları olmak üzere, İslâm medeniyeti çevresine giren diğer milletlerin kendi dillerindeki edebiyatlarına da geçmiştir. Arûz aynı zamanda, tarif edilen vezin sistemiyle nazmedilmiş Arapça manzumelerde beytin ilk yarısının son tef‘ilesine de denir.

Arûz kelimesinin çeşitli lugat mânaları vardır. Edebî ıstılah olarak bunlardan hangisine dayandığı, gerek eski müellifler gerekse yeni araştırmacılar tarafından kesin bir izah şekline bağlanamamış, bu hususta öteden beri birbirinden çok farklı ihtimaller tekrar edilegelmiştir. Bu izah tarzlarını kısaca anmak, bazı hususların çözülmesine yardımcı olabileceği gibi bizi hiç değilse doğruya yaklaştırabilecektir. Arûzun pek çok lugat mânasından, ıstılah olarak taşıdığı mânalarının bağlı bulunduğu ileri sürülenlerin başlıcaları şunlardır: “Yön, cihet, taraf, yan, bölge; Mekke, Medine ve etrafı; daracık dağ yolu; bulut; serkeş deve; çadırın orta direği; ortaya çıkma veya çıkarma; kendisiyle bir şey karşılaştırılan, dolayısıyla ölçü ve örnek olan şey.”

Arûz ilmini sistemli bir izah şekline kavuşturan, bu arada vezin ve kafiye ile, daha doğrusu bir bütün halinde nazımla ilgili ıstılahların çoğunu tesbit ve tarif eden Halîl b. Ahmed (ö. 175/791), bu sahada eskiden beri kullanılagelen ve bazıları zamanla açıklık kazanan, bazıları ise bulanık bir mâna taşıyan kelimelere muayyen karşılıklar tayin etmişti. Kaside, beyit, kafiye, recez, remel vb. böyle kelimelerden biri de arûzdur. Bu kelimeyi Halîl b. Ahmed belli iki şeye bağlamıştır. Bunlardan biri, bir beytin ilk yarısının (şatr) son cüzü (tef‘ilesi), ikincisi vezin hatta nazım bilgisi. Şu halde lugat mânalarının hangisinden geldiği araştırılırken, arûzun Halîl b. Ahmed’den önce neyi ifade ettiği ve onun bu kelimeyi anılan iki şey için ıstılah olarak neden seçtiği hususları birbirine karıştırılmadan ele alınmalıdır.

Arûzun, ilimlerin veya edebî bilgilerin bir tarafı, bir bölümü olduğu, güç bir meselede bizi hedefe götüren bir yola, sağladığı fayda ile bereket sembolü olan buluta benzediği, şiirin vezninin doğru veya bozuk oluşunun bu ilim sayesinde ortaya çıktığından bu bilginin arûz adını aldığına dair ihtimallerle, Halîl b. Ahmed’in Mekke’de kendisine yeni bir ilmin ihsan edilmesi için yaptığı dua üzerine ilâhî bir ilhamla arûz ilmini kurduğu ve onu Mekke’nin isimlerinden biri olan bu kelimeyle adlandırdığına dair yaygın bir rivayetin isimlendirmeyle ilgili son kısmının yakıştırmadan ibaret olduğu söylenebilir. Çünkü bizzat Halîl b. Ahmed Kitâbü’l-ʿAyn’ında (I, 321) kelimenin mânalarını sayarken bu ihtimalleri düşündürecek bir şey söylememiş, sadece arûzun ma‘rûz yani “kendisiyle bir şey karşılaştırılan” mânasına geldiğine işaretle, “çünkü şiir onunla karşılaştırılır” demiştir. Arûz ilminin öteden beri şiirin doğru veya bozuk olanını ayırmayı sağlayan bir ölçü, bir terazi (mîzan) şeklinde tarif edilmesi de aynı düşünce ile ilgilidir.

Çeşitli vezinlerin âhenklerinin mûsikiye bağlı olarak bir kulak ve dil terbiyesiyle ayrılabildiği uzun bir devrede, nazım tekniğinin açıklık kazanan esasları arasında, nazmın bir bütün teşkil eden en küçük parçasının beyit oluşu ve ancak kasidelerin ilk beytinin mısra diye iki parçaya (şatr) ayrılışı da vardı. Sanatkâr eserinin veznini ve kafiyesini daha ilk mısraında tayin eder, buna benzeri bir parça daha ekleyerek ilk beytini kurardı. Daha sonraki beyitlerde kelimelerin birinci şatr sonunda bitmesi, âhenk bakımından beğenilen bir husustu, ancak bu zaruri değildi. Bugün nazımla ilgili olarak arûzun tesbit edilebilen en eski mânası “beytin yarısının tamamını” (Kuzâî, el-Hitâmü’l-mefdûd, İÜ Ktp., AY, nr. 4017, vr. 60a), hatta “beytin ilk yarısını” (Tehẕîbü’l-luġa, I, 465, str. 16-18; Lisânü’l-ʿArab, IX, 46, str. 18-19) ifade için kullanılışıdır ve büyük bir ihtimalle daha eski bir geçmişte bu bir manzumenin başlangıç beytinin ilk yarısıydı. Aşağıda görüleceği üzere, beytin ilk yarısının sonundaki değişmeler birbirine yakın vezin gruplarının (bugünkü ifade ile bahirler içindeki arûzlar) doğmasını sağlar. Bu sebeple ikinci bir merhalede ten‘îm gibi iptidai usullerin de yardımıyla bunun farkına varılmıştır. Böylece sınırı kesin olarak çizilmemekle birlikte “beytin ilk yarısının sonlarına” arûz denmiş ve nihayet Halîl b. Ahmed, belli âhenk ünitelerini ortaya koyduktan sonra kelimeyi “ilk şatrın son tef‘ilesi” şeklinde tarif etmiştir. Buna göre asıl güçlük, Araplar’ın uzak bir geçmişte beytin ilk yarısına neden arûz demiş olduklarıdır.

Kelimenin izahına dair rivayetlerin veya eski ve yeni tahminlerin bir kısmı bu safhayı, yani Halîl b. Ahmed’den önce nazımla ilgili kullanılışının sebebini çözmeye yardımcı olabilir. Bazı yeni araştırmalarda (Weil, “Arûz”, İA, I, 625) Georg Jacob’un, Hüzelîler (Hüzeliyyûn) Dîvân’ındaki bir parçada şiirin serkeş ve inatçı bir deveye (arûz) benzetildiğine işaret ederek bir başka izah tarzı ortaya koyduğundan bahsedilmektedir. Lugatların birçoğunda ve bu mevzudaki eserlerin bir kısmında, öğrenilmesi ve tatbikindeki güçlüğünden dolayı, vezin bilgisinin zapt ve idaresi güç, binilmesi zor deveye benzetilerek bu kelimeyle adlandırılmış olabileceğinden de bahsedilmiştir (Şems-i Fahrî, Miʿyâr-ı Nusretî, İÜ Ktp., AY, nr. 645, vr. 20a). George Jacob bize bu benzetmeyi ihtiva eden bir beyit göstermiştir. Fakat eski şairlerin, nazmın güçlüğünü müşahhas teşbihlerle ifade eden, bu arada onu vahşi hayvanlara benzeten sözleri pek çoktur (meselâ I./VII. asır şairlerinden Süveyd b. Kürâ’ın böyle bir temsili ihtiva eden beyitleri için bk. İbn Kuteybe, eş-Şiʿr ve’ş-şuʿarâʾ, Kahire 1369, s. 616-617; Ebü’l-Ferec el-İsfahânî, el-Eġānî, Bulak 1285, XI, 129=Kahire 1369, XII, 344, str. 2-3). Bunların arasında mezkûr beyitteki arûzun cinaslı bir söyleyişe olduğu kadar tesadüfe bağlı bulunuşu da aynı derecede muhtemeldir.

Arûzun lugat ve ıstılah mânaları arasında görülen yakınlıkların en akla yatkınlarından biri çadır (beytü’ş-şa‘r) ile ilgili olanıdır. Beytü’ş-şa‘rın (kıl çadır) kuruluşunda ve ayakta durmasında “arûz”unun (orta direğinin) ehemmiyeti, beytü’ş-şi‘rin (şiir beyti) yapısında da nazımdaki arûzun ehemmiyetinin aynıdır. Esasında mâkul olan bu izahı tekrarlayanlarda daima görüldüğü gibi, burada arûzu beytin ilk şatrının son tef‘ilesi diye anlamak doğru değildir. Çünkü kelimede bu yönde bir mâna gelişmesinin doğduğu sıralarda henüz beytin yapısı tef‘ilelere bölünmüş olarak düşünülmüyor, arûz beytin ilk yarısını ifade ediyordu. Bununla beraber yukarıda belirtilmeye çalışıldığı gibi bilhassa birinci beytinin ilk mısraı, bir manzumenin bütününün kuruluşunda, onun şekilce hüviyetini tayin eden en mühim parçasıydı. Beytin âhenk unsurlarını tahlil ederken tef‘ileleri meydana getiren küçük ünitelerin çeşitlerine veted (veya vetid: kazık), sebeb (ip) gibi adlar vermekle Halîl b. Ahmed’in, bu temsilî benzetişi daha başka ortak taraflarla geliştirmiş olması kuvvetle muhtemeldir.

Görebildiğimiz kadarıyla eski ve yeni müellifler arasında meseleyi filolojik ölçülere ve mevzuun tarihî gelişmesine en uygun şekilde ele alan, mevcut izahları tahlil ve tenkit eden Kuzâî de (ö. 707/1307) ıstılahın kelimedeki çadırla alâkalı mânadan gelmiş olabileceğini söyler. Bununla birlikte ona göre arûzun bütün lugat mânaları, nahiye (bir şeyin bir yanı, bir tarafı) ve cihet fikrini ifade etmekte birleşir; beytin bir tarafı olmakla şatr da aynı mânaya gelmektedir. Hatta dil bilgisine de Araplar bu kelimeyle eş mânalı olarak nahiv demişlerdir (el-Hitâmü’l-mefdûd, vr. 60a).

Kısaca arûz, önceleri bir kasidenin başlangıç beytinin ilk mısraını ifade ediyordu. Sonra herhangi bir beytin ilk yarısına arûz denildi. Zamanla vezin değişmelerinin şatrların sonlarında vâki olduğu anlaşıldı ve ten‘îm ile bir dereceye kadar farkedilen hududu nihayet Halîl b. Ahmed tarafından kati olarak çizildi. Böylece II. (VIII.) yüzyılın ortalarından sonra Halîl b. Ahmed tarafından bu ıstılahın mânası, “bir beytin ilk yarısının son tef‘ilesi” ve “vezin bilgisi” olarak tayin ve tesbit edildi. Kısaca, arûzun çeşitli lugat karşılıkları vardır. İlk ıstılah mânasını mecaz yoluyla bunların hemen hepsinin dayandığı “taraf” ve “yön” fikrinden veya çadırla ilgili olanından kazanmıştır. Nitekim Halîl b. Ahmed, nazmın yapısında âhenkli dizileri teşkil eden küçük ses ünitelerine ıstılah ararken arûzun çadırla ilgili mânasını ve beytü’ş-şa‘r, beytü’ş-şi‘r temsilini göz önünde bulundurmuştur. Böylece önce ilk mısraa, sonra bu parçanın sonlarına ve nihayet son tef‘ilesine arûz denmiş, birbirine çok yakın ve akraba olanlarına kadar değişik vezinleri ayırmayı sağlayan arûz, yine mecaz yoluyla vezin bilgisini ifade edecek bir genişlik kazanırken Halîl b. Ahmed bu kullanılışında, kelimenin kökündeki “karşılaştırma” (muâraza, mukabele, tatbik) fikrini ön planda tutmuştur.

I. ARAP EDEBİYATINDA ARÛZ
Eski devirde, başka kavimlerde olduğu gibi Araplar’da da şiirle mûsiki arasında sıkı bir bağ vardı. İrticâlen söylenen, yüksek sanat eseri sayılmadıkları için unutulmaya terkedilmiş, bu sebeple çok eski örneklerine sahip olamadığımız deveci ezgilerinde (hudâ’), ninnilerde, ağıtlarda şiir ve mûsiki, âni bir ilhamın iki kanadı olmuşlardır. Eski şairlerin şiir söylemelerini ifade için inşad kelimesinin kullanılması da şiirin yüksek sesle ilgisi olduğunu gösterir. Nitekim sonraları sadece şiir söylemeye, okumaya delâlet eden bu fiilin kökünde, diğer mânalarının yanında, eski ve aslî mânası olduğu intibaını veren “sesi yükseltmek”, hatta “şarkı söylemek” de vardır. Mevcut rivayetlere göre şiir hususi bir tarzda, yeknesak, fakat -her halde vezni belirten- bir âhenkle okunurdu. Hatta sesi güzel olmayan şairler şiirlerini, yanlarında gezdirdikleri râvilerine inşad ettirirlerdi.

Nazmın vezin meselesini bir esasa bağlamayı düşündüğü sıralarda karşılaştığı bir hadise, Halîl b. Ahmed’e, muhtemelen mûsiki ile alâkalı olarak doğmuş pratik bir usulden bu hususta faydalanabileceğini göstermişti. Fazla yayılmamış ve üzerinde lâyıkıyla durulmamış bir rivayetten öğrendiğimize göre Halîl b. Ahmed, hac seferlerinden birinde Medine’de, bir evin kapısının önünde bir gence bazı şeyler öğreten ve bu arada ona, “Neam lâ neam lâ lâ neam lâ neam neam - neam lâ neam lâ lâ neam lâ neam lâ lâ” dedirten bir yaşlı görmüş, mahiyetini sorduğu zaman, öğrettiği şeyin -içinde geçen “neam” kelimesinden dolayı- ten‘îm (neam demek, neamlamak) denilen bir bilgi olduğu cevabını almıştır (el-Hitâmü’l-mefdûd, vr. 25a). Halîl b. Ahmed’in hac farîzasını yerine getirdikten sonra iyice öğrendiğini söylediği ten‘îm usulünden, bu fıkra ile muhafaza edilebilen örnekte görüldüğü gibi neam (evet) ve lâ (hayır) kelimelerinin kısa ritim üniteleri olarak dizilişinden istifade edilmiştir. Halîl b. Ahmed bunu tavîl bahrinin ilk ana vezni olarak “feûlün mefâîlün feûlün mefâîlün - feûlün mefâîlün feûlün mefâîlün” şeklinde ifade edecektir. Herhalde ten‘îmde, “neam” esas olmak üzere “lâ”dan başka, yine kısa, yapıları değişik birtakım kelimeler de vardı ve muhtelif vezinlerin ritimleri bunlardan kurulmuş bir nevi tekerlemelerle ifade ediliyordu. Yine aynı veznin İmruülkays’a isnad olunmuş bir şiirde görülen “E-lâ lâ e-lâ illâ li-âlâi lâbisin - ve lâ lâ e-lâ illâ li-âlâi menrehal” veya “ve an an ve an ve an sümme an an ve an ve an ...”, hatta aynı dizi ile fakat “an” yerine “fî” ve “sel” gibi muhtelif kelimelerden terkip edilmiş şekilleri de (el-ʿİḳdü’s̱-s̱emîn, nşr. Ahlwardt, London 1869-1870, s. 200, 201, 203; Beyrut 1886, s. 116, 117, 119) mûsikiden faydalanan bu sade usulün hâtıraları olmalıdır.

Araplar’ın tatbikî vezin bilgisine ten‘îm dedikleri bu devrede eski şairlerin vezin bilgisi, sistemli ve yazılı bir kaynağa bağlanmadığına göre, inşaddaki hususi ve basit makamların şiirin okunuşunda olduğu kadar nazmedilişinde de amelî bir hizmeti vardı.

Öteden beri şairler uzak bir geçmişte zamanla gelişmiş nazım kaidelerini tatbikî olarak öğreniyorlardı. Bu sanatın, meselelerini ana prensiplere bağlayan sistemli bir kaynağı yoktu. Bununla birlikte sanatkârların kullanageldikleri bazı hususi tabirleri vardı. İslâmî devrin bilginleri nazmın kaide ve ıstılahlarını tesbit ederken bu iptidai malzemeden faydalandılar.

Arap edebiyatında ve daha sonra yukarıda anılan edebiyatlarda arûz, bazan bağlı olarak kendisini takip eden, bazan da onun çerçevesi içinde ele alınan kafiye bilgisiyle, nazım sisteminin esası olmuştur. Bu iki sahanın yazılı bir esasa bağlanması ihtiyacı II. (VIII.) yüzyılda duyulmuştur. Öteden beri görüldüğü gibi, buna ilk teşebbüs edenin Halîl b. Ahmed olduğu kanaati ihtiyatla karşılanmalıdır. Meselâ onunla aynı nesilden olan, hatta daha önce ölen Mufaddal ed-Dabbî’nin de (ö. 170/786) arûzla ilgili çalışmaları vardı. Eserleri arasında geçen Kitâbü’l-ʿArûż’u (İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist, nşr. G. Flügel, s. 690; Yâkūt, Muʿcemü’l-üdebâʾ, Kahire 1936, XIX, 167; Kıftî, İnbâhü’r-ruvât, nşr. Ebü’l-Fazl İbrâhim, Kahire 1950-1973, III, 302; İsmâil Paşa, Îżâḥu’l-meknûn) ile daha sonraki bir müellifin çalışmalarına dair kayıtlardan öğrendiğimiz, yine bu sahayla ilgili bir eserinin (Kıftî, İnbâhü’r-ruvât, II, 113; Keşfü’ẓ-ẓunûn, s. 893) ayrı telifler olması, bunlardan ilkini Halîl b. Ahmed’in usulünü vazettiği eserinden önce, ikincisini ise onun eserinin tenkidi mahiyetinde ve pek tabii olarak ondan sonra yazmış bulunması kuvvetle muhtemeldir. Her iki müellifin ilk eserlerinden önce yazılmış, beyitlerin hece yapılarını tef‘ilelerle açıklamayan ve sadece ayrı âhenklerdeki (daha sonraki tabiriyle vezinlerdeki) beyitleri sıralayan, hatta bunları “tavîl arûzu, recez arûzu” vb. diye birbirinden ayıran tasvirî mahiyette bazı denemelerin yapıldığı, el-Mufaḍḍal’ın ilk eserinin de aynı tarzda bir eser olduğu kanaatindeyiz.

Yine üzerinde durulmamış bir husus, Halîl b. Ahmed’in arûza dair birden fazla (en az iki ve muhtemelen üç) eser yazmış olmasıdır. Zira eski kaynaklarda onun Kitâbü’l-ʿArûż, Kitâbü’l-Misâl mine’l-ʿarûż, Kitâbü’l-Ferş fi’l-ʿarûż gibi isimlerle anılan eserlerinden bahsedilir. Hatta Zübeydî’nin bir kaydına (Ṭabaḳātü’n-naḥviyyîn ve’l-luġaviyyîn, Kahire 1373, s. 46) göre Endülüslü âlim ve şair Abbas b. Firnâs (ö. 274/887) bunlardan son iki eseri görmüştü. Ancak onun bu mevzudaki eserlerinden biri hem kendi çalışmalarının, hem de müteakip çalışmaların esasını teşkil etmiş, -hangisi daha eski olursa olsun- gerek Mufaddal’ın eserini gerekse Halîl b. Ahmed’in ilk yazdıklarını unutturmuştur. Çünkü umumiyetle Kitâbü’l-ʿArûż diye anılan bu mühim eserinde Halîl b. Ahmed, Arap nazmının ritim bakımından iç yapısını ilk defa tahlil etmiş, şairlerin yüzyıllardır inşadın ifade etmek istediği basit ve hususi makamlarla öğrendikleri, kullanıp geliştirdikleri vezinleri aralarındaki çeşitli münasebetlere göre tasnif ederek açık ve belirli ölçülerle izah imkânını bulmuştu. Onun bazı gramer meselelerinin kolaylıkla açıklanmasını sağlayan çareler buluşu, yazının ve imlânın izahına dair çalışmaları arûzu ele alışındaki bazı hususlarla birleşirse de bu mevzu ile en yakın çalışması herhalde mûsiki sahasındaydı. Nitekim mûsikiye dair Kitâbü’l-Îkāʿ ve Kitâbü’n-Neġam adlı iki eser yazdığı bilinmektedir (İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist, s. 43). Günümüze kadar gelmemiş olmakla beraber bunların mûsikiye dair ilk ilmî eserler olduğu kabul edilir (Farmer, Târîḫu’l-mûsîḳa’l-ʿArabiyye, trc. Hüseyin Nassâr – A. el-Ehvânî, Kahire 1956, s. 21 vd., 126 vd.). Nitekim zamanının en büyük mûsikişinası meşhur İshak el-Mevsılî (ö. 235/850), aynı mevzudaki bir eseri dolayısıyla bu sahada ilk yolu Halîl b. Ahmed’in açtığını söylemişti (Zübeydî, Ṭabaḳātü’n-naḥviyyîn ve’l-luġaviyyîn, s. 46).

Halîl b. Ahmed, arûzu geniş mânasıyla “nazım bilgisi” olarak almış, ona bağlı olarak kafiye bahsini de aynı eserde incelemişti. Sonraki âlimlerce bunlar çok defa birbirine bağlı, fakat ayrı mevzular olarak geliştirildi. Onu hemen takip edenlerden Kutrub (ö. 206/821-22) kafiyeyi, Ahfeş (ö. 207/822) hem arûzu hem kafiyeyi ayrı eserlerde ele aldılar. Ahfeş her iki mevzuda da yeni ıstılahlar ileri sürdü. Arûza mütedârik bahrini onun ilâve ettiğine dair rivayet çok zayıftır. Şimdilik bir nüshasının mevcut olduğu söylenen (Fihristü mahtûtâti’l-mescidi’l-Ahmedî bi-Tantâ, İskenderiye 1964, s. 111) Kitâbü’l-ʿArûż’u ve basılmış olan Kitâbü’l-Kavâfî’si bu sahalarda kaleme alınmış ve mevcut olan eserlerin en eskileridir. Böylece bilhassa dil ve edebiyat âlimlerine yeni bir alâka sahası doğdu. Büzürc b. Muhammed el-Arûzî el-Kûfî, Sâbit b. Ebû Sâbit el-Kûfî, Ebû Ömer el-Cermî (ö. 225/840), Mâzinî (ö. 249/863), Müberred (ö. 285/898) ve Mekfûf el-Kayrevânî (ö. 308/920) gibi âlimlerin de böyle çalışmaları vardı. Daha sonraları bu mevzularda yüzlerce eser yazılmıştır. G. Weil, mevcut ilk eseri İbn Keysân’ın (ö. 320/932) Telkībü’l-kavâfî’si ile başlatarak daha sonraki yüzyıllarda yazılmış eserlerin başlıcalarının kısa bir listesini vermiştir (“Arud”, EI2 [İng.], I, 668). Bu listeye Ahfeş’in yukarıda anılan kitaplarından başka IV. (X.) yüzyılda kaleme alınmış ve halen mevcut şu eserler ilâve edilmelidir: Zeccâc (ö. 311/923), Kitâbü’l-ʿArûż (bk. bibl.); İbnü’s-Serrâc (ö. 316/929), Kitâbü’l-ʿarûż (Liste de manuscripts arabe precieux, exposes a la Bibliothèque de l’Université Quarauyine a Fes..., Rabat 1960, s. 42, nr. 181/10) ve Cevherî (ö. 400/1009’a doğru), Kitâbü ʿArûżi’l-varaḳa ve Kitâbü’l-Ḳavâfî (bk. bibl.).

Müstakil eserlerden başka edeb kitaplarında ve ansiklopedik eserlerde de arûz ve kafiyeye hususi bölümler ayıranlar vardır. Bunlar arasında İbn Abdürabbih’in (ö. 328/940) el-ʿİḳdü’l-ferîd’indeki bölüm (V, 424-495) bilhassa anılmalıdır. Çünkü müellif, teferruata dair bazı şahsî mülâhazaları bir tarafa bırakılırsa, Halîl b. Ahmed’in eserine tamamıyla sadık kalmış, on altıncı bahir olan “mütedârik”i almamış, hatta muhtelif vezinler için Halîl b. Ahmed’in misal olarak verdiği beyitleri de muhafaza etmiştir.

Yukarıda da geçtiği gibi Arap şiirinin vezni, Arapça’da uzunluk değerleri belli ve sabit hecelerin âhenkli dizilerine dayanmaktadır. Halbuki Halîl b. Ahmed’in zamanında henüz hece ve vurgu (accent) mefhumları yoktu. O, duyarak ayrılabilen farklı vezinleri beyitlerin yazılmış şekillerinden hareketle izaha çalıştı. Arap yazısında, bilindiği gibi, yalnız sessizleri gösteren harfler vardır. Kısa sesliler hareke denen, yazıda gösterilmeyebilen ve son şekillerini yine Halîl b. Ahmed’e borçlu olduğumuz işaretlerin harflere ilâvesiyle gösterilir: وَ = v (e), لِ = l(i) gibi. Şu halde kelimeler böyle müteharrik (harekeli) ve sâkin -yani بَلْ = b(e)-l’deki son harf gibi kapalı hece sonunda bulunan- sessizlerle yazılmaktadır. Uzun sesliler ise evvellerinde ses bakımından kendilerine en yakın harekeler bulunan sâkin hemze, vav ve yâ sessizlerinden meydana gelir (meselâ أ أْ veya ـَـ أْ = a: â; ـُـ وْ = uv: û; ـ ىْ = iy: î). Buna göre bütün kelimeleri müteharrik ve sâkin sessizlerle izah etmek mümkündür. Bununla beraber Arap yazısının an‘anevî imlâsından gelen birtakım güçlükler vardır. Bazı hallerde yazıdaki bir harfin karşılığı telaffuzda bulunmayabilir veya değişir (meselâ yazıda “fî el-şiʿri”, telaffuzda “fi’ş-şiʿri”; yazıda “bi-ismi”, telaffuzda “bi’smi” vb.). Bundan başka hususi imlâsı olan kelimeler vardır. Halîl b. Ahmed yazılı şekilden hareketle vezni göstermeye yönelen sisteminde bu mahzurları ortadan kaldırmak için, an‘anevî imlâda yazılmayan harfleri gösteren, telaffuz edilmeyenleri atan, değişenleri söylenişlerini karşılayacak harflerle yazan, hatta kelime sonundaki tenvinleri harfle gösteren, arûza mahsus sunî bir imlâdan faydalanmıştır (“hattu’l-arûz” denen bu hususi imlâ için bk. Taşköprizâde, Miftâhu’s-saʿâde, Kahire 1968, I, 93-94).

Yine onun sisteminde bahsedilen müteharrik ve sâkin harfler sebeb (“ip”, çoğulu esbâb), vetid (veya vetd, veted “kazık”, çoğulu evtâd) diye isimlendirilen harf, dolayısıyla ses gruplarını meydana getirirler. Bunların da çeşitleri vardır. İlki müteharrik, ikincisi sâkin iki sessiz harfle “hafif sebeb” (es-sebebü’l-hafîf, meselâ he-l, mi-n), iki müteharrik sessiz harfle “ağır sebeb” (es-sebebü’s-sakīl, meselâ hi-ye, li-me) elde edilir. İlk ikisi müteharrik, sonuncusu sâkin olan üç sessiz harf “birleşmiş vetid”i (el-vetidü’l-mecmû‘, meselâ fe-ka-d), araları bir sâkinle ayrılmış iki müteharrik “ayrılmış vetid”i (el-vetidü’l-mefrûk, meselâ ka-b-le) meydana getirir. Dört ve beş harfin birleşmesinden hâsıl olan küçük (suğrâ) ve büyük (kübrâ) fâsılalar daha büyük harf gruplaşmalarını ifade ederse de bunları da sebeb ve vetidlere ayırmak mümkündür. Bütün bu üniteler heceler halinde düşünülerek şu şekilde gösterilebilir: hafif sebeb –, ağır sebeb: , birleşmiş vetid: –, ayrılmış vetid: – , küçük fâsıla: –; büyük fâsıla: –.

Görüldüğü gibi fâsılaları da sebeb ve vetidlere ayırmak mümkündür. Bunlar bazı tef‘ilelerin yapısını üçer dörder hecelik harf gruplarıyla tarife, dolayısıyla daha kısa yoldan ifadeye yarar. Böylece sebeb ve vetidlerden tef‘ileler, tef‘ilelerden beyit meydana gelir. Bir beytin yarısına şatr denir. Yukarıda da temas edildiği gibi yalnız bir kasidenin ilk beytinde şatrlar, mısrâ (kapı kanadı) denen müstakil iki parça halindedir. Diğer beyitlerde ilk şatr kelime ortasında bitebilir.

Gerek şatrlara gerekse onları teşkil eden tef‘ilelere hususi isimler verilmiştir. Bunların, vezinleri tahlil ve ifade bakımından hiç değilse bazılarını anmak gerekir. Beytin ilk şatrına sadr (bir şeyin önü, yüzü), ikinci yarısına acüz (arka, geri) denir. Sadrın son tef‘ilesi beytin en mühim unsuru olup arûz adını taşır. Acüzün, dolayısıyla beytin son tef‘ilesi, ehemmiyet bakımından onu takip edip darb (cins, nevi) diye adlandırılmıştır. Bunların dışında kalanlardan beytin ilk tef‘ilesine ibtidâ (başlangıç) ve diğerlerine de haşv (bir şeyin içine doldurulan nesne) denilmiştir.

Ana vezinleri teşkil eden sekiz tef‘ile vardır. Asıl (“kök”, çoğulu usûl) sayılan bu tef‘ileler şunlardır: feûlün ( – –), fâilün (– –), fâilâtün (– – –), mefâîlün ( – – –), müstef‘ilün (– – –), mef‘ûlâtü (– – – ), müfâaletün ( –), mütefâilün ( –).

Bunlardan meydana gelen on beş ideal vezin, yazılışlarındaki müteharrik ve sâkin harflerin sayılarına ve sıralarına göre beş dâirede (çoğulu devâir) toplanmıştır. Sonradan sisteme ilâve edilen mütedârikle birlikte beş dâirede toplanan şu on altı ideal şekil birer şatrlık ölçüler olup Halîl b. Ahmed’in, hatta onu takip edenlerin uzun zaman nev‘ (çoğulu envâ‘) dedikleri, daha sonraları bahr (çoğulu buhûr) ıstılahıyla anılan vezin gruplarının her birinden iştikak ettiği düşünülen şekillerin hareket noktası kabul edilmiştir.

I. Dâire
1. Tavîl: – – / – – – / – – / – – – //
2. Medîd:– – – / – – / – – – / – – //
3. Basît: – – / – – / – – – / – – //

II. Dâire
4. Vâfir: – / – / – //
5. Kâmil: – / – / – //

III. Dâire
6. Hezec: – – – / – – – / – – – //
7. Recez:– – – / – – – / – – – //
8. Remel: – – / – – – / – – – //

IV. Dâire
9. Serî‘:– – – / – – – / – – – //
10. Münserih:– – – / – – – / – – – //
11. Hafîf: – – / – – – / – – – //
12. Muzâri‘: – – – / – – – / – – – //
13. Muktedab:– – – / – – – / – – – //
14. Müctes:– – – / – – – / – – – //

V. Dâire
15. Mütekārib: – – / – – / – – / – – //
16. Mütedârik: – / – – / – – / – – //
Halîl b. Ahmed bu dâirelerin her birinde, müteharrik ve sâkin harflerinin sayısı ve dizisi bakımından birbirine bağlı vezinleri toplamıştır. Bunun neticesi olarak bir dâiredeki vezinler uzun ve kısa değerli hecelerin sayısı ve sırası bakımından da uygunluk taşır. Meselâ ikinci dâirenin, biri hususi işaretleriyle harekeli ve sâkin harflere, diğeri uzun ve kısa değerli hecelere göre çizilmiş şu iki şeklinde bu hususu açıkça görmek mümkündür:


Dâirelerdeki ideal şekilleri teşkil eden sekiz aslî tef‘ile, yerleri ve şekilleri tarif edilmiş, zihâfât (tekili zihâf) denen ve arûzdan ve darbdan başka tef‘ilelerde görülen değişmeler ile, ilel (tekili illet) denen, arûz ve darbda görülen daha ehemmiyetli birtakım değişmelere uğrar. Böylece her ana veznin normal tef‘ilelerinden hareket edilerek bunlara zihâfât ve ilel kaideleri tatbik edilirse, şairlerin kullanmış oldukları bütün vezinler elde edilebilir. Dâirelerdeki sekiz tef‘ile (usûl: asıllar, kökler), görüldüğü gibi Arapça’nın sarf kaidelerine göre “fa-a-le” üçlü kökünden türetilmiş sîgalardır; bahsedilen değişmelerle bunlardan elde edilen kırk bir tef‘ile de (fürû‘: fer‘ler, dallar) yine aynı kökten türetilmiş kelimelerdir.

Dâirelerdeki ideal şatrların bir beyitte iki defa tekrar edildiği farzolunur. Ancak bu tam ve mütenâzır şekil sadece kâmil, hafîf ve mütekārib ile sisteme sonradan eklenmiş olan mütedârik bahirlerinde mevcuttur. Beyit yapısında bu örnek vezinlerden en büyük ve en kolay hissedilir ayrılış, tef‘ile sayısının azalmasıdır. İdeal şekle nisbetle her iki şatrından birer tef‘ilesini kaybeden beyte meczû’ (bir parçası alınmış), cüz sayısının yarısını, yani bir şatrını kaybeden beyte meştûr (ortadan bölünüp yarısı alınmış) ve nihayet yarısından çoğunu kaybedene menhûk (güçsüz düşürülmüş) denilmiştir.

Yukarıda bahsedildiği gibi, birinci ve ikinci şatrların son tef‘ilelerindeki değişmeler beytin âhengine büyük ölçüde tesir etmektedir. Bazı bahirlerin birkaç arûzu vardır. Yani bahsedilen ideal şatrlarla kurulmuş beytin ilk yarısının sonundaki değişmelerle farklı vezinleri görülür. Halîl b. Ahmed, eski şairlerin eserlerinin tetkiki ile on beş bahirde otuz dört arûz tesbit etmiş, diğer taraftan darb denilen tef‘ilelerdeki değişmelerle bu otuz dört vezin içerisinde altmış üç farklı şeklin bulunduğunu göstermişti. Meselâ tavîlin arûzuna bağlı olarak bir, darbına bağlı olarak üç şekli, kâmil bahrinin üç arûzu ve bunların birincisiyle kullanılan üç, ikincisiyle gelen iki, üçüncüsüne bağlı dört darbı vardır ve bu bahirde dokuz vezin bulunmaktadır.

Sonraki müelliflerden bazıları, Halîl b. Ahmed’in vardığı neticeleri olduğu gibi kabul ederken bazıları yine eski şiirde karşılaştıkları, onun gözünden kaçmış birkaç vezni aynı sistem içerisine yerleştirmeye çalışmışlar, bilhassa bu yeni bilgi sahasını ıstılahlar bakımından zenginleştirmeye gayret etmişlerdir. Bazı müelliflerse dâirelerdeki ideal şatrlardan yine zihâfât ve ilel kaideleriyle biraz farklı yönlerde hareket ederek darb, arûz, hatta bahir sayısında Halîl b. Ahmed’den ayrıldılar. Meselâ Ahfeş’e göre bu on beş bahirdeki arûz sayısı otuz beş, darb sayısı altmış dokuz idi. Halîl b. Ahmed’in sistemine yapılan en mühim ilâve on altıncı bahirdir. Bununla beraber, on beşe yakın adı bulunan ve daha çok Cevherî’de geçen mütedârik ve bir de mütedânî ve habeb adlarıyla anılan bu bahrin vezinlerini Halîl b. Ahmed bilmiyor değildi. Nitekim onun, bu bahrin iki değişik vezninde iki ayrı kasidesi vardı (Yağmûrî, Nûrü’l-kabes el-muhtasar mine’l-Muktebes, nşr. R. Sellheim, Beyrut 1964, s. 60; Kıftî, el-İnbâh, I, 342). Şu halde sistemine almayışı, onu klasik vezinlerden saymayışından ileri gelmiş olacaktır. Öteden beri mütedârikin eski bahirlere on altıncı bahir olarak Ahfeş tarafından ilâve edildiği söylenir; bununla beraber bu yaygın rivayet de ihtiyatla karşılanmalıdır. Çünkü Ahfeş’in eserinde herhangi bir ad altında mütedârike müstakil bir bahir olarak yer verilmemişti.

Halîl b. Ahmed’in, meşgul olduğu sahalarda, dağınık meseleler arasındaki girift ve son derecede hassas münasebetleri rahatlıkla yakalayıp prensiplere bağlayabilen müstesna bir zihnî melekesi vardı. Ancak onun teferruata kadar inen, güç ve karmaşık bulunan usullerinin çoğu sadeleştirilerek devam ettirilmiştir. Bununla beraber arûz ve kafiyeyi, daha doğrusu nazım tekniğini izah için koyduğu esaslar fazla değişikliğe uğramadı. Onun arûz sistemini tenkit veya tashih için yazılan eserlerden pek azı bugün elimizdedir. Rivayetlerine eski müelliflerin pek güvenmedikleri Kûfeli Büzürc b. Muhammed el-Arûzî’nin (II./VIII. yüzyılın sonları III./IX. yüzyılın başları) bu sahadaki çalışmaları (İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist, s. 72; İrşâdü’l-erîb, VII, 74-75; İnbâhü’r-ruvât, I, 242; el-Hitâmü’l-mefdûd, 24b-25a) birtakım itirazlara hedef olmuşsa da herhalde bazı meseleleri aydınlatacak hususları ihtiva ediyordu. İbn Şîrşîr en-Nâşi’l-Kebîr’in (ö. 293/906) “feûlün” yerine “unâsün”, “mefâîlün” yerine “menâcîdün” gibi, tef‘ileleri değiştirme teşebbüsü, Halîl b. Ahmed’in, sisteminde bahirler, vezinler, aslî ve fer‘î tef‘ileler vb. arasında sağlam bir bağ, aksamayan bir nizam bulunduğu halde, meselâ tavîlin ilk vezninin bilinen şeklinden başka “mefâîlü mef‘ûlün mefâîlü fâilün-mefâîlü mef‘ûlün mefâîlü mef‘ûlün” gibi yedi farklı şekilde cüzlere ayrılabileceğini göstermeye çalışmasına benzer garip hareketleri (İnbâhü’r-ruvât, II, 128; İbn Hallikân, Vefeyâtü’l-aʿyân, nşr. İ. Abbas, Beyrut 1970, III, 91) bir tarafa bırakılırsa, Halîl b. Ahmed’in usulünü yeniden ele almak isteyen en mâkul eseri Cevherî vermiştir. Lugat tertibinde getirdiği yeniliği kabul ettirebilen bu âlimin vezinleri Halîl b. Ahmed’inkinden farklı bir görüşle gruplandırmaya çalışan eseri, Arap şiirinde nazmın vezinlere bağlı olarak gelişmesinde bazı hususları aydınlatabilecek hususiyetler taşımasına rağmen lâyık olduğu alâkayı görememiş, yalnız İbn Reşîḳ (ö. 456/1064) onun mevzuu farklı tarzda ele aldığına, bahirlerin tasnifi hakkındaki görüşüne kısaca temas etmiş (el-ʿUmde, Kahire 1353, I, 114-116), Taşköprizâde (ö. 968/1561) Ahfeş’in buna “mütedârik” bahrini eklediğine, Cevherî’nin ise bu ilmi geliştirdiğine ve ıslah ettiğine (hezzebehû) dair bir kanaati nakletmiştir (Miftâhu’s-saʿâde, Kahire 1968, I, 216, str. 6-7). Mütedârikle ilgili sözleri hariç bunlar gerçekten doğru tesbitler, isabetli kanaatlerdir. Çünkü Cevherî mevzuu ele alış tarzında ve ana prensiplerde Halîl b. Ahmed’in usulüne bağlı kalmakla beraber onu sadeleştirmiş, kolaylaştırmış, hatta ıslah etmiştir. Onun Halîl b. Ahmed’den ayrıldığı belli başlı noktalar şöyle hulâsa edilebilir: Cevherî usul denilen sekiz tef‘ileyi yediye indirdi. “Mef‘ûlâtü” tef‘ilesini “müstef‘ilün”den menkul sayarak aslî tef‘ilelerin arasına almadı ve bu kararını mühim bir müşahedeye bağladı: “Eğer mef‘ûlâtü aslî bir tef‘ile olsaydı diğer cüzler gibi bunun da tek başına terkibinden bir bab (bahir) teşekkül ederdi” dedi. Sisteminin en bâriz hususiyetlerinden biri olarak Halîl b. Ahmed’in bahirler arasındaki gruplaşmaları gösteren dâireleri terketti. Kendisinden önce nev‘ denen bahir yerine bab ıstılahını kullanarak bütün vezinlerin çıkışını (iştikak) sağlayan on iki bab tesbit etti ve bunları müfredat ve mürekkebat diye iki gruba ayırdı. Cevherî’nin müfredât dediği ve aslî cüzlerden teşekkül eden yedi bab şunlardır: 1. Mütekārib: Sekiz defa feûlün; 2. Hezec: Altı defa mefâîlün; 3. Remel: Altı defa fâilâtün; 4. Recez: Altı defa müstef‘ilâtün; 5. Mütedârik: Altı defa fâilün; 6. Vâfir: Altı defa müfâaletün; 7. Kâmil: Altı defa mütefâilün. Müfredâtı teşkil eden aslî tef‘ilelerin ikişer ikişer terkibinden de şu beş mürekkep bab (mürekkebat) meydana gelmiştir: 8. Tavîl: Mütekārib ile hezecden (yani feûlün ile mefâîlünden); 9. Muzâri‘: Hezec ile remelden; 10. Hafîf: Remel ile recezden; 11. Basît: Recez ile mütedârikten; 12. Medîd: Mütedârik ile remelden mürekkeptir.

Mütedârik ile birlikte Halîl b. Ahmed’in sisteminde sayısı on altıya çıkan bahirlerin bütün vezinlerini Cevherî bu on iki babda toplamış, arûz ve darb tef‘ilelerinde hâsıl olan değişmeleri de zihâfât ile izah etmiş, böylece ilel ve zihâfât arasındaki farkı da kaldırmıştır.

Daha sonraları umumiyetle, karar bulmuş bilgilerin sadece daha tertipli, daha açık sunulmasına çalışılmış, VII. (XIII.) yüzyıl müelliflerinden Ebü’l-Ceyş el-Endelüsî’nin ve Hazrecî’nin pratik maksatla yazılmış muhtasar eserleri ve bunların çok sayıdaki şerhleri gibi kitaplarda meseleler çok defa münakaşa edilmeden ele alınmıştır. Hatta Muhammed el-Kuzâî (ö. 707/1307) gibi artık pek nâdir gelen ve klasik devir âlimlerini kıskandıracak bir vukuf, dikkat ve titizlik gösteren birkaç sima da aynı şeyleri tekrar eden büyük bir kalabalık içerisinde seslerini pek duyuramamışlardır.

Câhiliye devri şiirinde arûzun anılan bahirlerindeki vezinlerinin bazıları görülmez. Vezinlerde olduğu gibi bahirlerde de kullanılış ve işlenilişlerindeki eskilikleri tesbit edilebilenler vardır. İslâmiyet’ten önceki şairlerin en çok kullanmış oldukları bahirler sırasıyla tavîl, vâfir, kâmil, basît, mütekārib ile münserihtir. Bazı bahirlerin ve hatta bunlardaki bazı vezin şekillerinin bir taraftan mûsiki, diğer taraftan nazım şekli ve muhteva ile yakından alâkalı olduğu anlaşılmaktadır. Meselâ bu kadim ıstılahlardan biri olan remel, Halîl b. Ahmed’den önce nazımla ve mûsiki ile alâkalı bir kelime idi (Ahfeş, Kitâbü’l-Ḳavâfî, s. 68; İbn Cinnî, el-Hasâʾis fi’n-nahv, Kahire 1952, I, 324; Merzübânî, el-Müveşşaḥ, nşr. Ali Muhammed el-Bicâvî, Kahire 1965, s. 23-24; Cevherî, Kitâbü’l-Ḳavâfî, vr. 34b-35a; Maarrî, el-Fuṣûl ve’l-ġāyât, Kahire 1938, s. 109, str. 11; s. 111, str. 2; Lisânü’l-ʿArab, XIII, 315; Tâcü’l-ʿarûs, VII, 351, son iki eserde İbn Sîde’den naklen), sonra arûzda bir bahrin adı oldu. Bununla beraber eski müellifler kelimeyi tarif etmeden kadim mânasıyla da kullanmışlardır. Remelin bu eski mânasını Ahfeş’e, bilhassa Cevherî’ye istinaden şöyle hulâsa etmek mümkündür: Araplar’ın bütün şiirleri dört kısımda mütalaa edilirdi. Her biri ayrı bir mevzua tahsis edilmiş olan bu kısımlardan birincisi kasâid olup tavîl, basît, kâmil, recez ve hafîf bahirlerinin tam şekilleriyle söylenen şiirlerdir. Deve üstünde yolculuk yapanlar bu şiirlerle teganni ederlerdi. Remel denilen ikinci kısımdaki şiirler medîd, basît, vâfir, kâmil vb. bahirlerin meczû‘ vezinleriyle söylenenlerdir. Bunlar daha çok topluluklarda inşad edilen müzâkerâta, müfâharâta, medih ve hicve dair şiirlerdir. Recez denilen üçüncüsü Araplar’ın recez ve münserih bahirlerinin meştûr şekilleriyle pazarlarda (esvâk), çalışmalarında, develeri sevkederken söyledikleri hudâ’larında (veya hidâ’: deveci ezgisi) terennüm ettikleri şiirlerdir. Bir evvelki ile birleştirilmesi mümkün olan dördüncü kısım şiirler recez ve münserihin menhûk vezinleriyle söylenenler olup yine develeri sürerken, çocukları sevip oynatırken, kuyulardan su çekerken söylenenlerdir. Bu grupların her biri bazan tahsis edildiği asıl mevzû ve sâhanın dışında da kullanılmıştır.

Bütün bunlar bize ulaşan şekilleriyle İslâmiyet’ten önceye ve İslâmî devrin en çok ilk iki yüzyılına ait olup ilk devir filologlarınca dil ve edebiyat için klasik sayılan manzum edebî mahsullerin veya fasih Arapça’nın bu modellerindeki geleneği devam ettiren sanatkârların eserlerinin nazım tekniği bakımından tetkiki ile varılmış neticelerdir. Fasih Arapça gibi bu sanat geleneği de yaşatılmıştır. III. (IX.) yüzyıldan itibaren sanatkârlar esas olarak bahsedilen on altı bahirdeki vezinleri işlemişlerdir. Bunlara ilâve edilen yeni şekiller pek azdır. Ancak mevziî teşebbüsler olmaktan ileri gitmemekle beraber birtakım yeni vezinler, hatta bahirler ihdas edilmiştir. Meselâ Ebü’l-Bekā er-Rundî’nin el-Vâfî fî naẓmi’l-ḳavâfî’sinde (111b-113b), yedisi klasik dâirelerden türetilmiş, üçü bu dâirelerin dışında kalan on yeni bahir vardır.

Geçen asrın başlarından beri birçok Batılı âlim Arap arûzunun menşeini araştırmış, onu değişik görüş ve yollarla izaha, Halîl b. Ahmed’in nazariyesini tahlil ve tenkide çalışmışlardır. G. Weil, İA ve EI2’daki arûz maddelerinde bu çalışmaların tenkitli bir hulâsasını vermiş, bilhassa Grunriss und System der alt arabischen Metren (Wiesbaden 1958) adlı eserinde açıkladığı kendi görüşlerini EI2’da kısaca tekrarlamıştır. Burada, Weil’in de belirttiği gibi, bir kısmı esasen neticesiz kalmış bu iddia ve tahminlerin tahlil ve tenkidine girişilmeyecektir. Sadece şu hususlar belirtilmelidir ki Halîl b. Ahmed’in, nazmın yazılı şeklinden hareketle harflere kadar inen ve bu arada heceye yer vermeyen sistemini kusurlu bularak arûzu eski Yunan metriği ile izah etmek isteyen çalışmalar, varacağı netice merak edilen birer tecrübeden ibarettir. Bahsedilen sebeb ve vetidlerle esasen Halîl b. Ahmed, eski Yunan metriğindeki iki üç heceden ibaret cüzlerin değerinde üniteler vermiş, bununla da kalmayarak ritim bakımından taktîi nazmın yapısını ifadeye müsait, hece sayısı daha zengin ve Arapça kelimelerin yapısına uygun ölçüler, kalıplar demek olan tef‘ileleri icat etmiştir. Tef‘ilelerin hecelerle gösterilmesinde hiçbir güçlük çıkarmayan bu usul, esaslarından bir şey kaybetmeden sadeleştirilebilmektedir.

Bahsedilen çalışmalar içerisinde en dikkate değer olanı G. Weil’in araştırmasıdır. G. Weil, Halîl b. Ahmed’in nazariyesinden hareket etmekle beraber vezinlerdeki, dolayısıyla tef‘ilelerdeki değişmeleri vurgulu veya vurgusuz hecelerin tesiriyle izaha çalışmış, vezinlerin tabii gelişme seyrini aramış, eski olması gereken bahirler ile bunlardan gelişmiş olması muhtemel bahirleri tesbit etmek istemiştir. Çıkardığı neticelerin başında, basit (einfache, simple) vezinler diye adlandırdığı, dâirelerdeki şekilleriyle aynı cins tef‘ilelerden kurulmuş mütekārib, mütedârik, hezec, recez, remel, vâfir ve kâmil bahirlerinin en eski vezinler olabileceği hususu gelmektedir. Bunlardaki tef‘ilelerin birleşmesinden de mürekkep (zusammengesetzte, compose) bahirler doğmuş olmalıdır. G. Weil, bu ikinci merhalede doğan vezinleri de aynı usulle sıralamaya çalışır.

Burada mühim bir noktaya işaret edilmelidir. Cevherî yukarıda belirtilmeye çalışıldığı gibi, müfred ve mürekkep bahirlere dair tasnifiyle bu neticeyi aynen tesbit etmişti. Gerek Halîl b. Ahmed dâirelerdeki şekilleri tesbit ederken, gerekse Cevherî bahirleri bahsedilen gruplara ayırırken şüphesiz bunlar arasındaki akrabalıklarla birlikte bir tarihî gelişmenin halkalarını da bulmak istemişlerdi. Görüldüğü gibi Cevherî ile G. Weil’in basit ve mürekkep bahirlere dair görüşleri birbirinin aynıdır. G. Weil, Cevherî’nin henüz neşredilmemiş olan eserini görmeden -onu sadece İbn Reşîḳ’in verdiği bilgi nisbetinde tanımak imkânına sahip olarak- farklı bir yolla bu neticeye varmıştır. Fakat bizce daha mühim olan nokta, hemen hemen 1000 yıl önce Cevherî’nin birkaç satırlık bir açıklamadan sonra bu tasnifi vermiş olmasıdır.

Bilindiği gibi klasik nazmın âhengi, her şeyden önce başlıca iki unsura dayanır: Birincisi ritmi sağlayan vezin, diğeri birinciye göre tayin edilen aralıklarla aynı sesin tekrarı demek olan kafiye. Yukarıda temas edildiği gibi, Arap nazım geleneğinde bir bütün sayılabilen en küçük parça beyittir. Bu bakımdan kafiye beyitlerin sonunda bulunur. Yalnız bir kasidenin ilk beyti birbiriyle kafiyeli iki ayrı parçadır. Araplar’ın en eski nazım şekilleri olan recez ve kasîdin her ikisi de tek kafiyeye dayanır. Kasîd ve onun dâhilî planlı şekli olan kasîde, nazım yapısı bakımından Arap edebiyatında olduğu gibi devam ederken eski örnekleri, aynı adı taşıyan bahirdeki kısa vezinlerle söylenilmiş küçük manzumeler olan ve önceleri yüksek sanat şekli sayılmayan recez I. (VII.) yüzyıldan itibaren gittikçe rağbet görmüş, bazı sanatkârların şiirleri arasında büyük ölçüde yer almış, urcûze denen ve dâhilî planını kasideden alan yüzlerce beyitlik uzun manzumelere doğru gelişmiştir. Hatta ilhamlarını yalnız urcûzelerle terennüm eden râcizler (recez şairleri) yetişmiştir. Fakat çok kısa aralıklarla aynı kafiyedeki kelimelerin tekrarını gerektiren bu şekille, meselâ Rü’be’de (ö. 145/762) görüldüğü gibi 400 beyitlik bir urcûze söylemek çok zordu. Recezin bu parlak devri uzun sürmedi. Abbâsî devrinin başlarından itibaren kullanılış sahası sınırlandırılarak hikâye, fıkra, tasvir ve bilhassa öğretici eserlere tahsis edildi. Bununla beraber urcûze, başta mesnevi olmak üzere bazı nazım şekillerinin doğmasını sağladı. Çok eski bir tarihi olması gereken (N. M. Çetin, Eski Arap Şiiri, s. 68-69) ve kafiye hususunda büyük bir kolaylık getiren mesnevi, II-III. (VIII-IX.) yüzyıllarda geçirdiği bir gelişme ile uzun manzum eserler için en uygun şekil oldu. Halk şiirindeki nazım şekillerinden, şarkılardan gelen, gerek menşeinde olduğu gibi konuşma diline bağlı kalan, gerekse fasih dili temsil eden şairlerin eserlerindeki klasik şekillerin arasına yükselen, kafiye örgüsü ile birbirine bağlı kıtalardan kurulu manzumeler, şiire büyük bir çeşitlilik getirdi. Bu kıtalardan kurulu nazım şekilleri bilhassa Endülüs’te çok gelişti. Muhtelif şekilleri bulunan müveşşahlar ve İbn Kuzmân’ın (ö. 555/1160) edebî neviler arasına kattığı zecel bunların başlıcalarıdır. İran edebiyatından adıyla birlikte alınan dûbeyt (iki beyt) veya rubâî de burada anılmalıdır. Beyitlerin kümelenişi ve kafiye örgüsüyle ilgili bu hususlar vezin bakımından da mühim neticeler doğurmuştur. Bu nazım şekillerinin bir kısmında klasik bahirlerin dışında kalan birçok yeni vezin kullanılmıştır. Meselâ müveşşahlarda 174 tâli vezin tesbit edilmiştir.

II. İRAN EDEBİYATINDA ARÛZ
Bu edebiyata arûz Arap edebiyatından geçti. Daha hicretin ilk yüzyılının yarısında (VII. yüzyıl), İslâm devleti Arap yarımadasından taşarak bütün İran’ı hızla genişleyen sınırları içine almış bulunuyordu. Eski ve zengin Sâsânî kültürünün yaşadığı bu topraklara İslâmiyet ve Araplar’la birlikte Kur’ân-ı Kerîm’in ve hâkim unsurun dili olan Arapça da geldi. Yeni dinin vecîbelerinin yerine getirilmesi, Kur’ân-ı Kerîm’i ve hadisi gereğince anlama ihtiyacı, askerî ve idarî mülâhazalarla İran’da hatta Horasan ve Mâverâünnehir sahalarında mühim noktalara garnizon mahiyetinde yerleştirilen Arap zümreleriyle devamlı temas, çoğu Arap asıllı valilerin resmî dil olarak kullandıkları, İslâm kültürünün dili olan Arapça’nın yayılmasını bir taraftan teşvik eden, diğer taraftan kolaylaştıran âmillerdi. Eskisinden çok farklı şartların hâkim olduğu İran topluluğunda münevverlerin itibar görebilmeleri, bir mevki sahibi olabilmeleri için Arapça’yı bilmeleri gerekiyordu. Başlıcaları anılan bu âmillerin neticesi olarak İran’da, konuşma dili olan Farsça’nın yanında Arapça din dili, ilim dili ve resmî dil haline geldi. Hatta bu yeni şartların yetiştirdiği Fars ve Türk asıllı münevverler, Arapça’nın ilim ve sanat dili olarak gelişmesine büyük ölçüde hizmet ettiler.

Abbâsî hâkimiyetinin eski gücünün zayıflamasıyla, merkeze uzak bölgelerde, III. (IX.) yüzyıl başlarında müstakil devletler kurulmaya başladı. Tâhirîler, Saffârîler, Sâmânîler, Ziyârîler gibi daha çok İranlı unsurlara dayanan bu mahallî devletleri kuranların çoğunun kendilerini Arapça kasidelerle öven şairleri anlayabilecek hazırlıkları yoktu. Bunlar çevrelerinde toplanan sanatkârların sunacakları methiyelerin anladıkları dilde olmasını tercih ettiler. Önceleri Şuûbiyye cereyanları ile daha çok fikir halinde yaşayan İranlılık duygusu, bu müsait zeminde Farsça’nın edebî bir dil olarak canlanmasında ve bu mahallî hânedanların halifeden almadıkları iktidarlarını meşrû gösterecek şecereler düzenleyebilmek için eski İran tarihinin araştırılmasında, dolayısıyla tekrar ehemmiyet kazanan eski destanî-tarihî malzemenin toplanmasında kendini göstermiştir. Böylece yeni kurulan hânedanların (daha sonraları Türkler de dahil) ve eyalet emîrlerinin himayelerindeki kültür merkezlerinde şiir dili olarak Farsça Arapça’nın yanında, hatta daha ön planda yerini aldı.

Bu büyük kültür değişmesi sırasında orta Farsça’nın yani Pehlevîce’nin yerini yeni Farsça, Pehlevî yazısının yerini Arap yazısı almıştı. Kısaca temas edilen âmillerle bilhassa kelime hazinesi bakımından Arapça’nın tesirinde gelişen yeni Farsça’nın mevcut ilk manzum mahsullerinden kalan örnekler son derecede mahduttur. Bu sebeple, III. (IX.) yüzyıl ortalarına kadar geçen en az iki yüzyıllık bir devrede asla küçümsenemeyecek neticelere ulaşmış bulunan tecrübelerin ne gibi merhalelerden geçtiğini açıkça tayine imkân verecek vesikalar henüz yoktur. Bununla beraber, anılan safhada, yeni Farsça şiiri geliştirenlerin Arapça’yı ve Arap nazım tekniğini iyi bilen İranlı şairler olduğu muhakkaktır. Bunların nazım tekniğine dair bilgileri Arap şairlerinin bu husustaki tatbikatına dayanıyordu. II. (VIII.) yüzyılın sonlarından itibaren Halîl b. Ahmed’in ve onu hemen takip edenlerin eserleriyle bilhassa şiir tenkitçileri için belirli ölçüler ve kaideler de tesbit edilmiş oldu. Arûza dair ilk Farsça eserlerin yazılışı sırasında şiir şekli ve muhtevasıyla hayli gelişmiş, yönünü ve akışının yatağını çizmiş bulunuyordu. Bu sebeple Râdûyânî’nin 481-507 (1088-1114) yılları arasında yazdığı anlaşılan eserinde (Tercümânü’l-belâga, nşr. Ahmed Ateş, İstanbul 1949, s. 2 ve nâşirin mukaddime ve izahlar kısmı, s. 4, 26), bu mevzuda ilk Farsça eserlerin müellifi olarak zikredilen Yûsuf-i Arûzî (veya Ebû Yûsuf-i Arûzî) ve Ebü’l-Alâ eş-Şüşterî gibi müellifler sadece Arapça arûz kitaplarından istifade etmekle kalmamışlar, Farsça’nın ve eski İran edebiyatındaki nazım an‘anesinin tesiriyle Arap arûzundan ayrılan İran arûzunun, zamanlarına kadar geçen devrede vermiş bulunduğu mahsullerin müşahedesinden de faydalanmışlardır (Ebû Abdullah Muhammed Beyhakī-i Vahîdî’nin 738-740 [1337-1339] tarihlerinde istinsah ettiği arûza dair birkaç risâleyi ihtiva eden bir mecmuada ʿArûż-ı Endelüsî’ye yazdığı Farsça şerhin sonunda Yûsuf-i Arûzî’den naklettiği birkaç varaklık iltibas hakkında bk. Fihrist-i Kitâbhâne-i Medrese-i ʿÂlî-i Sipehsâlâr, Tahran 1318 hş., II, 444, 446, 448).

Gazneliler devri şairlerinden olup Şems-i Kays’ın eski arûz âlimleri arasında saydığı (el-Muʿcem, s. 181) Büzürcmihr-i Arûzî de (Ebû Mansûr Kasîm b. İbrâhim el-Kâyinî, ö. 433/1041-42) bunlardandır. Tuğrul Şah devri şairlerinden Ebû Abdullah el-Kureşî ve Gazneliler devri sanatkârlarından Behrâmî-yi Serahsî’nin çalışmaları hakkında mevcut bilgiler (el-Muʿcem, s. 181-189; Çehâr Maḳāle, s. 48), İran şiirinde arûzun aldığı şekli izah için Arap arûz nazariyesinde yapılan değişiklikler ve yeni vezinler arama gayretleri hakkında fikir verebilmektedir.

V. (XI.) yüzyılın sonlarında ve VI. (XII.) yüzyılda yalnız arûz ve kafiyeyi değil üslûp meselelerini de ele alan eserler yazılmıştır. Ziyârîler’den Emîr Keykâvus’un Kābusnâme’si (telifi 475/1083) ile Nizâmî-i Arûzî’nin Çehâr Maḳāle’si (telifi 547-552/1152-1157) gibi iki tanınmış eserin şiir ve şairlere dair bölümleriyle Ebû Muhammed Abdullah er-Reşîdî es-Semerkandî’nin (V./XI. yüzyıl) Zeynebnâme’si bir yana bırakılırsa, Râdûyânî’nin Tercümânü’l-belâġa’sında bedî‘ ve belâgat meselelerinin, yine Arapça eserlere dayanmakla beraber, Farsça’ya nazım tekniğine dair hususlardan pek tabii olarak daha kolay adapte edildiği görülür. Râdûyânî’den sonra bu mevzuda Ḥadâʾiḳu’s-siḥr’i kaleme alan Reşîdüddin el-Vatvât (ö. 573/1177), arûza dair de bir risâle yazmıştır (bk. bibl.). Onun muasırı nahiv âlimi İbnü’l-Kattân el-Mervezî’nin (ö. 548/1153) rubâî vezinlerini tasnif için yaptığı iki şecere, Şems-i Kays’tan beri arûz kitaplarında yer almıştır.

Şems-i Kays’ın arûz ve kafiye mevzuunda birkaç eseri vardı. 630’da (1233) tamamladığı Arap ve Fars arûzuna dair iki kısımdan meydana gelen Arapça eserinin ikinci kısmını daha sonra Farsça’ya çevirerek el-Muʿcem fî meʿâyîri eşʿâri’l-ʿAcem’i yazdı. Müellifin arûz, kafiye ve belâgata dair daha önceki çalışmalardan faydalanmak, bunlara kendi müşahede ve görüşlerini katmak suretiyle ortaya koyduğu bu eseri İran nazım tarihi hakkında mühim kayıtlar taşımakta, klasik İran ve Türk şiirinin nazım tekniğini ve üslûbunu tahlil için gerekli bilgileri vermektedir (bk. bibl.). Daha sonra arûza dair pek çok eser yazıldı. Bunlar arasında bazı hususiyetleriyle Nasîrüddin et-Tûsî’nin (ö. 672/1274) Miʿyârü’l-eşʿâr’ı, çok tutunmuş ve yayılmış olmaları bakımından, şerhleri ve Türkçe tercümeleriyle birlikte, Vahîd-i Tebrîzî’nin (IX./XV. yüzyıl) Cemʿ-i muhtasar’ı, Câmî’nin (IX./XV. yüzyıl) Risâle-i ʿArûż’u ve Seyfî’nin Arûz-ı Seyfî diye meşhur eseri ile Mîzânü’l-eşʿâr’ı anılabilir.

İran edebiyatında arûzun nazma tatbiki ve arûzun nazarî olarak izah usulü hayli değişikliklere uğradı. Halîl b. Ahmed’in, ilk şekilleri ve bahirler arasındaki akrabalıkları tesbit için bulduğu ideal vezinleri içinde toplayan dâire sistemi, bu edebiyatta gayesini pek tabii olarak kaybetti ve sadece ilk tatbik devrinin hâtırası olarak kaldı. Meselâ Nasîrüddin et-Tûsî’nin aynı bahirdeki bir ana şekilden türemiş iki vezni aynı dâirelere yerleştirmesi bunun açık delilidir.

İran nazmında arûzun uğradığı iki mühim değişiklik, diğer tâli farkların da temelini teşkil eder. Bunlardan biri, daha önce de bilhassa belirtmek istediğimiz gibi (Eski Arap Şiiri, s. 64-65), Arap nazmındaki beytin yerini İran ve Türk nazımlarında mısraın alması, diğeri klasik Arap şiirinin en önde gelen beş bahrinin kullanılmaması, bu seçişle başlayan teşebbüslerin yeni bahirler, yeni vezinler aramaya doğru gelişmiş olmasıdır. Beytin yerini mısraın alışı ile bir taraftan Arap nazmına kıyasla beyit uzatılmış, yani beyti teşkil eden tef‘ile sayısı artmış, yukarıda bahsedilen ve şatrların sonunda bulunan arûz ve darb tef‘ileleri nazmın yapısında taşıdıkları fiilî ehemmiyeti kaybetmiştir. Böylece manzumenin beyitlerden değil de bir bütün olarak kabul edilen mısralardan kurulabileceği düşüncesi, Fars şiirinin İslâmiyet’ten önceki sanat an‘anesinden gelmektedir. Çünkü bu eski devrede manzumeler 3, 4, 5 vb. mısradan teşekkül eden kıtalarla nazmedilirdi. İlk beş bahirdeki vezinlerin başlangıçta denenip sonra terkedilmesi, geriye kalan on bir bahrin imkânlarından faydalanılarak yeni şekiller aranması veya Fars şiirine mahsus bahirler icadı gibi hususlara gelince, bunun âmillerinin başında da yine eski yerli nazma göre hazırlanmış bir zevk ile Farsça’nın yapısı ve tabii âhengi yer almış olmalıdır. Arûza geçiş devresinde sanatkârların gerek zevk gerekse pratik alışkanlıkla, hiç değilse hece sayısı bakımından eski vezinlere uyan şekilleri tercih etmiş olmaları gerekir. Bazı yeni araştırıcıların ilk İslâmî devreden intikal eden pek mahdut yâdigârların vezinlerini Pehlevî nazmına bağlamak, hatta Arap nazmındaki bazı yeni bahirlerde Pehlevî tesiri aramak gibi (L. P. Elwell-Sutton, The Persian Metres, s. 179) ancak çok zayıf faraziye ve tahminlere müsait vesikalara dayanan gayretleri bundan ileri gelmektedir.

Arap arûzunu, bunun Fars şiirine tatbikinin safhalarını ve İran şiirinin klasik şeklini tamamlamış bulunduğu V. (XI.) yüzyıla kadar İranlı arûz âlimlerinin ve sanatkârların yeni vezinler bulma yolundaki teşebbüs ve denemelerini iyi bilen Şems-i Kays, Gazneli ve Selçuklu devirleri müelliflerinin eski bahirlere ve onlardan çıkartılan yeni şekillere, üç ayrı dâirede yirmi bir yeni bahir ilâve ettiklerini söyleyerek adlarını saydığı, dâirelerdeki şekillerini verdiği, âhenksiz ve ağır (sakīl) bulduğunu belirttiği bu bahirlerden yalnız ilk dâiredeki dokuzunu misalleriyle gösterir (el-Muʿcem, s. 135-141). Esasen İran arûzunda bir dereceye kadar tutunabilen üç yeni bahir, Arap arûzundan alınan bahirlerden çıkartılmıştır. Nitekim yine Şems-i Kays’ın tasnifine göre, Arap arûzunun III. dâiresinden itibaren başlayan bahirler, bu edebiyatta esas kabul edilen şekillerine göre şöyle sıralanmıştır: I. dâire: hezec, recez, remel; II. dâire: münserih, muzâri‘, muktedab, müctes; III. dâire: serî‘, garîb (veya cedîd), karîb, hafîf, müşâkil (veya âhir); IV. dâire: mütekārib, mütedârik. Görüldüğü gibi burada Arap arûzundaki IV. dâire garîb, karîb ve müşâkil bahirlerinin ilâvesiyle iki dâireye (II ve III.) ayrılmış bulunmaktadır. Yalnız İran arûzunda kullanıldığı kabul edilen bu yeni bahirlerden ikisi fazla yayılmış olmamakla beraber başka ad altında Arap arûzunda da vardır. Bunlardan karîb, münseridden, müşâkil ise muttaridden başka bir şey değildir (münserid ve muttarid için bk. Rundî, el-Vâfî fî nazmi’l-kavâfî, vr. 112a). Ancak İran edebiyatında bu şekillerin daha önce bulunup denenmiş olduğu da söylenebilir.

Fars edebiyatında İslâmiyet öncesine ait nazım geleneği yukarıda işaret edildiği gibi silinmemiş, bilhassa halk edebiyatında canlılığını korumakta devam etmiştir. Bunun, İslâmî devredeki edebiyatın nazım şekillerinde tesiri açıkça görülür. Meselâ fehleviyye adı verilen dört mısralık kıtalardan kurulu manzumeler, zamanla arûza tatbik edilmelerine rağmen, mahallî lehçelere bağlılığını ve aynı kıtada farklı vezinlerin kullanılabilmesi gibi hususiyetlerini kaybetmedi. Oldukça erken bir devrede, buna birçok bakımdan benzerlik gösteren rubâî doğdu. İran arûzunda hezec bahrinden çıkartılmış hususi yirmi dört vezinle nazmedilen dûbeyt veya terâne de denen rubâî, İslâmî edebiyatların başlıca nazım şekilleri arasına yükseldi. Kafiye örgüsü bakımından büyük bir kolaylık taşıyan mesnevi, uzun manzum eserlerde ve arûzun kısa vezinleriyle kullanıldı; bazı büyük sanatkârların sonrakilere örnek olan eserlerinin tesiriyle, belli mevzulardaki mesnevilerin belli vezinlerle nazmedilmeleri zamanla âdeta kaide halini aldı. Arap edebiyatından alınan kasidenin yanında İran ve Türk edebiyatlarındaki mânasıyla gazel geliştirildi ve divanlarda en büyük yeri işgal etti. Buna, müstezad adı ile vezin ve kafiyece daha genişletilmiş bir şekil eklendi. Tercîlerde ve bilhassa 3-10 mısralık kıtalardan kurulan musammatların kıtalar arasındaki bağlılığı sağlayan esas kafiyeleri yanında, değişen ara kafiyelerinin getirdiği çeşitlilikte sanatkârlar daha zengin âhenk kompozisyonları elde etmek imkânını buldular.

III. TÜRK EDEBİYATINDA ARÛZ
Türk edebiyatında da İslâmiyet’ten önce şiirin kendisine mahsus bir nazım tekniği vardı. Bu sistemin en bâriz vasfı, hece sayısına dayanan vezinlere ve çoğu dörtlüklerden teşekkül eden kıtalara istinat etmesidir. Bu millî nazım günümüze kadar devam edegelmiştir. Türkler İslâm medeniyeti çerçevesine girdikleri zaman, arûz veznini, Arap ve İran edebiyatlarının nazım şekillerini aldılar. Türk edebiyatında V. (XI.) yüzyılın ortalarından kalan ilk vesikalar, intibak devresi mahsullerinde millî nazım sisteminden bazı unsurların devam ettirildiğini ve hece veznine en yakın arûz şekillerinin seçildiğini göstermektedir. Nitekim İslâmî devreye ait ilk tam eser olan Kutadgu Bilig’ini (telifi 462/1069-70) Balasagunlu Yûsuf Has Hâcib, mütekārib bahrinin Şehnâme’den beri umumiyetle mesnevilere tatbik edilen bir vezniyle nazmetmiştir. Mesnevi şeklinde olan bu siyasetnâmede geçen 173 dörtlük, şekil bakımından eski nazım sisteminden muhafaza edilmiştir. Yûsuf Has Hâcib’in bu vezni seçişini tesadüfle veya sadece Şehnâme’nin tesiriyle izah etmek doğru değildir. Çünkü eski bir dil ve sanat terbiyesinin arûzun yüzlerce şeklinden seçtiği bu vezin, aynı zamanda Türk şiirinde hecenin öteden beri en yaygın şekli olan on bir heceli veznine uymaktadır. Edib Ahmed’in (VI./XII. yüzyıl) Atebetü’l-hakāyık’ı da aynı vezinle ve dörtlükler şeklinde kıtalarla nazmedilmiştir.

İslâmî devre İran şiirinin kati hüviyetine kavuştuğu, Arapça ile Farsça’nın ilim ve sanat dili olarak yan yana işlendiği Gazneliler’in ve Selçuklular’ın hâkimiyetlerine rastlayan uzun bir devrede Türkler de bu faaliyete katılmışlardı. Türkler’in bu sahadaki hizmetleri yalnız himaye ve teşvike inhisar etmemiş, daha sonraları da olduğu gibi onlar müşterek İslâm kültürünün kurulmasında âlim ve sanatkâr olarak da yerlerini almışlardı. Ancak Türkler ilim dili olarak Arapça’yı, sanat dili olarak da daha çok Farsça’yı seçtiler. Bu arada Türkçe’nin yeni şartlar içerisinde edebî dil, şiir dili olarak işlendiği de muhakkaktır. Çünkü bu kanaati destekleyen bazı tarihî kayıtlar bir yana, Kutadgu Bilig’de açık şekilde görülen teknik olgunluk, ancak, mahsulleri bugün elimizde bulunmayan bir hazırlık safhasının tecrübeleriyle izah edilebilir. Gerek mevzu gerekse -bazı nazım nevileri hariç- şekil bakımından klasik Türk şiiri, daha çok teşekkülünde Türk asıllı sanatkârların, dolayısıyla Türk zevkinin de hissesi bulunan İran şiirinden hareket etmiştir. Bu arada Türk şairleri kullandıkları arûz vezinlerini de oradan seçmişlerdir.

Arûzun Türkçe’ye tatbikinde, Türkçe ile bu metrik sistemi arasında bir intibaksızlık bulunmasından çok, nazarî olarak, Türkçe kelimelerin yazılı şekillerinin Arap arûzunun Halîl b. Ahmed’den gelen tahlil tarzıyla izahında güçlük çekildiğini söyleyebiliriz. Kulaktan çok göze, kelimelerin yazılı şekillerine dayanan bu tahlil şekli, Arapça’ya göre hazırlanmış bir imlâ sistemine bağlıydı. Çünkü yukarıda da işaret edildiği gibi, bugüne kadar dikkat edilmemiş olmakla beraber, Araplar’da imlânın ıslahı ile nazmın harflere kadar inen metrik tahlili bir arada düşünülmüş olmalıdır. Arap yazısını kabul eden Farslar’ın ve Türkler’in kendi dillerinin yapısına göre bazı imlâ esasları tesbit etmek zorunda kalışları sırasında bu meseleleri düşünmeleri elbette mümkün değildi. Bu sebeple esasen uzun zaman kararlı bir imlâya kavuşamayan Türkçe manzum metinlerin an‘anevî usul ile tahlili güç olmuştur. Bununla beraber nazariyatçılar bu hususa dikkatle birtakım esaslar tesbit etmeye çalıştılar. Meselâ, aynı zamanda Kâşgarlı Mahmud’dan sonra Türkçe’nin ikinci lugatını derlediği bilinen Şems-i Kays, yukarıda adı geçen eserinde Farsça ve Türkçe kelimelerin bazı imlâ hususiyetlerinden ve bunların arûza tatbikinden bahseder. Gerek Şems-i Kays ile gerekse Türk nazım tarihi ile ilgili çok mühim bir hususu burada açıklığa kavuşturmak faydalı olacaktır. M. Fuad Köprülü, bugün elimizde bulunmayan fakat bazı tarihî kayıtlar ve iktibaslar yardımı ile haberdar olduğumuz Tibyânü’l-lugāti’t-Türkî alâ lisâni’l-Kanglî adlı eserin müellifi ile el-Muʿcem sahibinin aynı şahsiyet olabileceği ihtimalini ileri sürmüş (“Hârizmşahlar Devrinde Bir Türk Filologu: Muhammed b. Kays ve Eseri”, Türk Yurdu, nr. 26, Şubat 1927; TM, 1928, II, 441-444), her iki eserin yazıldığı devir ve muhit hakkında topladığı bilgilerden hareket ederek bu husustan emin bulunduğunu belirtmiştir (Türk Dili ve Edebiyatı Hakkında Araştırmalar, s. 156-161). Daha sonraki müellifler de onun bu isabetli kanaatini tekrarlamışlardır (A. Caferoğlu, Türk Dili Tarihi Notları, İstanbul 1943, II, 113-116; Türk Dili Tarihi, İstanbul 1964, II, 136-139). İranlı araştırıcıların hiç temas etmedikleri bu husus bizzat Şems-i Kays’ın el-Muʿcem’inde (s. 40, son satırlar) açıkça ifade edilmiştir (eserin F. Köprülü’nün faydalandığı, Beyrut 1909’da E. J. W. Gibb Memorial Series’de çıkan, Mirza Muhammed Kazvînî – E. G. Browne neşrinde bu hususu ihtiva eden fasıl eksiktir). Nitekim kelimeleri sebeb ve vetidlere ayırırken Farsça ve bilhassa Türkçe’nin imlâsının doğurduğu güçlüklere temas eden Şems-i Kays, Türkçe’nin imlâsı hakkında lugatının mukaddimesinde kâfi derecede bilgi verdiğinden bahsetmektedir. Şems-i Kays’ın Türk oluşu, el-Muʿcem’de Türkçe kelimelerin imlâsından bahsetmek lüzumunu hissedişi, bu eserin adındaki “eş‘ârü’l-acem” ibaresinin mânasını açıklığa kavuşturmaktadır. Yani müellif eserinde yalnız Farsça şiirlerin değil, “Arapça’dan başka dillerdeki şiirlerin”, yukarıda işaret edilen fasıldan da anlaşıldığına göre, hususiyetle Farsça ve Türkçe şiirlerin nazım tekniğini ele almaktadır.

Yaşadıkları çevre ve yetişme tarzlarıyla Arapça’yı ve Farsça’yı iyi bilen Türk münevverlerinin arûz nazariyatına dair kaynakları, uzun zaman Arapça ve bilhassa Farsça eserlerdi. Bu bakımdan İran edebiyatında olduğu gibi Türk edebiyatında da arûzun nazma tatbiki önce olmuş, Türkçe nazarî eserler mevcut bilgilere göre daha sonra yazılmıştır.

Anadolu sahasında meselâ VII. (XIII.) yüzyılın sonları ve VIII. (XIV.) yüzyılın başlarında Muhammed b. Ahmed b. Zahîr-i Lârendî, Abdü’l-Muhsin-i Kayserî gibi bazı müelliflerin İbn Ebi’l-Ceyş el-Endelüsî’nin eserinin şerhi mahiyetindeki teliflerinin, Türkçe şiirler yönünden daha ziyade nazarî bilgiler olarak kaldığını söylemek mümkündür. Buna karşılık, meselâ Gülşehrî’nin Farsça arûz risâlesi (Millet Ktp., FY, nr. 517, vr. 46-61), gelişen klasik Türk şiirinde kullanılan vezinleri ihtiva ediyordu. Bir başka eserini 819’da (1416) telif ettiğini bildiğimiz Mutahhar b. Ebû Tâlib Lârendî’nin Ravzatü’l-evzân’ı (Süleymaniye Ktp., Şâzelî, nr. 147, vr. 182-184), herhalde ilk Türkçe arûz risâlesi değildir.

Şair Ahmedî’nin VIII. (XIV.) yüzyılın sonlarında kaleme aldığı bir eser, arûza dair olmamakla beraber klasik Türk nazım tarihi bakımından burada hatırlanmalıdır. Bedâyiʿu’s-siḥr fî ṣanâyiʿi’ş-şiʿr adlı bu eser izahlara ait kısımları hulâsa edilip edebî sanatlar için verilen misalleri arttırılmak suretiyle Reşîdüddin el-Vatvât’ın Ḥadâʾiḳu’s-siḥr’i tâdil edilerek kaleme alınmıştır (Nihad M. Çetin, “Ahmedî’nin Mirkātü’l-edeb’i Hakkında”, TM, 1965, XIV, 223-224). Divan edebiyatının gelişme seyrinde çok mühim bir yeri olan ve klasik Türk şiirinin şekil ve muhteva itibariyle mâlum şeklini almasında büyük hissesi bulunan şairlerden biri kabul edilen Ahmedî’nin edebî sanatlara dair bir eser yazarken Reşîdüddin el-Vatvât’ın yukarıda adı geçen Hadâʾiku’s-sihr’inden hareket etmesi, klasik Türk şiirinde nazarî olarak da Farsça kaynaklara dayanıldığını gösteren bir vesikadır.

Daha sonra, Arapça ve Farsça yazdıkları bir tarafa, gerek Anadolu gerekse Orta Asya Türk edebiyatlarında Türk müellifler arûza dair Türkçe eserler yazmaya devam etmişlerdir. Amasyalı Alâeddin Ali b. Hüseyin Çelebi’nin (ö. 875/1470-71) risâlesi, şair Halîmî-i Şirvânî’nin manzum eseri, Aşkî’nin 950’de (1543) telif ettiği Arûsü’l-arûz’u, Firişteoğlu’nun ondan yedi yıl sonra yazdığı manzum risâlesi, Gelibolulu Sürûrî’nin arûz, kafiye, edebî sanatlar ve ıstılahlarına dair olup uzun zaman sahasında beğenilen bir eser olarak kalmış bulunan Bahrü’l-maârif’i (956/1549) bunlardandır. Daha çok Türkî-i Basît* tarzındaki şiirleri ve nazîreler mecmuasıyla tanınan Edirneli Nazmî, 962’de (1555) tertip ettiği divanında arûzun hemen bütün vezinleriyle Türk-İran şiiri nazım şekillerinin hepsiyle yazdığı manzumelerinde söze, mânaya ve şekle dayanan bütün sanatları göstermek istemişti. ihtiva ettiği şiirlerden sadece gazelleri 7777’yi bulan 50.000 beyte yakın hacimdeki bu büyük divan, Türkçe’de kullanılmayanlar da dahil, vezinler, nazım şekilleri ve edebî sanatlar için tertip edilmiş en geniş misaller mecmuasıdır.

Hazırlık devresini daha önce geçiren Orta Asya Türk edebiyatı sahasında yazılmış iki eserin, ortak tarafları yanında, İran nazmından artık birtakım hususiyetleriyle ayrılan Türk nazmına ve bu arada Türk şiirine mahsus nazım şekillerine dair verdikleri bilgilerle ayrı ehemmiyeti vardır: Bunlardan biri Nevâî’nin (ö. 906/1501) Mîzânü’l-evzân’ı, diğeri Bâbür Şah’ın Arûz Risâlesi’dir (telifi 930-931/1524-1525). Bu iki eser sayesinde belli vezinlerle nazmedilen ve çoğu hususi makamlarla bestelenen tuyuğ, koşuk, türkü, muhabbetnâme, müstezad, çinge (çine) veya öleng (ölen), âzâdvârî, tarhânî hakkında açık bilgiler edinebiliyoruz.

Anadolu sahasında mesnevî, gazel ve kaside gibi belli başlı neviler, VIII ve IX. (XIV ve XV.) yüzyıllarda tekâmülünü tamamlamıştı. Bu gelişmede bazı İran şairlerinin eserleri numune alınmıştır. Bu arada Orta Asya Türk edebiyatında şiirin, hemen belli başlı bütün nevileriyle Nevâî ve Hüseyin Baykara’nın muhitinde en yüksek seviyesine ulaştığı kaydedilmelidir. Muhteva ve şekilce klasik hüviyetini kazanan şiirde, arûzun çok sayıdaki vezinlerinden ve bunların çeşitli şekillerinden bir kısmının şairlerce beğenilip benimsendiği ve uzun bir deneme devresinden sonra aşağı yukarı IX. (XV.) yüzyılda tercih edilip seçilen vezinlerin artık karar bulduğu söylenebilir. Arap arûzunda, muayyen bahirlerdeki vezinlerden biriyle nazmedilmiş bir şiirde tef‘ilelerin uzun ve kısa heceleri, dolayısıyla farklı tef‘ileler birbirinin yerini alabiliyordu. İran nazmında bu serbestlik oldukça sınırlandırılmış, Türk nazmında ise yalnız mısra başında “fâilâtün”ün yerine “feilâtün”ün gelebilmesi gibi sadece belli vezinlerin belli tef‘ilelerinde kalmış; arûzda yüzlerce örneği bulunan değişmelerin bir benzeri olan “mef‘ûlü mefâilün feûlün”de ilk iki tef‘ilenin “mef‘ûlün fâilün” şeklinde değişik gelişi, hususi bir adla sekt-i melîh diye adlandırılmıştır. İran arûzunda amelî bir tarafı kalmayan arûz ve darb tef‘ileleri artık tamamen unutulmuştur. Bununla beraber nazarî olarak Arap ve bilhassa İran arûzunun hususiyetleri, birçoğu bu dillerle de eser bırakmış olan Türk şairlerince pek tabii olarak biliniyordu. Bu bakımdan Yûsuf Has Hâcib’in eserinden başlayarak VIII. (XIV.) yüzyıla ve daha öncesine ait metinlerde -öteden beri âdet olduğu üzere- aranan ve bulunduğu sanılan, Türkçe’nin bünyesinin arûza intibaksızlığı neticesinde doğmuş birtakım imâle ve zihafların, hiç değilse mühim bir kısmının, aslında sonradan kullanılmamış farklı tef‘ilelerden geldiği kanaatindeyiz.

İşaret edildiği gibi, Türk şairleri İran arûzunun yukarıda sayılan bütün bahirlerini almadılar, muktedab, mütedârik, cedîd, karîb ve müşâkil bahirlerini hemen hemen kullanmadılar. Diğer bahirlerdeki vezinler arasından da bazılarını seçerek bunları işlediler.

Türk şiirinde nazım şekli olarak eski dörtlükler daima ehemmiyetini korumuş, klasik edebiyata tuyuğ ve halk edebiyatındaki türkülerin tesiriyle gelişen şarkı gibi neviler vermiştir. Türkler daha başlangıçtan itibaren hecenin sekizli ve on birli şekillerine uyan arûz vezinlerini tercih etmişlerdir. Aynı tef‘ilelerin tekrarından kurulu vezinler de yine ilk alınan ve daima beğenilegelen şekiller arasındadır.

Mesnevilerde olduğu gibi bazı mevzulara tahsis edilen belli vezinlerin bulunduğu bilinmektedir. Fakat bunun şümulü henüz gereğince tesbit edilmiş değildir. Meselâ Bâkî’nin Kanûnî Sultan Süleyman için söylediği meşhur mersiye, daha önce birçok şair tarafından tercî şeklinde aynı vezinle, hatta hânelerdeki aynı kafiye ve rediflerle nazmedilmiş bir mersiyeler zincirinin mütekâmil bir halkasıdır.

Arûzun kullanılış sahası sadece divan edebiyatı sınırları içerisinde kalmamıştır. Halk edebiyatının bir kolunda da şairler arûzu eserlerinde kullanmışlar, hatta klasik şiirin tuyuğu gibi belli vezinlerle nazmedilen divan, selîs, şatranç vb. belli neviler geliştirmişlerdir. Türk arûzunun, daha doğrusu nazım tekniğinin XV-XIX. yüzyıllar arasındaki gelişmesi hakkında bildiklerimiz de çok noksandır. Sağlam bir hazırlıktan sonra, hiç değilse belli başlı sanatkârların eserleri dikkatle tahlil edilmeden ve yayılmış birtakım yanlış kanaatler düzeltilmeden klasik şiirin vezni ve şekli hakkında kesin hükümlere varmak doğru olmayacaktır.

XIX. yüzyılın ortalarından itibaren Türk şiiri Batı tesiriyle yeni bir safhaya girdi. Önceleri değişen içtimaî şartlara ve zevke uygun yeni fikirler, eski nazım tekniğiyle ifade edilmek istendi. Fakat eski şiirin muhtevasıyla beraber ve birbirine bağlı olarak gelişen şekli buna müsait görülmedi. Bu teşebbüslerle eski nazmın önce iç mimarisi yıkıldı. Bu arada yeni ve mühim edebî nevilerden tiyatro eserlerine arûzun oldukça başarıyla tatbik edildiği görülür. Edebiyât-ı Cedîde topluluğu eski an‘aneleri tamamıyla unutmuş, yeni nazım şekilleriyle Avrupaî bir şiir tekniği geliştirmiştir. Edebiyât-ı Cedîdeciler’in ve onların devamı mahiyetindeki Fecr-i Âtî topluluğunun sanatında eskiden yalnız bir şey kalmıştı: Duygu ve düşünceyi hareket ve kıvraklıkla ifadeye imkân verecek bir şekil olan serbest müstezada da tatbik ettikleri arûz.

XIX. yüzyılın sonları ve XX. yüzyılın başlarında klasik sanatkârların öteden beri ihmal ettikleri hece veznine karşı alâka arttı. Aslında lüzumlu ve yerinde olan bu alâkanın arûzun aleyhinde bir cereyan halini alışını aynı memnuniyetle karşılamak güçtür. Bu devrede arûzun aleyhinde bulunanlarla onu müdafaa edenlerin fikirleri hemen hemen aynı derecede zayıf temellere dayanır. Aslında arûzun, hecelerinin uzunluk veya kısalık değerleri daha açık şekilde tayin edilebilen Türkçe’ye, Arapça ve Farsça’dan daha müsait olduğu söylenebilir. Anılan münakaşalar arasında sık sık tekrarlanan, “bu vezinlerle yazılan şiirlere meselâ Anadolu ve Karadeniz kelimelerinin bile giremeyeceği” gibi iddialar arûzun imkânlarını bilmemekten ileri gelmiştir. Nitekim bu kelimelerden herhangi birini bir beyitte sekiz defa tekrarlamak mümkündür. Arûzun Türk nazmında kullanılmayan yüzlerce vezni varken Abdülhak Hâmid’in -bazıları şekil olarak kullanılmayan vezinler içinde esasen mevcut, bazıları da âhenksiz- birtakım vezinler ihdasına çalışması ve takdirkârlarının veya muarızlarının onun bu denemeleri karşısında tavırları da bu çevrelerde arûz hakkındaki bilgilerin çok sathî olduğuna delâlet eder. Aynı zamanda arûzla mücadele, onun Türkçe’de en başarılı numunelerine kavuştuğu bir devrede başlar. Tevfik Fikret (ö. 1915) ve bilhassa Mehmed Âkif (ö. 1936), yalnız Türk nazmında kullanılan şekilleri ile de yüzyıllarca işlenerek millîleştirilen arûzun Türkçe ile bağdaşabileceğini, Türk edebiyatının şaheserleri arasında yer alan numunelerle göstermişlerdir. Fakat son yüzyılın başlarından itibaren millî edebiyat cereyanının hece veznini arûzun yerine geçirme gayreti bu husustaki mücadelesini kazandı. Arûz, Yahya Kemal (ö. 1958) gibi müstesna bir sanatkârın da bulunduğu birkaç mümessili ile devrini kapatmış görünmektedir. Hece veznini benimseyen yeni şiir de uzun ömürlü olmadı; hemen her yerde olduğu gibi o da bugün yerini, âhengi güç bir mimaride arayan serbest nazma bırakmış bulunuyor.

Türk şairlerinin kullanmış oldukları arûz vezinlerinin başlıcaları şunlardır:

1. – – / – – – / – – – / – – –
Türkçe şiirlerde çok az kullanılmıştır. Yine nâdiren olmakla beraber aynı veznin üç, hatta iki tef‘ileli şekillerine de rastlanır.

2. – – / – – – / – – – / –
Türkçe şiirlerde en çok görülen vezindir. Fuzûlî (ö. 963/1556), Bâkî (ö. 1008/1600), Muallim Nâci (ö. 1893) gibi şairlerde birinci, Nedîm’de (ö. 1143/1730) ikinci sırayı alır. Çağatay sahasında hususi bir beste ile okunan türküler ve âşık tarzının yine muayyen bir besteyle söylenen divanları bu vezinle nazmedilirdi.

3. – – / – – – / –
Birinci veznin kısasıdır. Daha çok mesnevilerde kullanılmıştır. Meselâ Gülşehrî’nin (ö. 717/1317’den sonra) Manṭıḳu’ṭ-ṭayr tercümesi, Âşık Paşa’nın (ö. 733/1332-33) Garibnâme’si, Ahmedî’nin (ö. 815/1412) İskendernâme’si, Süleyman Çelebi’nin (ö. 825/1422) Vesîletü’n-necât’ı, Lâmiî Çelebi’nin (ö. 938/1531-32) Vâmık u Azrâ ve Selâmân ü Ebsâl adlı mesnevileri vb. bununla nazmedilmiştir. Bu veznin eski bir tarihten beri gördüğü rağbette Mevlânâ’nın (ö. 672/1273) Mesnevî’si ve Sultan Veled’in (ö. 712/1312) Rebâbnâme’sinin de aynı vezinle nazmedilmiş olmasının tesiri bulunmalıdır. Nitekim dinî-tasavvufî ve ahlâkî mevzulardaki mesnevilerde de bu vezin tercih edilirdi. En güzel örneklerini Âzerî ve Orta Asya sahalarında, milâdî XIV, XV. yüzyıllarda veren ve Türk divan edebiyatına mahsus nazım şekillerinden biri olan tuyuğlar bu vezinle nazmedilirdi.

4. – – / –
Remel bahrinin bu şeklini de şairlerimiz çok az kullanmışlardır. Bilhassa XIII. (XIX.) yüzyıldan sonra ve şarkılarda kullanılmıştır.

5. – – / – – / – – – / –
6. – – / – – / – – / – –
Bu vezinde 2 ve 4. cüzler – – – şeklinde ve münâvebeli olarak da gelir. Nâdiren olmakla beraber aynı veznin üç, hatta iki tef‘ileli şekilleri de kullanılmıştır.

7. – – / – – / – – /
8. – – / – – / – – /
Türkçe’ye en uygun vezinlerden biridir. Bâkî, Muallim Nâci, M. Âkif ve Yahya Kemal’in şiirlerinde ikinci, Nedîm’de üçüncü sırayı alır. Mehmed Âkif’in, arûzun en başarılı numunelerinden olan “Seyfi Baba”, “İstiklâl Marşı” vb. gibi şiirleri bu vezinle yazılmıştır.

9. – – / – – /
Yukarıdakinin kısa şekli olup daha çok mesnevilerde kullanılmıştır. Meselâ Taşlıcalı Yahyâ Bey’in (ö. 990/1582) Şâh u Gedâ’sı, Hâkānî’nin (ö. 1015/1606-1607) Hilye’si, Atâî’nin (ö. 1045/1635) Sohbetü’l-efkâr adlı mesnevisi, Nâbî’nin (ö. 1124/1712) Hayriyye’si vb. bunlardandır.

10. – – / – – / – – /
Metinlerde adı geçen ve XIX. yüzyılda ortaya çıkmış olan selîsler bu vezinle nazmedilirdi.

11. – – /
12. / – – / – –
13. – – / – /
En çok mesnevilerde kullanılan vezinlerdendir. Şeyhî’nin (ö. 835/1432) Harnâme’si, Hamdullah Hamdî’nin (ö. 909/1503) Yûsuf u Züleyhâ’sı, Lâmiî Çelebi’nin Şem‘ ü Pervâne’si, Fazlî’nin (ö. 941/1534-35) Gül ü Bülbül’ü, Nev‘îzâde Atâî’nin Heft hân’ı, Sâbit’in (ö. 1124/1712) Edhem ü Hümâ’sı bu vezinle yazılmış, yeni Türk edebiyatında ilk manzum piyesler veren Ali Haydar Bey (XIX. yüzyıl) ikinci eserini bu vezinle nazmetmiştir. Daha sonraları da A. Hâşim ve Yahya Kemal gibi sanatkârlar bu vezni sevmişlerdir (meselâ sonuncunun meşhur “Itrî’si”).

14. / – – – / / – – –
(veya: – / – – / – / – –)
Bazı sanatkârlar tarafından ve (meselâ Fuzûlî, Şeyh Galib, Muallim Nâci) az kullanılmıştır.

15. – – – / – – – / – – – / – – –
Bu veznin üç veya iki tef‘ileli şekilleri de vardır. En çok işlenmiş vezinlerden biri de budur. Nitekim Nedîm ve M. Âkif’in şiirlerinde birinci, Fuzûlî’de ikinci, Bâkî ve Muallim Nâci’de dördüncü sırada yer alır. Irak Türkmenleri arasında yayılmış âzâdvârî (veya azvârî) denen bestenin güfteleri bu vezinle (veya 1. sıradaki vezinle), yine âşık tarzına mahsus olup hususi bir beste ile okunan semâîler bu vezinle nazmedilmiştir.

16. – – – / – – – / – – – / – –
17. – – – / – – – / – –
Eskiden beri Türk şiirinde çok tutunmuş vezinlerdendir. Bilhassa mesnevilerde tercih edilmiştir. Meselâ Yûnus Emre (ö. 720/1320) Risâletü’n-nushiyye’sini, Hârizmî (VIII./XIV. asır) Mahabbetnâme’sini, Hucendî (VIII./XIV. asır) Letâfetnâme’sini, Ahmedî (ö. 815/1412-13) Cemşîd ü Hurşîd ve Tervîhü’l-ervâh adlı eserlerini, Yazıcızâde Mehmed (ö. 855/1451) Muhammediyye’sini, Yahyâ Bey Yûsuf u Züleyhâ’sını, Fazlî Şem’ u Pervâne’sini ve Hüsrev ü Şîrîn’ini vb. bu vezinle nazmetmişlerdir. Çağatay sahasında hususi bir beste ile okunan muhabbetnâmeler de bu vezinle nazmedilirdi.

18. – – – / – – / – – – / – –
19. – – – / – – –
20. – – – / – –
21.– – / – – – / – – / – – –
( – – – / – – / – – – / – – )
Bâkî, Nâmık Kemal, Abdülhak Hâmid (meselâ “Merkad-i Fâtih’i Ziyâret”) gibi şairlerin kullandıkları vezinlerdendir.

22.– – / – – –     ( – – – / – – )
23.– – / – – – / – – / – – –
24.– – / – / – – / –
Türk şairlerinin çok sevdikleri ve işledikleri vezinler arasındadır. Nitekim Bâkî’de üçüncü (meselâ Kanûnî için yazdığı meşhur mersiye), Nedîm’de dördüncü, Tevfik Fikret’te ikinci ve Yahya Kemal’de birinci sırayı aldığı görülür.

25.– – / –
26.– – / – – –
27.– – / – – / – – / – –
Öteden beri hemen bütün şairlerce çok kullanılmış vezinlerden biridir. Klasik edebiyatta müstezadlar bu vezinle yazılır, ilâveler – – / – – vezninde gelirdi. Halk edebiyatının âşık tarzında hususi bir beste ile okunan kalenderîleri de bu vezindedir. Ayaklı kalenderîler ise aynen müstezadda olduğu gibi ilâve alırdı. Rûhî-yi Bağdâdî ve Ziyâ Paşa’nın tercîleri gibi tanınmış eserlerin vezni olan bu şekil, önceleri başka vezinlerle de nazmedilen şarkılarda zamanla bilhassa tercih edilmiştir. Yahya Kemal’in en çok kullandığı vezinlerin ikincisidir.

28.– – / – / – – (aynı şiirde bazan: – – – / – – / – – )
Bilhassa mesnevilerde tercih edilen bu şekil Türk edebiyatında Nevâî ve Fuzûlî’nin Leylâ vü Mecnûn’ları, Şeyh Galib’in Hüsn ü Aşk’ı ve Abdülhak Hâmid’in Makber’i gibi şaheserlerin veznidir.

29.– – / – – / – –
Ahmed Hâşim’in çok sevdiği vezinlerdendir.

30.– – / – – – / – – / – – –
31.– – / – – –
32.– – / – –
33. – / – – / – / – –
34. – / – – / – /
Türkçe’ye en uygun vezinlerden olup öteden beri çok işlenmiştir. Meselâ Fuzûlî’de dördüncü, M. Nâci, M. Âkif ve Y. Kemal’de üçüncü ve T. Fikret’te birinci sırayı alır. Arûzun teknik bakımdan en başarılı örneklerinden bazıları (meselâ Fikret’in “Balıkçılar” ve M. Âkif’in “Mahalle Kahvesi”) bu vezinle yazılmıştır. Edebiyât-ı Cedîde’den itibaren sonelerde ve serbest müstezadda da tercihen kullanılmıştır.

35. – / – / – /
36. – /
37.– – – – / – – – –     ( – – / – – / – – )
38.– – – –
39. – – / – – / – – / – –
40. – – / – – / – – /
Yukarıda işaret edildiği gibi Türk şiirinde arûzun -mevcut eserlere göre- kullanılmış ilk veznidir. V. (XI.) yüzyıldan son zamanlara kadar gördüğü rağbeti korumuş, bilhassa mesnevilere (meselâ sâkînâmeler; Yahyâ Bey, Kitâb-ı Usûl; Sâbit, Zafernâme; İzzet Molla, Mihnetkeşân vb.) tatbik edilmiştir. Yeni Türk edebiyatında ilk manzum tiyatro da (Ali Haydar Bey, İkinci Ersas, 1282 r./1866; daha sonra meselâ Hâmid, Sardanapal) bu vezinle yazılmıştır.

41. – – / – – /
42. – – / – –
43. – / – – / – – / –
Bu veznin üç, hatta iki tef‘ileli şekilleri vardır.

44.– – – / – – – / – – – / – –
Mısraın oldukça uzun iki müsavi parçaya ayrılmasına müsait olan bu vezin, Nef‘î’nin bahar tasviriyle başlayan meşhur kasidesinde olduğu gibi (krş. Bâkî, Divan, İstanbul 1935, s. 260; Nedîm, Dîvan, İstanbul 1951, s. 126 vd.) iç kafiyeli kaside ve gazellere bilhassa tatbik edilmiştir. Çağatay sahasında tahrânî bestesi için nazmedilen güfteler de bu vezindeydi. Bu veznin üç hatta iki tef‘ileli şekilleri de vardır.

45.– – – / – – – / –
46.– – – / – –
47. – / – – / – – / –
48. – / – – / – – / –

veya son iki tef‘ile yerine – – –
49. – / – – / –
Bu vezin de fazla rağbet görmemiş ve meselâ Taşlıcalı Yahyâ’nın Gülşen-i Envâr’ında, Nev‘îzâde Atâî’nin Nefhatü’l-esrâr’ında olduğu gibi daha çok mesnevilerde kullanılmıştır.

50. – / – – / – – / –
51. – / –
52. – / – / – /
Arap arûzunun Fars ve Türk nazmında kullanılmadığı kabul edilen ilk bahirlerinden kâmil bahrinin bir veznidir, fakat meselâ M. Nâci ve Yahya Kemal’de görülür. Aynı veznin üç hatta iki tef‘ileden kurulan şekilleri de vardır.

53. – / – – / – / – –
( / – – – / / – – –)
54. – / – –
55. – – / – – –
56. – / – – / – – / – –
57. – / – – / – – / –
Metinde geçen cinasların (ciñe) güftelerinin veznidir.

58. – / –
59. – / – / – – /
60. – /

Rubâîye mahsus olan yirmi dört vezin şu şekilde kısaca gösterilebilir:

1.– – – / – – – / – – / =
2.– – – / – – / – – / =
3.– – – / – – / – – / =
4.– – / – – – / – – / =
5.– – / – – / – – / =
6.– – / / – – / =

Not: a) Mısra sonunda gelen ve daha çok kafiyeyi ilgilendiren “fe‘ûl” (=), “fâilât” (veya “fâ‘ilân”, –=), “fâ‘” (=) gibi uzun sesli ve kapalı hecelerle biten tef‘ileler hususi işaretlerle gösterilmemiş, bunlar vezince eş değerli bulundukları “fe‘al”, “fâ‘ilûn”, “fe‘ûlün”, “fa‘” vb. tef‘ilelerinden ayırt edilmeksizin aynı işaretlerle gösterilmiştir.

b) Cetvelde geçen tef‘ileler bir kolaylık olmak üzere aşağıdaki karşılıklarla verilmiştir:
– – : fâilâtün – :  fâilün– –  :  mefâîlün– –– : müstef‘ilün
 : fâilâtü
feilün
mefâîlü– –– – : müstef‘ilâtün
– – :  fâilâtün⏑⏑– : feilün – – : mefâîlü⏑⏑– : müfteilün

feilâtün=:  feilün– : mefâilün ⏑⏑– – : müfteilâtün
⏑⏑– – : feilâtün
fa‘lün– – : feûlün ⏑⏑– : mütefâilün
⏑⏑ : feilâtü– – : fa‘lün – – – : mef‘ûlün– : feul, feal
– : fâilün– – – : mefâîlün – – : mef‘ûlü– : fa‘

BİBLİYOGRAFYA
Metin içerisinde verilen eserlerden başka:

I. Arûz Kelimesinin Lugat ve Istılah Mânaları İçin: Halîl b. Ahmed, Kitâbü’l-ʿAyn, Bağdad 1386, I, 321; Tehzîbü’l-luga, I, 465-466; Cevherî, eṣ-Ṣıḥâḥ, III, 1089; Lisânü’l-ʿArab, IX, 34-47; Tâcü’l-ʿarûs, V, 40-42; R. Blachère, Deuxième Contribution à l’Histoire de la Métrique Arabe: Notes Sur la Terminologie Primitive Analecta, Damas 1975, s. 99-119;

II. Arap Arûzuna ve Kafiyeye Dair: Ahfeş, Kitâbü’l-Ḳavâfî (nşr. İzzet Hasan), Dımaşk 1970; İbn Keysân, Telkībü’l-kavâfî (nşr. Wright, Opuscula Arabica), Leiden 1859, s. 47-74; İbn Abdürabbih, el-ʿİḳdü’l-ferîd, V, 244-518 (arûz ve kafiyeye dair bölüm); İbn Cinnî, el-Muhtasar (Süleymaniye Ktp., Hacı Beşir Ağa, nr. 155, vr. 1b-24a; Lâleli, nr. 1983, vr. 19a-38b; bu mecmuada aynı müellifin kafiyeye dair eseri de vardır); Cevherî, Kitâbü ʿArûżi’l-varaka ve Kitâbü’l-Kavâfî, Âtıf Efendi Ktp., nr. 1991; İbnü’l-Abbâd, el-İknâʿ (h. 559 tarihli bir nüshası: İÜ Ktp., AY, nr. 1371); Zemahşerî, el-Kustâs, TSMK, III. Ahmed, nr. 1652; İÜ Ktp., AY, nr. 4361, 1482-1483; el-Endelüsî, Risâletü’l-ʿarûz, İstanbul 1286; Abdüllatîf b. Ali b. İbrâhim, Şerhu Teysîri’d-dâfiʿ li’d-dâhiye fî tahsîli’l-ʿarûz ve’l-kāfiye, İstanbul 1261; İbn Şerîf er-Rundî, Kitâbü’l-Kâfî fî nazmi’l-kavâfî, vr. 111a-113a (güzel bir nüshası TK Ktp.’nde Muhammed Tancî kitapları arasında bulunan eser umumi olarak şiir sanatı, edebî sanatlar ve nazım tekniği hakkındadır; eserde klasik vezinler dışındaki yeni bahirler hakkında da bilgi vardır); Fahreddin Muhammed ed-Divrikî es-Salgûrî, Şerhu’l-Kasîdeti’l-mütezammine li-ʿilmi’l-ʿarûz, Lefkoşe, Selimiye Ktp. (Kıbrıs), nr. 87 (müellif hattı); L. Şeyho, Kitâbü ʿİlmi’l-ʿedeb, I. cüz: ʿİlmü’l-inşâʾ ve’l-ʿarûz’un 2. kısmı, Beyrut 1886, s. 273-327; Kegam b. Kirkor Mergosyan, Mîzânü’ş-şiʿr, İstanbul 1308; René Basset, La Khazradjyah, Cezayir 1902; Muhammed b. Ebû Şeneb, Tuhfetü’l-edeb fî mîzâni eşʿâri’l-ʿArab, Paris 1954; R. Hulûsî, Fennü taktîʿi’ş-şiʿr ve’l-kāfiye, Beyrut 1966; J. M. Maling, “The Theory of classical arabic metrics”, al-Abhath, XXVI (1973-77), s. 29-105; David Semah, “On the metres of al-Khalil’s first and fourth circles”, JSS, XII (1977), s. 18-68; Nihad M. Çetin, “ʿİlmü’l-ʿarûz ve neşʾetühâ”, el-Câmiʿa, I, Musul 1978, s. 20-26; a.mlf., “Tetavvüru ʿilmi’l-ʿarûz mine’l-Halîl hatte’l-Cevherî”, Dirâsât fi’l-edeb ve’t-târîhi’t-Türkî ve’l-Mısrî (Aynişems Üniversitesi Edebiyat Fak.’nin büyük Türk âlimi merhum Prof. Mehmed İhsan’ın hâtırasına, 2-4 Mart 1985 tarihleri arasında düzenlediği seminer tebliğleri), Kahire 1989, s. 211-220.

III. İran Arûzu İçin: Nizâmî-i Arûzî, Çehâr Maḳāle (nşr. Muhammed Muîn), Tahran 1333; Câmî, Risâle-i ʿArûz, İstanbul 1286; Reşîdüddin el-Vatvât, Risâle-i ʿArûż (Ahmed Ateş – Abdülvehhab Tarzî, Farsça Grameri içinde, İstanbul 1962, s. 252-262); Şems-i Kays, el-Muʿcem fî meʿâyîri eşʿâri’l-ʿAcem (Muhammed Kazvînî neşrinin Müderris-i Razavî tarafından tekrar gözden geçirilmiş metni ve her iki nâşirin önsözleriyle, Tahran 1338 hş. den ofset suretiyle); Ahmed Sâfî, Câm-i Muzaffer (Şerḥ-i ʿArûż-ı Molla Câmî, İstanbul 1267); Seyfî Buhârî, Risâle-i ʿArûż (ʿArûż-ı Seyfî), Câmî’nin Risâle-i Ḳāfiye’si ile birlikte, Farsça metin ve İng. trc. H. Blochmann, The Prosody of the Persians According to Saifī, Jāmı and other writers (Calcutta ⟶ Amsterdam 1970); F. Rückert, Grammatik, Poetik und Rhetorik der Perser, Gotha 1874; Mehdi Hamîdî, ʿArûż-ı Ḥamîdî, Tahran 1342 hş. İran nazmında arûzun başlangıcı, gelişme seyri hakkında M. Fuad Köprülü’nün İA’deki (I, 634-643) tetkikine, daha sonraki araştırmalar, esası ve varılan neticeleri değiştirebilecek ölçüde yeni bilgi ve görüşler getirememiştir. İran arûzunu yeni bir izah ve tahlil tarzıyla ele almak isteyen şu eserler daha çok muhtelif vezinlerin kullanılışları hakkında verdikleri tarihî bilgi bakımından faydalıdır. Pervîz N. Hanlerî, Taḥḳīḳ-i İntiḳādî der ʿArûż-ı Fârsî (Tahran 1317 hş.) ve bunun tashih edilerek kısaltılmış şekli olan Vezn-i Şiʿr-i Fârsî, Tahran 1337 hş.; L. P. Elwell-Sutton, The Persian Metres, Cambridge 1975.

IV. Arûza Dair Türkçe Eserler: Mutahhar b. Ebû Tâlib Lârendî, Ravzatü’l-evzân, Süleymaniye Ktp., Şâzelî, nr. 147, vr. 182a-184b; Ali Şîr Nevâî, Mîzânü’l-evzân, TSMK, Revan Köşkü, nr. 808, vr. 750b-774a; Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 4056/17; Amasyalı Alâeddin Ali b. Hüseyin Çelebi, Arûz Risâlesi (müteaddit nüshaları bulunan bu eserin bir nüshası için bk. İÜ Ktp., TY, nr. 9830); Halîmî-i Şirvânî, Manzum Arûz Risâlesi (Manisa Genel Kitaplık, nr. 1639; Süleymaniye Ktp., Damad İbrâhim Paşa, nr. 1151, vr. 67a-102b); Aşkī, Arûsü’l-arûz, Süleymaniye Ktp., Damad İbrâhim Paşa, nr. 1151, vr. 170a-178b; Firişteoğlu’nun 957’de kaleme aldığı Mahmûdiyye adlı manzum arûz risâlesi (İÜ Ktp., TY, nr. 5729); Sürûrî, Bahrü’l-maârif (pek çok nüshası bulunan bu eserin müellifin vefatından on üç yıl önce istinsah edilmiş bir nüshası Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 5156’dadır); Zahîrüddin Muhammed Bâbür, Arûz Risâlesi (Bibliothèque Nationale nüshasından faksimile suretiyle nşr. J. V. Stebleva), Moskova 1972; Ahmed Hamdi, Teshîlü’l-arûz ve’l-kavâfî ve’l-bedî‘, İstanbul 1289 (bu eserde Muhammed b. Kays’ın el-Muʿcem’inin sadece teferruata ait bilgileri atlanmış başarılı bir hulâsasıdır); Ali Cemâleddin, Arûz-ı Türkî, İstanbul 1291 (adındaki yeniliğe rağmen bu eserde de Türk şiirinde kullanılan vezinler seçilmiş değildir. Türkçe ve bir kısmı sunî olarak nazmedilmiş misallerle verilen vezinlerden Türk şiirinde kullanılmış olanları ayırmak güçtür); ayrıca bk. Çankırılı Ahmet Talat, Halk Şiir Şekil ve Nevi’leri, İstanbul 1928; a.mlf., Türk Şiirlerinin Vezni, İstanbul 1933 (bu son iki eserde Osmanlı saz şairlerinin kullandıkları arûz şekilleri hakkında bilgi vardır); RTET, I, 156-181; Cem Dilçin, Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, Ankara 1983 (TDK yayınlarından); Haluk İpekten, Eski Türk Edebiyatı-Edebî Bilgiler (nazım şekilleri, arûz ölçüsü), 2. kısım: Aruz ölçüsü, Erzurum 1986; Türk Dili, Türk şiiri özel sayısı, II (Divan şiiri), Ankara 1986; bu son beş eserde Türk şiirinde geçen arûz vezinleri ve örnekleri vardır. Geçen asırlarda çoğu tercüme veya şerh olmak üzere, daha ziyade klasik kültüre ve Arap şiiri tahsiline yardımcı mahiyette, Arap arûzunu izah eden eserler de yazılmıştır. Bununla beraber Türk ve İran nazmının daha başlangıçtan beri taşıdıkları ortak taraflardan dolayı XVI. yüzyıl ortalarına kadar yazılmış olanlarının belli başlıları sayılan Türkçe kitaplar, umumiyetle Farsça eserlere bağlı kalarak daha sonraları da devam etmiştir. Türk arûzunun tarihî gelişmesine ve mahiyetine dair etraflı bilgi ve bibliyografya için bk. M. Fuad Köprülü, “Arûz”, İA, I, 634-653 maddenin Fr. trc. , II, 255-266.

V. Umûmî: Gotthold Weil, “Arûz”, İA, I, 625-634; a.mlf., “ʿArud”, EI2 (İng.), I, 667-677; anılan ansiklopedilerdeki arûzun muhtelif bahirleri, nazım şekil ve nevileri ile ilgili maddeler.

Bu madde ilk olarak 1991 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 3. cildinde, 424-437 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.