RÂGIB PAŞA - TDV İslâm Ansiklopedisi

RÂGIB PAŞA

RÂGIB PAŞA
Müellif: MEHMET YILMAZ AKBULUT
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
Baskı Tarihi: 2007
Dijital Yayın Tarihi: 02.02.2026
Erişim Tarihi: 07.02.2026
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/ragib-pasa
MEHMET YILMAZ AKBULUT, "RÂGIB PAŞA", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/ragib-pasa (07.02.2026).
Kopyalama metni

1694-1699 yılları arasında bir tarihte İstanbul’da doğdu. Asıl adı Mehmed olup şiirlerinde kullandığı Râgıb mahlası ile tanınır. Bu mahlası Defterhâne’de kâtiplik görevindeyken âdet üzere aldığı da belirtilir. Resmî yazışmalarda adı Râgıb Mehmed, çağdaş tarih kitaplarında Koca Râgıb ve Mehmed şeklinde geçer. Kaynaklarda Defterhâne kâtiplerinden Şevki Mehmed Efendi’nin oğlu olduğu bilgisi yer alır. Bununla birlikte küçük yaşta himayesiz kaldığı ve “hulûslu kimselerin” terbiyesinden geçip Defterhâne’ye alındığı da kaydedilir (Şem‘dânîzâde, I, 114). Erken yaşlarında Hoca Sâlih Efendi’den Farsça öğrendiği, Ayasofya Camii içindeki kütüphanede tefsir müderrisi olan Yûsufefendizâde’den (ö. 1167/1754) çeşitli hat türlerini meşkettiği ve zekâsıyla akranları arasında temayüz ettiği belirtilir.

İlk görevleri hakkında ayrıntılı bilgi yoktur. Afgan kabilelerinin İsfahan’ı işgal etmesi ve Safevî hânedanının çökmesiyle başlayan Osmanlı-İran savaşlarının ilk yılında (1722-1723) cephede görevli paşaların kitâbet işlerini yapmak amacıyla bu bölgeye gönderildi. Bir dönem cephede seraskerlik de yapan Ârifî Ahmed Paşa’nın maiyetinde mektupçu olarak göreve başladı. Revan’ın fethinden (1724) sonra Revan valisinin mühimme kâtibi oldu. Ârifî Ahmed Paşa azledilince henüz başlamış olduğu Revan tahririni tamamlayamadan görev değişikliğine uğradı. Önce Bağdat Valisi Eyyûbîzâde Ahmed Paşa’nın, ardından Van ve Tebriz valilikleri yapan Köprülüzâde Abdullah Paşa’nın hizmetinde mektupçuluk ve defter eminliği görevlerinde bulundu. 1726’dan sonra Tebriz Valisi Hekimoğlu Ali Paşa’nın hizmetine girdi. Bürokratik ve diplomatik kariyerinin ilk basamaklarından biri olarak son Safevî şehzadesi Tahmasb ile yapılan müzakerelerde bulundu (1138/1726). Bu görevler onun bürokraside yükselmesini sağladı. Ali Paşa’nın desteğiyle zeâmet aldı ve Revan defterdarı oldu. Ardından cizye muhasebeciliği göreviyle İstanbul’a döndü (1140/1728). Ancak İstanbul’da uzun süre kalamadı ve atlı mukabelesi pâyesiyle Bağdat defterdarlığına tayin edildi (1143/1730). Bu tayinin, Eyyûbîzâde Ahmed Paşa vasıtasıyla mı yoksa onun rakibi Hekimoğlu Ali Paşa’nın Bağdat’a güvendiği bir adamını gönderme gayretiyle mi olduğu kaynaklarda sarih bir şekilde ifade edilmez. Hekimoğlu Ali Paşa’nın ilk sadâret döneminde (2 Zilkade 1146 / 6 Nisan 1734) maliye tezkirecisi oldu (BOA, A.RSK.d, nr. 1571, s. 21). Bu esnada zeâmet gelirleri 50.000 akçeyi geçmiş, Hekimoğlu’nun yaptırdığı caminin kitâbesini yazacak kadar sadrazama yakınlaşmış ve onun kurduğu ilmî/edebî meclislerde ön plana çıkmıştı. Ardından Bağdat’a döndü ve Ahmed Paşa’nın cizye muhasebecisi oldu (1148/1735). Fakat bir yıl sonra (Rebîülevvel 1149 / Temmuz 1736) şıkk-ı sânî rütbesiyle sadrazam mektupçuluğuna getirildi.

Osmanlı-Rus ve Avusturya Savaşı (1736-1739) Râgıb Mehmed’in diplomatik kariyerinde yeni bir pencere açtı. Savaşın ilk aylarında, bugün Ukrayna sınırları içinde Kiev’in güneyinde bulunan Nemiriv’de yapılan müzakerelerde başmurahhas Tavukçubaşı Damadı Mustafa Efendi’nin heyetinde üçüncü murahhas olarak kritik bir rol oynadı. Rakiplerin birbirlerini oyaladıkları “diplomatik bir tiyatro”ya dönüşen bu sürecin başarıyla yönetilmesinde önemli katkıları oldu. Osmanlı tarafındaki genel kanının aksine Avusturya’nın barışçıl olmadığını İstanbul’a iletmesi göze girmesinin nedenlerinden birini teşkil etti. Savaş sürerken İran ile devam eden müzakerelere katılmak üzere İstanbul’a çağrıldı. İki ay devam eden bu müzakerelerde Reîsülküttâb İsmail Efendi’nin tercümanlığını yaptı ve I. Mahmud’un dikkatini çekti. Bu vesile ile sadâret mektupçuluğuna atandı (2 Ramazan 1149 / 4 Ocak 1737). Belgrad’ın teslimi için yapılan görüşmelerde de ikinci murahhas olarak yer aldı ve kaybedilişinden yirmi iki yıl sonra tekrar fethedilen şehre ilk giren Osmanlı heyeti içinde bulundu (1152/1739). Bu dönemde söz konusu diplomatik görevlerinde beraber çalıştığı, 14 Aralık 1736’da reîsülküttâb olan Tavukçubaşı Damadı Mustafa Efendi’nin yakın çevresine girdi. Sarayda büyük bir nüfuza sahip Dârüssaâde Ağası Hacı Beşir Ağa’ya karşı, Mustafa Efendi’nin başını çektiği ordu kadısı Ebûishakzâde Esad Efendi, Pîrîzâde Mehmed Sâhib Efendi, Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’nin oğlu Mehmed Said Efendi, Ahmed Neylî Efendi ve defter emini Şerif Halil Efendi’den oluşan gruba katıldı.

Dönemin sadrazamı Şehlâ Ahmed Paşa, Tavukçubaşı Damadı Mustafa Efendi’yi azledip sürgüne gönderince reîsülküttaplığa getirilen (19 Zilkade 1153 / 5 Şubat 1741) Râgıb Paşa bu arada önde gelen bürokratlardan Mollacıkzâde Ali Ağa’nın kız kardeşi ile evlendi. Son beş sadrazamın döneminde bürokrasinin yüksek mevkilerinde bulunmuş biri olarak büyük itibar kazandı. Bu vesile ile bazı büyük gelir getiren mukātaalarda (Girit sabun mukātaası ve Rişvan mukātaası) pay sahibi olarak maddî varlığını büyüttü. Kanlıca’da bir yalı satın aldı.

Siyasî gücü de giderek artan Râgıb Mehmed Efendi, Şehlâ Ahmed Paşa’nın yerine yeniden Hekimoğlu Ali Paşa’nın tayininde yakın çevresiyle birlikte etkili rol oynadı. Bu dönemde Dârüssaâde Ağası Beşir Ağa’ya açıktan muhalefet ederek, Nâdir Şah ile savaşılmaması gerektiğini, bunun “Timurlenk gibi bir belâ” olduğunu ve kendiliğinden zamanı gelince ortadan kalkacağını savundu (Şem‘dânîzâde, I, 109). Hatta bir Safevî şehzadesine taç giydirilerek İran’a gönderilmesi konusunda divan üyelerini ikna etti (Subhî Tarihi, s. 794-806). Ca‘ferî mezhebinin beşinci hak mezhep olarak tanınması gerektiğini, bunun uzun vadede fiilen bir mânası olmayacağını, zaten geçici olan Nâdir Şah tehdidinin böylelikle savuşturulacağını ileri sürdü. İran ile savaşın yeniden başlaması üzerine Hekimoğlu Ali Paşa azledilince o da kısa bir süre sonra reîsülküttaplıktan alındı (10 Rebîülevvel 1157 / 23 Nisan 1744). Bir gün sonra Mısır valisi olarak kendisine vezir rütbesiyle berat verildi (İzzî, s. 24-28) ve Kaptanıderyâ Elçi Mustafa Paşa’nın kalyonuyla Mısır’a gitti. Müteakip on üç sene boyunca, 1757’de sadrazam oluncaya kadar Mısır, Aydın, Sayda, Rakka, Halep ve Şam valilikleri yaptı.

Mısır valiliği sırasında bu eyaletin seferlere asker yerine para göndermesi, vergi gelirlerinin nizama sokulması ve özellikle tarımsal üretimde yerel güçlerden ziyade valiliğin ön plana çıkması konularında çaba gösterdi. Ayrıca Kahire ve İskenderiye’de bayındırlık faaliyetlerinde bulundu. Ancak bu hızlı düzenlemelerde başarı sağlanamamış, hatta kendisi de Memlük beylerinin organize ettiği bir suikasttan kurtulmuştu. Bu hadisenin akabinde nişancılığa tayin edildiyse de (1161/1748) İstanbul’a gelemeden bu görevden alındı (İzzî, s. 603). İstanbul yolundayken Aydın muhassılı olarak tayin edildi (11 Zilhicce 1161 / 2 Aralık 1748).

Aydın muhassılı olarak Batı Anadolu kesiminde malî işleri kendi kontrolü altına alan Râgıb Paşa, son dönemlerde asayişi sarsılan bu bölgede özel yetkili bir vali gibi görev yaptı. Buradan Sayda’ya atansa da gitmek istemedi ve mâlikâne muhassılı olarak Rakka eyaletini uhdesine aldı (Safer 1164 / Ocak 1751). 1755’te Halep’e atanıncaya kadar, yaklaşık elli yıldan beri bu bölgede devam eden aşiretlerin iskânı ve düzene sokulması işleriyle uğraştı. Adana civarlarında kanal inşaatları yaptırdı ve Reyhanlı aşiretlerini günümüzdeki Reyhanlı bölgesine yerleştirdi. Hac ve ticaret güzergâhının emniyetini sağlamak üzere Antakya-Halep yolu üzerinde imar faaliyetlerinde bulundu. Hac yolunda yağma ve baskınların artması üzerine Sadrazam Köse Mustafa Paşa tarafından emîr-i hac olarak teklif edilmesi de gündeme geldi. III. Ahmed’in oğullarından Şehzade Mehmed’in vefatı ve bunun halk arasında sadrazama mal edilmesi üzerine padişah tarafından vezîriâzamlık makamına getirildi (8 Cemâziyelâhir 1170 / 28 Şubat 1757).

Sadrazamlığının ilk ayları pâyitahtta gıda kıtlığını önlemek ve arka arkaya meydana gelen, şehrin ticarî açıdan önemli merkezlerini tahrip eden yangınların yol açtığı zararları telafi etmekle geçti. Bu hususlarda etkili tedbirler aldı ve halkın takdirini kazandı. Bu arada yeni görev yeri Kütahya’ya zamanında gitmeyip kendisini zor duruma düşüren eski sadrazamlardan Hekimoğlu Ali Paşa’nın vefatıyla, en kıdemli ve muktedir paşalardan biri haline geldi. Fakat kısa bir süre sonra Dârüssaâde Ağası Ebûkūf Ahmed Ağa ile siyasî mücadeleye girmek zorunda kaldı. III. Osman üzerinde etkili olan Ahmed Ağa, onun sadâret makamından alınıp yerine Gül Ahmed Paşazâde Ali Paşa’nın geçmesi için planlar yapmıştı. Ahmed Ağa’nın yazıcısı İbrâhim Ağa’nın gizlice uyarması üzerine Râgıb Paşa birkaç gün boyunca İstanbul’da bir yerde saklandı. III. Osman’ın vefat haberi gelince cülûs ve naaş işlerini reîsülküttâb ve sadâret kethüdâsına devrederek Dârüssaâde ağasının ve kaptan-ı deryânın da bulunduğu biat için toplanılan Sünnet Odası’na gitti. Bu şekilde makamını muhafaza edebildi ve III. Mustafa’dan da yeni mührü aldı. Kaynaklarda mührün kendisine “istiklâl-i tâm” ile verildiği ifade edilir (Beydilli, “III. Mustafa”, s. 193).

III. Osman vefat etmeden önce onun Şehzade Mustafa ile de irtibata geçmiş olabileceğini Batılı kaynaklar zikreder (Porter, Observations, s. 114). Kendisine karşı kurulan komployu haber veren İbrâhim Ağa’yı, devlet işlerini ifşa etme gerekçesiyle sonradan başka bir görevle saraydan uzaklaştırdığı da kaydedilir (Ahmed Vâsıf Efendi ve Mehâsinü’l-Âsâr, s. 98-99). En büyük siyasî rakibi olan Ebûkūf Ahmed Ağa ise bir hafta sonra görevden alındı ve idam edildi. 1730 yılından itibaren hem siyasî hem de malî gücü artan Dârüssaâde ağalığı kurumu ile mücadeleye giren Râgıb Paşa Haremeyn vakıflarını defterdarlığa bağladı, Zülüflü Baltacılar Ocağı’nı lağvetti ve onların yerine Galata Sarayı iç oğlanlarını getirtti. Dârüssaâde ağalığının bu şekilde güçsüzleştirilmesi dönemin siyasetinde kayda değer bir merhale oldu. Devletin malî durumu da önceki yıllara oranla epey iyileşti. Herhangi bir savaş olmaması bu gelişmeye katkı sağladı.

Râgıb Paşa’nın sadâret dönemindeki icraatı, XVIII. yüzyılın muktedir paşalarından Amcazâde Hüseyin, Çorlulu Ali, Nevşehirli Damad İbrâhim ve Hekimoğlu Ali paşaların yaptıklarına benzer. Özellikle Avrupa dengesinin gözetilmesi, barış siyasetinin izlenmesi ve Avrupa’da devam eden savaşlardan mümkün olduğunca kaçınılması hali öne çıkar. 1756’da başlayıp 1763’te biten Yediyıl savaşları Râgıb Paşa’nın dış siyasetteki anlayışını ortaya koyan en iyi örneklerdendir. Adolf von Rexin’in Osmanlı Devleti’ni Prusya tarafına çekmek için gösterdiği çaba, Râgıb Paşa’nın diplomatik oyalama ve geçiştirme taktikleriyle savuşturulmuş, İngiltere’nin garantörlüğü talebiyle savaşlara dahil olmamayı İngiltere-Prusya tarafına mal etme stratejisi takip edilmiştir. Bununla beraber 1759’da imzalanan ticaret antlaşmasıyla (BOA, A.DVN.DVE.d, nr. 11/1, s. 1) Avrupa ahvalinden izole olmanın önüne de geçilmiştir. III. Mustafa’nın ve birtakım devlet adamlarının savaş yanlısı tutumları karşısında Râgıb Paşa iç ve dış dengeleri değerlendirerek devletin heybetli olmasına rağmen topyekün bir savaşta muktedir olamayacağını açıklıkla vurgulamıştır.

Râgıb Paşa’nın sadrazamlık dönemi iç siyasetinde bürokratik düzenlemeler ve çeşitli imar faaliyetleri daha fazla öne çıkar. III. Osman zamanındaki yangınlardan (1755-1756) etkilenen yeniçeri kışlalarının yeniden inşası, vergi tahsili konusunda yaşanan aksaklıkların idaresi, Rodos, Sinop ve İstanbul tersanelerinin tâdilâtları, Rus ve Habsburg cephelerindeki kalelerin inşası ile gıda ve temel ihtiyaçlarının karşılanması, Karadeniz’in kuzey ve doğusundaki birçok kalenin askerî bakımdan tahkimatı, Humbaracı ve Lağımcı ocaklarının ihyası ve nizamlarının tecdidi Râgıb Paşa’nın icraatlarına örnek olarak gösterilebilir. Ayrıca Anadolu’daki timarları ellerinde bulunduranlara askerî tâlim yapılması yönünde emirler verilmesi, o dönemde Avrupa’da hâkim askerlik anlayışına uygun olarak mevcut birliklerin düzenli tâlimlere sevkedilmesi gibi gayretler de söz konusudur. Onun başlattığı ancak savaş ortamında neticelerini gözlemleyemediği bazı faaliyetleri III. Selim dönemine kadar takip edilen girişimlerin temelini teşkil etmiştir.

İstanbul’da onun döneminde önceki yıllara nisbetle çok daha az huzursuzluk çıktığı, ekmek ve su temini gibi hizmetler konusunda gerekli tedbirlerin alındığı kaydedilir. Kumkapı sahilinin doldurularak Ermeni mahallesinin genişletilmesi, Lâleli Camii inşaatı ve çevresindeki mahallenin ihyası gibi önemli belediye hizmetleri de Râgıb Paşa dönemindeki önemli faaliyetler arasında sayılabilir.

Râgıb Paşa sadâret makamında iken 24 Ramazan 1176 (8 Nisan 1763) gecesi vefat etti. Cenaze namazı Fâtih Camii’nde kılındı ve naaşı Koska’da kendi yaptırdığı külliye içindeki sıbyan mektebinin duvarının hemen yanındaki türbesine defnedildi. Eşi Nebile Hanım’dan olan iki kızı (Nâile ve Lebîbe) vasıtasıyla soyu bir kuşak daha devam etmişse de daha sonrası bilinmemektedir. Ayrıca bu dönemde birçok sadrazamın hânedana damat olması âdetine uyarak Sultan III. Mustafa’nın kız kardeşi Sâliha Sultan ile nikâhlanmış ancak bu evliliğinden çocuğu olmamıştır.

Hakkında pek çok çalışma yapılan Râgıb Paşa Osmanlı devlet idaresinde kalemiyeden seyfiyeye geçişi simgeleyen simalardan biri olarak öne çıkarılmıştır (ayrıca bk. KALEMİYE). “Efendinin paşa olması” diye ifade edilen ve devletin üst siyasî yapısındaki değişime dikkat çeken bu yaklaşım, XVIII. yüzyılın tarihçiler tarafından anlamlandırılmasında mühim bir bakış açısı olmuştur.

Şairliği ile de tanınan Râgıb Paşa klasik Osmanlı divan şiirinde bir ekol haline gelen, öncülüğünü Nâbî’nin yaptığı hikemî tarzın ve XVII. yüzyıl sonundan itibaren İstanbul şairlerini etkisi altına alan sebk-i Hindî üslûbunun olgun bir temsilcisi olarak bilinir. Müteakip yüzyıllarda şiirleri söylenmeye devam etmiş ve çokça basılmıştır. Ziyâ Paşa onun şiirlerini “İrsâl-i meselde misli yoktur” diyerek övmüş, onun hikmet mısraları Tanzimat ve Cumhuriyet devirlerine kadar âdeta Türkçe’nin standart darbımesellerine dönüşmüştür.

Râgıb Paşa Arapça ve Farsça’ya ileri derecede hâkimdi. İran, Bağdat ve Mısır görevlerinde ve İstanbul’daki bazı resmî karşılamalarda Arapça ve Farsça konuştuğu, katıldığı meclislerde bu dillerde de şiirler söylediği kaydedilir. Çağdaşları onun edebî açıdan en kuvvetli yanının çok zengin kelime hazinesi olduğunu vurgularlar. Ayrıca görev yaptığı Arap coğrafyasında ilmî merakını geliştirmiş ve yeni kaynaklara ulaşmaya çalışmıştır. 1741’de bir Mısır heyetiyle birlikte İstanbul’a gelen, devrin önde gelen âlimlerinden İbrâhim b. Mustafa el-Halebî ile İstanbul’da tanışmış ve kısa süre de olsa onun talebesi olmuştur. O yıllarda yazmakta olduğu Sefîne’sinde kazâ-kader vb. bazı kelâm meselelerini Halebî’den aldığı derslere istinaden kaleme aldığı tahmin edilmektedir (Sievert, Zwischen, s. 148-150). Yine Mısır ulemâsından Abdüllatîf ed-Dımaşkī’den (ö. 1162/1749) icâzet almış ve zaman zaman bu hocalarıyla birlikte münazara meclislerine katılmıştır (Sievert, “Eavesdropping on the Pasha’s Salon”, s. 169-174).

Gençliğinde Eyyûbîzâde Ahmed Paşa’nın, ardından da Hekimoğlu Ali Paşa’nın kurduğu âlim ve şuarâ meclislerine katılmış olan Râgıb Paşa sadrazamlığı döneminde, özellikle de kendi kütüphanesini (bk. RÂGIB PAŞA KÜTÜPHANESİ) inşa ettirdikten sonra dönemin önde gelen âlimlerini (Ebûishakzâde Esad, Çelebizâde Âsım, Veliyyüddin efendiler gibi) ve şairlerini (Haşmet, Abdürrezzâk Nevres ve kendisinin mühürdarı Ahmed Nüzhet vb.) toplamış ve kendisi de bu sohbet meclislerine iştirak etmiştir. Kitap tedarik etmeye ve okumaya da aşırı merakı olduğu anlaşılmaktadır. Bir şiirinde bu hususta şöyle der: “Çünki yoktur enîs-i hücre-i gam / Râgıbâ sohbetim kitâb iledir.” Avrupa’dan kitaplar getirtip tercüme ettirdiği ve hekimliğini yapan Fenerli Rum ailesinden Aleksandro İpsilanti vasıtasıyla bu sahadaki gelişmeleri yakından takip ettiği bilinmektedir.

Râgıb Paşa’nın nüktedan, hoşsohbet ve cana yakın bir kişiliği olduğu, aynı zamanda rindâne karakteriyle bilindiği, meclisine gelip gidenlerle şakalı konuşmalarından dolayı III. Mustafa’nın tepkisini çektiği de rivayet edilir. Şiirlerinde ve mektuplarında görülen sosyal ve siyasal eleştiriler, döneminde devlet işlerinin çığırından çıktığı ve ahlâkî bir gerileme yaşandığına dair ifadeler karamsar bir yaklaşıma sahip olduğu şeklinde yorumlanabilir.

Yabancı gözlemcilere göre çok mahir ve kurnaz bir siyasetçidir. İngiliz elçisi James Porter, Râgıb Paşa’nın kullanmayı en çok sevdiği deyimin, “tavşanı arabadan avlamak” olduğunu aktarır. Ona göre Râgıb Paşa, düşmanlarını doğrudan hedef almaz, dolaylı yollardan onları sultan ile karşı karşıya getirtip işlerini görürdü (Porter, Observations, s. 123). Altı yılı biraz geçen sadâret yıllarında devlet işlerinde tam hâkimiyet kurmuş bir idareci olarak tanımlanmıştır.

Eserleri. 1. Sefînetü’r-Râġıb ve defînetü’l-meṭâlib. Paşanın Arapça kaleme aldığı bu kapsamlı mecmuada Bağdat, Halep, Şam, Kahire ve İstanbul’da katıldığı veya bizzat kendisinin kurduğu ilim meclislerinde tartışılan konular ve eserlere dair notlar ve değerlendirmeler bulunmaktadır. Birincisi müellif nüshasından istinsah edilmiş iki nüshası Râgıb Paşa Kütüphanesi’nde bulunan (Râgıb Paşa, nr. 1119, 1489) eser XIX. yüzyılda iki kere basılmış (Bulak 1255/1839, 1282/1865), daha sonra farklı bir tertiple yeniden neşredilmiştir (nşr. Refîk el-Acem v.dğr., Beyrut 2000). Sonraki yayınlarda mecmua, konularına göre düzenlenmiş ve başlıklar eklenmiştir. Râgıb Paşa Rakka ve Halep valilikleri döneminde 1756’dan önceki bir tarihte eseri telife başlamış, sadâreti esnasında (1757-1763) tamamlamıştır. Sefîne’nin yarıya yakın kısmını tefsir, kelâm ve felsefe konuları teşkil eder. Hadis ve tasavvuf konuları, fıkıh usulü gibi temel İslâmî ilimlerden de birçok başlık bulunur. Ayrıca matematikten zoolojiye, müzikten münşeata, fizikten cifr ilmine kadar çok geniş bir yelpazede başlıklar, şerhler, kısa hâşiyeler yer alır. Paşanın siyaset ve devlet işlerinin yanında çok derin bir ilmî gündeminin bulunduğu bu kapsamlı eserinden anlaşılmaktadır. İbn Haldûn, Fahreddin er-Râzî, Molla Sadrâ, Gazzâlî gibi büyük isimlerin eserleri hakkında yorumlar, bunlara yönelik izah ve tartışmalar içeren eser yüzyılın kayda değer derlemelerinden biri sayılmaktadır. Râgıb Paşa’nın okuma pratiklerini, ilgilerini ve zihniyet dünyasını resmeden bu kıymetli eser hakkında henüz kapsamlı tarihsel bir değerlendirme yapılmamıştır.

2. Münşeât-ı Râgıb. Osmanlılar’da kadim bir gelenek olan çeşitli resmî ve siyasî yazışmaların derlemesi mahiyetindeki eserin tesbit edilebilen elliden fazla yazması bulunmaktadır. Eserin başlığı farklı nüshalarda Telhîsât, Külliyât, Müntehabât şeklinde de kayıtlıdır. Râgıb Paşa’nın bu eserinde yer alan telhîs, kāime, tezkere ve resmî mektuplar ölümünden bir yıl kadar sonra mühürdarı Ahmed Nüzhet Efendi’nin (ö. 1197/1783) tertibiyle bir kitap haline getirilmiş ve dönemin Osmanlı belgelerinin dil ve üslûbunu yeni kuşaklara aktarmak amacıyla didaktik bir yaklaşımla hazırlanmıştır. Dîvân’ı ile birlikte Bulak’ta 1253’te basılan bu metin, Hüsnü Abdülkadir Özel tarafından yüksek lisans tezi olarak neşre hazırlanmıştır (Koca Râgıb Mehmed Paşa’nın Münşe’ât ve Telhîsâtı: Değerlendirme-Metin, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2014). Eser, paşanın şiir ve inşâ kabiliyetlerinin yanı sıra bürokratik dile hâkimiyetini de ortaya koymaktadır. Hasan Gültekin de Münşeât’ı Latin harfleriyle yayımlamıştır (Türk Edebiyatında İnşâ: Tarihî Gelişim-Kuram-Sözlük ve Münşeât-ı Koca Râgıb Paşa, Ankara 2015).

3. Tahkīk ve Tevfîk. 1736’da Nâdir Şah ile Osmanlılar arasındaki siyasî ve dinî müzakereleri yürütenlerden biri olan Râgıb Paşa bu eseri I. Mahmud’un talebi üzerine 1741-1744 yılları arasında kaleme almıştır. Ahmet Zeki İzgöer tarafından Tahkik ve Tevfik: Osmanlı-İran Diplomatik Münasebetlerinde Mezhep Tartışmaları (İstanbul 2003) adıyla neşredilen eserde dönemin siyasî tarafları, Nâdir Şah ile sulh yolunu arayanlarla harbin devam etmesini isteyen tarafların hamleleri, 1736’da batı cephesinde çıkan çift cepheli savaş üzerine İran tarafının taleplerinin nasıl karşılandığı ve Ca‘ferîliğin Osmanlılar tarafından hak mezhep olarak kabulü için Nâdir Şah’ın yürüttüğü müzakereler ayrıntılı bir şekilde ele alınır. Râgıb Paşa’nın önceki antlaşmalara yaptığı atıflar ile fıkıh konularına dair değerlendirmeleri, onun bu alanlara hâkimiyetini gösterir.

4. Mecmûa-i Râgıb Paşa. Râgıb Paşa’ya nisbet edilen bu mecmua İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi’nde (nr. NEKFY00285) “Mecmûa-i Râgıb Paşa” adıyla kayıtlı olup muhtelif konu başlıkları altında farklı şairlere ait Türkçe, Arapça ve Farsça şiirlerden oluşan bir derlemedir. Müellif hattı olabileceğine dair değerlendirmeler ile tarihî kaynaklardaki atıflar, bu nüshanın Râgıb Paşa’ya ait olma ihtimalini güçlendirmektedir. Tayyarzâde Atâ Bey’in (ö. 1880’den sonra) İntibâhnâme-i Atâ adlı eseri (Millet Ktp., Ali Emîrî, Tarih, nr. 81-82), mezkûr mecmuada yer alan şairlerin biyografilerini ihtiva etmesi dolayısıyla, bir zeyil niteliği taşımaktan çok tamamlayıcı bir eser hüviyetindedir. Mustafa Evirgen tarafından ileri sürülen (Sadr-ı A’zam Ragıp Mehmed Paşa, İÜ Ed.Fak. Tarih Bölümü, mezuniyet tezi, 1950, s. 38) ve Nihad Sâmi Banarlı’nın eseriyle literatürde yaygınlık kazanan (Resimli Türk Edebiyâtı Târihi, İstanbul 1983, II, 768) Hamidiye nüshasının (nr. 1468) Râgıb Paşa’ya ait olduğu yönündeki kanaatin doğru olmadığı, bunun Evirgen’in Hamidiye koleksiyonunun 1924-1954 yılları arasında Murad Molla Kütüphanesi’ne devredilmiş olduğunu gözden kaçırmasından kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Bu durum, eserin künyesinin belirtilen tarih aralığında “Murad Molla Ktp., Hamidiye, nr. 1468” şeklinde kaydedilmesi gerekirken sehven “Murad Molla, 1468” olarak belirtilmesine yol açmıştır. Râgıb Paşa’ya nisbeti yanlış olan nüsha hâlihazırda Süleymaniye Kütüphanesi Hamidiye koleksiyonunda (nr. 1468) kayıtlıdır.

5. Dîvân-ı Râgıb. Râgıb Paşa’nın yazdığı şiirleri onun vefatından sonra Müstakimzâde bir divan şeklinde derlemiş ve bu divan Münşeât ile birlikte basılmıştır (Bulak 1253). Hüseyin Yorulmaz yüksek lisans, Ömer Demirbağ da doktora tezi olarak (bk. bibl.) bu divanı neşre hazırlamış, ayrıca edebiyat tarihçileri bu eser üzerine çok sayıda araştırma kaleme almıştır.

Risâleleri. Râgıb Paşa’nın birçok risâlesi bulunmaktadır. Bazı Münşeât nüshalarında yer alan bu risâleler müstakil olarak da istinsah edilmiş ya da sonradan basılmıştır. Bunların en meşhuru olan Fethiyye-i Belgrad 1739’da Belgrad’ın yeniden fethi sürecini ele alır ve bu konu hakkında yazılan zafernâme-fetihnâme türü eserler arasında en fazla öne çıkanıdır. Çok sayıda yazma nüshası bulunan ve Münşeât içinde de nakledilen risâle (bazı nüshaları için bk. Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 3442/2, 3655/2; İÜNEK, nr. NEKTY06640; nr. NEKTY01901, vr. 36b-49a) Fatma Çiğdem Uzun tarafından Belgrad Hakkında Râgıb Paşa’ya Ait Bir Risale: Fethiyye-i Belgrad (1739) adıyla yüksek lisans tezi olarak neşre hazırlanmıştır (Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2000). Hekimoğlu Ali Paşa’nın talebi üzerine reîsülküttaplığı zamanında kaleme aldığı, Hz. Peygamber’in Huneyn ve Tâif gazvelerini konu alan Huneyniyye ve Tâifiyye risâleleri edebî açıdan Râgıb’ın kabiliyetlerini göstermesi bakımından dikkat çekicidir (Münşeât’ta da yer alan bu risâlelerin bazıları için bk. Zeyl-i Siyer-i Nâbî, Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 2258, vr. 17b-22a; İÜNEK, nr. NEKTY05711, vr. 7a-20b; nr. NEKTY07355, vr. 463b-469a). Yasin Dursun tarafından yüksek lisans tezi olarak hazırlanan (Koca Râgıb Paşa’nın Arûz Risâlesi Adlı Eserinin Tahkik ve Tahlili, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2014) Arûz Risâlesi’nin de müstakil nüshaları bulunmaktadır.

Bunların yanında Râgıb Paşa’nın Abdürrezzâk es-Semerkandî’nin Farsça kaleme aldığı Moğol dönemi İran’ı hakkındaki Maṭlaʿ-ı Saʿdeyn ile Mîrhând’ın Ravżatü’ṣ-ṣafâ adlı eserlerini tercüme etmeye teşebbüs ettiği ancak bunları ya bitiremediği ya da tercüme edilen kısımlarının kayıp olduğu zikredilir.


BİBLİYOGRAFYA

Hadîkatü’l-Vüzerâ Zeylleri: Osmanlı Sadrazamları (haz. Mehmet Arslan), İstanbul 2013, s. 251-253.

Râşid Mehmed Efendi – Çelebizâde Âsım Efendi, Târîh-i Râşid ve Zeyli (haz. Abdülkadir Özcan v.dğr.), İstanbul 2013, I-III, tür.yer.

İzzî Süleyman Efendi, İzzî Tarihi: Osmanlı Tarihi, 1157-1165/1744-1752 (haz. Ziya Yılmazer), İstanbul 2019, s. 24-28, 603; ayrıca bk. tür.yer.

Göynüklü Ahmed Efendi, Târîh-i Göynüklü: Osmanlı Tarihi, 1123-1172/1711-1759 (haz. Songül Çolak – Metin Aydar), İstanbul 2019, s. 437, 492, 550, 554.

James Porter, Observations on the Religion, Law, Government, and Manners, of the Turks, London 1768, s. 90-92, 112, 114, 123.

a.mlf. – G. Larpent, Turkey: Its History and Progress From The Journals and Correspondence of Sir James Porter Fifteen Years Ambassador at Constantinople, London 1854, I, 176.

Subhî Tarihi: Sâmî ve Şâkir Tarihleri ile Birlikte (haz. Mesut Aydıner), İstanbul 2007, s. 794-806; ayrıca bk. tür.yer.

Hâkim Mehmed Efendi, Hâkim Mehmed Efendi Tarihi (haz. Tahir Güngör), İstanbul 2019, I, 62, 101, 428-432, 437-441, 464, 480-483, 503-505, 551-552, 558-559, 660, 723, 781; II, 903, 925, 982-992, 1002, 1009, 1027, 1030-1034, 1101-1104, 1144, 1158, 1165, 1170.

, I, 44-45, 62, 66, 75, 85, 93, 102, 105, 107-109, 111, 114, 116, 121, 123, 130, 137, 139, 144-145, 149; II/A, s. 11-13, 16-19, 34 vd., 44 vd., 49.

Ahmed Resmî, Halîfetü’r-rüesâ, İstanbul 1269 → İstanbul 1992, s. 70-80.

a.mlf., Hamîletü’l-küberâ (haz. Ahmet Nezihi Turan), İstanbul 2000, tür.yer.

Ömer Demirbağ, Koca Râgıb Paşa ve Dîvân-ı Râgıb (doktora tezi, 1999), Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Ahmed Vâsıf Efendi ve Mehâsinü’l-Âsâr ve Hakā’iku’l-Ahbârı, 1166-1188/1752-1774: İnceleme ve Metin (haz. Nevzat Sağlam, doktora tezi, 2014), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 98-99; ayrıca bk. tür.yer.

Teşrifatçı Mehmed Âkif, Târih-i Cülûs-ı Sultân Mustafa Han-ı Sâlis: Sultan Üçüncü Mustafa Tarihi, İnceleme-Tıpkıbasım (haz. Erhan Afyoncu), İstanbul 2012, s. 33, 42, 45, 53, 71-72, 101, 108, 134, 146, 148, 178, 186, 197, 207, 211, 221, 237, 268, 304, 306, 375, 419, 450, 463, 520, 555, 573, 587, 593.

Moriz von Angeli, “Der Krieg mit der Pforte 1736-39”, Mitteilungen des k.k. Kriegs-Archivs, Wien 1881, s. 247-338, 409-479.

L. B. de Marsangy, Le chevalier de Vergennes: Son ambassade à Constantinople, Paris 1894, II, 311 vd.

, IV/2, s. 166, 193, 214, 234-236, 242, 245, 548.

Norman Itzkowitz, Mehmed Raghib Pasha: The Making of an Ottoman Grand Vezir (doktora tezi, 1959), Princeton Üniversitesi, tür.yer.

Laurence Lockhart, Nadir Shah: A Critical Study Based Mainly Upon Contemporary Sources, Cambridge 1973, s. 65-80, 223 vd.

Kemal Beydilli, Büyük Friedrich ve Osmanlılar: XVIII. Yüzyılda Osmanlı-Prusya Münâsebetleri, İstanbul 1985, s. 33-78.

a.mlf., “III. Mustafa (1757-1774). Kaynarca Öncesi Bir Padişah Portresi”, Kitāb-ı Hedāyā: Studien zum Osmanischen Reich und seinen Nachbargebieten. Zu Ehren von Zu Hedda Reindl-Kiel (ed. Sevgi Ağcagül – Henning Sievert), Bonn 2019, s. 189-248.

Hüseyin Yorulmaz, Koca Rāgıb Paşa Dîvânı: Araştırma ve Metin (yüksek lisans tezi, 1989), İÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü.

a.mlf., Koca Ragıb Paşa, Ankara 1998, s. 54-167.

Recep Ahıshalı, Osmanlı Devlet Teşkilatında Reisülküttâblık (XVIII. Yüzyıl), İstanbul 2001, s. 46-53, 209.

Mesut Aydıner, Koca Râgıb Mehmed Paşa: Hayatı ve Dönemi: 1699-1763 (doktora tezi, 2005), Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, tür.yer.

H. Sievert, Zwischen arabischer Provinz und Hoher Pforte, Beziehungen, Bildung und Politik des osmanischen Bürokraten Rāġıb Mehmed Paşa (st. 1763), Würzburg 2008, tür.yer.

a.mlf., “Eavesdropping on the Pasha’s Salon: Usual and Unusual Readings of an Eighteenth-Century Ottoman Bureaucrat”, , sy. 41 (2013), s. 159-195, 164.

İlker Külbilge, 18. Yüzyılın İlk Yarısında Osmanlı-İran Siyasi İlişkileri: 1703-1747 (doktora tezi, 2010), Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 34, 45-46, 192, 221-222.

Ahmet Büyükaksoy, James Porter’ın İstanbul Büyükelçiliği: 1747-1762 (doktora tezi, 2016), MÜ Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, s. 90-125, 163-175, 201-210.

Yusuf Yıldırım, Ahmed Nüzhet Divanı, Sivas 2020, s. 23-25.

Mehmet Yılmaz Akbulut, Hekimoğlu Ali Paşa: Paşalar Çağının Şeyhülvüzerası, İstanbul 2022, s. 273, 275-278, 311-325, 385, 430, 480.

François Rousseau, “L’ambassade du Comte de Castellane à Constantinople, 1741-1747”, Revue des questions historiques, nouvelle série, sy. 26 (70), Paris 1901, s. 410-437.

Erhan Afyoncu, “Osmanlı Müverrihlerine Dair Tevcihat Kayıtları I”, , XX/24 (1999), s. 105-106.

a.mlf., “Osmanlı Müverrihlerine Dair Tevcihat Kayıtları II”, a.e., XXVI/30 (2005), s. 148-158.

Zeynep Aycibin, “Ahmed Resmî Efendi’nin Hamîletü’l-Küberâ’sı ve Müstakim-Zâde Zeyli”, a.e., XXII/26 (2001), s. 183-223.

Bekir Sıtkı Baykal – Abdülkadir Karahan, “Râgıb Paşa”, , IX, 594-598.

Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2007 yılında İstanbul’da basılan 34. cildinde, 403-406 numaralı sayfalarda yer almıştır. Maddenin MEHMET YILMAZ AKBULUT tarafından kaleme alınan yeni dijital versiyonu 02.02.2026 tarihinde yayımlanmıştır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde okumak ister misiniz?
BAŞKA BİR MADDE GÖSTER