SAK

الصكّ
Bölümler İçin Önizleme
  • 1/2Müellif: CENGİZ KALLEKBölüme Git
    Farsça’da “muahede, tasdiknâme” anlamındaki çek kelimesi Arapça’ya sakk (çoğulu sukûk) şeklinde geçmiş olup geniş mânasıyla “yazılı belge, resmî tutan...
  • 2/2Müellif: SÜLEYMAN KAYABölüme Git
    Osmanlılar’da. Osmanlılar’da sak daha ziyade hukukî sahaya ait bir terim olmuştur. Bazı tanımlara göre sak, kadı tarafından dava konusu olan hadiseye ...
1/2
Müellif:
SAK
Müellif: CENGİZ KALLEK
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2008
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 17.11.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/sak--belge#1
CENGİZ KALLEK, "SAK", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/sak--belge#1 (17.11.2019).
Kopyalama metni
Farsça’da “muahede, tasdiknâme” anlamındaki çek kelimesi Arapça’ya sakk (çoğulu sukûk) şeklinde geçmiş olup geniş mânasıyla “yazılı belge, resmî tutanak” demektir. Dolayısıyla çeşitli muamele, ikrar ve edimleri yazılı olarak belgeleyen mahzar, istihkak senedi, ödeme emri, çek, temliknâme, icâre ve borç senedi, ibrânâme, kefâletnâme, vekâletnâme, rehin ve emanet makbuzu, mükâtebe senedi, tayin menşuru, edâ tezkiresi, iktânâme gibi resmî veya kıymetli evrak sak olarak adlandırılmaktadır. Sak düzenleyene sakkâk veya kâtibü’s-sak adı verilir. Önceleri sakler hazırlandıkları malzemeye nisbetle rakk veya ruk‘a (deri parçası) adıyla da anılmış, ancak sonraları iç üretimi gerçekleştirilen kâğıtlara yazılmaya başlanmıştır. Sak kelimesinin eş anlamlısı olarak vesika, sahîfe, varaka, kitap, hat, risâle, mektup gibi kelimelere rastlanmaktadır. İlk defa Malezya hükümeti tarafından 2002 yılında gerçekleştirilen, daha sonra Batı’da ve İslâm ülkelerinde yaygınlaşmaya başlayan varlığa dayalı tahvil veya faizsiz bono yahut kira sertifikası uygulamasında yatırımcıya verilen belgeler de sukûk diye adlandırılmaktadır.

Mahzar. Bir davada taraflar ve şahitlerinin hâkim huzurunda sunduğu bilgi ve delillerin, ikrar, yemin veya inkârın kaydedildiği tutanak için sak ve mahzar kelimeleri kullanılmaktadır (muhtevası için bk. Buhûtî, VI, 367-369; Mustafa es-Süyûtî, VI, 545-546). Davanın taraflarından biri ihtiyaç halinde kullanabilmek için sak yazılmasını isterse hâkimin bu talebi yerine getirmesi Şâfiî, Hanefî ve Mâlikî mezheplerine göre müstehap, Hanbelîler’e göre vâciptir. Kamu yararına olduğu için sak kâğıtları beytülmâlce temin edilmelidir. Bu mümkün olmazsa bedeli talep sahibince karşılanır. Cumhura göre kâtibe -beytülmâlden maaşlı değilse- sak hazırlaması karşılığında bir ücret ödenmesi, “... kâtip veya şahit zarara uğratılmasın ...” âyeti gereğince (el-Bakara 2/282) câizdir. Kâtibin muhatabının zaruret halini suistimal ederek yüksek ücret alması haksız kazanç sayılır. Bir alışverişte sak ve hüccet hazırlanması ücretini müşteri öder (Mecelle, md. 292). Kadı konunun uzmanlarının sak hazırlamasını yasaklayamaz. Sakkin ispat vasıtası olarak değeri tartışılmıştır. Cumhura göre kadı, ayrıntılarını hatırlamadığı bir davaya ilişkin eski hükmünü bir sak veya sicile dayanarak onaylayıp yürürlüğe koyamaz; çünkü üzerindeki yazısını tanısa bile evrakta tahrifat yapılmadığından emin olamaz. Ancak Ebû Yûsuf, Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî ve bir rivayete göre Ahmed b. Hanbel, istihsanen kadıların kendi sorumlulukları altındaki mühürlü bir arşivde saklanan sak veya sicillerle amel edebileceği kanaatindedir. Şâfiî mezhebindeki bir görüş de böyledir. Şemsüleimme es-Serahsî bu cevazı kamu hukukunu ilgilendiren davalar için geçerli saymamıştır (el-Uṣûl, I, 358-359). Hukukî işlemlerde ve mahkemelerde yazının yaygınlaşması, yargı teşkilâtının gelişmesi ve değişen şartlara göre belli bir yargılama usulünün yerleşmeye başlamasıyla birlikte mahkeme tutanaklarını veya ehliyet sahibi kişilerin kendi aleyhlerindeki yazılı beyanlarını içeren sakler zamanla şahitlik ve sözlü ikrar gibi öncelikli ispat vasıtalarına eklenmiştir. Nitekim Mecelle’de, bir hâkim tarafından usulüne uygun biçimde düzenlenen ve sahtekârlık şüphesi taşımayan i‘lâm ve sak ile amel ve hükmün câiz olduğu belirtilmiştir (md. 1821). Ayrıca hâkimin, vereceği i‘lâm ve sakleri düzenli şekilde sicillât defterine kaydetme ve hile veya fesattan itinayla koruma, kendisi görevden alındığında ise ilgili arşivin halefine teslimini sağlama yükümlülüğü de kurallaştırılmıştır (a.g.e., md. 1814). Hanefîler örfen muteber olan hükümdar beratları, kadı ve vali menşurları, emannâmeler, eski vakıf senetleri, satıcı, simsar ve sarrafların kendi korumaları altındaki muhasebe defterleri gibi sakleri hakların ispatında geçerli saymıştır (a.g.e., md. 1606-1612). Şâfiîler’e göre malî tasarrufları, nikâh, boşama, ikrar vb.ni belgelemek için sak yazımı farz-ı kifâyedir; çünkü münâzaa halinde hakların korunabilmesi için buna ihtiyaç duyulabilir (ayrıca bk. HÜCCET; İ‘LÂM; ŞÜRÛT ve SİCİLLÂT).

İstihkak Senedi/Karne. Hak sahiplerinin isimlerini ve istihkaklarının veya erzaklarının/maaşlarının miktarını gösteren, devlet başkanı ya da diğer yetkililerce onaylanmış belgelere de sak adı verilir (Muhammed b. Ahmed el-Hârizmî, s. 70). Halife Ömer 18 (639) yılında başlayan bir kuraklık döneminde Mısır, Şam ve Irak valilerinden yardım istemişti. Amr b. Âs’ın gönderdiği temel tüketim malları Câr Limanı’nda depolanmış ve Zeyd b. Sâbit’in sorumluluğu altında düzenlenen farklı değerlerdeki mühürlü kâğıt istihkak belgeleri (sak) ihtiyaç sahiplerine dağıtılmıştı. Böylece Hz. Ömer, İslâm tarihinde resmî mühürlü sak hazırlatan ilk halife sayılır (Ya‘kūbî, II, 154-155). Bazı hak sahipleri istihkaklarını çekmek yerine ellerindeki sakleri büyük sermaye sahibi tüccara piyasa fiyatından devretmeye başlamıştı ki bu durum onların hamiline düzenlendiği fikrini vermektedir. Hz. Ömer, borsaya dönüştürülen limanda sak alım satımıyla uğraşan Hakîm b. Hizâm’ın 100.000 dirhemlik işlem yaparak % 100 kâr elde ettiğini öğrenince ona bu muamelelerin tamamını feshedip kazandığı parayı hak sahiplerine geri vermesini emretmişti. Ancak kaynaklarda, halifenin malı kabzetmeden satma saydığı bu tür işlemleri yasaklayan bir genelgesi bulunduğuna dair bir kayda rastlanmamıştır. Zeyd b. Sâbit ve Ebû Hüreyre, muhtemelen Muâviye dönemindeki Hicaz valiliği sırasında Mervân b. Hakem’e giderek kendisini Câr saklerinin alınıp satılmasını engellemediği için eleştirmişlerdir. Gerekçe olarak malların Hz. Peygamber’in yasağına rağmen kabzedilmeksizin alınıp satılmasını gösterdikleri, işlemin kendisini de faizli satış saydıkları anlaşılmaktadır. Bunun üzerine Mervân sakleri toplatıp hak sahiplerine iade ettirmiştir (Kallek, s. 83-85). Daha sonra sak dağıtımı Abdülmelik b. Mervân’ın hilâfetine kadar kesintiye uğramıştır. Muhtemelen onun döneminde Saîd b. Müseyyeb’e sorulan bir soruya ve cevabına dair Mâlikî ulemâsının yorumlarından Câr saklerinin 1 dinar civarındaki küçük çaplı işlemlere konu olduğu izlenimi edinilmektedir (el-Muvaṭṭaʾ, “Büyûʿ”, 53; Muhammed b. Abdülbâkī, ez-Zürkānî, III, 377-378).

Ödeme Emri/Çek. “Emre hazır mevcut bir karşılık üzerine çekilmiş yazılı ödeme emri” anlamındaki sak güvene dayalı işlemlerin önemli araçlarındandır. Bu anlamıyla sak kelimesi muhtemelen Haçlı seferleri sırasında Arapça’dan Batı dillerine de geçmiştir (İng. cheque, Fr. chèque, Alm. Scheck). Ödeme emri niteliğindeki belgelerin Hz. Peygamber devrinden itibaren kullanıldığı anlaşılmaktadır. Resûl-i Ekrem, kendisinden yardım isteyen Uyeyne b. Hısn ile Akra‘ b. Hâbis adına, istedikleri şeyi kendi bölgelerinin zekât gelirlerinden tahsis eden mühürlü birer ödeme emri (kitâb) düzenletmiştir (Ebû Dâvûd, “Zekât”, 24). Sakler ilk defa Hz. Ömer’in hilâfeti döneminde tarihlenmiş, kendisine yıl belirtilmeden şâban ayına vadelenmiş bir çekten kaynaklanan bir dava getirilince hicrî takvim uygulamasına başlanmıştır. Resmî saklerin onun devrinde mühürlendiği anlaşılmaktadır. Nitekim Ma‘n b. Zâide isimli bir kişi, hilâfet mührünü taklit edip sahte evrak düzenleyerek Kûfe haraç dairesinden para çekince Halife Ömer tarafından celde ve hapis cezasına çarptırılmıştır. Benzer sahtekârlıklar önlemlerin kurumsallaştırılmasını sağlamıştır. Emevî Halifesi Muâviye, Irak Valisi Ziyâd b. Ebîh’e Amr b. Zübeyr b. Avvâm için 100.000 dirhemlik bir ödeme emri çıkarmış, Amr evrakta tahrifat yaparak meblağı 200.000 dirheme yükseltmiştir. Durum anlaşılınca Muâviye tedbir olarak Dîvânü’l-hâtem’i kurdurmuş, Amr’ı da zimmetine geçirdiği 100.000 dirhem ödeninceye kadar hapsettirmiştir. Sakler beytülmâl, divan, cehbez ve vekillere çekilmiştir. Emevîler döneminde memurların maaşlarının sak ile ödendiğine dair çeşitli örnekler vardır. Meselâ Vali Ziyâd b. Ebîh, beytülmâl emîni Ebû Vâil Şakīk b. Seleme’ye mutfak sorumlusu adına düzenlenmiş 800 dirhemlik bir ödeme emri çekmiştir. Halife Ömer b. Abdülazîz, borçlu oldukları gerekçesiyle kendisinden yardım isteyen iki kişiye Benî Kelb’in zekâtının artanından beytülmâle aktarılan ve borçlulara yardım için ayrılan fondan ödenmek üzere 400’er dinarlık birer sak vermiştir. IV. (X.) yüzyılda sak kullanımının yaygınlaştığı, üzerindeki değerlerin arttığı, hata ve suistimâllerin önlenmesi için ek tedbirler alındığı görülmektedir. Abbâsî Halifesi Hârûnürreşîd, kardeşi Ali’ye veliahtlıktan feragat etmesi karşılığında divana çekilmiş 20 milyon dirhemlik bir sak vermiştir. Fazl b. Yahyâ el-Bermekî’nin aracılığı ile de Muhammed b. İbrâhim’e 100.000 dirhemlik bir sakki bizzat yazmıştır. Müktefî-Billâh devrinde Dîvânü’l-harâc kâtipliği yapan İbnü’l-Furât el-Âkūlî, ordu atâlarından sorumlu Ebû Abdullah İbnü’l-Cerrâh’ın 120.000 dinarlık sakki mükerreren ödediğini beytülmâl emîni Ebü’l-Abbas’ın da hazır bulunduğu bir mecliste ispatlamış ve kendi nişanı olmayan saklerin tediyesini yasaklamıştır. Kudâme b. Ca‘fer, yanlışlıkların önlenebilmesi için Beytülmâl divanı sorumlusunun saklere nişan koyduğunu, bunun eksikliği halinde vezir ve yardımcılarının onlara itibar etmediğini belirtmektedir (el-Ḫarâc, s. 36). Abbâsîler devrinde memur maaşları ve hazine yardımları sak ile ödenmiştir. Büveyhîler tarafından ordu mensuplarının maaşları için Dîvânü’l-ceyş’e sak çekildiği bilinmektedir. Yetkililerin genellikle düzenli memur maaş ve erzak ödemeleri, bazan da düzensiz ihsanlar için beytülmâle, mukātaa sahibi cehbezlere veya sarraflara tasdikli tahsisat belgeleri yazmaları uygulaması zamanla yaygınlaşmıştır (meselâ bk. Ebû Ali et-Tenûhî, I, 223; İbn Miskeveyh, I, 158; Hatîb, IV, 68). Cehbezlere küçük tutarlı alımlar için dahi ödeme emri çekildiği anlaşılmaktadır. Nitekim İbn Miskeveyh 332 (944) yılına ait 9 dirhemlik bir sakten bahsetmektedir (Tecâribü’l-ümem, II, 80). Nâsır-ı Hüsrev, Basra’yı ziyaret edenlerin paralarını bir sarrafa yatırarak çek (defteri) aldıklarını, şehirde kaldıkları süre boyunca yaptıkları alışverişler için çek yazdıklarını söylemektedir (Sefernâme, I, 146). Ancak bazı örneklerden, ilgili işlemler için komisyon aldıkları anlaşılan cehbezlerin ödemelerde sorun çıkarabildikleri görülmektedir. Nâsır-ı Hüsrev’in, Asvan’da oturan bir dostunun Ayzâb’daki vekiline, “Nâsır’a dilediği her şeyi benim hesabımdan ver” şeklinde bir açık ödeme emri çektiğine dair kaydettiği bilgi dostlar arasındaki güveni yansıtması açısından ilginçtir (a.g.e., I, 119-120). İslâm’ın doğuşundan sonraki birkaç yüzyıl içinde iktisadî ve ticarî hayatın canlanmasıyla beraber alacak veya borcun bir yerden başka yere naklini sağlayan sak ve süftece gibi araçların yaygınlık kazandığı ve cehbezlerin bunda önemli rol oynadığı anlaşılmaktadır (bk. HAVÂLE; SÜFTECE).

Borç Senedi. Câhiliye döneminden beri kullanıldığı bilinen borç senetleri de (hüccetü’d-deyn, zikrü hak) sak adıyla anılmaktadır. Bunlara borcun miktarından başka şahitlerin adları ve vade yazılmaktadır. Borç senetleri kefilleri de içeriyorsa aynı zamanda kefâletnâme özelliği taşır. Birden fazla alacaklıya olan borçları ikrar eden senetlerin düzenlenmesi meşrû görülmüştür. Mecelle’de, “Mükâtebe muhâtabe gibidir” (md. 69) ve, “Kitâbetle yani yazı ile ikrar lisan ile ikrar gibidir” (md. 1606) maddelerinde belirtildiği üzere ilmühaber, mahkeme sicili, mektup ve ticarî defterlerle diğer hususi evrak vb. yazılı belgeler ikrar vasıtası olarak kabul edilmektedir (md. 1606-1612). Kadı yetimin parasını borç senedi düzenleyerek ikraz edebilir. Alacağın ayn karşılığında devri meselesi tartışmalıdır. İmam Züfer’e göre meselâ 1000 dirhemlik bir sakkin peşin 100 dinara satışı dirhemlerin akid meclisi dağılmadan teslim edilmemesi halinde câiz değildir. Şa‘bî, üçüncü bir şahıs üzerindeki alacağı belgeleyen sak ile kumaş veya buğday gibi bir mal satın alınmasını (deyn ile aynın değiştirilmesini) garar, ilgili akdi de fâsid saymıştır; kabzettiği sak elinde telef olan satıcı onun nakdî karşılığını tahsil hakkına sahiptir. İbrâhim en-Nehaî sak ile mal mübadelesine cevaz verirken Süfyân es-Sevrî, sak sahibinin borçluya aynın satıcısının huzurunda borcunu ikrar ettirmesi şartıyla câiz olduğu kanaatindedir.

Abbâsî Halifesi Me’mûn’un arşivinde, Abdülmuttalib b. Hâşim’in San‘alı bir Himyerî’den istendiğinde ödenecek 1000 yeni ölçek dirhemi tutarında alacağı olduğunu belgeleyen deri üzerine yazılı bir borç senedi bulunduğu rivayet edilmektedir. Sahâbîlerin kredi işlemlerinde toplamları önemli yekün tutan borç senetleri kullandıklarına dair çeşitli örnekler vardır (Kallek, s. 82). Kudâme b. Ca‘fer, ilk dönemlere ait saklerde meblağ yazılırken -piyasada farklı dirhemler dolaştığı için- sikkenin ağırlığının da belirtildiğini, ancak buna standartlaşma sebebiyle kendi devrinde gerek kalmadığını söylemektedir (el-Ḫarâc, s. 61). Borç senetleri zamanla çok yaygınlaşmıştır. Abbâsîler döneminde Basra, Kûfe ve Bağdatlı tâcirler devamlı olarak Mağrib’e mal sevkediyor, orada düzenlenen şahitli saklerle muamele yapıyorlardı. İbn Havkal, Muhammed b. Ebû Sa‘dûn adında Sicilmâse asıllı bir tâcir tarafından Evdeguştlu (Merrâkeş) Ebû İshak İbrâhim b. Abdullah lehine düzenlenmiş ve şahitlerce onaylanmış 42.000 dinarlık bir borç senedi gördüğünü, Doğu İslâm topraklarında bu tutara ulaşan saklerin varlığını duymadığını kaydetmektedir (Ṣûretü’l-arż, s. 61, 99, 100).

BİBLİYOGRAFYA
el-Muvaṭṭaʾ, “Büyûʿ”, 43-44; Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî, el-Ḥücce ʿalâ ehli’l-Medîne (nşr. Mehdî Hasan el-Kîlânî), Beyrut 1403, II, 701; Abdürrezzâk es-San‘ânî, el-Muṣannef (nşr. Habîbürrahman el-A‘zamî), Beyrut 1403/1983, VIII, 29, 108; İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt, V, 349; VII, 120; İbn Abdülhakem, Fütûḥu Mıṣr (Âmir), s. 166-167, 422; Belâzürî, Fütûḥ (Rıdvân), s. 217-218, 448-449; Ya‘kūbî, Târîḫ, II, 154-155; Taberî, Târîḫ, Beyrut 1407/1987, II, 3; III, 264; IV, 45, 623; V, 213; Tahâvî, eş-Şürûṭü’ṣ-ṣaġīre (nşr. Ruhi Özcan), [baskı yeri ve tarihi yok], II, 559-562, 565-579; Cehşiyârî, el-Vüzerâʾ ve’l-küttâb, s. 196, 214-215; Kudâme b. Ca‘fer, el-Ḫarâc (Zebîdî), s. 35, 36, 56-57, 61, 338; İbn Havkal, Ṣûretü’l-arż, s. 61, 99, 100; Ebû Ali et-Tenûhî, Nişvârü’l-muḥâḍara (nşr. Abbûd eş-Şâlicî), Beyrut 1391-93/1971-73, I, 41, 223; VIII, 35; İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist, s. 7; Muhammed b. Ahmed el-Hârizmî, Mefâtîḥu’l-ʿulûm, Beyrut 1411/1991, s. 70; Şâbüştî, ed-Diyârât (nşr. K. Avvâd), Beyrut 1406/1986, s. 202; İbn Miskeveyh, Tecâribü’l-ümem, I, 158; II, 80; III, 46-47, 119; Hilâl b. Muhassin es-Sâbî, el-Vüzerâʾ (nşr. Hasan ez-Zeyn), Beyrut 1990, s. 45, 48, 139; Hatîb, Târîḫu Baġdâd, IV, 68; İbn Abdülber en-Nemerî, et-Temhîd (nşr. Mustafa b. Ahmed el-Alevî - M. Abdülkebîr el-Bekrî), Mağrib 1387, XVI, 7; XXII, 85; Nâsır-ı Hüsrev, Sefernâme (trc. Yahyâ el-Haşşâb), Beyrut 1983, I, 119-120, 146; Serahsî, el-Mebsûṭ, XVI, 92-93; XVIII, 11, 20, 94, 17; XXI, 41; a.mlf., el-Uṣûl, Beyrut, ts. (Dârü’l-ma‘rife), I, 358-359; İbn Asâkir, Târîḫu Dımaşḳ (Amrî), XXIII, 179-180; Yâkūt, Muʿcemü’l-üdebâʾ, Beyrut 1411, I, 316, 331-332; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil (nşr. Abdullah el-Kādî), Beyrut 1415, I, 12; III, 373; IV, 98; Nevevî, Ravżatü’ṭ-ṭâlibîn (nşr. Züheyr eş-Şâvîş), Beyrut 1405/1985, XI, 276; Osman b. Ali ez-Zeylaî, Tebyînü’l-ḥaḳāʾiḳ, Bulak 1314, IV, 214; İbn Haldûn, Târîḫ, Beyrut 1984, I, 421-422; III, 24; İbn Hacer, el-İṣâbe (Bicâvî), VI, 369; İbn Nüceym, el-Baḥrü’r-râʾiḳ, Beyrut, ts. (Dârü’l-ma‘rife), III, 278; V, 209, 222, 239; VI, 249, 254; VII, 23; Buhûtî, Keşşâfü’l-ḳınâʿ, VI, 367-369; Muhammed b. Abdülbâkī ez-Zürkānî, Şerḥu’z-Zürḳānî ʿalâ Muvaṭṭaʾi’l-İmâm Mâlik, Beyrut 1407/1987, III, 369, 377-378; Mustafa es-Süyûtî, Meṭâlibü üli’n-nühâ fî şerḥi Ġāyeti’l-müntehâ, Dımaşk 1380/1961, VI, 532, 544-546; İbn Âbidîn, Reddü’l-muḥtâr, III, 448, 465; IV, 413, 421; V, 329, 372, 437, 470; VI, 92; VII, 94; Mecelle, md. 69, 292, 1606-1612, 1814, 1821; Abdülazîz ed-Dûrî, Târîḫu’l-ʿIrâḳı’l-iḳtiṣâdî fi’l-ḳarni’r-râbiʿi’l-hicrî, Beyrut 1974, s. 170-171; Muhammed Hamîdullah, el-Ves̱âʾiḳu’s-siyâsiyye, Beyrut 1405/1985, s. 258-259; Cengiz Kallek, Asr-ı Saâdet’te Yönetim-Piyasa İlişkisi, İstanbul 1997, s. 82-85; Hakkī İsmâil İbrâhim, Esvâḳu’l-ʿArabi’t-ticâriyye fî şibhi’l-Cezîreti’l-ʿArabiyye, Amman 1423/2002, s. 152-156; N. Levtzion, “Ibn Hawqal, the Cheque and Awdaghost”, JAfr.H, IX/2 (1968), s. 223-233; “Ṣak”, Mv.F, XXVII, 46-49.
Bu bölüm ilk olarak 2008 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 35. cildinde, 584-586 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
2/2
Müellif:
SAK
Müellif: SÜLEYMAN KAYA
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2008
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 17.11.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/sak--belge#2-osmanlilarda
SÜLEYMAN KAYA, "SAK", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/sak--belge#2-osmanlilarda (17.11.2019).
Kopyalama metni
Osmanlılar’da. Osmanlılar’da sak daha ziyade hukukî sahaya ait bir terim olmuştur. Bazı tanımlara göre sak, kadı tarafından dava konusu olan hadiseye ve bu husustaki hükmüne dair düzenlenen belgedir. Şer‘î mahkemelerde sicil defterlerine kaydedilip taraflara verilen hüccet, i‘lâm, temessük vb. belgelerin yazılış usulü sakk-i şer‘î diye bilinir (Uzunçarşılı, s. 116). Ebüssuûd Efendi’nin kadının hükmü bulunan ve bulunmayan sakler ayırımı da sak kavramının mahkemelerde düzenlenen hüccet ve i‘lâmlar hakkında kullanıldığını gösterir. Mahmûd Hamza sicil, sak, hüccet, vesika, mahzar gibi kavramlar hakkında bilgi verirken hücceti “üzerinde kadının tasdik yazısı bulunan belge”, sakki ise “tasdik yazısı bulunmayan belge” olarak tarif eder (Risâle fî ḫaleli’l-meḥâḍır ve’s-sicillât, s. 2). Süleyman Şeyhî, mürâfaa esnasında davacı ve davalının ifadelerini şer‘a tatbik ederek yazmaya sak dendiğini belirtir. Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde yazılan bazı eserlerde sak kavramının “tatbikat ve tatbikata dair numune” anlamında kullanıldığı görülür (Şevkī, s. 5). Netice olarak sak kavramının “mahkemelerde belgelerin yazılma işlemi ve belgelerin yazılma usulü” mânasına geldiği gibi mahkemelerde yazılan i‘lâm, hüccet ve belgeler için de kullanıldığı söylenebilir. Ancak teknik anlamda sakkin mahkemelerde yazılıp kadının tasdik yazısını içermeyen belge olduğu anlaşılır. Bu tür belgelerin bir araya getirilmesi suretiyle oluşturulan sak mecmuaları mahkemelerde belge düzenleyecek olanlar için kılavuz vazifesi görmektedir. Hâcibzâde, bu belgeler ve bunların yazılma usulünü konu edinen ilm-i sakke dair ayrıntılı bilgi verdiği eserinin mukaddimesinde bu ilmin şürût, kitâb, hüccet, vesîka gibi çeşitli adlarını zikreder. Osmanlı öncesinde genellikle şürût kullanılırken Osmanlı döneminde bunun yerini sakkin aldığı söylenebilir. Hâcibzâde bu ilmin konusunu “mahzar ve sicillere yazılan şeylerden bahsetme”, gayesini de “en güzel terkiplerle yazmayı öğretme” olarak belirtir (Bidâatü’l-hükkâm, vr. 2a).

Sak Mecmuaları. Mahkemelerde kayda geçirilecek belgelerin önce kâtip tarafından müsveddesinin yazıldığı ve müsveddelerin kadı tarafından onaylanmasından sonra temize çekildiği bilinmekte, bu müsveddelerin kâtib, nâib ya da kadılar tarafından toplandığı sak mecmuası müelliflerinin ifadelerinden anlaşılmaktadır. Müsveddeleri toplayanlardan bir kısmı, bunların arasından seçtikleri belgeleri temize çekerek bir araya getirmek suretiyle sak mecmuaları oluşturmuştur. Temize çekme işleminin basit bir tashihten ibaret olmadığı, konuyla ilgili fıkıh ve fetva kitaplarında yer alan hükümlerin gözden geçirildiği, daha önce yazılan sak mecmualarıyla mukayese edildiği ve ibarelerin yeniden ele alındığı yine müellifler tarafından belirtilmektedir. Sak mecmualarının önemini arttıran bir diğer husus, bunları meydana getirenlerin uzun yıllar mahkemelerde görev yapmış ilim ehli kimseler olması ve bu mecmuaların genellikle daha üst rütbeye sahip ilmiye mensupları tarafından tashih edilmesidir. Mecmualarda yer alan saklerde formüle edilmiş ifadelerin belli bir sıraya göre dizildiği dikkati çeker. Bu durumun herhangi bir şeyin atlanmasını önlediği ve yazılan müsveddeleri onaylamak üzere okuyan kadının en ufak bir eksikliği farketmesini sağladığı düşünülebilir. Ayrıca bunun farklı mahkemelerde kayda geçirilen belgeler arasında hukuk dili ve hukukî yaklaşım açısından birlik sağladığı da söylenebilir (İpşirli, s. 161-162). Tesbit edilebilen XVI. yüzyıl ortalarına ait sak mecmualarında yer alan saklerin tamamının Arapça olmasına karşılık aynı yüzyılın sonlarına doğru bir kısmı Arapça, bir kısmı Türkçe saklerden oluşan eserlerle karşılaşılmaktadır. XVII. yüzyılın başlarında büyük çoğunluğunun, sonrasında ise artık tamamının Türkçe yazıldığı görülür.

Osmanlı döneminde yazılan fetva kitaplarında önemli ölçüde fıkıh eserlerinde yer alan tasnifler geçerli olmakla birlikte sak mecmularında genellikle bu tasnife uyulmadığı, sak mecmualarının kendi aralarında bile tasnif yönünden her zaman birbirine benzemediği dikkati çeker. Özellikle XVI. yüzyıl ve XVII. yüzyıl başlarına ait olanlarda birbirine yakın konuların tek bir bölüm altında toplandığı görülür. Daha sonraki dönemlerde ise tıpkı fıkıh ve fetva kitaplarında olduğu gibi her bir konu ayrı bir bölümde ele alınmıştır. Sak mecmualarının fetva kitaplarıyla paralellik arzeden bir yönü de bilhassa son devirlerde yazılan bazı mecmualarda nakillere yer verilmesidir.

XVI. yüzyılda kaleme alınan mecmualar önemli ölçüde hüccetlerden oluşmakta, bunun yanı sıra i‘lâm ve nakiller de bulunmaktadır. XVII. yüzyılın başlarından itibaren hüccet, i‘lâm ve nakillerin yanı sıra mâruz, mürâsele, tevcîh-i cihât, mahzar, tezkire gibi belgelere rastlanır. Aslında bir belge çeşidi olmayıp belgelerin içinde yer alan kısımlardan olan dîbâce, elkāb ve imzalara da bazı mecmualarda müstakil olarak yer verilmiştir. XVI. yüzyılda büyük çoğunlukla kısa hüccetlerden oluşan eserler XVII. yüzyılda yerlerini uzun i‘lâmlardan oluşan eserlere bırakmıştır. Bu yüzyıldan sonra sak mecmualarında genellikle i‘lâmlar daha fazla yer almaya başlamıştır. Dikkat çeken bir diğer husus sak mecmualarında mevcut belgelerin XVI. yüzyıldan itibaren uzatılmasıdır. İlk uzatmanın Arapça’dan Türkçe’ye geçişte ortaya çıktığı söylenebilir. Arapça’dan Türkçe’ye geçişte âdeta Arapça belgelerin tercümeleri verilirken zamanla Türkçe hukuk dilinde değişmeler olduğu, yeni kavram ve terkiplerin ilâve edildiği, buna paralel olarak belgelerin biraz daha uzadığı görülmektedir.

Sak mecmualarının daha önce sicillere kaydedilen belgelerden oluşturulması zaman itibariyle şer‘iyye sicillerinden sonra geldiğini ortaya koyar. Fârûkī’nin sicillerde kaydedilen belgelerde üslûp, terkip ve tertip açısından İstanbul’dan taşraya, büyük şehirlerden küçük şehirlere doğru yayılan bir modelden söz edilebileceği şeklindeki tesbiti de (Tarih Boyunca Paleografya ve Diplomatik Semineri, s. 208) göz önünde bulundurularak İstanbul, Bursa ve Edirne gibi şehirlerde kadı ve kâtiplerin katkılarıyla Türkçe hukuk dilinin oluşup gelişmesine paralel biçimde sicillere kaydedilen belgelerde meydana gelen değişimlerin zamanla önce sak mecmualarına ve bu mecmualar vasıtasıyla taşra ve küçük şehirlere yayıldığı söylenebilir.

Belli başlı sak mecmuaları şunlardır: XVI. yüzyıl: Ebüssuûd Efendi, Biḍâʿatü’l-ḳāḍî li-iḥtiyâcihî fi’l-müstaḳbel ve’l-mâżî; Pîr Mehmed b. Mûsâ b. Mehmed el-Bursevî, Biḍâʿatü’l-ḳāḍî li-iḥtiyâcihî ileyh fi’l-müstaḳbel ve’l-mâżî; Hamza Karahisârî, Mühimmâtü’l-ḳuḍât li-iḥtiyâcihim ileyh fî külli’l-mühimmât; Dervîş Mehmed b. Mevlânâ Eflâtun, Ṣakk-i Dervîş Meḥmed. XVII. yüzyıl: Baldırzâde Mehmed Efendi, Sakk-i Baldırzâde (Kitâbü’s-Sak, Sukûk); Mehmed b. Dervîş Mehmed es-Sânî el-Edirnevî, Sakk-i Sânî-i Edirnevî; Mustafa b. Şeyh Mehmed, Ravzatü’l-kudât fi’l-mehâdıri ve’s-sicillât; Hâcibzâde Muhammed b. Mustafa b. Mahmûd el-İstanbulî, Bidâatü’l-hükkâm fî ihkâmi’l-ahkâm; Hızır b. Osman, Sakk-i Hızır. XVIII. yüzyıl: Mehmed b. Abdullah Mûsâzâde, Tuhfetü’l-kitâb; Şânîzâde Mehmed Atâullah’ın babası Hacı Mehmed Sâdık Efendi, Bedâyiu’s-sukûk; Debbağzâde Nûman Efendi, Tuhfetü’s-sukûk. XIX. yüzyıl: Çavuşzâde Mehmed Aziz, Dürrü’s-sukûk; Yûsuf Ziyâeddin b. Hac Ya‘kūb b. Ali el-İstanbulî, Câmiu envâri’s-sukûk ve lâmiu’z-ziyâi li-zevi’ş-şükûk. Büyük çoğunluğu yazma halinde olan bu eserlerin sadece son dört tanesi Osmanlı döneminde basılmıştır (daha geniş bilgi için bk. Kaya, III/5 [2005], s. 379-416).

BİBLİYOGRAFYA
Hilâl b. Muhassin es-Sâbî, el-Vüzerâʾ (nşr. Abdüssettâr Ahmed Ferrâc), Kahire 1958, s. 257; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, Kahire 1303, VII, 13; Kalkaşendî, Ṣubḥu’l-aʿşâ, X, 299; Hâcibzâde Muhammed b. Mustafa, Bidâatü’l-hükkâm, Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 2341, vr. 2a; Mahmûd Hamza, Risâle fî ḫaleli’l-meḥâḍır ve’s-sicillât, Dımaşk 1303, s. 2; Şevki, Sakk-i Adlî Hukukī, İstanbul 1327, s. 5; Abdülazîz ed-Dûrî, Târîḫu’l-ʿIrâḳı’l-iḳtisâdî fi’l-ḳarni’r-râbiʿi’l-hicrî, Bağdad 1948, s. 177-178; Uzunçarşılı, İlmiye Teşkilâtı, s. 116; Bilmen, Kamus2, VIII, 205; Celal Yeniçeri, İslâmda Devlet Bütçesi, İstanbul 1984, s. 127-129, 146-148; Suraiya Faroqhi, “Onaltıncı ve Onyedinci Yüzyıl Kadı Sicillerinde Kaydolunan Ev Satışlarıyla İlgili Belgelerin Şekil Açısından Değişimi”, Tarih Boyunca Paleografya ve Diplomatik Semineri: 30 Nisan - 2 Mayıs Bildirileri, İstanbul 1988, s. 203-208; Mehmet İpşirli, “Sosyal Tarih Kaynağı Olarak Şeriye Sicilleri”, Tarih ve Sosyoloji Semineri, 28-29 Mayıs 1990: Bildiriler, İstanbul 1991, s. 161-162; Halit Ünal, “Şurut-Sukuk: İslâm Hukukunda Belge Tanzimi”, Diyanet Dergisi, XII/3, Ankara 1986, s. 24-31; Süleyman Kaya, “Mahkeme Kayıtlarının Kılavuzu: Sakk Mecmuaları”, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, III/5, İstanbul 2005, s. 379-416; C. E. Bosworth, “Ṣakk”, EI2 Suppl., s. 699.
Bu bölüm ilk olarak 2008 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 35. cildinde, 586-587 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.