MEÇHUL

المجهول
Müellif:
MEÇHUL
Müellif: EMİN ÂŞIKKUTLU
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
Baskı Tarihi: 2003
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 16.07.2020
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/mechul
EMİN ÂŞIKKUTLU, "MEÇHUL", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/mechul (16.07.2020).
Kopyalama metni
Sözlükte “bilmemek, tanımamak” anlamındaki cehl (cehâlet) kökünden türeyen bir isimdir. Terim olarak hiç bilinmeyen veya yeterince tanınmayan râviyi ifade eden bir kavram olup ma‘rûfun karşıtıdır. Bir râvi ismi, künyesi, lakabı, sanatı, sıfatı ve nisbesi gibi özelliklerinden biri veya birkaçı ile meşhur olmasına rağmen herhangi bir amaçla onun tanınmadığı bir özelliğiyle adlandırılıp farklı bir şahıs izlenimi verilmeye çalışılması veya kısaltma için adının hiç belirtilmemesi (ibhâm) ya da bir tek râvisinin bulunması halinde meçhul olur. Meselâ Muhammed b. Sâib b. Bişr el-Kelbî bazan dedesine nisbetle Muhammed b. Bişr, bazan Hammâd b. Sâib, bazan da Ebü’n-Nadr, Ebû Saîd, Ebû Hişâm gibi farklı isim ve künyelerle adlandırılarak kimliği ve kişiliği belirsiz hale getirilmiştir. Bir haber nakledilirken, “Bana adamın biri, bir şeyh ... haber verdi” gibi bir ifade kullanılarak hocanın adının gizlenmesi veya Amr Zûmür, Sem‘ân b. Meşnec el-Hezhâz, Bekir b. Karvaş, Yezîd b. Süheym, Cürey b. Küleyb ve Umeyr b. İshak gibi kimselerin tek râvilerinin bulunması rivayeti meçhul durumuna getirir (ayrıca bk. CEHÂLET).

Hadis ilminde meçhul râviler iki kısma ayrılır. 1. Mechûlü’l-ayn (cehâletü’l-ayn). Bu ifade ilk bakışta kimliği belirsiz kişi diye anlaşılsa da terim olarak “adı belli olduğu halde hadis öğrenimi ve öğretimi bilinmeyen”, kısaca “tek râvisi olan kimse” mânasına gelir (Hatîb el-Bağdâdî, s. 88). Böyle bir râviye “mechûlü’z-zât” da denilir. Hadisçiler, meçhul terimini genelde mechûlü’l-ayn anlamında kullanmakla beraber Ebû Hâtim er-Râzî bununla cehâletü’l-vasfı (cehâletü’l-hâl) kasteder (Şemseddin es-Sehâvî, I, 320; Leknevî, s. 229-230). Mechûlü’l-ayn olan bir râvi, tanınan iki âlimin kendisinden hadis rivayet etmesi halinde bu durumdan kurtulmakla beraber adâleti sabit olmaz (Hatîb el-Bağdâdî, s. 88). İbnü’l-Medînî, Zühlî, Bezzâr, Dârekutnî, İbn Abdülber en-Nemerî, Zehebî ve İbn Hacer el-Askalânî gibi hadis ve usul âlimlerinin büyük çoğunluğu bu görüştedir. Buna karşılık İbn Huzeyme ve İbn Hibbân, cehâletü’l-ayn durumunun ortadan kalkması için meşhur bir râvinin rivayetini yeterli görmüşlerdir. Diğer taraftan cehâletü’l-ayn halinin ortadan kalkmasında sayı şartını dikkate almayanlar da vardır. İbnü’s-Salâh, Buhârî ve Müslim’in el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’lerinde bu yöndeki bazı uygulamalarına dayanarak onların bu görüşte olduğunu belirtir, kendisinin de bu görüşü benimsediği izlenimini verir; aslında bu konudaki ihtilâfın ta‘dîl için bir kişinin tezkiyesinin yeterli olup olmadığı meselesine dayandığını söyler (ʿUlûmü’l-ḥadîs̱, s. 54). Nevevî ve Tîbî’nin de benimsediği bu görüş, bir haberin veya bir tenkit hükmünün kabulü için sayı şartı aranmadığı gibi cehaletin kalkmasında da aranmaması gerektiği düşüncesine dayanır (Tîbî, s. 91). İbn Receb ise sadece sayıya bakılmayıp aynı zamanda râvinin hadisçiliği, muhaddisler arasındaki şöhreti ve rivayetlerinin azlığı çokluğu gibi hususlara da dikkat edilmesini ister (Şerḥu ʿİleli’t-Tirmiẕî, s. 80). Mechûlü’l-ayn olan râvinin rivayetinin kabul edilip edilmeyeceği konusunda farklı görüşler vardır. Cumhura göre mechûlü’l-ayn olan râvi adı sanı belli olmayan râvi hükmünde olup rivayeti kabul edilmez. Râvide Müslümanlık’tan başka bir şart aramayanlara göre ise kesin olarak kabul edilir. Hanefîler’e nisbet edilen bu görüşü İbn Huzeyme ve İbn Hibbân da benimsemiştir. Mechûlü’l-ayn olan râvinin rivayetini bazı şartlar dahilinde kabul eden âlimlerden biri olan Ahmed b. Hanbel’e göre Mâlik b. Enes, Yahyâ b. Saîd el-Kattân ve Abdurrahman b. Mehdî gibi yalnızca âdil kimselerden rivayet etme kararlılığı gösteren güvenilir şahısların meçhul kimselerden rivayet ettikleri hadisler makbuldür. İbn Abdülber en-Nemerî, bu kapsamı daha da genişleterek meçhul sayılan râvinin kahramanlık, zühd, edebiyat veya sanat gibi bir yönüyle meşhur olması durumunda rivayetini geçerli sayar (İbnü’s-Salâh, s. 160-161). Bazı âlimler ise tek râvisi olan meçhul şahsın ayrıca bir cerh ve ta‘dîl uzmanı tarafından tezkiye edilmesi (İbn Hacer, Nüzhetü’n-naẓar, s. 46) veya tek kalan râvinin aynı zamanda cerh ve ta‘dîl uzmanı olması halinde rivayetinin geçerli olduğunu söylemişlerdir. İbnü’l-Kattân’ın tercih ettiği bu görüşü İbn Hacer de en doğru görüş olarak kabul etmiş, ayrıca Sehâvî bunu benimsemiştir (Fetḥu’l-muġīs̱, I, 320). Meçhul râvinin sahâbî olması durumunda bütün sahâbeyi âdil kabul eden Ehl-i sünnet, Mu‘tezile ve Zeydiyye’ye göre hepsinin rivayeti makbuldür (Emîr es-San‘ânî, II, 186). İbn Hacer güvenilirlik bakımından râvileri on iki mertebeye ayırmış ve mutlak meçhul lafzıyla cerhedilenleri dokuzuncu sırada zikretmiştir (Taḳrîbü’t-Tehẕîb, s. 14).

2. Mechûlü’l-hâl. Kendisinden iki veya daha fazla güvenilir râvi rivayette bulunduğu halde hadisçiler arasında tanınmayan ve hakkında herhangi bir cerhta‘dîl hükmü olmadığından durumu bilinmeyen râvidir. Böyle bir râviye “mechûlü’l-adâle, mechûlü’l-vasf, mechûlü’s-sıfa, mestûr” da denilmektedir. Bazı usulcüler hem dış hem de iç yönüyle adâleti bilinmeyenleri mechûlü’l-hâl, dış yönüyle âdil fakat iç yönüyle adâleti bilinmeyenleri de mestûr veya “mechûlü’l-adâle bâtınen” diye nitelendirmişlerdir. Ancak İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî, Ferrâ el-Begavî, İbnü’s-Salâh, İbn Dakīkul‘îd, Zehebî ve İbn Hacer el-Askalânî gibi hadis ve usul âlimleri bu kavramlar arasında bir fark görmemişlerdir. Cumhura göre adâleti bilinmeyen mechûlü’l-hâl râvinin rivayeti makbul değildir. Buna karşılık başta Hanefîler olmak üzere Süleym b. Eyyûb er-Râzî gibi bazı Şâfiîler ve İbn Hibbân ile İbn Fûrek gibi bir kısım hadisçi ve usulcüler mechûlü’l-hâl râvilerin rivayetlerini geçerli saymışlardır (Şemseddin es-Sehâvî, I, 322). Bazıları Ebû Hanîfe’ye dayandırılan bu görüşü râvinin, insanların genelde âdil kabul edildiği İslâm’ın ilk döneminde yaşamış olması şartına bağlayarak Hz. Peygamber’in en hayırlı nesiller olduklarına şahitlik ettiği ilk üç râvi tabakasını teşkil eden sahâbe, tâbiîn ve tebeu’t-tâbiîn ile sınırlandırmış, daha sonraki râviler hakkında müteahhir Hanefî âlimlerinin cumhurla aynı görüşte olduklarını söylemişlerdir (Bahrülulûm el-Leknevî, II, 181 vd.). Meçhul râviyi “adâleti araştırmakla anlaşılamayan ve şahsı da bilinmeyen kimse” diye tanımlayan İmam Şâfiî, böyle bir râvinin rivayetiyle ihticâc edilemeyeceğini belirtmekle birlikte (Şemseddin es-Sehâvî, I, 325) başkasının iç yüzünün bilinmeyeceği, kişinin âdil olup olmadığının zâhirine bakılarak kabul edileceğini söylemekte (İḫtilâfü’l-ḥadîs̱, s. 36), böylece mestûrun rivayetinin kabulüne onay vermektedir. İbnü’s-Salâh, meşhur hadis kitaplarının çoğunda, vefatlarının üzerinden uzun zaman geçmiş ve iç durumlarını araştırma imkânı kalmamış pek çok râvi hakkındaki uygulamanın bu doğrultuda olduğunu ve onların zâhir halleriyle yetinildiğini belirterek bu görüşü desteklemekte, Nevevî de tanınmış birçok âlimin mestûr râvilerin rivayetini kabul ettiğini ve en doğru görüşün de bu olduğunu söylemektedir (Şerḥu Müslim, I, 140). Çünkü haberlerin kabulü haber verene duyulan hüsnüzanna dayanır ve hiç kimse râvinin iç yüzünü bilmekle mükellef değildir. Zehebî, Buhârî ve Müslim’in el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’lerinde bu türden pek çok râvi bulunduğunu söylemekte, böylece zâhire göre hüküm verme zorunluluğunun mestûr râvinin rivayetini kabul etmeyi gerektirdiği anlaşılmaktadır. İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî ise bu konuda orta bir yol tutarak mechûlü’l-hâl olan râvinin rivayetinin mutlak anlamda red veya kabul edilemeyeceğini, durumu açıklığa kavuşuncaya kadar beklemek gerektiğini belirtmiş (el-Burhân, I, 615-616), İbn Hacer de bu görüşü benimsemiştir (Nüzhetü’n-naẓar, s. 46). Mechûlü’l-hâl râvinin hükmü konusundaki bu ihtilâf, aslında rivayetlerin kabulü için râvinin âdil olduğunun bilinmesi mi yoksa fâsık olduğunun bilinmemesi mi gerektiği sorusunun cevabıyla ilgilidir. Râvinin âdil olduğunun bilinmesi esas alındığı takdirde mestûrun rivayeti benimsenmekte, ikincisi esas alındığında ise reddedilmektedir. İbn Hacer el-Askalânî, mestûr veya mechûlü’l-hâl diye cerhedilen râvileri güvenilirlik sıralamasında yedinci sırada zikretmiştir (Taḳrîbü’t-Tehẕîb, s. 14). Şahsı tanındığı ve âdil olduğu bilindiği halde adı ve nisbesi bilinmeyen râvinin rivayetinin makbul olduğunda görüş birliği vardır (Süyûtî, I, 321).

Konuyla ilgili bir başka kavram da “cehâletü’t-ta‘yîn” olup bir râvinin, adını belirterek, “Bana falan veya filan haber verdi” gibi şüpheli bir ifade kullandığı, fakat rivayetin bunlardan hangisine ait olduğunu tam kestiremediği rivayet türüdür. Bu durumda râvinin her iki hocası da güvenilir ise o rivayet kabul edilir, hangisinin güvenilir olduğu bilinemezse rivayet reddedilir (a.g.e., I, 322).

Meçhul kavramı üçüncü dereceden bir cerh lafzı olup meçhul olduğu söylenen râvinin hadisi delil değeri taşımaz, ancak i‘tibar* için kullanılabilir. Diğer taraftan ricâl kaynaklarında râvilerin meçhul olup olmadığı konusunda bazan farklı, hatta çelişkili hükümler verildiği görülmektedir. Bu çelişkilerin giderilmesi için müelliflerin tenkit tarzının ve telif usulünün bilinmesi önemlidir. Meselâ muhaddislerin çoğunluğu meçhul ifadesini “mechûlü’l-ayn” anlamında kullanırken Ebû Hâtim aynı tabirle cehâletü’l-vasfı kastetmektedir (Leknevî, s. 229-230). Cerhteki katı tutumuyla bilinen İbnü’l-Kattân el-Mağribî’nin bazı râviler hakkında söylediği, “Adâleti sabit değildir” veya, “Hali bilinmiyor” gibi ifadeler ona has bir kullanım olup o râvinin meçhul veya güvenilmez olduğunu belirtmez. Çünkü İbnü’l-Kattân bu ifadeyle güvenilir olduğu belirtilmemiş râvileri kasteder. Halbuki cumhura göre kendisinden birkaç râvinin rivayeti bulunan ve münker hadis nakletmeyen kimsenin hadisi sahihtir. Nitekim Ṣaḥîḥayn’da kimsenin tenkit etmediği, meçhul de olmayan böyle birçok mestûr râvi vardır. Bunun bir sonucu olarak İbnü’l-Kattân cumhurun aksine, Buhârî ve İbn Ebû Hâtim gibi meşhur münekkitlerin râviler hakkında bir şey söylememesini meçhullük alâmeti saymıştır. Halbuki Takıyyüddin İbn Teymiyye, Münzirî, Zehebî, İbn Kayyim el-Cevziyye, Abdullah b. Yûsuf ez-Zeylaî, Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr, Bedreddin ez-Zerkeşî, Heysemî ve İbn Hacer el-Askalânî gibi hadis âlimleri Buhârî’nin bir râvi hakkındaki sükûtunun genelde bir cerh, özelde ise bir cehalet gerekçesi olamayacağı sonucuna varmışlardır (a.g.e., s. 232). Aynı şekilde Zehebî’nin Mîzânü’l-iʿtidâl adlı eserinde herhangi bir kaynağa isnat etmeksizin mutlak olarak kullandığı bütün meçhul tabirlerinin aslında Ebû Hâtim er-Râzî’ye ait olduğunun bilinmesi gerekir. Diğer taraftan meçhul denilen râviler hakkında hata ihtimali de göz önünde bulundurulmalıdır. Nitekim Ebû Hâtim er-Râzî, Hakem b. Abdullah el-Basrî, Ahmed b. Âsım el-Belhî, İbrâhim b. Abdurrahman el-Mahzûmî, İbn Hazm da Tirmizî, İbn Mâce, Ebü’l-Kāsım el-Begavî gibi tanımadıkları birçok meşhur râviyi meçhul olarak nitelendirdikleri için eleştirilmiş (İbn Hacer, Tehẕîbü’t-Tehẕîb, IX, 388; Şemseddin es-Sehâvî, I, 325) ve diğer münekkitlerin değerlendirmelerine uymayan meçhul hükümlerine güvenilemeyeceği belirtilmiştir (Zafer Ahmed et-Tehânevî, s. 268; Leknevî, s. 253-254).

Hadis literatüründe ricâl kaynakları dışında meçhul râvilerle ilgili müstakil kitaplar da mevcuttur. Bunlar arasında Buhârî, Müslim ve Hasan b. Süfyân’ın Kitâbü’l-Vuḥdân, Hatîb el-Bağdâdî’nin Muvażżıḥu evhâmi’l-cemʿ ve’t-tefrîḳ (DİA, XVI, 457), İbn Beşküvâl’in Kitâbü Ġavâmıżi’l-esmâʾi’l-mübheme el-vâḳıʿa fî mütûni’l-eḥâdîs̱i’l-müsnede (a.g.e., XIX, 377) adlı eserleri sayılabilir.

BİBLİYOGRAFYA
Lisânü’l-ʿArab, “chl” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “chl” md.; , s. 482; a.mlf., İḫtilâfü’l-ḥadîs̱ (nşr. M. Ahmed Abdülazîz), Beyrut 1986, s. 36; İbn Hibbân, es̱-S̱iḳāt, I, 13; Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye (nşr. Ebû Abdullah es-Sevrakī - İbrâhim Hamdî el-Medenî), Medine, ts. (el-Mektebetü’l-ilmiyye), s. 88-89; İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî, el-Burhân fî uṣûli’l-fıḳh (nşr. Abdülazîm ed-Dîb), Devha 1399, I, 614-616; İbnü’s-Salâh, ʿUlûmü’l-ḥadîs̱, Kahire, ts. (Mektebetü’l-Mütenebbî), s. 53-54, 160-161; Nevevî, Şerḥu Müslim, I, 136, 139, 140; a.mlf., et-Taḳrîb, Kahire 1388/1968, s. 17, 18; a.mlf., İrşâdü ṭullâbi’l-ḥaḳāʾiḳ (nşr. Nûreddin Itr), Dımaşk 1412/1992, s. 112-114; İbn Dakīkul‘îd, el-İḳtirâḥ (nşr. Kahtân Abdurrahman ed-Dûrî), Bağdad 1402/1982, s. 323-325; Tîbî, el-Ḫulâṣa fî uṣûli’l-ḥadîs̱ (nşr. Subhî es-Sâmerrâî), Beyrut 1405/1985, s. 89-91; Zehebî, Mîzânü’l-iʿtidâl, I, 3, 5, 556; III, 426; a.mlf., Aʿlâmü’n-nübelâʾ, XII, 281; a.mlf., el-Mûḳıẓa (nşr. Abdülfettâh Ebû Gudde), Beyrut 1405, s. 82; İbn Receb, Şerḥu ʿİleli’t-Tirmiẕî (nşr. Subhî es-Sâmerrâî), Beyrut 1405/1985, s. 79-80, 81, 82; İbn Hacer, Hedyü’s-sârî, Beyrut 1402/1982, s. 396-411; a.mlf., Nüzhetü’n-naẓar, Kahire 1409/1989, s. 46-47, 49, 50; a.mlf., Tehẕîbü’t-Tehẕîb, I, 4; IX, 388; a.mlf., Lisânü’l-Mîzân, I, 14; a.mlf., Taḳrîbü’t-Tehẕîb, Beyrut 1416/1996, s. 14; Şemseddin es-Sehâvî, Fetḥu’l-muġīs̱, Beyrut 1403/1983, I, 316, 319, 320-325; Süyûtî, Tedrîbü’r-râvî (nşr. Abdülvehhâb Abdüllatîf), Beyrut 1399/1979, I, 316-322; Emîr es-San‘ânî, Tavżîḥu’l-efkâr (nşr. M. Muhyiddin Abdülhamîd), Kahire 1366, II, 185, 186, 193, 463-464; Bahrülulûm el-Leknevî, Fevâtiḥu’r-raḥamût, Beyrut 1423/2002, II, 181 vd.; Leknevî, er-Refʿ ve’t-tekmîl, s. 229-230, 231-232, 253-254, 257-259, 392; Tecrid Tercemesi, Mukaddime, I, 319-326; Zafer Ahmed et-Tehânevî, Ḳavâʿid fî ʿulûmi’l-ḥadîs̱ (nşr. Abdülfettâh Ebû Gudde), Beyrut 1392/1972, s. 268; Kettânî, er-Risâletü’l-müstetrafe (Özbek), s. 132, 185; Haldûn el-Ahdeb, Esbâbü iḫtilâfi’l-muḥaddis̱în, Cidde 1407/1987, II, 439-480; Abdullah Aydınlı, Hadis Istılahları Sözlüğü, İstanbul 1987, s. 94; Emin Âşıkkutlu, Hadiste Ricâl Tenkîdi, İstanbul 1997, s. 125-127, 183; Zekeriyyâ el-Ensârî, Fetḥu’l-bâḳī ʿalâ Elfiyyeti’l-ʿIrâḳī, Beyrut, ts. (Dârü’l-kütübi’l-ilmiyye), I, 323-329; Mustafa M. Ebû Amâre, “Eḍvâʾ ʿalâ rivâyeti’l-mechûl ʿinde ehli’l-ḥadîs̱”, Ḥavliyyâtü Külliyeti uṣûli’d-dîn bi’l-Ḳāhire, sy. 10, Kahire 1413/1993, s. 119-152; M. Yaşar Kandemir, “Hatîb el-Bağdâdî”, DİA, XVI, 457; Nadir Özkuyumcu, “İbn Beşküvâl”, a.e., XIX, 377.
Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2003 yılında Ankara'da basılan 28. cildinde, 286-288 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde okumak ister misiniz?
BAŞKA BİR MADDE GÖSTER