KĀDÎ ŞÜREYH

القاضي شريح
Müellif:
KĀDÎ ŞÜREYH
Müellif: ŞÜKRÜ ÖZEN
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2001
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 07.04.2020
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/kadi-sureyh
ŞÜKRÜ ÖZEN, "KĀDÎ ŞÜREYH", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/kadi-sureyh (07.04.2020).
Kopyalama metni
18 (639) yılında kırk yaşında iken Hz. Ömer tarafından kadı tayin edildiği rivayeti doğru ise (İbn Asâkir, XXIII, 13; İbn Hacer, III, 271) 600 yılı civarında doğmuş olmalıdır. İbn Sa‘d gibi birçok eski müellifin nesep silsilesini verirken Şüreyh’i Kinde kabilesine mensup Râişoğulları’na nisbet etmesinden ve Haccâc’ın idama mahkûm ettiği Saîd b. Cübeyr’e kendisinden başka Arap olmayan birini kadı tayin etmediğini söylemesinden (İclî, s. 216; Vekî‘, II, 392) Arap olduğu sonucu çıksa da Buhârî, onun Kinde kabilesinin müttefiki olması sebebiyle bu nisbeyi aldığını belirterek Arap asıllı olmadığına işaret etmiştir. Nitekim kendisine kabilesi sorulduğunda müslüman olduğunu ve Kinde divanına kayıtlı bulunduğunu söyleyerek (İbn Sa‘d, VI, 132; Vekî‘, II, 199, 295) tipik bir Arap olmayan müslüman (mevâlî) tavrı sergilemiştir. Kaynaklarda çoğunlukla Hâris olarak kaydedilen babasının adının Abdullah, Hânî, Şerâhîl veya Şürahbîl olduğu rivayetleri varsa da bunlar doğru değildir. Babasının Yemen’de yaşayan İran asıllı bir aileye mensup bulunduğu ve Hz. Peygamber’in doğumundan yirmi yıl kadar önce Habeşliler’i Yemen’den çıkarmak için mücadele veren mahallî bir hükümdara yardım etmek üzere Fars imparatoru tarafından gönderilen askerî birlik içinde yer aldığı rivayet edilir. Şüreyh’in Resûl-i Ekrem’e gelip İslâmiyet’i kabul ettiği ve Yemen’de kalabalık bir ailesi bulunduğunu söylemesi üzerine onları getirmesinin emredildiği, döndüğünde ise Hz. Peygamber’in vefat etmiş olduğu şeklinde bir rivayete dayanılarak onun sahâbî olduğu ileri sürülmüşse de İbn Maîn, İbn Mende, Zehebî, İbn Hacer gibi hadisçilere göre sahâbî değildir. Şüreyh, Resûlullah henüz hayatta iken Müslümanlığı kabul eden, ancak kendisiyle görüşemeyen kimselerden (muhadram) olup Hz. Ebû Bekir döneminde Yemen’den Medine’ye göç etmiştir.

İslâmiyet’i daha Yemen’de iken Muâz b. Cebel’den öğrenen Şüreyh Hz. Ömer, Ali, Âişe, Zeyd b. Sâbit, Abdullah b. Mes‘ûd, Abdurrahman b. Ebû Bekir, Urve b. Ebü’l-Ca‘d el-Bârikī gibi sahâbîlerden rivayette bulunmuştur. Kûfe’de yaşamış olmalarına rağmen Abdullah b. Mes‘ûd’un meclislerine çok az katılması çağdaşı bazı âlimler tarafından müstağni bir tavır olarak değerlendirilir. Büyük tâbiîlerden sayılan Şüreyh İbn Sa‘d, Yahyâ b. Maîn ve İclî’ye göre güvenilir bir râvidir. Şa‘bî de ona rivayetlerinin kaynağını sormayacak kadar çok güvenmekteydi. Şüreyh ayrıca, siyasî olaylar sebebiyle hakkında çok fazla yanlış haber yayılan Hz. Ali’den yaptıkları rivayetler konusunda kendilerine güvenilen az sayıdaki râvilerdendir. Kendisinden Şa‘bî, İbrâhim en-Nehaî, Hakem b. Uteybe, Ebû İshak es-Sebîî, İbn Sîrîn, Kāsım b. Abdurrahman, Mücâhid b. Cebr, Mekhûl b. Ebû Müslim, Hallâs b. Amr, Kays b. Ebû Hâzim, Mürre b. Şerâhîl et-Tayyib, Temîm b. Seleme gibi râviler rivayette bulunmuş ve kazâ meclislerinde yer alarak onun fıkhî görüşlerinden istifade etmişlerdir.

Kadılık mesleğine uzun yıllarını vermiş olan Şüreyh’in bu göreve ne zaman başladığı konusunda farklı rivayetler vardır. Kaynaklarda umumiyetle 18 (639) yılında Hz. Ömer tarafından Kûfe’ye kadı tayin edildiği belirtilmekle birlikte aralarında İbn Şihâb ez-Zührî, İmam Mâlik ve Şâfiî’nin de bulunduğu Medineli âlimler ilk iki halife döneminde kadılık görevine getirilmediğini ileri sürerler (Ahmed b. Hanbel, II, 39; Vekî‘, II, 190; Taberî, IV, 101, 241; İbn Asâkir, XXIII, 27-28). Halîfe b. Hayyât da Şüreyh’in Kûfe kadılığına 22 (643) yılında tayin edildiğini kaydeder (et-Târîḫ, s. 155). Rivayete göre Şüreyh, Hz. Ömer’le bir kişi arasındaki alacak davasında alacaklının talebi üzerine hakemlik yapmış ve Ömer aleyhine görüş belirtmiş, bu olaydaki tutumu halifenin dikkatini çekince onu Kûfe’ye kadı tayin etmiştir. Hz. Osman döneminde de görevine devam eden Şüreyh’e Hz. Ali, Muâviye ile yaptığı savaşlar sırasında kadılık görevini sürdürmesini söyleyip Kûfe’ye gelince onu azletmişse de tayin ettiği kadıların yetersizliği sebebiyle birkaç ay sonra görevine iade etmiştir.

Muâviye döneminde Vali Ziyâd b. Ebîh tarafından bir (veya yedi) yıl kadar Basra kadılığı ile görevlendirilen Şüreyh, Kûfe ve Basra’da kadılık yaptığı için “kādı’l-mısreyn” diye de anılır. 64 (683) yılında Abdullah b. Zübeyr’in Emevîler’e karşı ayaklanıp Hicaz ve Irak bölgelerini eline geçirmesinden sonra görevinde bırakıldıysa da kendisi fitne sırasında kadılık yapamayacağını söyleyerek istifa etti. Muhtâr es-Sekafî (685-686) Kûfe’yi ele geçirince bir müddet davalara kendisi baktı, ardından Şüreyh’i kadılığa getirdi. Ancak Şüreyh, Hz. Osman taraftarı olduğu yolunda Şîa’nın çıkardığı söylentiler üzerine hayatından endişe edince rahatsızlığını ileri sürerek görevden ayrıldı. İbnü’z-Zübeyr’in kardeşi Mus‘ab tarafından yeniden göreve getirildiyse de istifa ederek görevine üç yıl ara verdi. 69-70 (688-689) yıllarında Şüreyh’in kadılık görevinde bulunduğu, Abdülmelik b. Mervân’ın Kûfe’yi ele geçirdiği 72’de (691) Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe’nin kadılıktan azledilerek Şüreyh’in yeniden tayin edildiği bilinmektedir. 78 (697) yılında yaşlılığı yüzünden ve oğlunun rüşvet aldığı söylentileri üzerine Haccâc’a istifasını sunarak kadılık görevinden ayrıldı. Aynı yıl veya 80 (699) yılında 100 (108, 110 veya 120) yaşlarında vefat etti ve evine defnedildi. Kaynaklarda ölümü için 76-99 yılları arasında çeşitli tarihler verilir.

Kûfe şehrinin siyasî açıdan en karışık dönemlerinde görev yapan Şüreyh, ayaklanmalar sebebiyle birçok defa iktidar değişimi olmasına rağmen uzun süre görevde kalmasını, tecrübesi ve meslekî dirayeti yanında devrin siyasî olaylarına kayıtsız kalmasına da borçludur. İktidar değişimleri sırasında görevden alınmışsa da her defasında yeniden getirilmiştir. Kadılığın, döneminde etkin bir görev olması ve zaman zaman kendisini aktüel olayların içinde bulması, ayrıca tasvip etmediği davranışlara karşı tavır alması görevden uzaklaştırmaların bir başka sebebi olmalıdır.

Şüreyh, verdiği kararlarla İslâm tarihinde adaletin sembollerinden biri haline gelmiştir. Hz. Ali’nin bizzat açtığı bir davada şahit olarak oğlu Hasan’ı göstermesini kabul etmemiş, başka şahit isteyince Hasan ve Hüseyin’in cennetteki gençlerin efendisi olduğunu ifade eden hadisi hatırlatması da Şüreyh’i isteğinden vazgeçirmemiş, bunun üzerine Hz. Ali onu azletmişse de daha sonra tekrar görevine getirip maaşını arttırmış, hayatının sonlarında Kûfe âlimleriyle yaptığı bir toplantıda kendisine, “Sen Araplar’ın en iyi kadısısın -yahut en iyi kadılarındansın-” diyerek iltifatta bulunmuştur. Şüreyh, bir kişiye kefil olan oğlu Abdullah’ı o kişinin kaçması üzerine hapsederek hapishaneye kendisi yemek taşımış, hapsettiği bir suçlunun serbest bırakılması için haber gönderen valinin talebini geri çevirmiştir.

Kendi dönemindeki gelişmelere paralel olarak bir kısım problemlere yeni şartlarla uyumlu çözümler getiren Şüreyh, yalancı şahitlerin artması üzerine İslâm tarihinde ilk defa gizli soruşturma uygulamasını başlatmıştır. Daha önce görülmeyen bir uygulamada bulunduğu gerekçesiyle eleştirilince de, “İnsanlar yeni şeyler icat edince ben de yeni şeyler icat ettim” diyerek kendini savunmuştur (İbn Sa‘d, VI, 133; Ahmed b. Hanbel, I, 236; Vekî‘, II, 369; Serahsî, XVI, 91). Bununla birlikte gizli soruşturmayı ilk başlatanın kim olduğu hakkında değişik rivayetler bulunmaktadır (Vekî‘, III, 116, 120; Tahâvî, III, 331; Sadrüşşehîd, III, 22-24; krş. DİA, XX, 380). Soruşturma neticesinde farklı kanaate sahip olmuşsa tezkiye edilmiş olsalar bile şahitlerin ifadelerine dayanarak hüküm vereceğini, dolayısıyla yanlış beyanda bulunmamalarını öğütlerdi. Lehine hüküm verdiği kişiye de delillere dayalı hüküm vermekten başka elinden bir şey gelmediğini söyleyip vereceği hükmün haram olan bir şeyi kendisine helâl kılmayacağı uyarısında bulunurdu.

Avl* ile ilgili bir ferâiz meselesi Kādî Şüreyh’in adıyla anılır. Bu meseleye göre bir kadın ölür ve geride mirasçı olarak anne baba bir iki kız kardeş (2/3), anne bir iki kız kardeş (1/3), anne (1/6) ve koca (1/2) bırakırsa bu durumda mirasçıların hisselerinin toplamı ortak paydadan daha fazla olmakta, yani hisselerin toplamı on, ortak payda ise altı çıkmaktadır. Dolayısıyla mirasın yarı hissesine sahip olan koca sonuçta on üzerinden üç hisse alarak üçte birden daha az hisseye sahip olmaktadır. İslâm miras hukukunda hisseler toplamı ile ortak payda arasındaki farkın üçten fazla olduğu tek mesele budur ve Kādî Şüreyh zamanında vuku bulup hakkında karar aldığı için de ona nisbetle Şüreyhiyye diye anılmıştır. Karardan memnun olmayan koca hukukçuları dolaşarak haksızlığa uğradığını anlatmaya başlayınca Şüreyh onu huzuruna getirterek adaletle hüküm veren bir kadıyı haksızlık yaptığı iddiasıyla karalamaya çalıştığı için ta‘zîr cezasına çarptırmış ve Hz. Ömer’in daha önce buna benzer bir karar verdiğini hatırlatarak kendini savunmuştur (Dârimî, “Ferâʾiż”, 108; Serahsî, XXIX, 164).

Fıkhın bir ilim haline gelmesinin hemen öncesinde yaşayan Şüreyh usule ilişkin bazı açıklamalar yapmıştır. Mesnetsiz rivayette bulunmayı şiddetle eleştiren Şüreyh (İbn Sa‘d, VI, 141; Vekî‘, II, 219), hadis uydurmacılığının başlamasından önceki rivayetlere daha çok önem verir ve rivayetlerinde özellikle bu hususa dikkat çekerdi (a.g.e., II, 202-203). Onun kıyasa karşı olduğuna dair rivayetleri, daha sonraki dönemde belirginleşen fıkıh usulündeki kıyas metoduna değil sünnet karşısında ileri sürülmüş kıyasa ve bid‘atlara karşı olduğu şeklinde anlamak gerekir (Dârimî, “Muḳaddime”, 22). Şüreyh adı, Hz. Ömer tarafından kendisine gönderilen mektuplar dolayısıyla da kaynaklarda sıkça geçer. Usul hukuku bakımından oldukça önemli olan bir mektuba göre Hz. Ömer onu Kûfe kadılığına tayin edince kendisine davalara kitap, sünnet ve icmâ içinde çözüm aradıktan sonra bulamazsa re’y ictihadına başvurmasını tavsiye etmektedir (metni için bk. Dârimî, “Muḳaddime”, 20; Nesâî, “Âdâbü’l-ḳuḍât”, 11; Vekî‘, II, 189-190). Urve el-Bârikī eliyle gönderilen diğer bir mektupta ise kanun niteliğinde beş madde yer almaktadır (metni için bk. Abdürrezâk es-San‘ânî, IX, 394; Fesevî, III, 393-394; Vekî‘, I, 299; II, 193).

Şüreyh, Kûfe fıkıh ekolünün tâbiîn neslindeki Alkame b. Kays, Esved b. Yezîd, Mesrûk b. Ecda‘, Abîde es-Selmânî, İbrâhim en-Nehaî gibi büyük otoritelerinden biri olarak kabul edilmektedir. Gerek yargı alanındaki uygulamalarıyla gerekse ictihadlarıyla Irak fıkıh ekolü üzerinde etkili olmuş ve yaptığı birçok fıkhî ictihad Hanefî fıkıh geleneği içinde yaşamıştır (meselâ bk. Serahsî, XII, 52; XVI, 121, 145; XXVII, 146). Hanefî mezhebinde tâbiîn görüşlerinin hüküm kaynağı olarak görülemeyeceği yaklaşımı ağırlıklı olmakla birlikte ikinci bir yaklaşıma göre başkalarıyla birlikte kendisine daha sahâbe döneminde fetva verme yetkisi tanınmış olan Şüreyh’in özellikle meşhur hükümleri sahâbe görüşü gibi değerlendirilip birçok yerde hadis diye nitelendirilmiş (a.g.e., XI, 18, 53; XVI, 145; XXVII, 14; Sadrüşşehîd, III, 169, 186-188) ve bazı uygulamaları kıyas karşısında istihsanın esas alınmasının gerekçesini teşkil etmiştir (Serahsî, XVI, 147; XXVII, 8). Fakat Şüreyh’in bir tek şahit ve davacının yeminiyle hüküm vermek gibi Irak fıkıh ekolünce benimsenmeyen uygulamaları da mevcuttur. Fetva-kazâ ayırımı yapan ilk müctehidlerden olan Şüreyh kadılık vazifesi yanında fetva da vermiş, ancak kadı iken kendisine fetva sorulunca görevini hatırlatarak fetva veremeyeceğini belirtmiştir.

İslâm yargı sisteminin kuruluşunun ilk safhalarında görev yapan Şüreyh, ictihadları ve uygulamalarıyla bu müessesenin oluşumuna önemli katkılar sağlamıştır. Sonraki dönemlerde tedvin edilen fıkıh kitaplarının muhâkeme usulü hukukuna ilişkin bölümlerinde onun uygulamalarına sık sık atıfta bulunulması bu katkının bir göstergesidir. Görüş ve uygulamalarına ayrıca hadis kaynaklarında da yer verilmektedir (Wensinck, VIII, 118). Vekî‘, Aḫbârü’l-ḳuḍât adlı eserinde Şüreyh’in biyografisine geniş yer ayırarak onun rivayetlerini, Hz. Ömer’den aldığı mektupları, kazâî uygulamalarını, fıkhî görüşlerini ve bazı şiirlerini zikretmiştir (II, 189-398). Kāsım Süleyman b. Abdullah b. Süleyman tarafından el-Ḳāḍî Şüreyḥ: Fıḳhuhû ve ḳażâʾüh adıyla Câmiatü’l-İmâm Muhammed b. Suûd el-İslâmiyye’de bir doktora çalışması yapılmıştır (Riyad 1406).

Şüreyh, “kişilerin fizikî yapılarından hareketle haklarında yargıda bulunma uzmanlığı” anlamındaki kıyâfe (fizyonomi) ilmini bilirdi. Zeki, anlayışlı, bilgili, sağlam karakterli, mizahçı ve şair bir kişiliğe sahipti. Davalara normal zamanlarda camide, yağmurlu günlerde ve bayramlarda ise evinde bakardı. Yargılama sırasında özel bir cübbe giyer, beyaz sarık sarardı. Dava esnasında yanında Ebû Amr eş-Şeybânî, Abîde es-Selmânî, Mesrûk b. Ecda‘ gibi görüşlerine başvurabileceği kişiler hazır bulunurdu. Oğlunun ölümünün ertesi günü görevi başına dönecek kadar işine bağlı olan Şüreyh bir davaya bakmak üzere oturduğu zaman yanı başında bir kişi, “Ey millet! Bilin ki mazlum destek, zalim ise cezalandırılma bekler. Buyurun, Allah size merhamet eylesin!” diye seslenirdi. İlk dönemlerdeki birçok kadının aksine Şüreyh görevinden dolayı ücret alırdı (Vekî‘, II, 227). Hz. Ömer ona aylık 100, Hz. Ali 500 dirhem maaş bağlamış, Abdülmelik b. Mervân da onu kadılığa getirince 10.000 dirhem ve 300 cerîb verilmesini emretmişti.

Şüreyh’in biyografisi hakkındaki bazı ayrıntıların çelişkili olmasından yola çıkan Henri Lammens, Émile Tyan, Joseph Schacht ve Charles Pellat gibi şarkiyatçılar onun biyografisinde efsanevî unsurların bulunduğunu ileri sürmüşlerdir. Ayrıca Schacht, Şüreyh’e nisbet edilen görüş ve rivayetleri tamamen düzmece ve mer‘î hukuk ekollerinin kendi görüşlerini geriye doğru ilk otoritelere yansıtma eğiliminin bir ürünü sayar. Ancak zamanında İslâm dünyasının önde gelen merkezlerinden birinde yarım asrı aşkın bir süre görev yapan ve kadı prototipinin oluşumunda önemli bir konumda olan Şüreyh’in sayısız davaya bakmış olması ve bunlardan birkaç yüzünün özetinin ve şahsı hakkında birçok ayrıntının kaynaklarda yer alması yadırganacak bir durum değildir. Nitekim Fuat Sezgin ve Harald Motzki gibi araştırmacılar bu iddiaya karşı çıkmışlardır.

BİBLİYOGRAFYA
Dârimî, “Ferâʾiż”, 108, “Muḳaddime”, 20, 22; Nesâî, “Âdâbü’l-ḳuḍât”, 11; Abdürrezzâk es-San‘ânî, el-Muṣannef (nşr. Habîbürrahmân el-A‘zamî), Beyrut 1403/1983, IX, 394; İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt, VI, 34, 82-83, 94, 131-145; Yahyâ b. Maîn, et-Târîḫ, II, 250-251; Halîfe b. Hayyât, et-Târîḫ (Ömerî), s. 155, 179, 200, 227-228, 256, 269, 296, 301; Ahmed b. Hanbel, el-ʿİlel (Koçyiğit), I, 133, 236, 352; II, 21, 39, 361; Buhârî, et-Târîḫu’l-kebîr, IV, 228-229; İclî, es̱-S̱iḳāt, s. 216-217; İbn Kuteybe, el-Maʿârif (Ukkâşe), s. 433-434, 558; Fesevî, el-Maʿrife ve’t-târîḫ, I, 218; II, 586-589; III, 76, 183, 217, 389, 393-394, 468, 545; Vekî‘, Aḫbârü’l-ḳuḍât, I, 5, 57, 297-301, 304, 306; II, 189-402, 408; III, 116, 120; Taberî, Târîḫ (Ebü’l-Fazl), IV, 101, 145, 241; V, 270, 289, 349-350, 361, 367-368, 582; VI, 34, 321, 324; Tahâvî, Muḫtaṣaru İḫtilâfi’l-ʿulemâʾ (nşr. Abdullah Nezîr Ahmed), Beyrut 1416/1995, III, 331; İbn Ebû Hâtim, el-Cerḥ ve’t-taʿdîl, IV, 332-333; Ebû Nuaym, Ḥilye, IV, 132-141; İbn Abdülber, el-İstîʿâb, II, 148-149; Serahsî, el-Mebsûṭ, VII, 76; X, 83; XI, 18, 53; XII, 52; XVI, 66, 75, 80, 84-85, 91, 102, 121, 122, 145-147; XVII, 8, 14; XXVII, 8, 146; XXIX, 164; Sadrüşşehîd, Şerḥu Edebi’l-ḳāḍî li’l-Ḫaṣṣâf (nşr. Muhyî Hilâl es-Serhân), Bağdad 1397-98/1977-78, I-IV, tür.yer.; İbn Asâkir, Târîḫu Dımaşḳ (Amrî), XXIII, 7-59; İbn Hallikân, Vefeyât, II, 460-463; Mizzî, Tehẕîbü’l-Kemâl, XII, 435-445; Zehebî, Aʿlâmü’n-nübelâʾ, IV, 100-106; İbn Hacer, el-İṣâbe, Beyrut 1995, II, 70; III, 270-272; V, 92; VI, 230; J. Schacht, The Origins of Muhammadan Jurisprudence, Oxford 1950, s. 228-229; Sezgin, GAS (Ar.), I/3, s. 16-17; Wensinck, el-Muʿcem, VIII, 118; H. Motzki, Die Anfänge der islamischen Jurisprudenz, Stuttgart 1991, s. 29, 152-153; K. A. Fariq, “An Early Muslim Judge, Shurayh”, IC, XXX/4 (1956), s. 287-308; E. Kohlberg, “Shurayḥ”, EI2 (İng.), IX, 508-509; Şükrü Özen, “İbn Şübrüme”, DİA, XX, 380.

Şükrü Özen
Bu madde ilk olarak 2001 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 24. cildinde, 119-121 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.