HASAN PAŞA, Şerif

HASAN PAŞA, Şerif
Müellif: FİKRET SARICAOĞLU
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
Baskı Tarihi: 1997
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 03.06.2020
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/hasan-pasa-serif
FİKRET SARICAOĞLU, "HASAN PAŞA, Şerif", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/hasan-pasa-serif (03.06.2020).
Kopyalama metni
Rusçuk âyanından Çelebi Hacı Süleyman Ağa’nın oğludur. Bazı eserlerde ve arşiv belgelerinde, Seyyid, Rusçuklu veya Çelebizâde Hasan Paşa olarak da anılır. Hayatının ilk yılları hakkında bilgi yoktur. III. Mustafa devrindeki Rus seferlerine serdengeçti ağası olarak katıldığı ve Kırım Hanı Giray Han ile birlikte akınlarda bulunduğu bilinmektedir. Buradaki yararlılıkları üzerine kapıcıbaşılık pâyesi verildiyse de babası gibi âyan olmak istediğinden bu rütbe geri alındı. Daha sonra yanına sığındığı eski Kırım Hanı III. Selim Giray’ın aracılığıyla Rusçuk’ta oturmasına izin verildi. Ardından sürmekte olan Avusturya Savaşı’nın Yergöğü ve Bükreş çarpışmaları sırasında Sadrazam Muhsinzâde Mehmed Paşa’nın takdirini kazandı ve geçinemediği Rusçuk Seraskeri Dağıstanlı Ali Paşa’nın azline çalıştı. Sonuçta yeni Rusçuk Seraskeri İsmâil Paşa’nın iltiması ve Yergöğü Kalesi’nin fethi şartıyla 20 Cemâziyelâhir 1187’de (8 Eylül 1773) vezirlik pâyesini alarak İlbasan sancak beyliğine getirildi (TSMA, nr. D. 1648, vr. 7a). Fakat Yergöğü Kalesi’nin fethini başaramadığı gibi nakledildiği Özü Kalesi muhafızlığı görevine gitmekte yavaş davrandığı için 1189 Cemâziyelevvelinde (Temmuz 1775) vezirlikten uzaklaştırıldı (BA, Atîk Vüzerâ Defteri, nr. 2, s. 99).

Daha sonraki yıllarda bazan Selânik, bazan Filibe’de ikamete mecbur tutulan Hasan Paşa, yaklaşan Rusya seferinde kendisinden faydalanılmasını isteyen kaymakam Çelik Mustafa Paşa’nın ricasıyla 14 Zilkade 1201’de (28 Ağustos 1787) vezir pâyesi verilip Misivri ve Vidin muhafızlığına gönderildi. Bir yıl sonra Livâ-yi şerif kaymakamlığını üstlendi (MD, nr. 187, s. 30, hk. 72). 11 Şevval 1203’te (5 Temmuz 1789) Niğbolu ve İnebahtı sancakları ilhakıyla görevinde bırakıldıysa da aynı yıl 21 Aralık’ta İnebahtı’dan, beş gün sonra da Vidin ve Niğbolu’dan azledildi (BA, A.RSK, nr. 1589, s. 21, 52). Onun dirliksiz Rahova muhafazasıyla görevlendirilmesi de bu tarihten itibarendir (BA, MD, nr. 188, s. 118; BA, KK, Sadr-ı Âlî Mektûbî Kalemi Defteri, nr. 4, s. 16).

Sadrazam Gazi Hasan Paşa’nın Şumnu’da vefatı üzerine ordugâha yakınlığından dolayı devlet ve ocaklı tarafından davet edilen Şerif Hasan Paşa süratle buraya gelerek 16 Receb 1204’te (1 Nisan 1790) serdâr-ı ekrem vekili oldu (a.g.e., nr. 4, s. 148-149). Yeni sadrazamın belirlenmesi için Şeyhülislâm Hamîdîzâde Mustafa Efendi’nin görüşü doğrultusunda Rumeli’de bulunan vezirlerin isimleri ayrı kâğıtlara yazılmış ve Hırka-i Şerif Odası’nda III. Selim tarafından çekilen kurada Şerif Hasan Paşa’nın adının çıkması üzerine durumu araştırılmış (BA, HH, nr. 10747), bu arada sadrazamın kim olması lâzım geldiği hususunda başvurulan istihârelerden de bir sonuç çıkmayınca, Hasan Paşa’nın “âl-i resûl”den olması dolayısıyla tayininin uygun olacağı veya başka bir kişinin tayin edilebileceği kanaatine varıldığından (BA, HH, nr. 11754) kendisine 1 Şâban 1204’te (16 Nisan 1790) sadâret mührü verilmişti. III. Selim diğer hatt-ı hümâyunlarında onu bizzat kendisinin seçtiğini belirtir (Ahmed Câvid, Hadîka-i Vekāyi‘, s. 35, 139).

Sadrazam Şerif Hasan Paşa’nın on ayı aşkın görevi sırasında bütün zorluklara rağmen Yergöğü Kalesi fethedildi. Avusturya ile aynı yıl 18 Eylül’de yapılan mütarekeden sonra Rusya’nın barış teklifleri, Kırım’ın geri alınması vazgeçilmez bir şart olarak tayin edildiğinden dikkate alınmadı. Ziştovi görüşmelerinin devam ettiği sırada III. Selim, Rusya üzerine yürünmesinin gerekli olduğu üzerinde durarak birbiri ardınca hükümler gönderiyordu. Sadrazam ise orduya güvenemediğini, ancak yine de harekete geçileceğini bildirdi. Bir süre sonra İsveç ve Lehistan’la ittifaka giren Ruslar saldırılarını arttırarak Sünne ve Kili boğazlarını, ardından da Tulça, İsakça, İsmâil ve bazı kaleleri ele geçirdiler. Bu yenilgilerdeki sorumluluğu haleflerine yükleyen Sadrazam Şerif Hasan Paşa, kaptanpaşa ve Tatar hanının görevlerini yapmadığından ve “çürük askerle” savaşa girmenin yanlışlığından yakınmaktaydı. Gerek bu yakınmaları gerekse kışın Şumnu ordugâhında durmayarak kuşatma altındaki İsmâil Kalesi’ne yardım amacıyla Kozluca ve Hacıoğlupazarcığı’na asker toplamaya gitmesi ve bunun rakipleri tarafından isyan edeceği veya kaçtığı şeklinde duyurulması, İstanbul’da onun hakkında olumsuz bir havanın oluşmasına yol açtı. Görevden alınıp herhangi bir yanlış hareketine karşı da idam edilmesi kararlaştırıldı. III. Selim, onu oyalayıcı emirler göndererek azlini düşünmediğini ve her işi kendisine havale ettiğini bildirdi. Bu teminatla yatıştırılan sadrazam, ansızın Şumnu’daki konağında kuşatılarak 9 Cemâziyelâhir 1205’te (13 Şubat 1791) mühr-i hümâyun kendisinden alındı ve Avusturyalılar’ın boşaltacağı Belgrad’ı teslim almakla görevlendirildiği bir başka hatt-ı hümâyunla kendisine bildirildi. Ancak başka bir konağa yerleştirildiği sırada kurşunla vurularak öldürüldü (Ahmed Câvid, Hadîka-i Vekāyi‘, s. 311; Zaîmzâde Mehmed Sâdık, s. 113). İngiliz murahhası olarak Ziştovi’de bulunan R. M. Keith’in, Şumnu’dan gelen posta ile sadrazamın azlini ve idamını öğrendiği 14 Şubat tarihli mektuplardan ölüm tarihinin 11 Şubat 1791 olması gerektiği anlaşılmaktadır. Johann Wilhelm Zinkeisen de aynı günü vermektedir. Şerif Hasan Paşa’nın İstanbul’da teşhir edilen kesik başının yaftasında Rusya üzerine seferi geciktirdiği, askerin perişanlığına ve İsmâil’in düşmesine sebep olduğu yazılmıştı. Ayrıca aleyhtarlarının yaydığı isyan edeceği haberlerinin idamında etkili olduğu belirtilmektedir. Nitekim kendisinden sonra kardeşi Çelebi Mehmed Ağa’nın da öldürülmüş olması, Rusçuk âyanından olan Hasan Paşa’nın nüfuzundan ve azledildikten sonra devlete baş kaldırabileceğinden korkulduğunu göstermektedir. İstanbul’a gönderdiği tahrirlerdeki sert üslûp ve ifadeleri de bu fikrin oluşmasında rol oynamış olmalıdır.

Devrin kaynaklarında iyi ahlâk sahibi ve iş bilir bir devlet adamı olduğu belirtilen Hasan Paşa’nın mezar taşı İstanbul’da müntesibi bulunduğu Celvetî Azîz Mahmud Hüdâyî Tekkesi hazîresindedir.

BİBLİYOGRAFYA
TSMA, nr. D. 1648, vr. 7a, nr. E. 1329/63, 2380/288, 7016/4; BA, HH, nr. 709, 1043, 1419, 6180, 6181, 6218, 6231, 6231/F, 9300, 9476, 9508, 9847, 9849, 10129, 10297, 10381, 10427, 10747, 11021, 11380, 11566, 11754, 13257, 14941; BA, Cevdet-Askerî, nr. 43832, 52761; BA, Bahriye, nr. 9083, 12278; BA, Dahiliye, nr. 7885, 17054; BA, MD, nr. 187, s. 30/h.72, 32/h.79, 75/h.188, 76/h.190, 98/h.254, 113/h.300; nr. 188, s. 118; nr. 189, s. 147; nr. 191, s. 9, 40, 94, 97, 103; nr. 193, s. 571; BA, KK, Sadr-ı Âlî Mektûbî Kalemi Defteri, nr. 4, s. 13, 16, 148-159; nr. 6, s. 6-17; BA, Atîk Vüzerâ Defteri, nr. 2, s. 99; BA, A.RSK, nr. 1589, s. 21, 52; Enverî, Târih, İÜ Ktp., TY, nr. 5994, vr. 80b, 82b; Edîb, Târih, İÜ Ktp., TY, nr. 3220, vr. 73b, 81b-82a; Ahmed Câvid, Hadîka-i Vekāyi‘ (haz. Adnan Baycar, yüksek lisans tezi, 1992, İÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü), tür.yer.; a.mlf., Verd-i Mutarrâ (Hadîkatü’l-vüzerâ içinde), s. 43-45; Vâsıf, Târih, II, 63, 267, 290; Zaîmzâde Mehmed Sâdık, Vak‘a-i Hamîdiyye, İstanbul 1289, s. 97, 105-107, 113-115; Câbî Ömer Efendi, Târih (haz. Mehmet Ali Beyhan, doktora tezi, 1992), İÜ Ed.Fak. Genel Ktp., nr. TE 9, s. 13, 29-30; R. M. Keith, Memoirs and Correspondence, London 1849, II, 371-372, 374; Cevdet, Târih, IV, 62, 67; V, 18-102; N. Iorga, Osmanlı Tarihi (trc. Bekir Sıtkı Baykal), Ankara 1948, V, 87-88, 96-97; Zinkeisen, Geschichte, VI, 814; Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, IV/1, tür.yer.; IV/2, s. 450-453; Kemal Beydilli, 1790 Osmanlı-Prusya İttifâkı: Meydana Gelişi-Tahlili-Tatbiki, İstanbul 1984, s. 98-99, 105, 107, 111, 114; J. H. Mordtmann – [E. Kuran], “Ḥasan Pas̲h̲a”, EI2 (İng.), III, 253.
Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 1997 yılında İstanbul'da basılan 16. cildinde, 340-341 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde okumak ister misiniz?
BAŞKA BİR MADDE GÖSTER