MEBDE ve MEÂD

المبدأ والمعاد
MEBDE ve MEÂD
Müellif: M. SAİT ÖZERVARLI
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2003
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 26.08.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/mebde-ve-mead
M. SAİT ÖZERVARLI, "MEBDE ve MEÂD", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/mebde-ve-mead (26.08.2019).
Kopyalama metni
Sözlükte “başlamak, meydana gelmek; bir işi başlatmak, icat etmek” anlamında bed’ ve “geri dönmek; yeniden yapmak, bir işe ikinci defa başlamak” mânasında avd (avdet) köklerinden türeyen mebde’ ve meâd zaman ismi olup “başlangıç ve yeniden dönüş zamanı” demektir (Lisânü’l-ʿArab, “bdʾe”, “ʿavd” md.leri; Kāmus Tercümesi, I, 5-7, 1223-1227). Terim olarak mebde Allah’ın mahlûkatı ilkin yarattığı sürecin, meâd ise dünya hayatının son bulmasıyla ebedî olan âhiret hayatını başlatacağı dönemin adıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de bed’ ile (ibdâ’) iade kavramları terim mânaları çerçevesinde birçok âyette fiil kalıplarıyla zât-ı ilâhiyyeye nisbet edilmektedir (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “bdʾe”, “ʿavd” md.leri). İlk yaratılışı başlatıp sürdüren ve kıyametin kopmasından sonra onu tekrar edecek olan varlığın Allah olduğu, bunu gerçekleştirmenin O’na kolay geldiği belirtilmekte ve önceki var oluşun sonraki hayat için delil teşkil ettiği bildirilmektedir (Yûnus 10/4, 34; el-Enbiyâ 21/104; er-Rûm 30/27; el-Burûc 85/13). Kur’an’da ayrıca yaratılışın nasıl başladığını ve tabiatta sürekli yenilenen var oluşu anlamaları için insanların tefekkürde bulunmaları ve yeryüzünü dolaşmaları istenmekte, ilk ve sonraki yaratılışın tasviri için “en-neş’etü’l-ûlâ” ve “en-neş’etü’l-âhire” (uhrâ) ifadelerine yer verilmektedir (el-Ankebût 29/19-20; en-Necm 53/47; el-Vâkıâ 56/62). Meâd kelimesi Kur’an’da, terim anlamı dışında Hz. Peygamber’in Medine’ye göç ettikten sonra dönmeyi arzuladığı varış yeri olan Mekke kastedilerek bir defa geçmektedir (el-Kasas 28/85).

Mebde terim anlamında hadislerde yer almamakla birlikte meâd âhiret karşılığında bazı rivayetlerde görülmektedir (İbn Mâce, “Zühd”, 2; Ebû Dâvûd, “Vitir”, 31). Ayrıca “varlıkları başlangıçta yoktan icat eden ve sonra onları tekrar yaratan” anlamındaki mübdi‘ ve mûîd kelimeleri Allah’ın doksan dokuz ismi arasında sayılmış (İbn Mâce, “Duʿâʾ”, 10; Tirmizî, “Daʿavât”, 82) Buhârî’nin Ṣaḥîḥ’inde yaratılışın başlangıcı ile birlikte diğer fizik ve kozmolojik konulara müstakil bir bölüm tahsis edilmiştir (“Bedʾü’l-ḫalḳ”, 1-17).

İslâm felsefesinde mebde konusu, âlemin zorunlu varlıktan belli bir düzen içinde sudûr etmesi ve varlık mertebelerinin oluşması teorisi çerçevesinde ele alınmış, varlıklar arasında sıkı bir sebep-sonuç ilişkisi kurularak dört unsura dayalı “kevn ve fesad âlemi” adı verilen ay altı âleminin ortaya çıkışı temellendirilmeye çalışılmıştır (İbn Sînâ, eş-Şifâʾ, s. 435-440). Tasavvuf düşüncesinde âlemin başlangıcı “nûr-ı ilâhî” ve “hakîkat-i Muhammediyye” ile bağlantılı olarak “hebâ” (zerrecik) adı verilen, niteliği belirsiz cevherden ulvî ve süflî, büyük ve küçük âlemlerin meydana gelmesi şeklinde sistemleştirilmiştir (İbnü’l-Arabî, II, 226-233). Kelâmda ise Allah’ın fiilî sıfatlarından hareketle bir yaratma teorisi geliştirilmiş, âlemin yaratılışı zorunsuz bir değişim ve yenilenmeye dayalı atomcu sistem içinde izah edilmiştir. Buna göre duyular âlemindeki cisimler, kendi başlarına varlıkları bulunmayan geçici nitelikleri (a‘râz) dolayısıyla sürekli bir değişim ve oluşum içindedir. Fizik dünyadaki bu değişimin bir başlangıcının bulunmaması, yani geçmişte sonsuza kadar devam etmesi devir ve teselsülü gerektireceğinden varlığın ortaya çıkışı ancak bir yaratıcının irade ve kudretiyle açıklanabilir. Bu sebeple kelâmcılar ibdâ yerine daha çok “âlemin hudûsu” ifadesini kullanmışlardır (Mâtürîdî, s. 25-36; Eş‘arî, s. 82-83). Hudûs anlayışı Kindî gibi İslâm filozofları tarafından da savunulmuştur (Resâʾil, s. 163).

Kelâmda meâd konusu “iadenin cevazı” başlığı altında, Dehriyye’ye ve diğer bazı inkârcı gruplara karşı mahlûkatın geçici bir yok oluştan veya dağılıştan sonra yeniden yaratılışının aklen imkânı açısından ele alınmış, ayrıca naklî delillere dayalı olarak âhiret tasvirlerine yer verilmiştir (Abdülkāhir el-Bağdâdî, s. 232-246; Cüveynî, s. 313-331). Allah’ın kudreti, var oluşun anlamı ve adaletin yerine gelmesi gibi delillerle savunulan âhiretteki dirilişin ruhen veya cismen olacağı konusu kelâmcılarla bazı filozoflar arasında tartışmaya sebep olmuşsa da naslardaki açık işaretler (meselâ bk. en-Nisâ 4/56; Yâsîn 36/65; Fussılet 41/20-22; el-Kıyâme 75/3-4) ve bunların te’vilini gerektirecek bir zorunluluğun bulunmaması dolayısıyla İslâm âlimlerinin ve mutasavvıfenin çoğunluğu haşrin cismanîliği yönünde görüş belirtmiştir (Fahreddin er-Râzî, s. 223-225; İbnü’l-Arabî, IV, 448-457; Teftâzânî, V, 89-93). Meâd konusu felsefede metafiziğin bir alt bölümü olarak kabul edilmiş (Taşköprizâde, I, 326), âhirette nefislerin mutluluk ve elem duymalarının imkânı ve niteliği bağlamında incelenmiştir (İbn Sînâ, el-Mebdeʾ ve’l-meʿâd, s. 109-115).

Literatürde mebde ve meâd İslâm felsefesine, kelâm ve tasavvufa dair eserlerin varlık ve âhiret bölümleri içinde ele alınmış, bu konular klasik İslâm düşüncesinde bir telif türü olmuş, bu adla müstakil eserler yazılmıştır. Ancak mebde ve meâd başlığını taşıyan kitaplar incelendiğinde bunların sadece yaratılış ve âhiret konularından bahsetmediği, muhtevalarında çeşitli meselelere yer verildiği görülür. Felsefe ve kelâm alanında kaleme alınan mebde ve meâd kitapları arasında İbn Sînâ’nın el-Mebdeʾ ve’l-meʿâd, Nasîrüddîn-i Tûsî’nin el-Mebdeʾ ve’l-meʿâd, Esîrüddin el-Ebherî’nin Risâle fi’l-mebdeʾ ve’l-meʿâd, Celâleddin ed-Devvânî’nin ez-Zevrâʾ ve’l-Ḫavrâʾ fî taḥḳīḳi’l-mebdeʾ ve’l-meʿâd, Kemalpaşazâde’nin Risâle fî beyâni’l-mebdeʾ ve’l-meʿâd, Fuzûlî’nin Maṭlaʿu’l-iʿtiḳād fî maʿrifeti’l-mebdeʾ ve’l-meʿâd, Sadreddinzâde Şirvânî’nin Risâle fî taḥḳīḳi’l-mebdeʾ ve’l-meʿâd, Abdülbâki La‘lîzâde’nin Risâle-i Mebdeʾ ve Meʿâd ve Mustafa Nûrî el-Hüseynî’nin el-İrşâd li-men enkere’l-mebdeʾ ve’n-nübüvve ve’l-meʿâd adlı eserleri sayılabilir. Tasavvuf alanında da mebde ve meâd başlığı altında bir kısmı felsefî yönü bulunan, bir kısmı tasavvuf ehlinin ihtiyaçlarına cevap veren ilmihal türü kitaplar yazılmıştır. Bunlara örnek olarak Şehâbeddin es-Sühreverdî el-Maktûl’ün el-Elvâḥu’l-ʿimâdiyye fi’l-mebdeʾ ve’l-meʿâd, Azîz Nesefî’nin Zübdetü’l-ḥaḳāʾiḳ adıyla ihtisar edilen Risâle der Mebdeʾ ve Meʿâd, İmâm-ı Rabbânî’nin Risâle fi’l-mebdeʾ ve’l-meʿâd, Senâî’nin Seyrü’l-ʿibâd mine’l-mebdeʾ ile’l-meʿâd, Necmeddîn-i Dâye’nin Mirṣâdü’l-ʿibâd mine’l-mebdeʾ ile’l-meʿâd, Sarı Abdullah Efendi’nin Semerâtü’l-fuâd fi’l-mebde’ ve’l-meâd, Harîrîzâde Kemâleddin Efendi’nin el-İmdâd fi’l-mebde’ ve’l-meâd, Muhammed Nûrü’l-Arabî’nin er-Risâletü’s-Saʿdiyye fi’l-mebdeʾ ve’l-meʿâdi’l-insân adlı eserleri gösterilebilir.

BİBLİYOGRAFYA
Lisânü’l-ʿArab, “bdʾe”, “ʿavd” md.leri; Tehânevî, Keşşâf, I, 106; II, 958-959; Kāmus Tercümesi, I, 5-7, 1223-1227; M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “bdʾe”, “ʿavd” md.leri; Buhârî, “Bedʾü’l-ḫalḳ”, 1-17; İbn Mâce, “Zühd”, 2, “Duʿâʾ”, 10; Ebû Dâvûd, “Vitir”, 31; Tirmizî, “Daʿavât”, 82; Kindî, Resâʾil (nşr. Abdülhâdî Ebû Rîde), Kahire 1398/1978, s. 163; Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevḥîd (nşr. Bekir Topaloğlu - Muhammed Aruçi), Ankara 1423/2003, s. 25-36; Eş‘arî, el-Lümaʿ, s. 82-83; Bâkıllânî, et-Temhîd (İmâdüddin), s. 36-45; İbn Sînâ, el-Mebdeʾ ve’l-meʿâd (nşr. Abdullah-ı Nûrânî), Tahran 1363 hş.; a.mlf., eş-Şifâʾ el-İlâhiyyât (1), s. 435-443; a.mlf., en-Necât (nşr. M. Takī Dânişpejûh), Tahran 1364 hş., s. 698-713; Abdülkāhir el-Bağdâdî, Uṣûlü’d-dîn, İstanbul 1346, s. 232-246; Cüveynî, el-İrşâd (Temîm), s. 39-50, 313-331; Fahreddin er-Râzî, el-Muḥaṣṣal (nşr. Tâhâ Abdürraûf Sa‘d), Kahire, ts. (Mektebetü’l-külliyyeti’l-Ezheriyye), s. 118-147, 223-237; Seyfeddin el-Âmidî, Ġāyetü’l-merâm (nşr. Hasan Mahmûd Abdüllatîf), Kahire 1391/1971, s. 9-23, 246-265, 283-315; İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥât, II, 226-247; IV, 448-457; Teftâzânî, Şerḥu’l-Maḳāṣıd (nşr. Abdurrahman Umeyre), Beyrut 1409/1989, V, 82-111; Seyyid Şerîf el-Cürcânî, Şerḥu’l-Mevâḳıf (nşr. Abdurrahman Umeyre), Beyrut 1417/1997, III, 466-484; Taşköprizâde, Mevzûâtü’l-ulûm, I, 326.
Bu madde ilk olarak 2003 senesinde Ankara'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 28. cildinde, 211-212 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.