MEHMED TEVFİK BOSNEVÎ

Müellif:
MEHMED TEVFİK BOSNEVÎ
Müellif: NİHAT AZAMAT
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2003
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 20.01.2020
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/mehmed-tevfik-bosnevi
NİHAT AZAMAT, "MEHMED TEVFİK BOSNEVÎ", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/mehmed-tevfik-bosnevi (20.01.2020).
Kopyalama metni
Bosnevî nisbesinin doğum yeri veya memleketinden hangisini belirttiği konusunda bilgi yoktur. Vefat ettiği sırada altmış üç yaşında olduğu şeklindeki bilgiden hareketle (Hüseyin Vassâf, IV, 81) 1220 (1805) yılında doğduğu söylenebilir. Öte yandan kaynak gösterilmeden 1200’de (1785) doğduğu da kaydedilmiştir (Öztürk, Muhammed Tevfîk Bosnevî, s. 3). Fatih’te Zeyrek Hamamı’nı işlettiği için Hammâmî, Unkapanı civarındaki konağında ikamet ettiği için Unkapanî ve Kuşadalı İbrâhim Efendi mensupları arasında da “Büyük Aziz” diye anılır.

Hayatının ilk dönemleri, ailesi ve öğrenim durumu hakkında yeterli bilgi bulunmayan Mehmed Tevfik Efendi muhtemelen gençlik yıllarında Hüsrev Paşa adlı bir zatın hizmetine girdi, ardından onun kâhyası oldu. Tasavvufla bu dönemde ilgilenmeye başladı. Sırasıyla on tarikata intisap ederek başta Nakşibendiyye olmak üzere birkaç tarikattan hilâfet aldıktan sonra Sa‘diyye tarikatından Samatya’daki Etyemez Dergâhı şeyhi Mustafa Vehbi Efendi’ye intisap etti. Seyrüsülûkünü tamamlayıp bu tarikattan da hilâfet aldı. Bir süre sonra istiğrak haline girerek günde 40.000 adet “yâ kahhâr” zikri çekmeye başladı. Şeyhine başvurup eşyadan kendisine “enelhak” sesleri gelmeye başladığını söyledi ve derdine çare bulmasını istedi. Ancak şeyhi tarikatlarında böyle bir şey olmadığını belirterek bununla meşgul olmamasını istedi. Mehmed Tevfik Efendi’nin durumunu yakından takip eden Hüsrev Paşa, ona dönemin büyük mürşidi Halvetî-Şâbânî şeyhi Kuşadalı İbrâhim Efendi’ye gitmesini tavsiye etti. Kuşadalı’nın huzuruna kâhyalara has gösterişli bir kıyafetle çıkan Mehmed Tevfik Efendi beklediği ilgiyi bulamadı ve ikinci görüşmeye derviş kıyafetiyle gitti. Kuşadalı ona dervişe benzediğini söyleyince o da intisap ettiği şeyhleri, içinde bulunduğu hali anlattı, ayrıca kendisinin halife olduğunu belirtti. Bu görüşme sırasında Kuşadalı, şimdiye kadar yaşadıklarının seyrüsülûküne sayılacağını bildirerek onu müridliğe kabul etti (Hüseyin Vassâf, IV, 80). Bosnevî bir mektubunda Kuşadalı’nın kendisini müridliğe kabulünü kurtuluşu olarak nitelemiş ve onun mübtedî müridi olmayı beş altı tarikatın hilâfetine tercih ettiğini söylemiştir.

Hüseyin Vassâf, Etyemez Dergâhı şeyhi Mustafa Efendi’nin, Kuşadalı’ya intisap etmesinden dolayı Mehmed Tevfik Efendi’ye darıldığını, hatta helâk olması için müridlerini toplayarak “yâ kahhâr” zikri yaptırdığını, Tevfik Efendi’nin aralarını bulması için Kocamustafapaşa’da Sünbüliyye Dergâhı’nda dönemin şeyhlerine ziyafet verdiğini, Sünbülî şeyhi Râzî Efendi’nin dargınlığa son vermesi ricasına rağmen Mustafa Efendi’nin bunu reddettiğini, bunun üzerine Râzî Efendi’nin Mehmed Tevfik Efendi’ye, “Allah feyzini arttırsın” diyerek dua ettiğini, Mehmed Tevfik Efendi’nin daha sonra Kuşadalı İbrâhim Efendi’nin emriyle, vefat edinceye kadar eski şeyhi Mustafa Efendi’nin hizmetinde bulunduğunu kaydeder. Onun Kuşadalı’ya ne zaman intisap ettiği ve bu sırada kaç yaşında olduğu bilinmemektedir. Zeyrek’teki hamamı satın alıp işletmeye başlaması Kuşadalı’ya intisabından ve daha güçlü bir ihtimalle onun vefatından sonra olmalıdır.

Kuşadalı’nın vefat ettiği ikinci hac seferi sırasında (1846) onun yanında bulunan Mehmed Tevfik Efendi, hilâfet sırrının kendisinde zuhur etmesi üzerine Kuşadalı’nın vârisi sıfatıyla irşad makamına geçti. Bu dönemde kırk yaşlarında olması gereken Mehmed Tevfik Efendi irşad görevini yirmi yıl kadar sürdürdükten sonra 1866’da vefat etti. Kabri Üsküdar’da Nalçacı Halil Dergâhı hazîresindedir. Mensuplarından Tâlibî onun ölümünün ardından yazdığı beş kıtalık şiirin son iki mısraında (Rihletine “fergab” tam târîh çıktı / Tâlibî şu emrin esrârına bak) İnşirâh sûresinin “rabbine yönel” anlamındaki son âyetinin son kelimesini (fergab) tarih düşürmüştür (1283).

Hüseyin Vassâf, Mehmed Tevfik Efendi’nin Sâdî şeyhi Mustafa Efendi’nin halifesi olduğu, şeyhinin ölümünden sonra Kuşadalı İbrâhim Efendi’ye intisap ederek onunla birlikte Şam’a gittiği, Kuşadalı vefat edince İstanbul’a dönüp onun halifesiymiş gibi davrandığı şeklindeki bir rivayeti zikreden Sâdık Vicdânî’yi eleştirir ve Kuşadalı’nın 1846’da, Mustafa Efendi’nin 1858’de vefat ettiğini söyleyerek bu rivayetin doğru olamayacağını belirtir.

Halvetî-Şâbânî tarikatının Kuşadaviyye kolunun pîri Kuşadalı İbrâhim Efendi’nin en önde gelen müridlerinden olan Mehmed Tevfik Efendi pîrinin izinde giderek tekke şeyhliğine, taç ve hırka gibi tarikat geleneklerine rağbet etmemiş, yazılı eser bırakmamış, Kuşadalı gibi mensuplarına mektuplar gönderip onları irşad etmiştir. Kuşadalı’nın derlenen mektuplarından sekizi kendisine yazılmıştır. Bosna Valisi Osman Paşa, Kudüs Valisi Hâfız Paşa’nın yanı sıra müftü ve müderrislerin de irşad amacıyla mektup gönderdiği kişiler arasında bulunduğuna bakılarak onun devlet ve bürokrasi çevresinden seçkin bir mürid halkasına sahip olduğu söylenebilir. Tahsil durumu hakkında bilgi bulunmamakla birlikte mektuplarının muhtevasından dinî ilimleri ve özellikle tefsiri oldukça iyi bildiği anlaşılmaktadır. Nitekim Firavun’un imanı konusunda Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye’deki görüşlerini naklettikten sonra Celâleddin ed-Devvânî ve Abdurrahman-ı Câmî’den bahsedip sözü İsmâil Hakkı Bursevî’nin Rûḥu’l-beyân’ına getirerek eserin uzun yıllar boyunca telif edildiği için müellifin mübtedî, mutavassıt ve müntehî dönemlerindeki görüşlerini içerdiğini, eserdeki görüşlerin bu açıdan değerlendirilmesi gerektiğini söylemesi dikkat çekicidir. İbnü’l-Arabî’nin meşhur, “Kul rab, rab kuldur. Bir bilebilsem mükellef kimdir” sözünün şerhi de onun tasavvufta derin bir irfan sahibi olduğunu göstermesi açısından önemlidir.

Devamlı önüne bakarak yürüyen, çok az konuşan, tartışmaya girmekten kaçınan Mehmed Tevfik Efendi’nin Osman Nuri Ergin’in naklettiği, “İki sınıf insanla görüşmeyi istemem. Biri cahil hocalardır; bunlar delilsiz, ispatsız, körü körüne inanırlar. Diğeri de inatçı Bektaşîler’dir; bunlar da delilsiz, ispatsız inadına inkâr ederler” şeklindeki sözü onun şahsiyetini tesbit hususunda önemli bir göstergedir.

Mehmed Tevfik Efendi’nin irşad faaliyetine başladığı 1847 yılından 1865’e kadar çeşitli müridlerine yazdığı on üç mektupla tarihsiz beş mektubu Yaşar Nuri Öztürk tarafından sadeleştirilmiş metinleriyle birlikte yayımlanmıştır (İstanbul 1981).

Üç önemli halife yetiştiren Mehmed Tevfik Efendi’nin ardından yerine Mustafa Enverî Efendi geçmiş, onun vefatından (ö. 1872) birkaç ay sonra, Sultan Abdülaziz devrinde Kâşgar emîrinin elçisi olarak İstanbul’a geldiğinde Mehmed Tevfik Efendi’ye intisap eden Fuṣûṣ şârihi Yâkub Han İstanbul’a dönmüş ve tarikat mensupları onun etrafında toplanmıştır. İstanbul’da yedi yıl irşad görevini sürdüren Yâkub Han Kâşgarî, Sultan Abdülhamid tarafından önce İzmir’de mecburi ikamete tâbi tutulmuş, ardından Hindistan’a sürgün edilmiştir. Mehmed Tevfik Efendi’nin mensuplarından olup 1877’de memleketi Tırnova’dan İstanbul’a gelerek Fatih türbedarı olan ve bu unvanla tanınan Ahmed Amiş Efendi uzun yıllar irşad makamında bulunmuştur (ö. 1920). Kuşadalı İbrâhim Efendi’den sonra Mehmed Tevfik Bosnevî ile devam eden Halvetî-Şâbânî tarikatının bu kolu Ahmed Amiş Efendi mensuplarınca sürdürülmektedir.

BİBLİYOGRAFYA
Enderunlu Ali Âlî, Hidâyetü’l-velî fî Menâkıb-ı Kuşadalı, İÜ Ktp., TY, nr. 9849, vr. 7b; Tomar-Halvetiyye, s. 79-81; Tomar-Melâmîlik, s. 103-104; Hüseyin Vassâf, Sefîne, IV, 80-94; Osman Nuri Ergin, Balıkesirli Abdülaziz Mecdi Tolun, İstanbul 1942, s. 144-145, 234; Zâkir Şükrü, Mecmûa-i Tekâyâ (Tayşi), s. 61; Yaşar Nuri Öztürk, Muhammed Tevfik Bosnevî, Hayatı, Mektupları, Halifeleri, İstanbul 1981; a.mlf., Kuşadalı İbrahim Halvetî, Hayatı, Düşünceleri, Mektupları, İstanbul 1982, s. 42-43; Mehmed Nermi Haskan, Yüzyıllar Boyunca Üsküdar, İstanbul 2001, I, 288; Nihat Azamat, “Kuşadalı İbrahim Efendi”, DİA, XXVI, 469.
Bu madde ilk olarak 2003 senesinde Ankara'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 28. cildinde, 538-539 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.