HAYDARİYYE

حيدريّة
Müellif:
HAYDARİYYE
Müellif: TAHSİN YAZICI
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 1998
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 21.08.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/haydariyye--tarikat
TAHSİN YAZICI, "HAYDARİYYE", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/haydariyye--tarikat (21.08.2019).
Kopyalama metni
Haydariyye tarikatının kurucusu olarak kabul edilen Kutbüddin Haydar’ın müridleri genellikle rind ve kalendermeşrep kişilerdi. Bu temayüldeki dervişlerin bir kısmı Cemâleddîn-i Sâvî’ye (ö. 630/1232-33) bağlanarak Cevlekıyye diye bilinen tarikatı meydana getirirken aynı meşrepte olup Horasan bölgesinde yaşayan dervişler Haydariyye (Haydariyân) tarikatını oluşturmuşlardır. Kazvin yakınlarındaki Sâve’de doğup Suriye’de faaliyet gösteren Cemâleddîn-i Sâvî ile Kutbüddin Haydar arasında herhangi bir yakınlık bulunmadığı halde yaşama tarzlarının birbirine benzemesi sebebiyle biri Kalenderiyye’nin Haydariyye, diğeri de Cevlekıyye kolunun kurucusu olarak kabul edilmiştir.

Kutbüddin Haydar ve dervişleri hakkında bilgi veren kaynaklar Haydar’ın sakallarını kesip bıyıklarını bıraktığını, Haydarî dervişlerin ise kulaklarına, bileklerine, boyunlarına, ayaklarına, hatta cinsiyet organlarına demir halkalar taktıklarını, bunların yersiz yurtsuz gezginci dervişler olduklarını, yalınayak dolaştıklarını, sırtlarına keçeden yapılmış bir abâ, başlarına keçe külâh giydiklerini bildirir. Bu dervişlerden bazıları daha sonraki dönemlerde esrar gibi uyuşturucu maddeler de kullanmışlardır. Cevlekīler adı da verilen Kalenderler’de çârdarb (saç, sakal, kaş ve bıyıkları tıraş etme) esas olduğu halde Haydarîler bıyıklarını kesmemek suretiyle onlardan ayrılırlardı. Kutbüddin Haydar ve dervişleri, melâmet ehlinde de görülen bazı garip söz ve davranışlarının dışında diğer Sünnî tarikatlara mensup dervişlerden farklı değillerdi.

Haydarîler, kısa zamanda İran’ın diğer bölgeleriyle Türkistan, Hindistan ve Anadolu’ya kadar çok geniş bir alana yayılmışlardı. Nizâmeddin Evliyâ’nın (ö. 725/1325) Fevâʾidü’l-fuʾâd adlı menâkıbnâmesinde o çağda Hindistan’da Haydarî dervişlerin bulunduğu anlatılmaktadır. 929’da (1523) yazdığı Menâkıb-ı Hoca-i Cihân ve Netîce-i Cân adlı eserinin Haydariyye’ye ayırdığı bölümünde, o dönemde Anadolu’da bulunan Haydarî dervişlerini genişçe tasvir eden Vâhidî’nin verdiği bilgiye göre Haydarî dervişlerinin bıyıkları dudaklarını örtmekte, at sineğine benzeyen yüzlerinde sülük gibi uzanan bıyık uçları çenelerine indikten sonra kıvrılarak kulak dibine kadar uzanmaktadır. Başlarında bir tutam saç, kulaklarında kalaydan bir küpe, boyunlarında tavk-ı Haydarî denilen demir halka, ayaklarında zincir vardır. Yanlarında bir çan asılı olup raksettikleri zaman acayip sesler çıkarır, yarı çıplak dolaşırlar. Haydarîler’in kılık ve kıyafetlerinin yorumunu yapan Vâhidî bunların her birinin simgesel bir değeri olduğunu belirtir. Tecerrüd ehli olduklarını söyleyen Haydarîler’in boyunlarındaki halka Haydar’ın (Hz. Ali veya Kutbüddin Haydar) kulu olduklarına, başlarındaki bir tutam saç, rakibini mağlûp eden bir pehlivan gibi nefislerini yenmiş olduklarına, kulaklarındaki halka (küpe) her söze kulak vermediklerine, ayaklarındaki zincir bâtıl yolda yürümediklerine, cinsiyet organlarına taktıkları halka iffetli olduklarına işarettir. Açlıkla nefislerini karınca haline getirdiklerini söyleyen Haydarîler yüzü ayna gibi kabul ettikleri için sakallarını tıraş eder, fakat Haydar bıyıklı olduğu için bıyıklarını kesmezler. Yanlarına astıkları küçük çanlar dervişlerin birbirinden uzak düşmemeleri ve aralarındaki irtibatı korumaları içindir. Diğer tarikat mensuplarının namaz kılmalarına, oruç tutmalarına ve evrâd okumalarına karşılık Haydarîler niyazla meşgul olduklarını, cehennem azabı akla gelince de Allah’ın affına ve lutfuna güvendiklerini söylerler. Haydarîliğin Horasan’da ortaya çıkışından üç asır sonra Vâhidî’nin Anadolu’da gördüğü Haydarîler şüphesiz Haydarîliğin değişime uğramış ve bozulmuş bir şeklini temsil ediyorlardı. Bunların, genellikle köylerde ve şehirlerin kenar mahallerinde vakit geçirdikleri, belde belde dolaştıkları, yollarda rastladıkları zengin yolcuları soydukları, bazan öldürdükleri, hatta birtakım sapık ilişkileri âdet edindikleri kaynaklarda kaydedilmekle beraber Haydarîler’le öbür tarikat mensupları arasında çatışmaların çıktığına dair elde bir belge yoktur. Bu da bahsedilen kötü âdetlerin yaygın olmadığını gösterir.

Şiîliğin İran’da yaygınlaştığı yıllarda Haydarîler halkın kendilerine iyi gözle bakmadığını ve faaliyetlerinin zorlaştığını görünce Şiîliğe meyletmişler, bu da onların İmam Mûsâ el-Kâzım’ın soyundan gelen Kutbüddin Haydar-ı Tûnî’nin (ö. 830/1426) müridleriyle karıştırılmasına sebep olmuştur. Ancak bu durum sadece İran’daki Haydarîler için söz konusudur. Başta Tebriz olmak üzere İran’ın birçok şehir ve kasabasında Şiî Haydarîler’le Sünnî Ni‘metullāhîler arasında Safevîler zamanında başlayan kavgalar ve çekişmeler Kaçarlar’ın son dönemine kadar sürmüştür. Bu kavgalar, özellikle âşûrâ gününde ve on muharrem gibi Şiîler’ce âyinler düzenlenen günlerde şiddetlenirdi. Safevîler’in genel olarak tarikatlara ve mutasavvıflara karşı olmaları Haydarîler’in takibata uğramasına sebep olmuştur. Şah Abbas günah sayılan kötü işlerle meşgul olduklarını ileri sürüp Haydarîler’in Tebriz’deki tekkesini kapatmıştı.

Haydariyye, Anadolu’da XV. yüzyıldan sonra Şemsîler, Câmîler, Edhemîler ve Rum abdalları gibi kendilerine benzeyen diğer tasavvufî zümrelerle birlikte sosyal hayattan silinmiş, bazı gelenekleri Bektaşîliğin içinde devam etmiştir. Kutbüddin Haydar, sonradan Türbet-i Haydariyye (Türbet-i Haydarî) adını alan Zâve’deki zâviyesinde uzun süre faaliyet gösterdiği halde genellikle vakitlerini seyahatle geçiren Haydarî dervişlerinin zâviye ve hankahları olmamıştır.

BİBLİYOGRAFYA
Vâhidî, Menâkıb-ı Hâce-i Cihân ve Netîce-i Cân (nşr. Ahmet T. Karamustafa), Harvard 1933, s. 139-151; Kazvînî, Âs̱âru’l-bilâd, Beyrut, ts. (Dâru Sâdır), s. 382-383; Hatîb-i Fârsî, Menâḳıb-ı Cemâleddîn-i Sâvî (nşr. Tahsin Yazıcı), Ankara 1972, s. XXVI; Müstevfî, Nüzhetü’l-ḳulûb (Strange), s. 154; Eflâkî, Menâḳıbü’l-ʿârifîn, I, 215, 467; II, 773; İbn Battûta, Seyahatnâme, I, 442; II, 12; Devletşah, Teẕkire, s. 192; Hândmîr, Ḥabîbü’s-siyer, II, 332; Nûrullah et-Tüsterî, Mecâlisü’l-müʾminîn, Tahran 1365, I, 80; II, 51; Ma‘sûm Ali Şah, Ṭarâʾiḳ, II, 642; Zebîdî, ʿİḳd, vr. 52-54; M. Fuad Köprülü, İlk Mutasavvıflar (İstanbul 1919), İstanbul 1984, s. 351-352; a.mlf., Anadolu’da İslâmiyet (haz. Mehmet Kanar), İstanbul 1996, s. 50, 65, 77; Safâ, Edebiyyât, II, 861; Abdülhüseyn-i Zerrinkûb, Cüstücû der Taṣavvuf-ı Îrân, Tahran 1369 hş., s. 367-369; Muhsin Keyânî, Târîḫ-i Ḫânḳāh der Îrân, Tahran 1369, s. 265; Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı İmparatorluğunda Marjinal Sufilik Kalenderîlik, Ankara 1992, s. 40, 113; DMF, II, 2059.
Bu madde ilk olarak 1998 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 17. cildinde, 35-36 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.