CENİN

الجنين
CENİN
Müellif: MUSTAFA UZUNPOSTALCI
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 1993
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 18.10.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/cenin
MUSTAFA UZUNPOSTALCI, "CENİN", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/cenin (18.10.2019).
Kopyalama metni

“Örtmek; örtünmek, gizlenmek” anlamındaki cenn kökünden türeyen cenîn (çoğulu ecinne), sözlükte “gizli olan şey, anne karnındaki çocuk” gibi mânalara gelmektedir. Henüz doğmamış çocuğa, doğum vaktine kadar anne karnında saklandığı için cenin denmiş, kelime âyet (bk. en-Necm 53/32) ve hadislerde (meselâ bk. Buhârî, Ferâʾiż”, 11; Müslim, “Ḳasâme”, 35, 36, 38; Ebû Dâvûd, “Muḳaddime”, 54) bu anlamda kullanılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de insanın yaratılışı anlatılırken onun anne karnında çeşitli safhalardan geçtiği ve belli bir süre sonunda rahimde gelişmesini tamamlayıp dünyaya geldiği belirtilmektedir (bk. el-Hac 22/5; el-Mü’minûn 23/12-14).

İslâm hukukuna göre cenin doğuncaya kadar bazı bakımlardan anneye bağlı ve bağımlı ise de cenin olarak teşekkülü anından itibaren ayrı bir varlık kabul edildiğinden kendisine eksik bir kişilik ve eksik bir vücûb (hak) ehliyeti tanınmış, doğum zamanına kadar zayi olması muhtemel birtakım hakların onun için saklı tutulması kabul edilmiştir. Bu haklar nesep, miras, vakıf ve vasiyet olmak üzere dört çeşittir. Buna göre anne karnındaki çocuğun anne ve babasıyla nesep, bunlar vasıtasıyla da diğer yakınlarıyla akrabalık ilişkisi doğar ve bu sebeple miras bırakan bir yakınının ölmesi halinde ona mirasçı olur. Mirasçılar arasında ceninin bulunması durumunda hisselerin tesbiti için kendisinin erkek veya kız olması ihtimaline göre iki ayrı hesap yapılır; cenin için en avantajlı durum esas alınarak miras paylaştırılır ve onun payı doğuma kadar bekletilir. Sağ doğarsa kendi payına hak kazanır. Fazla pay ayrılmışsa artan kısım, ölü doğmuşsa ayrılan payın tamamı diğer mirasçılara intikal ettirilir. İkiz veya üçüz doğum nâdiren vuku bulduğu için önceden buna göre hesap yapılmaz. Ancak böyle bir durumda terike buna göre yeniden taksim edilerek mirasçılara fazladan ödenen kısım geri alınır. Ceninden başka mirasçı yoksa veya mirasçılar ceninin doğumu ile pay alamayacak duruma düşüyorsa paylaştırma ceninin doğumuna kadar bekletilir. Vasiyete gelince, aksi görüşte olanlar bulunmakla birlikte, tek taraflı irade beyanı ile tamamlanan bir hukukî işlem olduğundan vasiyet cenin için de geçerlidir; yani cenin veli veya vasî gibi bir temsilcinin kabul beyanına gerek olmaksızın kendisi lehine yapılan vasiyet konusu mala hak kazanır. Aynı durum tek taraflı irade beyanı ile tamamlanan vakıf için de söz konusudur. Cenin için vasiyet ve vakfın geçerli olması, vasiyette bulunanın ölmesi veya vakıf işleminin önceden tamamlanması gibi bir sebeple -doğuma kadar bunların geçerli olmaması durumunda- ceninin hakkının zayi olması ihtimalinden dolayıdır. Ayrıca vakıf lehtarı olarak sonradan doğacak kimselerin de belirlenebildiği göz önüne alınırsa ceninin öncelikle lehtar olması gerektiği anlaşılır. Bunların dışındaki bir hakkın doğrudan cenin için doğması imkânsız olduğu gibi veli veya vasî de onun adına hak doğurucu bir hukukî işlem yapamaz. Zira başka bir hukukî işleme zaruret bulunmadığı gibi satım akdinde olduğu üzere bu tür işlemlerin cenin için borç doğurması da mümkündür. Halbuki cenin borçlanmaya ehil değildir.

Vasiyet veya miras yoluyla cenine bir malın intikal etmesi doğuma kadar işlerlik kazanmadığı (nâfiz olmadığı) ve cenin zimmet ve tam vücûb ehliyetine sahip bulunmadığı için herhangi bir borca da muhatap değildir. Bu sebeple annesi, babası veya diğer yakınlarının nafakaya muhtaç olmaları halinde onlara karşı bir nafaka sorumluluğu yoktur. Ahmed b. Hanbel’e göre ise cenine bir malın intikali doğumdan önce de işlerlik kazanır. Bundan dolayı cenin nafaka borçlusu olduğu kimselere karşı bu maldan nafaka ödemekle yükümlüdür.

Ceninin sözü edilen haklardan faydalanabilmesi için lehine vasiyet ve vakıf yapıldığında veya miras bırakan öldüğünde anne karnında mevcut olması ve sağ olarak doğması gerekmektedir. Bu sebeple hukukçular, lehine hakların doğduğu sırada ceninin anne karnında mevcut olup olmadığının belirlenmesinin zaruri olduğunu söylemişler ve nesebinin tesbitiyle ilgili olarak hamileliğin asgari ve âzami süreleriyle ilgilenmişlerdir. Bugünkü tıbbî imkânlar ilk günlerden itibaren hamileliğin tesbitini mümkün kılmaktadır. Aynı kolaylık İslâm hukukunun ilk tedvîn dönemlerinde mevcut olmadığından İslâm hukukçuları bazı âyetlerin delâletinden, yaşadıkları çağlardaki tıbbî bilgilerden ve şahsî tecrübelerinden hareketle hamileliğin asgari ve âzami sürelerini belirlemeye çalışmışlardır. Nitekim çocuğun anne karnında kaldığı süre ile sütten kesilinceye kadar geçen sürenin otuz ay olduğunu bildiren âyetle (el-Ahkāf 46/15) çocuğu emzirme süresini iki yıl olarak belirleyen âyetleri (el-Bakara 2/233; Lokmân 31/14) birlikte değerlendirerek onun anne karnında geçirdiği asgari sürenin altı ay olduğu sonucuna varmışlardır. Modern tıp da bu sonucu desteklemektedir. Çocuğun anne karnında kalabileceği âzami süreye gelince, bu hususa ışık tutacak herhangi bir âyet veya hadis bulunmadığından İslâm hukukçuları kendi zamanlarındaki bazı örneklere ve sınırlı tıp bilgilerine dayanarak bu konuda farklı süreler kabul etmişlerdir. Ancak hamileliğin doğru olarak tesbitinin mümkün olduğu günümüzde tahminî ve birbirinden çok farklı hamilelik süreleri belirlemek söz konusu değildir.

Cenin için kabul edilen hakların sabit olabilmesi, onun sağ doğmuş olması şartına bağlıdır. Bu da çocuğun ağlama, hareket etme gibi canlılık belirtileri göstermesiyle anlaşılır. İslâm hukukçularının çoğu, doğum sırasında canlılık alâmetleri gösterdiği halde doğum olayı gerçekleştiği anda bu alâmetler kendisinde görülmeyen çocuğu ölü doğmuş kabul ederler. Hanefî hukukçuları ise normal doğumlarda göğsün, ters doğumlarda göbeğin anneden ayrılmasına kadar çocuğun canlı olması halinde onu sağ doğmuş sayarlar. Bu durumda veya ceninin doğumdan kısa bir müddet sonra ölmesi halinde miras ve vasiyet yoluyla intikal eden mallar çocuğun mirasçılarına kalır. Ceninin ölü doğması durumunda ise kendisi için bekletilen mallar miras bırakanın veya vasiyet yapanın mirasçılarına geçer. Vakıftan faydalanma hakkı da vakfın diğer lehtarlarına intikal eder. Ceninin sağ doğması gerçek anlamda olabileceği gibi anneye darbe vurulması gibi bir haksız fiil sonucu ölü doğması durumunda olduğu üzere takdiren de olabilir; bu şekilde ölü doğan çocuk hükmen sağ doğmuş kabul edilir. Miras ve vasiyet yoluyla intikal eden malların yanı sıra haksız fiili yapan kimsenin ödemek zorunda olduğu tazminat da (gurre*) çocuğun mirasçılarına intikal eder (çocuğun düşürülmesiyle ilgili dinî hükümler için bk. ÇOCUK DÜŞÜRME).

Ceninin lehine doğan hakların korunması için ona bir vasî tayini İslâm hukukçuları tarafından genellikle kabul edilmektedir. Hanefîler ise vasî değil mallarının muhafazası için yediemin tayin edilmesinin gerektiği görüşündedirler.


BİBLİYOGRAFYA

Buhârî, “Ferâʾiż”, 11.

Müslim, “Ḳader”, 1-4, “Ḳasâme”, 35, 36, 38.

Ebû Dâvûd, “Muḳaddime”, 54.

, VII, 443.

İbn Hazm, el-Muḥallâ, Beyrut 1408/1988, X, 131-132.

, VI, 44-45.

Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, Aḥkâmü’l-Ḳurʾân (nşr. Ali Muhammed el-Bicâvî), Kahire 1387-88/1967-68, I, 202; III, 1096-1097.

, IV, 239.

İbn Receb, el-Kavâʿid, Kahire 1391/1971, s. 192.

, III, 310-311.

, İstanbul 1967, II, 244.

Muhammed Emîn b. Mahmûd el-Buhârî, Teysîrü’t-Taḥrîr şerḥ ʿalâ Kitâbi’t-Taḥrîr, Kahire 1350-51/1932, II, 250.

, VI, 4343-4345.

, II, 398.

Ali Himmet Berki, Hukuk Mantığı ve Tefsir, Ankara 1948, s. 122.

 , II, 239, 742; III, 240, 242.

M. Ebû Zehre, Uṣûlü’l-fıḳh, Kahire 1377/1958, s. 331.

a.mlf., el-Aḥvâlü’ş-şaḫṣiyye, Kahire 1957, s. 386-387.

Muhammed Yûsuf Mûsâ, el-Fıḳhü’l-İslâmî: Medḫal li-dirâsetih - niẓâmü’l-muʿâmelâti fîh, Kahire 1958, s. 222.

Mahmud Esad Seydişehrî, Ferâidü’l-ferâiz, İzmir 1311, s. 30-35.

Mustafa es-Sibâî, Şerḥu Ḳānûni’l-aḥvâli’ş-şaḫṣiyye, Dımaşk 1963, II, 8.

Muhammed el-Hudarî Bek, Uṣûlü’l-fıḳh, Kahire 1965, s. 99-100.

Muhammed Abdürrahîm el-Kişkî, et-Terike ve mâ yeteʿalleḳu bihâ mine’l-ḥuḳūḳ, Bağdad 1967, s. 157-158.

Muhammed Sellâm Medkûr, el-Cenîn ve’l-aḥkâmü’l-müteʿalliḳa bih fi’l-fıḳhi’l-İslâmî, Kahire 1389/1969, s. 31-32, 131, 143, 147-150, 276, 287, 293-299.

, I, 182-183.

Mustafa Uzunpostalcı, Hukuk ve İslâm Hukuku, Konya 1990, I, 207-210.

Bedrân Ebülayneyn Bedrân, Ḥuḳūḳu’l-evlâd fi’ş-şerîʿati’l-İslâmiyye ve’l-ḳānûn, İskenderiye 1981, s. 6-10.

Muhammed Ali el-Bâr, Kur’ân-ı Kerîm ve Modern Tıbba Göre İnsanın Yaratılışı (trc. Abdülvehhab Öztürk), Ankara 1991, s. 180-181.

Bu madde ilk olarak 1993 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 7. cildinde, 369-370 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.