MÜTEVELLİ

المتولّي
Müellif:
MÜTEVELLİ
Müellif: NAZİF ÖZTÜRK
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2006
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 21.09.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/mutevelli
NAZİF ÖZTÜRK, "MÜTEVELLİ", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/mutevelli (21.09.2019).
Kopyalama metni
Sözlükte “başkasının işini gören, dostluk gösteren, bakımını üstlenen” gibi anlamlar taşıyan mütevellî kelimesi terim olarak vakfiye şartları, şer‘î hükümler ve mer‘î mevzuat çerçevesinde vakfın işlerini idare etmek üzere görevlendirilen kimseyi ifade eder. Bu görev ve yetkiye velâyet (vilâyet), görevlendirmeye tevliyet denilmektedir. Osmanlı uygulamasında mütevellinin yaptığı iş için çoğunlukla tevliyet kullanılır.

Mütevelli tayininde vakfedenin (vâkıf) iradesi esas alınır, iradesinin belirlenemediği durumlarda yetki hâkime geçer. Vâkıfın isteğiyle tayin edilene “meşrut mütevelli”, hâkim tarafından tayin edilene “mansub mütevelli” denir. Osmanlılar’da önceleri, boşalan mütevellilik görevleri hâkimin yaptığı tevcihle doldurulurken Tanzimat sonrasında padişahların beratlarıyla “sadaka” nevinden tevcihler yapılmaya başlanmıştır ve bu tür mütevelli tayinlerine “sadaka tevliyetler” adı verilmiştir.

Mütevelli tayini ve azli, mütevellide aranacak şartlar, mütevellinin hak ve vazifeleri gibi konularda fıkıh mezhepleri arasında bazı görüş ayrılıkları bulunmakla birlikte (Mv.F, XXXVI, 99-104) bütün İslâm hukukçuları vâkıfın mütevelli tayini konusunda mutlak yetkiye sahip olduğunu kabul etmiştir. Diğer hususlarda ise daha çok Hanefî mezhebinin yaklaşımları özetlenecektir. Kuruluş sırasında vâkıf mütevelli belirlememişse ya kendisi mütevelli olur veya bir başkasını tayin eder; hayatta değilse, vasiyet tenfîzi için tayin ettiği bir vasî varsa vasiyette aksi yönde bir kayıt bulunmadıkça o kişi aynı zamanda mütevelli tayin edilmiş sayılır. Vâkıfın veya yetkili kıldığı şahısların tayin ettiği bir mütevelli mevcut değilse tayin yetkisi hâkime geçer. Hanefî mezhebindeki hâkim görüşe göre vâkıfın evlât ve hısımları arasında bu işe ehil olan biri varsa onu yabancılara tercih etmesi gerekir. “Evlâdımın erşedi” (en iyi yönetebilecek olanı) ifadesinde olduğu gibi vâkıfın mütevelli tayinine ilişkin beyanları hususunda hâkimin yorum ve takdirine ihtiyaç duyuluyorsa mütevelli tayini hâkimin kararıyla kesinleşir. Hatta vâkıfın ifadelerinden adayları teke indirmek mümkün değilse birden fazla kişi birlikte mütevelli tayin edilebilir. 1936 tarihli Vakıflar Nizamnâmesi bu kuralı değiştirmiş, tevliyetin müşterek veya hisseli olarak yapılamayacağını hükme bağlamıştır (md. 39). Tevliyet tevcihinde vâkıfça belirlenen şartlar ve ehliyet dışında kız ve erkek çocuklar arasında hiçbir ayırım gözetilmez (Ömer Hilmi Efendi, md. 298; Ali Haydar, md. 1139-1149). Vakfı yönetmek için tayin edilen mütevelli dışında sadece vakfın tescil işlemlerini yürütmek üzere vâkıf tarafından belirlenen tescil mütevellisi bulunmaktadır ki yetkisi tescil işlemlerinin tamamlanmasıyla sona erer. Bu tayinin amacı, vakfın kuruluşuna ilişkin farazî davada vakfın tescilini mürâfaalı bir duruşma ile gerçekleştirmektir.

Bazı İslâm ülkelerinde mütevelliye “kayyım”, “mütekellim ale’l-vakf” ve “nâzır” da denilmektedir. Mütekellim ale’l-vakf tabiri mütevellinin eş anlamlısıdır. Kayyım kelimesi bazan mütevelli ile aynı mânada bazan da “mütevelli gözetiminde vakfın işlerinde çalışan görevli” mânasında kullanılmaktadır (bk. KAYYIM). Arap âleminde ve bazı fıkıh kitaplarında nâzır “vakıf mütevellisi”, Osmanlı uygulamasında ise “mütevellinin vakıf hakkındaki tasarruflarını kontrol eden ve işlerin usulüne uygun yapılıp yapılmadığını denetleyen kimse” demektir.

Fıkıh ve fetva kitaplarında veya arşivlerde dağınık halde bulunan mütevelli tayiniyle ilgili hükümler hukukî düzenlemelere konu olmuş, önceleri tevliyet cihetleri boşalınca şartları çerçevesinde tevcih edilirken Evkāf-ı Hümâyun Nezâreti kurulduktan sonra mazbut veya mazbut hükmünde olan vakıfların mütevelliliğine Evkaf Nezâreti ve memurları geçmiş, vakfiyesi bulunmayan ve kadîm teamülü şer‘an ispat edilemeyen vakıfların boşalan tevliyetleri kimseye tevcih edilmeyerek Evkaf Nezâreti tarafından yönetilmeye başlanmıştır (ayrıca bk. CİHET). Cumhuriyet döneminde mazbut vakıfları mütevelli vekili (kāimmakām-ı mütevellî) konumunda olan Vakıflar Genel Müdürlüğü idare etmektedir. Gerek mazbut gerekse mülhak vakıflarla ilgili önemli konularda görüş ve kararına başvurulan Vakıflar Meclisi de evkaf hükümlerine göre nâzır vekili statüsündedir.

Batılılaşma dönemi Osmanlı uygulamalarının bir devamı olarak bugün de varlığını sürdüren 334 mülhak vakfın mütevelliliği boşaldıkça tevliyet hakkına sahip olan evlât arasından Tevcih Komisyonu kararıyla yenileri Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce tayin edilmektedir (2762 sayılı Vakıflar Kanunu, md. 18-25; 1936 tarihli Vakıflar Nizamnâmesi, md. 37-52). Vakıflar Kanunu’nun 18. maddesinde mülhak vakıfların tevliyetlerinin bu kanun hükümlerine göre umum müdürlükçe, millî sınırlar dışında kalan vakıfların mütevelliliklerinin vakfiyelerine göre tevcih edileceğinin belirtilmiş olması, büyük devlet olma geleneğinin etkisi altında yapılmış ilginç bir düzenleme görünümü taşımaktadır.

Mütevellinin vakfın iş ve işlemlerini bizzat yürütmesi esas olmakla birlikte ihtiyaç duyulması veya gerek görülmesi halinde yerine vekil tayin etmesi yahut görevden çekilmesi, yani mütevellilik görevinden kendini alması mümkündür. Diğer taraftan mütevellinin yaşının küçüklüğü, uzun bir yolculuğa çıkması, vakfın işlerini idareden âciz olması, vakıfla ilgili hukukî bir meselede veya nükūd vakfında görevli mütevellinin idare ettiği vakıftan borç para almak istemesi gibi hususlarda vakfın üçüncü bir şahıs tarafından temsil edilmesine ihtiyaç duyulması halinde hâkim vekil tayin edebilmektedir. Arşiv belgeleri, Osmanlı tatbikatında kāimmakām-ı mütevellî tayininin sultanın yetki verdiği hâkimlerce yapıldığını göstermektedir. Yetkili hâkimlerden sonra tayine salâhiyetli ilk idarî makam 995 Muharreminde (Aralık 1586) kurulan Evkāf-ı Haremeyn Müfettişliği olmuştur. 1188 Zilkadesinde (Ocak 1775) I. Abdülhamid, Hamidiye vakıflarının idaresini müstakil olarak yürütmek üzere Mütevelli Kāimmakāmlığı adıyla bir daire kurmuş ve bunu vakıflarını idare eden bir organ haline getirmiştir. 19 Safer 1247 (30 Temmuz 1831) tarihli irâde-i seniyye ile tesis edilen Evkāf-ı Hümâyun Müfettişliği, İstanbul ve çevresindeki vakıflar için kāimmakām-ı mütevellî tayin yetkisini haiz tek makam olmuştur. Taşrada bulunan vakıflar için kāimmakām-ı mütevellî tayin etme yetkisi eskiden olduğu gibi şer‘iyye mahkemelerinde kalmıştır (Emvâl-i Gayr-i Menkūlenin Tasarrufu Hakkında Kānûn-ı Muvakkat 1331 [1912], md. 2; ayrıca bk. EVKĀF-ı HÜMÂYUN NEZÂRETİ). Hangi makam tarafından tayin edilirse edilsin kāimmakām-ı mütevellî tayin edildiği işi yapar, ihtiyacın ortadan kalkmasıyla da görevi sona ererdi.

Mütevelli tayin edilecek kişinin âkıl bâliğ, âdil ve emin, vakfın işlerini yürütecek bilgi ve tecrübeye sahip bir kimse olması gerekir; erkek veya kadın arasında fark yoktur, hatta Hanefîler’e göre müslüman olması da şart değildir (bazı Hanefî eserlerinde bulûğ şartının aranmaması küçüğün vakfı yönetmeye ehil olup hâkim tarafından mezun statüsüne geçirilmesi durumuyla açıklanır, bk. İbn Âbidîn, IV, 381). Tevliyetin ehil olana verilmesi esas olduğundan bu yönde vâkıfın şartı bulunmadıkça bu niteliğe sahip olmadığı halde istediği için bir kimseye tevliyet tevcih edilemez, edilmişse azli gerekir. Bir vakfın birden fazla mütevellisi olabileceği gibi bir şahıs da birden fazla vakfın tevliyetini üstlenebilir. Fakat tevliyetle nezâret görevi aynı şahısta birleşemez; zira bir insan hem denetleyen hem denetlenen olamaz. Vakfın yönetimiyle ilgili mütevellinin yaptığı her iş ve işlemin öncelikle vakfın lehine olması ve sahip bulunduğu tasarruf yetkisini kendisine tanınan sınırlar içinde kullanması gerekir. Mütevellinin vakıf malını satıp yenisini alma yetkisi çok tartışmalı bir konu olup Şâfiîler buna hiç kapı aralamazken belirli durumlarda cevaz verenler genellikle mahkeme kararını şart koşarlar. Özellikle Hanefî fıkhında geniş tartışmalara yol açan bu meselede Ebüssuûd Efendi mahkeme kararına ilâveten emr-i sultânî-yi de gerekli görmüştür (bk. İSTİBDÂL).

Vakfı borçlandırma, işlevsiz yerlerini tasfiye, çalışanların maaşlarını arttırma, vakfiyede bulunmayan konuları çözüme kavuşturma gibi hususlarda hâkimin izni gereklidir. Mal kaybına uğratmayacak ve gelirlerinde azalmaya yol açmayacak hususlarda ise mütevelli re’sen tasarruf hakkına sahiptir. Vakfiyede öngörülen hizmetlerin eksiksiz yerine getirilmesi için hizmet binalarının bakım ve onarımı, hizmet personelinin tayini, verimli çalışma ortamı oluşturma, ücretleri zamanında ödeme, akar taşınmazları rayiç değerleri üzerinden kiraya verme ve ihtiyaç halinde tamir ettirme, vâridât toplama, hesapları tutma, gerekli sarfiyatı yapma, yıl sonu hesaplarını ilgili makamlara verme, personelin görevlerini gereği gibi yapmalarını temin mütevellinin re’sen yapacağı işler arasında yer alır. Muvâzaalı işlemler yapmak, vakıf mallarını rehin vermek, teberru etmek, bedelsiz yararlandırmak, teminat ve kefil olmaksızın ödünç vermek, taksim etmek, üzerinde mülkiyet iddia etmek gibi vakfa zararlı işlemleri ise mütevelli hiçbir şekilde yapamaz. Mütevelli kusur ve ihmalinden kaynaklanan zararları tazmin etmekle yükümlüdür; zararlı işlemleri vekili yapmış olsa da kendisi sorumludur.

Kurallarına uygun tayin edilen mütevelli hıyaneti tahakkuk etmedikçe tevliyetten ihraç edilemez. Geçerli sebep yokken vakıf malını rayiç değerinden noksan bir bedelle kiraya vermek, vakıf malı üzerinde mülkiyet iddiasında bulunmak, gelirleri vâkıfın şartlarına aykırı biçimde kendi işlerine sarfederek servet edinmek, hâkimin ve sultanın iznine bağlı işleri re’sen yapmak gibi hareketlerle hıyaneti ortaya çıkan, ayrıca fısk ve sefahata meyli olan veya vakıf mal ve hizmetleri hakkında ihmali bulunan mütevelli vâkıfın kendisi dahi olsa azledilir. Akıl hastalığının bir yıldan fazla sürmesi görevin kendiliğinden sona ermesi sebebidir; fakat meşrutiyet üzere mütevelli ise şifa bulması durumunda tevliyet hakkı avdet eder.

Bir vakfın iyi idare edilip edilmemesi başta vakıf lehtarları olmak üzere herkesi ilgilendirir. Servetin teşhir ve transferi yoluyla ülke zenginliğinin hareketliliğine ve servetin tabana yayılmasına imkân sağlayan vakıf sisteminin âdil ve kalıcı hizmet sunabilmesi için vakıfların yönetiminde sıkı bir kontrol sistemi benimsenmiştir. Bu sebeple vakıflarla alâkalı “külliyyât-ı ahkâm”ın tatbiki için mütevelli nâzıra, nâzır hâkime tâbi olarak ve hâkim de şeriat hükümlerine uygun biçimde işlem yapmaya mecburdur. Hâkimin yetkisi padişah iradesine bağlı olarak kanunlarla tayin edilmiştir. Bu görevlilerin tamamı müteselsil şekilde murakabe görevlilerince sorumlu tutulmaktadır (Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde, s. 170).

Gerek hususi gerek umumi mevkūfun aleyhler, bir vakfa zarar verildiğini öğrendiklerinde ferden veya toplu olarak bunun sorumluları hakkında işlem yapılması için gerekli teşebbüslerde bulunmakla yükümlüdür. Murakabe, sorumlular hakkında işlem yapılmasıyla ilgili olabildiği gibi sorumluluğa sebep olan şeylerin tahkikine yönelik de olabilir. Mütevellilerin muhasebelerinin belirli aralıklarla incelenmesi bu kabildendir. Vakıfların iyi yönetilip yönetilmediği muhasebe kayıtlarından anlaşılır. Bu bakımdan en önemli konulardan biri mütevellilerin muhasebesi ve buna bağlı olarak ortaya çıkan sorumluluklarıdır. Her mütevelli kendi görev dönemine ait muamelelerin hesabını vermek mecburiyetindedir. Mütevellinin muhasebesine bakılmaması yönündeki bir şart vâkıf tarafından konulmuş olsa bile buna itibar edilmez. Vakfiye, muhasebe denetimine dair teamül ve mevzuattan daha sıkı şartlar içeriyorsa buna uymak mecburiyeti vardır. İster muhasebe dönemlerinde isterse hâkimin lüzum görmesi üzerine murakabe merciinin muhasebe kayıtlarını inceleme isteğini mütevelli geriye çeviremez. Gerekirse hâkim bu konuda cebir kullanabilir. Fakat ciddi bir gerekçe ve şüphe yokken hâkim görülmüş hesabı tekrar kontrol etmeyi isteyemez ve mütevellinin tasarrufuna müdahale edemez. Vâkıf şart koşmuşsa vakıf çalışanlarıyla birlikte, koşmamışsa sadece hâkime ait olan vakfın muhasebesini inceleme görevi, Batılılaşma ve yenileşme sürecinde yürürlüğe konulan hukukî düzenlemelere göre evkaf memurlarına verilmiştir. Günümüzde mülhak vakıf mütevellilerinin diğer işlemleriyle birlikte muhasebeleri Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından kontrol ve tasdik edilmektedir (2762 sayılı Vakıflar Kanunu, md. 23; 1936 tarihli Vakıflar Nizamnâmesi, md. 47-57).

Sorumlulukları ve görevlerine karşılık mütevellilerin vakıftan ücret talep etme hakları vardır. Fakihler bu hükme temas ederken Hz. Ömer ve Hz. Ali’nin, mütevellinin vakfı kendisi için bir gelir kaynağı kabul etmemesi şartıyla mâruf ölçüde gelirinden faydalanmasına imkân veren söz ve uygulamalarını örnek gösterirler (Hassâf, s. 345). Mütevelliye ödenecek ücret zamana, vakfın imkânlarına ve mütevellinin sosyal konumuna göre değişir. Tevliyet hakkının miktarını ya vâkıfın kendisi ya da tevcih kararını veren hâkim belirler. Böyle bir belirleme yapılmamışsa mütevelli hâkime başvurarak kendisine ücret takdir edilmesini talep eder veya işleri karşılıksız yürütür. Bunun dışında örfe göre hareket edilir. Ücret miktarının takdirinde vâkıf daha yetkili olmakla birlikte hâkim tarafından yapılacak tesbitte vakfın maslahatını gözetmek mecburiyeti vardır. Bu konuda esas olan mütevelliye takdir edilecek ücretin rayice uygun olmasıdır. Hâkim bu ücreti emsaline kıyaslayarak ve gerektiğinde bilirkişiye başvurarak belirler. Ağır sorumluluklarına ve yoğun iş yükü getirmesine rağmen Osmanlı döneminde mütevellilik önemli bir sosyal statü kabul edilmiştir. Zira bir taraftan sadaka-i câriye şeklinde nitelenen bir hizmet alanında yönetici olarak çalışmanın verdiği mânevî hazdan yararlanılırken diğer taraftan belli bir gelir elde edilmektedir.

BİBLİYOGRAFYA
İstanbul Müftülüğü Şer‘iyye Sicilleri Arşivi, İstanbul Kadılığı, nr. 35/7; Hassâf, Aḥkâmü’l-evḳāf, Kahire 1904, s. 345; İbn Âbidîn, Reddü’l-muḥtâr (Kahire), IV, 374, 380-423; Düstur, Birinci tertip, İstanbul 1289, I, 289-297; a.e. (1290), II, 177-179; a.e. (1293), III, 504-509; a.e., İkinci tertip, İstanbul 1332, V, 114; a.e., Üçüncü tertip, İstanbul 1936, XVI, 586 vd.; a.e. (1936), XVIII, 1433; Ömer Hilmi Efendi, İthâfü’l-ahlâf fî ahkâmi’l-evkāf, İstanbul 1307, md. 8, 9, 11, 165, 287-322, 326-333; a.mlf. – İsmet Sungurbey, Eski Vakıfların Temel Kitabı, İstanbul 1978, s. 375-441; Muhammed Kadri Paşa, Ḳānûnü’l-ʿadl ve’l-inṣâf, Bulak 1311, s. 144, 146, 159, 163, 233-246; İbnülemin Mahmud Kemal – Hüseyin Hüsâmeddin [Yasar], Evkāf-ı Hümâyun Nezâreti’nin Târihçe-i Teşkîlâtı ve Nüzzârın Terâcim-i Ahvâli, İstanbul 1335, s. 16, 19-20, 35-36; Ali Haydar, Tertîbü’s-sunûf fî ahkâmi’l-vukūf, İstanbul 1340, md. 103, 106, 108, 131-132, 309, 1083, 1098, 1109, 1139-1149, 1150, 1158-1160, 1162, 1237-1243, 2192, 4193; Ebül‘ulâ Mardin, Ahkâm-ı Evkāf, İstanbul 1339-40, s. 168-170, 171, 175, 176-177, 178, 180, 182-183; Ebû Zehre, el-Milkiyye ve naẓariyyetü’l-ʿaḳd fi’ş-şerîʿati’l-İslâmiyye, Kahire 1939, II, 213-214; Ali Himmet Berki, Vakıflar, Ankara 1940, I, 37-38, 193-198, 200-201, 202-204, 211-212, 224-226; a.mlf., Vakfa Dair Yazılan Eserlerle Vakfiye ve Benzeri Vesikalarda Geçen Istılah ve Tabirler, Ankara 1966, s. 43; Sarkis Karakoç, Külliyyât-ı Kavânîn, TTK Ktp., dosya nr. 3, belge nr. 4426; Bilmen, Kamus2, V, 69-90; Nazif Öztürk, Menşe’i ve Tarihî Gelişimi Açısından Vakıflar, Ankara 1983, s. 51-52; a.mlf., Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Ankara 1995, s. 169-171; a.mlf., Azınlık Vakıfları, Ankara 2003, s. 49; Elmalılı M. Hamdi Yazır Gözüyle Vakıflar: Ahkâmu’l-evkāf (s.nşr. Nazif Öztürk), Ankara 1995, s. 24, 61, 170, 171, 209-214; Ahmet Akgündüz, İslâm Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müessesesi, İstanbul 1996, s. 299, 305, 309, 332-335, 382-383; Cerîde-i İlmiyye, I/2, İstanbul 1332, s. 62; Pakalın, II, 640; “Mütevellî”, Mv.F, XXXVI, 99-104.
Bu madde ilk olarak 2006 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 32. cildinde, 217-220 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.