KİTÂBE

كتابه
Müellif:
KİTÂBE
Müellif: ALİ ALPARSLAN
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2002
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 12.12.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/kitabe
ALİ ALPARSLAN, "KİTÂBE", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/kitabe (12.12.2019).
Kopyalama metni
Genellikle dinî, sivil ve askerî binaların belirli yerlerine özenle işlenen kitâbe, verdiği bilgilerle ve yapının estetiğini tamamlayan dekoratif bir unsur olmasıyla önem taşıyan bir mimari elemandır. Çoğunlukla giriş kapıları üzerinde yer alan ve eserin kimin tarafından ne zaman yapıldığını bildirene “tarih kitâbesi”, tamiri hakkında bilgi verene “tamir kitâbesi” denilir; kemerlerle iç kapılar üstünde yazılı olanlara da “kitâbe levhası” adı verilir. Ayrıca yapının iç ve dış duvarlarında bulunan yazılar, okçulukta atılan okun düştüğü yere dikilen nişan taşı ile (menzil taşı) mezar, menzil ve mesafe taşlarına işlenmiş yazılar da kitâbe sayılır.

Medeniyet ve sanat tarihi araştırmalarında olduğu kadar dil ve tarih çalışmaları için de önemli kaynak ve belge niteliği taşıyan kitâbelere dair ilk ilmî araştırmalar Batılı ilim adamları tarafından XVII. yüzyılın sonlarında başlatılmıştır. Zamanla gelişen paleografi ilminin metotları ile eski Yunan ve Latin dillerinde yazılmış kitâbeler çözülmüş ve değerlendirilmiştir. Bir müddet sonra da kitâbeleri kendine ait disiplin ve metotlarla tesbit eden, çözen, yorumlayan, eleştiren araştırmalar “epigrafi” (epigraphy, inscription, ilm-i kitâbet) adıyla müstakil bir bilim dalı halinde gelişmiştir. İslâm dünyasının tarihî ve kültürel zenginlikleri Batı’nın ilgisini çekince İslâm öncesi ve sonrasına ait Arapça kitâbeler üzerinde de araştırmalar başlamıştır.

İslâmî kitâbeler konusunda araştırma yapmak İslâm milletlerinin dilini, tarihini, sosyal hayatını, edebiyatını ve bilhassa İslâm yazı çeşitlerini de bilmeyi gerektirdiğinden Batı’da bu bilimleri öğreten kurumlar ortaya çıktı. 1795’te Paris’te açılan Ecole des Langues Oriantales Vivantes şarkiyatçıların yetişmesinde ilk rol oynayan kurum oldu. Bunu 1887’de Berlin’de öğretime başlayan Seminar für Orientalische Sprachen, 1906’da Londra’da açılan School of Oriental and African Studies takip etti.

XIX. yüzyılın başında Napolyon’un Mısır seferi sırasında yanında bulunan paleografi uzmanı J. J. Marcel, Arap yazısının tarih içinde gelişmesini öğrenmek amacıyla Mısır’da bulunan kûfî kitâbeleri inceleyerek bu hususta takip edilecek metot hakkındaki görüşlerini ortaya koydu. Lanci Reinaud ise Monuments arabes, persans et turcs du cabinet de M. le Duc de Blacas (Paris 1828) adlı eseriyle kitâbe araştırma metotlarına açıklık kazandırdı. Ancak XIX. yüzyılın sonları ve XX. yüzyılın başlarında keşfedilen İslâmî kitâbelerin çokluğuna rağmen bunların Yunan ve Latin kitâbeleri gibi bir koleksiyon halinde toplanıp düzenlenmesine yeterli önem verilmemişti. Bu sınıflandırma işinde ilk ciddi çalışmayı İsviçreli şarkiyatçı Max van Berchem yaptı. Berchem Mısır, Suriye ve Anadolu’daki kitâbeleri inceledi ve çalışmalarının ilk cildini Matériaux pour un corpus inscriptionum arabicarum adı altında yayımladı (Caire 1894-1903). Bunları diğer çalışmaları ve yayınları takip etti. Max van Berchem’in 1921’de ölümünün ardından Moritz Sobernheim (CIA Syrie du nord, Cairo 1909), Ernst Herzfeld ve Etienne Combe (Syrie du nord, Cairo 1954-1956) onun çalışmalarını devam ettirdiler. Daha sonra Batı’da bu çalışmalar genişleyerek Sicilya, İspanya, müslüman Hindistan, Cezayir, Tunus, Filistin ve diğer İslâm coğrafyasında bulunan kitâbeler hakkında da yayımlar yapıldı (bk. EI2 [İng.], V, 211 vd.).

Türk sahasında kitâbe araştırmaları XIX. yüzyılın sonlarında başlamıştır. Batı’da bu alanda çalışanlar arasında yer alan Gabriel Colin, Max van Berchem, Johannes H. Mordtmann, Franz Taeschner, Paul Wittek, J. H. Löytved, Albert Gabriel Türk araştırmacılarına da öncülük etmiştir. Bunların yanında Türk âlimlerinden Halil Ethem’in (Eldem) M. van Berchem’in eserine yardımları ve Kayseriye Şehri: Mebânî-i İslâmiyye ve Kitâbeleri ile (İstanbul 1334) Trabzon’da Osmanlı Kitâbeleri (haz. İsmail Hacıfettahoğlu, Trabzon 2001); Rıdvan Nafiz (Edgüer) – İsmail Hakkı’nın (Uzunçarşılı) Sivas Şehri (Ankara 1928); Abdürrahim Şerif Beygu’nun Erzurum Tarihi Anıtları Kitabeleri ile (İstanbul 1936) Ahlat Kitabeleri (İstanbul 1932); Mehmet Behçet’in (Yazar) Kastamonu Âsâr-ı Kadîmesi (İstanbul 1341); İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın Kitâbeler (İstanbul 1345), Karesi Vilâyeti Tarihçesi (İstanbul 1341), Kütahya Şehri (İstanbul 1932); İbrahim Hakkı Konyalı’nın Nasreddin Hoca’nın Şehri Akşehir (İstanbul 1945), Âbideleri ve Kitâbeleri ile Erzurum Tarihi (İstanbul 1960), Âbideleri ve Kitâbeleri ile Konya Tarihi (Konya 1964), Âbideleri ve Kitâbeleri ile Karaman Tarihi, Ermenek ve Mut Âbideleri (İstanbul 1967), Âbideleri ve Kitâbeleri ile Kilis Tarihi (1968), Âbideleri ve Kitâbeleri ile Konya Ereğlisi Tarihi (İstanbul 1970), Âbideleri ve Kitâbeleri ile Şereflikoçhisar Tarihi (İstanbul 1971), Âbideleri ve Kitâbeleri ile Niğde Aksaray Tarihi (I-III, İstanbul 1974-1975), Âbideleri ve Kitâbeleri ile Üsküdar Tarihi (I-II, İstanbul 1976-1977), Abideleri ve Kitabeleri ile Beyşehir Tarihi (Erzurum 1991); Basri Konyar’ın Diyarbekir: Kitâbeleri, Tarihi, Yıllığı (I-III, Ankara 1936); Şevket Beysanoğlu’nun Diyarbakır Tarihi: Anıtları ve Kitâbeleri (Diyarbakır 1987, 1996); Mübarek Galip’in Ankara: Kitâbeler (I-II, İstanbul 1928) ve Halim Baki Kunter’in yayımları, Ekrem Hakkı Ayverdi’nin Osmanlı mimarisi konusundaki eserleri Türk kitâbelerine ışık tutan önemli araştırmalardır. Son dönemde yapılan çalışmalar arasında Oral Onur’un Edirne Türk Tarihi Vesikalarından Kitabeler (İstanbul 1972), Müjgân Cunbur’un Kütüphanelerimizin Manzum Tarih ve Kitabeleri (Ankara 1983), Necmi Ülker’in Eski Foça Mezar Kitabeleri (Ankara 1989) ve diğer çalışmaları, Murat Yüksel’in Çukurova’da Türk İslâm Eserleri ve Kitabeler ile (İstanbul 1990) Trabzon’da Türk-İslâm Eserleri ve Kitabeler (I-III, İstanbul 1991; I-V, Trabzon 2000) ve Gümüşhane Kitabeleri (İstanbul 1997), Affan Egemen’in İstanbul’un Çeşme ve Sebilleri (İstanbul 1993), Remzi Duran’ın Selçuklu Devri Konya Yapı Kitabeleri (Ankara 2001), Mahmut Karakaş’ın Şanlıurfa ve İlçelerinde Kitabeler (Şanlıurfa 2001) adlı eserleri anılabilir. İslâm’ın ilk döneminde kitâbeler nesir halindeydi. Bugünkü bilgilere göre kesin bir tarih söylemek mümkün olmamakla beraber manzum kitâbe yazılması büyük ihtimalle İran sahasında başlamıştır. Ancak bu bölgede fazla rağbet görmeyen bu tarz Osmanlılar’da kuvvetli bir gelişme göstermiştir. Ayrıca Anadolu sahasındaki manzum kitâbelerde yapının tarihinin verilmesinde ebced hesabı önemli bir rol oynamış ve bu usul Türk edebiyatında vazgeçilmez bir sanat (tarih düşürme) haline gelmiştir. Kitâbelerde ebced hesabıyla tarih düşürme Fâtih Sultan Mehmed devrinde gelişmeye başlamış ve son yıllara kadar devam etmiştir. Kanûnî Sultan Süleyman dönemine kadar çoğunlukla Arapça ve Farsça olarak yazılan tarih kitâbeleri de XVI. yüzyıldan sonra Türkçe yazılmıştır.

Kitâbeler satır satır okumak, yazmak, estanpaj ve fotoğrafını almak suretiyle epigrafi metotlarına göre tesbit edilir. Metinler ekseriya girift, bazan da yazı istif kuralları dışında harf ve kelimelerin yeri değiştirilerek yazılmış olduğundan araştırmacının kitâbenin dil ve hat özelliklerini iyi bilmesi yanında şiir, vezin ve ebced hesabı konusunda da yeterli bilgiye sahip olması gerekir. Hat sanatının gelişmediği dönemlere ait kitâbelerdeki yazı kusurları, Ahlat mezar taşlarında olduğu gibi zemin motiflerle doldurularak giderilmeye çalışıldığından okunması da ayrı bir dikkat, tecrübe ve ihtisası gerektirir. Bunun yanında orijinal kitâbeler çeşitli sebeplerle ortadan kalktığında yerine eski tarihi taşıyan yenisi konabilir ki bu da araştırmacıyı yanıltır. İstanbul’da Rumelihisarı üstünde bulunan Nâfi Baba Bektaşî Tekkesi Mezarlığı’nda, Fâtih ile birlikte İstanbul’a gelen Akşemseddin’in arkadaşlarından Seyyid Şeyh Bedreddin’e ait bugün mevcut olan 855 (1451) tarihli mezar taşının yazı karakterinden sonradan yazılmış olduğu anlaşılmaktadır. Bazı mezar taşlarında kitâbeyi yazanın imzası bulunabilirse de bunlar nâdirdir. Ayrıca hattat padişahların yazdığı kitâbelerin yer aldığı yapıların diğer cephelerinde başka bir hattatın yazısı varsa padişaha hürmeten imza atılmaması bir gelenektir. Nitekim İstanbul’da III. Ahmed Çeşmesi’nin cephesindeki celî sülüs yazı Sultan III. Ahmed tarafından yazılmış olduğundan diğer üç cephedeki celî nesta‘lik kitâbelerin altında imza yoktur.

Tarihî yapılarda aynı zamanda dekoratif bir unsur olarak dikkat çeken kitâbeler yazıldıkları yere göre konuları bakımından da önem taşır. Cami, mescid, medrese ve her çeşit dinî ve resmî binanın iç ve dış kapıları ile genellikle duvarlarında âyetler hatta sûreler bulunur. Bunlardan duvarları çevreleyene “kuşak yazısı” denir. Umumiyetle cami kapıları ile avlularının kapıları üstüne, “Namaz müminler üzerine vakitleri belli bir farzdır” (en-Nisâ 4/103), mihraplarda, “Artık yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir” (el-Bakara 2/144) veya, “Zekeriyyâ onun -Hz. Meryem’in- yanına her girişinde mihrapta bir rızık bulurdu” (Âl-i İmrân 3/37) meâlindeki âyetler, çeşmelerde, “Her canlı şeyi sudan yarattık” (el-Enbiyâ 21/30) veya, “Rableri onlara tertemiz bir içecek içirir” (el-İnsân 76/21) meâlindeki âyetlerden alınmış parçalar bulunduğu gibi kütüphanelerin üstünde de “Orada esaslı kitaplar vardır” (el-Beyyine 98/3) anlamındaki âyet gibi örnekler yer almaktadır.

Arkeolojik kazılardan anlaşıldığına göre Arap yazısı, Kuzeybatı Arabistan’da Ürdün’ün batı bölgesinde yaşayan Arap asıllı Nabatîler’in veya Solange Ory’nin ifadesine göre Süryânîler’in alfabesine dayanır (DİA, III, 276; EI2 [İng.], V, 216). Bu harflerle İslâm’dan önceki devreye ait Arapça kitâbelerden 512 tarihli Zebed ve 568 tarihli Harran kitâbelerinde Arap harflerinin iptidaî şekilleri açık olarak görülmektedir.

İslâm döneminden kalma en eski kitâbeler, Hz. Peygamber devrinde Medine civarında Hendek Gazvesi sırasında İslâm ordugâhının yakınındaki Sel‘ dağının kayalıklarına yazılmış olan yazılardır. Bunlardan ilk defa bahseden Muhammed Hamîdullah kayalar üzerinde yirmi kadar kitâbe oyulduğunu, ancak pek azının okunabildiğini belirtmektedir. Bir yazı grubunda ashaptan bazılarının “ben filânım” ibaresiyle isminin yazılı olduğunu, Ali b. Ebû Tâlib, Ebû Bekir ve Ömer’in isimlerinin okunabildiğini, Ebû Bekir ile Ömer’in bir geceyi burada dua ile geçirdiğini ve tarihinin de muhtemelen 5 (626) olabileceğini kaydetmektedir. Tarihî bakımdan dikkati çeken ikinci kitâbe ise Asvan’da keşfedilen ve halen Kahire Arap Müzesi’nde bulunan Abdurrahman b. Hâlid el-Hicrî adında birine ait 31 (652) tarihli mezar taşıdır.

Bu tarihten itibaren Emevîler devrine yaklaştıkça kitâbelerin çoğaldığı görülür. Bunlarda daha çok kûfî yazı kullanılmıştır. Emevî Halifesi Abdülmelik b. Mervân’ın yaptırdığı Kubbetü’s-sahre’nin (72/691) kitâbesine, ayrıca Medine’de Mescid-i Nebevî’nin kıble duvarına, Velîd b. Abdülmelik devri hattatlarından Hâlid b. Ebü’l-Heyyâc’ın Şems sûresinden Kur’an’ın sonuna kadar olan sûreleri altınla yazmasına bakılırsa dinî yapılarda yazıya daha fazla önem verildiği anlaşılır. İbnü’n-Nedîm’in kaydettiğine göre mihraba yazı yazma geleneği Hâlid b. Ebü’l-Heyyâc’ın yazısıyla başlamıştır. Kubbetü’s-sahre’nin içindeki İsrâ sûresi kuşak yazılarının ilki sayılır. Devrine göre süslü kûfînin güzel bir örneği olan bu kitâbe üzerinde durulmaya değer kıymettedir.

II. (VIII.) yüzyılın ikinci yarısından itibaren daha da gelişen kûfî hattı yaprak ve çiçeklerle süslenerek güzel bir görünüme kavuştuğu gibi tuğla, taş ve maden gibi maddelere uygulanıp Gazne, Mısır, Kayrevan, İspanya ve Anadolu’daki yapıları bezemiştir. Harflerin değişik şekillere girebilme imkânı sanatkârın estetik ufkunun genişliği ve zekâsıyla birleşince ortaya çeşitli üslûpta harflerin çıkmasını sağlamıştır. Bu devrin kûfîsinde hâkim olan kısa, uzun ve dikey harflerle yatay harflerin hendesî bir ölçü içinde dengeli bir yazı grubu meydana getirdiği görülmektedir. Yazıdaki bu standart ölçülere bilhassa devlet binalarında ve dinî yapılardaki kitâbelerde çok dikkat edildiği anlaşılmaktadır.

Abbâsîler’in ilk iki asrında harflerde bir sıkışıklıkla beraber dikey hatlarda kısalma görülür; ayrıca harfler örgülü, zikzaklı ve helezonî şekiller kazanmaya başlar ve bünyelerinde IV. (X.) yüzyılda daha da çoğalan süs unsuru artar. Fâtımîler devrinde Kahire’de inşa edilen Hâkim Camii kitâbesi bu kûfî hattının en güzel örnekleri arasındadır. Suriye’nin Selçuklular tarafından ele geçirilmesinden sonra burada aynı tipte çok süslü kûfî kitâbe örneklerine rastlanır.

İspanya’da Muvahhidler devrinde yetişen sanatkârlar, kûfî yazıda bazı değişiklikler yaparak harfleri stilize etmek suretiyle bitki yaprakları şekline sokmuştur. Ardından harfler çiçekli şekillere bürünmüştür. Endülüs yazısının bu üslûptaki en güzel örnekleri Elhamra Sarayı’nda bulunmaktadır. Kuzey Afrika’da ise kûfî önceleri Mısır ve Endülüs’te, V-VI. (XI-XII.) yüzyıllarda Yakındoğu’da gelişen kûfînin etkisinde kalmıştır.

Kûfî yazı, İran’da Yâkūt el-Müsta‘sımî’den sonra da uzun yıllar kitâbelerde kullanılmıştır. Bu yazının bilhassa Meşhed, İsfahan, Yezd ve Kazvin’deki tarihî binalarda sülüsle beraber yapılara ayrı bir tezyinî değer kazandırmaya devam ettiği görülmektedir. İsfahan’da I. Şah Abbas devri yapılarından Mescid-i Câmî’nin büyük kapısı üstündeki müsennâ sade kûfî ile yazılmış kitâbe bunların güzel bir örneğidir.

İran’daki çeşitli kûfî tipleri Afganistan ve Mâverâünnehir ile birlikte müslüman Hint’i de etkilemiştir. En güzel örneklerine Gazneli Mahmud zamanında rastlanan örgülü kûfî, herhalde okunuşunun zorluğu yüzünden V. (XI.) yüzyılda önemini kaybetmeye başlamıştır. Gazneli Mahmud’un kabir taşı her ne kadar sülüsle yazılmışsa da ahşap türbe kapılarındaki yazıların kûfî oluşu mezar taşının sonradan yazıldığı fikrini kuvvetlendirmektedir. Gurlular döneminde ise kûfî az kullanılmıştır. Kutbüddin Aybeg tarafından Delhi’de yaptırılan Kuvvetü’l-İslâm adlı cami kûfî ve sülüs yazılarla süslüdür. Bâbürlüler devrinde kûfî bir süs unsuru olarak kalmıştır. Diğer İslâm ülkelerinde olduğu gibi Hindistan’daki ilk kitâbeler de Arapça idi.

Anadolu’da ilk imar hareketleri Türkmen devletlerinden Dânişmendliler, Artukoğulları, Saltuklular, Mengücüklüler zamanında başlamış olmakla birlikte savaşlar yüzünden devrin eserlerinin çoğu harap olmuştur. Anadolu Selçukluları’nda imar işlerine daha ziyade I. Alâeddin Keykubad zamanında başlanmıştır. Köşeli, tezyinî ve örgülü cinsleriyle kûfî yavaş yavaş yerini celî sülüs yazıya bırakırken az da olsa varlığını sürdürmeye devam etmiş ve İran’da olduğu gibi mimari yapıların ayrılmaz bir parçası halinde kullanılmıştır. Devrin kûfîsinin tipik ve güzel bir örneği, Konya’da II. Keykâvus zamanında Celâleddin Karatay tarafından 649’da (1251) yaptırılan Karatay Medresesi’nde bulunmaktadır. Burada dört halifenin isimleri sade kûfî ile yazılmıştır. Buna karşılık çiçek ve yapraklarla süslenmiş ve harflerinin köşeleri ortadan kalkmış bir şekilde tertip edilen tezyinî kûfînin en güzel örneği, II. Kılıcarslan zamanında 576’da (1180) Divriği’de inşa edilen Kale Camii’nin iki satırlık kitâbesinde görülür. II. Keykâvus’un veziri Sâhib Ata tarafından 663’te (1265) yaptırılan Konya’daki İnce Minareli Medrese’de çini üzerine yazılmış olan besmele de örgülü kûfî cinsine güzel bir örnek teşkil eder.

Osmanlılar’da Fâtih Sultan Mehmed devrinden (1451-1481) sonra sınırlı olarak kullanılan kûfînin güzel bir örneği, Bursa’da 822’de (1419) inşa edilen Yeşilcami’nin kapısı etrafında ve iç kısmında bulunmaktadır. Edirne’de II. Murad’ın 851’de (1447) yaptırdığı Üç Şerefeli Cami ve İstanbul’da Fâtih’in yaptırdığı Fâtih Camii ile Çinili Köşk’teki kitâbelerin bir kısmı da kûfî ile yazılmıştır. Gebze’de Çoban Mustafa Paşa Camii (929/1523), İstanbul’da Kızıltoprak’ta Zühdü Paşa Camii (1301/1884) ve Yıldız Camii’nin (1303/1886) tarihli kuşak yazıları da kûfî ile yazılmış kitâbeler olarak dikkat çeker.

IV. (X.) yüzyılda İbn Mukle’den sonra aklâm-ı sittenin estetik ölçüler kazanmasıyla kûfî yavaş yavaş yerini yuvarlaklığı fazla ve okunup yazılması kolay olan aklâm-ı sitteye bıraktı. Abbâsî Halifesi Müsta‘sım’ın saray hattatı olan Yâkūt el-Müsta‘sımî’nin geliştirdiği aklâm-ı sitteyi Türkler ve İranlılar daha da geliştirerek kendi millî karakterlerine uygun bir şekilde yeni üslûplar meydana getirdiler. Bu sebeple Osmanlı kitâbelerinde Edirneli Yahyâ Sûfî, Ali b. Yahyâ es-Sûfî, Şeyh Hamdullah Efendi, Ahmed Şemseddin Karahisârî, Hâfız Osman, Mustafa Râkım Efendi ve Mahmud Celâleddin üslûpları hâkimdir. Arap ülkelerinde ise sülüs ve celî sülüs, Türkler’in buraları fethettiği tarihe kadar Yâkūt el-Müsta‘sımî üslûbunda devam ettikten sonra Osmanlı yazı üslûbuna dönüldü. Bunlardan Kuzey Afrika ülkelerinde Mağrib yazısı hükmünü sürdürmeye devam ettiğinden aklâm-ı sitte yazıları gelişme gösteremedi.

Sülüs yazı bir koldan Anadolu’ya, diğer koldan İran’a yayıldı. İran’da daha ziyade Türkler’in çoğunlukta bulunduğu Azerbaycan’da Tebriz’de gelişme gösterdi. İlhanlılar’dan Muhammed Hudâbende Olcaytu devrinde yetişen ve Tebriz’deki birçok tarihî binanın kitâbelerini yazan Tebrizli Abdullah-ı Sayrafî ile Timurlular’ın hizmetinde bulunan Tebrizli Hacı Muhammed Bunddûz tanınmış hattatlardandır. Celî sülüs esas itibariyle Timurlular ve Safevîler’den Şah I. Abbas devrinde gelişme gösterdi. Timur’un torunu Baysungur’un annesi Gevher Şad’ın Meşhed’de yaptırdığı ulucaminin büyük kapısı üstüne celî sülüsle yazdığı kitâbe devrine göre İran’ın güzel yazılarındandır. Safevîler’de yazının yine Türk asıllı sanatkârlar elinde geliştiği, Şah Abbas devri yapılarından İsfahan’da Mescid-i Şâh ile Şeyh Lutfullah Camii’nin kitâbelerinden anlaşılmaktadır. Özellikle Mescid-i Şâh’taki Abdullah Tebrîzî, Muhammed Sâlih İsfahânî ve Tebrizli Ali Rızâ-yi Abbâsî’nin yazdığı kitâbelerde Osmanlı tesiri görülmektedir.

Orta Asya, Afganistan, Mâverâünnehir ve müslüman Hint’e gelince buralar İran etkisinde kaldığı için kitâbelerinde de aynı kusurlar vardır. Tac Mahal’in kitâbesindeki hat bozuklukları aynı tarihlerde İstanbul’da yapılan Bağdat Köşkü’nün (1639) kitâbesiyle karşılaştırıldığında Osmanlı celî sülüsünün gelişme yolunda bir hayli ilerlediği görülür.

Anadolu beylikleri ve Selçuklular zamanındaki kitâbelerde kûfîden ziyade celî sülüs kullanılmıştır. Konya’da 663 (1265) tarihli İnce Minareli Medrese ile 682’de (1283) inşa edilen Sâhib Ata Külliyesi’nin portallerindeki yazılar oldukça tipik örneklerdir. Bunların asıl özelliği, harflerinin birbirine çok yakın olması ve dikey harflerin de ekseriya yan yana dizilmesiyle yazının umumi görünüşü bakımından girift bir karakter taşımasıdır. Bu ana karakter, Osmanlı döneminde Sultan Ahmed Camii’nin yapıldığı 1025 (1616) tarihine kadar sürmüştür. Selçuklu tipi celî sülüsün bir başka özelliği de küt ve geniş bir görünüşe sahip olmasıdır. Bu tip yazıda elif, lâm ve kâf gibi dikey harflerin boyları nisbeten kısa, gövdeleri de kalıncadır. Konya İçkalesi’nin XIII. yüzyılın ilk yarısına ait tamir kitâbesi bu karakterdedir. Bu yazıların en dikkat çekici örneklerine mezar kitâbelerinde rastlanmaktadır. Bu küt ve geniş görünüşlü yazı pek az bir farkla Osmanlılar’ın ilk devirlerinde de kullanılmıştır. Bursa’da 821 (1418) tarihli Hisar Kapısı’nın kitâbesiyle 846 (1442) tarihli Karacabey yolu kitâbesinin yazıları bu tiptedir. Birbirini takip eden devirlerde ortaya çıkan hat ekollerinin kendilerine has üslûpları kitâbeler üzerinde de göründüğü için Osmanlı sahası diğer İslâm ülkelerine göre daha büyük önem taşır.

Osmanlılar’da celî sülüs yazı, Fâtih Sultan Mehmed devrine kadar Selçuklu celî sülüsü tesirinde devam etmekle birlikte eldeki örnekler bu yazıda bir gelişmenin başladığını gösterir. Devletin kurulduğu XIV. yüzyılın ilk yarısında İznik’te inşa edilen Orhan Gazi ile 734’te (1334) yapılan Hacı Özbek camilerinin kitâbelerinde henüz Selçuklu yazısının etkilerinin görülmesine rağmen ilk üslûp ayrılığının işaretlerine İznik’te 790 (1388) tarihli Nilüfer Hatun İmareti’nin kitâbelerinde rastlanmaktadır. Çelebi Sultan Mehmed devrinde Bursa’da 822’de (1419) yapılan Yeşilcami’nin içinde ve dışındaki celî sülüsleri, bu türdeki erken Osmanlı hattının ilk örnekleri olarak nitelemek mümkündür. Edirne’de Üç Şerefeli Cami’nin kitâbesi ise Osmanlı celîsinin teşekkül etmekte olduğunu gösterir.

Bütün yazı çeşitleri gibi Fâtih devrinde gelişmeye başlayan celî sülüsün İstanbul’da ilk örneği, Fâtih Camii’nin ve Ali b. Yahyâ es-Sûfî ketebeli Bâb-ı Hümâyun’un kitâbeleridir. Diğer başarılı yazılar ise Şeyh Hamdullah Efendi’nin eseri olan Beyazıt Camii’nin kitâbesiyle Yâkūt el-Müsta‘sımî ekolünün temsilcisi Ahmed Karahisârî’nin talebesi Hasan Çelebi tarafından yazılan, inşası 964’te (1557) tamamlanan Süleymaniye Camii’nin kitâbesidir. Edirne’de Selimiye Camii ile İstanbul’da Sultan Ahmed Camii’nin kitâbelerinde dikey harflerin birbiri peşi sıra, aralıklı, sık ve birbirine paralel olarak dizilişi, Selçuklu devri celî sülüsü tesirinin az da olsa devam ettiğini gösterir. Ancak 1049’da (1639) yapılan Bağdat Köşkü’nün kitâbesinde Selçuklu etkisi kaybolmaya başlamıştır. 1074’te (1663) tamamlanan İstanbul Yeni Vâlide Camii’nin yazılarında ise artık Selçuklu üslûbuna rastlanmaz. Camiye bitişik Hünkâr Kasrı’nın kitâbelerindeki yumuşaklık ve zarafet Osmanlı celî sülüsünün hâkim unsurlarından biridir. Şair Âsım tarafından söylenen kasra ait yirmi dört beyitlik methiyeyi taşıyan kitâbe çini üzerine olağan üstü güzellikle istif edilmiştir. Tarihî bir sıra içinde Üsküdar Yeni Vâlide Camii (1122/1710), Şehzadebaşı’nda Damad İbrâhim Paşa Dârülhadisi, I. Mahmud’un Tophane’de yaptırdığı Tophane Çeşmesi (1145/1732), Beşir Ağa adlı hattatın İstanbul ve Bursa’daki eserleriyle İstanbul Defterdar’da İsmâil Zühdü’nün yazdığı Şah Sultan Türbesi (1215/1800) kitâbelerinde yazının geçirdiği gelişme yanında kitâbelerin de yüksek bir estetik değer taşıdığını göstermektedir. Nusretiye Camii kuşak yazıları ve Nakşidil Sultan Türbesi’ndeki celî sülüs yazılarında Mustafa Râkım Efendi ile yeni bir devir açılır. Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin Hırka-i Şerif Camii kitâbe yazıları daha sonra gelen hattatlara örnek olmuştur. Sâmi Efendi ketebeli Eminönü Yeni Vâlide Çeşmesi ve Sebili’nin celî sülüs kitâbeleriyle Hamit Aytaç’ın Şişli Camii celî sülüs kitâbeleri de İstanbul’un sanat değeri taşıyan kitâbelerindendir.

V. (XI.) yüzyılın başlarında İran’da doğmaya başlayan ta‘likin okunaklı bir şekle dönmesi sonucunda VII. (XIII.) yüzyılda görülmeye başlanan nesta‘lik XVII. asrın başlarında yine burada estetik ölçüler kazandı. Gittikçe yayılarak bütün Arap ülkeleriyle Afganistan, Orta Asya ve müslüman Hint’te kullanılmakla beraber kitâbelerde genellikle celî sülüs yazı görülmektedir. Ayrıca nesta‘likin celî şekli İran dahil diğer ülkelerde pek güzel yazılamamasına karşılık Türkiye’de estetik bir ölçü kazanmıştır. Bugün İran’da celî nesta‘likin dikey harfleri haddinden fazla geniştir ve harflerin hemen hepsinde küt bir görünüm bulunduğundan kitâbeler de gerekli estetiği ifade etmekten uzak kalmıştır.

Anadolu’ya Fâtih Sultan Mehmed zamanında gelen nesta‘lik, XIX. yüzyılın başına kadar İran nesta‘liki üslûbunda devam ettikten sonra değişikliğe uğrayarak ortaya bir Türk üslûbu çıkmıştır. Celî nesta‘likin ilk defa hangi yapının kitâbesinde kullanıldığı bilinmemektedir. Bu üslûptaki en eski kitâbelerden biri, Edirne’de 838 (1434) tarihli Dârülhadis Camii kitâbesiyle Çelebi Sultan Mehmed’in kızı Selçuk Hatun tarafından yine Edirne’de 860’ta (1456) inşa ettirilen Selçuk Hatun Camii’nin üç satırlık Arapça kitâbesidir. Ayrıca İstanbul Draman’daki Tercüman Yûnus Bey Camii’nin avlu kapısı üstündeki 948 (1541) tarihli, III. Murad devrinde Konya’da Mevlânâ Dergâhı’nın kapısı üstüne konan Türkçe ve üç beyitlik 992 (1584) tarihli kitâbeler de bilinen en eski nesta‘lik kitâbelerdendir. Fâtih zamanında yapılan Çinili Köşk’ün içindeki çeşmenin 999 (1590-91) tarihini taşıyan nesta‘lik kitâbesinde nisbeten dikkate değer bir gelişme sezilir.

Nesta‘likin gelişmesine ışık tutacak, sanat değeri olan ilk örneklere ancak XVIII. yüzyılda rastlanmaktadır. İstanbul’da Şehzadebaşı’nda Lâle Devri’nde yapılmış olan 1132 (1720) tarihli Damad İbrâhim Paşa Sebili ve Çeşmesi’nin üstündeki kitâbeler her bakımdan İran nesta‘lik ekolünün başarılı örneklerindendir. Bugünkü bilgilere göre ilk imzalı kitâbe de bu olmalıdır. Üsküdar’da Hacı Selim Ağa Kütüphanesi’nin kapısı üstünde Yesârî Mehmed Es‘ad’ın 1196 (1782) tarihli kitâbesi, sonradan oğlu Yesârîzâde Mustafa İzzet tarafından kaideleri konacak olan Türk nesta‘likini müjdelemektedir. Bu kitâbe, İran ve Türk üslûplarının ilk karışımı gibi görünürse de daha ziyade Türk üslûbuna yakındır. XIX. yüzyılın başından itibaren Cumhuriyet’e varan dönem içinde yazılmış olan kitâbelerde Türk üslûbu hâkim olmuştur. Bu dönemdeki her nesta‘lik kitâbe meşhur bir sanatkârın elinden çıkmamış olsa bile tecrübeli gözler bu kitâbeleri güzellik ve üslûp bakımından ayırt edebilir.

Türk hattatlarının icadı olan, XVIII. yüzyılda Lâle Devri’nde divanî kaidelerinin kırılarak açık bir şekilde yazılması ile ortaya çıkmaya başlayan ve halen Arap ülkelerinde kullanılmakta olan rik‘a hattına kitâbelerde çok az yer verilmiştir. Üsküdar’da Selmanağa mahallesinde Şeyh Camii ile karşı karşıya olan Devâtî Mustafa Efendi’nin II. Abdülhamid döneminde yenilenen türbesiyle İstanbul’da Mekteb-i Harbiyye’nin kitâbeleri rik‘a ile yazılmıştır. Bu yazıyla olan mezar kitâbelerine de rastlamak mümkündür. Süleymaniye Camii’nin hazîresinde böyle bir mezar taşı bulunmaktadır. Nesih yazının celîsi de pek nâdir olarak kitâbelerde yer almıştır.

BİBLİYOGRAFYA
Cl. Huart, Epigraphie arabe de l’Asie mineure, Paris 1895; Sadettin Nüzhet [Ergun], Mezar Kitabeleri, İstanbul 1932; Abdürrahim Şerif [Beygu], Ahlat Kitabeleri, İstanbul 1932; a.mlf., Erzurum: Tarihi, Anıtları, Kitabeleri, İstanbul 1936; M. Cavit, Akşehir Kitabeleri ve Tetkikatı, Muğla 1934; Gabriel, Voyages, tür.yer.; Kâzım Baykal, Bursa ve Anıtları, Bursa 1950; A. Grohmann, Arabische Paläographie, Wien 1967; Konyalı, Karaman Tarihi, tür.yer.; Zeki Başar, Erzurum’da Eski Mezarlıklar ve Resimli Mezar Taşları, Erzurum 1973; F. Th. Dijkema, The Ottoman Historical Monumental Inscriptions in Edirne, Leiden 1977; a.mlf. – A. Alparslan, “Kitābāt”, EI2 (İng.), V, 223-225; Beyhan Karamağaralı, Ahlat Mezar Taşları, Ankara 1992; Halil Edhem, “Âl-i Germiyan Kitabeleri”, TOEM, I-II/2 (1328), s. 112-128; a.mlf., “Kitâbeler Nasıl Kayd ve Zabt Olunmalıdır”, a.e., I-II/10 (1329), s. 626-639; Ahmed Tevhid, “Bursada Umur Bey Kitâbesi”, a.e., III-IV/14 (1330), s. 865-872; a.mlf., “Menteşe Oğullarından Ahmed Gazi Beyin Hayratı Kitabeleri”, a.e., III-IV/18 (1331), s. 1146-1152; Mübarek Galip, “Menteşe Oğulları Devletine Ait Bazı Kabir Taşları”, TM, II (1928), s. 347-369; Halim Baki Kunter, “Kitabelerimiz”, VD, II (1942), s. 431-456; Ali Alparslan, “Mimarî Yapıların Yazı Sanatı Bakımından Önemi”, Boğaziçi Üniversitesi Dergisi, IV-V, İstanbul 1976-77, s. 1-13; J. Sourdel-Thomine, “Kitābāt”, EI2 (İng.), V, 210-216; S. Ory, “Kitābāt”, a.e., V, 216-218; Nihad M. Çetin, “Arap (Yazı)”, DİA, III, 276-277, 280-282.
Bu madde ilk olarak 2002 senesinde Ankara'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 26. cildinde, 76-81 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.