SELEM

السلم
Müellif:
SELEM
Müellif: BİLAL AYBAKAN
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
İlk Yayın Tarihi: 2009
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 18.09.2019
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/selem
BİLAL AYBAKAN, "SELEM", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/selem (18.09.2019).
Kopyalama metni
Sözlükte “teslim etmek, teslim olmak, peşin bedelle vadeli mahsul almak” gibi anlamlara gelen selem kelimesi fıkıh terimi olarak nitelikleri belirlenen vadeli malın peşin bedelle satımını ifade eder. Çoğunluğa göre selemin tanımı bu şekilde olmakla birlikte Şâfiîler’e göre tanımdan “vadeli” kaydı kaldırılmalı, Mâlikîler’e göre ise tanıma “veya peşin hükmündeki bedelle” kaydı eklenmelidir (aş.bk.). Peşin bedele “re’sü’l-mâl”, bu bedeli ödeyen tarafa “rabbü’s-selem” (müslim), karşı bedele “müslemün fîh”, bunu borçlanan tarafa “müslemün ileyh” denir. Hadislerde selem terim anlamıyla kullanılmıştır (Wensinck, el-Muʿcem, “slm” md.). “Selem akdi” mânasında selef ve türevleri de hadislerde ve erken fıkıh metinlerinde yaygın şekilde yer almaktadır (Wensinck, el-Muʿcem, “slf” md.; Şâfiî, III, 89). “Slf” maddesinin “selem” anlamında kullanılmasının aslında “esleme fî” terkibinin kısaltılması yoluyla olduğu da söylenmiştir (Mutarrizî, I, 412).

Geniş anlamdaki selem bey‘in bir alt türünü oluşturur. Dar anlamdaki bey‘ ile selem arasında ise iki temel fark vardır. İlk fark, bey‘ akdine konu edilen mal (mebî‘) akid yapıldığı sırada ferden muayyen hale getirilmişken seleme konu edilen mal akid sırasında nev‘an muayyen hale getirilmiştir. İkinci farka gelince bey‘de semen vadeli olabilirken selemde re’sülmâl peşin olmak zorundadır. Selem bey‘u’l-gāibden de farklıdır. Bey‘u’l-gāibde müşterinin görmeden aldığı mal satıcının tasarruf yetkisi altında bulunan müşahhas bir maldır. Selemde ise akid konusu malın ferden tayin edilmemiş olması şarttır. Öte yandan selemde karşılıklı bedellerden birinin peşin olması ve vadeli olan bedelin para olmaması gerekir. Benzer yönleri bulunması sebebiyle fıkıh literatüründe selem başlığı altında ele alınan istisnâ‘ bir eserin meydana getirilmesiyle ilgiliyken selem prensip olarak mislî mallar üzerinde yapılır. Günümüzde pek çok mal gelişen teknoloji sayesinde standart olarak üretilip ürünlerin nitelikleri ayrıntılı biçimde önceden belirlenebildiğinden selem ve istisnâ‘ akidleri arasındaki ayırım önem kazanmaktadır. Meselâ otomotiv sektöründe belli bir üretici firmayla özel bir ürün hususunda anlaşma yapılırsa istisnâın, fakat sipariş verilen bu ürünün aynısı piyasaya da verilen türden ise bu durumda selemin söz konusu olduğu söylenebilir. Buna göre standart malları konu edinen akid selem, standart dışı özel nitelikli malları konu edinen akid ise istisnâ‘dır (bk. İSTİSN‘).

Selemin meşruiyeti kitap, sünnet ve icmâ ile temellendirilmiştir. “Müdâyene âyeti”nde (el-Bakara 2/282) geçen deyn kelimesi İbn Abbas tarafından selem olarak tefsir edilmiş (Taberî, III, 116) ve müfessirlerce “deyn” selemin de içinde yer alabileceği bir üst kavram olarak yorumlanmıştır (Fahreddin er-Râzî, VII, 94-95). Hz. Peygamber, Medine’ye hicret ettiğinde Medineli müslümanların tarım ürünlerini peşin bedel karşılığında bir, iki veya üç yıllık vadeyle sattıklarını (selem veya selef yaptıklarını) görmüş ve onlara, “Kim bir şeyde selem yaparsa belirli ölçüde, belirli tartıda ve belirli zamana kadar yapsın” demiştir (Buhârî, “Selem”, 1, 2, 7; Müslim, “Müsâḳāt”, 128). Selemin icmâ ile de sabit olduğu belirtildiği halde dört mezhep literatüründe, “Selem ihtiyaca binaen kıyasa aykırı biçimde meşrû kılınmıştır” ifadesinin yer alması İbn Teymiyye ve talebesi İbn Kayyim tarafından eleştirilmiştir. İbn Kayyim, Resûl-i Ekrem’in, “Yanında olmayanı satma” yönündeki emrinin (Ebû Dâvûd, “Büyûʿ”, 68) fıkıhta “ma‘dûmun satışı” olarak ifade edildiğini ve selemin de genellikle bu kapsamda değerlendirildiğini, ancak bu yasağın satıcının mülkünde bulunmayan veya teslimi mümkün olmayan mala ilişkin olduğunu, seleme konu edilen malın ise nitelikleriyle belirlenmiş olup böyle bir malın akde konu yapılabileceğinin müdâyene âyetinden rahatlıkla anlaşılabileceğini ifade eder (İʿlâmü’l-muvaḳḳıʿîn, II, 19).

Hanefîler’e göre kurucu irade beyanları selem akdinin tek rüknü iken cumhur tarafları ve akdin konusunu da rükün olarak nitelemektedir. Hanefî ve Mâlikîler’le Şâfiîler’in bir kısmına göre selem akdinin kuruluşu için selem lafzı şart değilken Şâfiî mezhebinde tercih edilen görüşe ve Züfer’e göre bu akdin selem lafzıyla yapılması şarttır. Züfer’in tercihinde selemi kıyasa aykırı görmesi rol oynarken Şâfiîler’in tercihinde, vadesiz selemi mümkün görmeleri sebebiyle selemle mutlak bey‘i birbirinden ayırmayı sağlayan bir kritere ihtiyaç duymaları etkili olmuştur.

Fıkıh literatüründe selem için öngörülen geçerlilik şartları şöylece özetlenebilir:

1. Karşılıklı bedeller mütekavvim mal olmalıdır. Bu bağlamda Hanefîler, mütekavvim mal saymadıkları menfaatin selem akdinde bedel olamayacağını öngörerek diğer mezheplerden ayrılmıştır.

2. Karşılıklı bedeller belirlenmiş (mâlûm) olmalıdır. Her iki bedel için gerekli görülse de belirlenmiş olma şartı re’sülmâlden çok müslemün fîhi ilgilendirir; zira re’sülmâl zaten çoğunluğa göre akid meclisinde, Mâlikîler’e göre de fazla geciktirilmeden ödenmek durumundadır (aş.bk.). Bu bakımdan fakihlerin çoğunluğuna göre akid meclisinde re’sülmâlin görülmesi yeterlidir. Ancak akdin feshi halinde doğabilecek ihtilâfları bertaraf etmek amacıyla Ebû Hanîfe mislî maldan oluşan re’sülmâlin miktarının, Hanbelîler ise her hâlükârda re’sülmâlin niteliklerinin ve miktarının akidde belirtilmesini gerekli görür. İbn Hazm, selemi düzenleyen hadisin lafzından hareketle bütün mislî malları değil sadece keylî ve veznî olanları seleme elverişli görmüşse de (el-Muḥallâ, IX, 105) İslâm hukukundaki hâkim kanaate göre nitelikleriyle belirlenip zimmet borcu olabilen her türlü mal selem konusu olabilir. Bu durum mislî malların seleme daha elverişli olmasına zemin hazırlamaktaysa da asıl önemli olan, ister mislî ister kıyemî olsun malın zimmette yer alabilecek şekilde nitelikleriyle tanımlanabilmesidir. Bu bakımdan Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelîler mislî olmadığı halde yaş, cinsiyet vb. özelliklerinin belirtilmesi şartıyla hayvanın da seleme konu olabileceğini kabul ederken (İbn Kudâme, IV, 308; Şirbînî, II, 110-111; Derdîr, III, 278) Hanefîler, İbn Mes‘ûd’un görüşünü esas alarak bu şekilde belirsizliğin giderilmesinin mümkün olmadığını ve hayvanın seleme konu olamayacağını belirtmiştir (Şeybânî, V, 8; Kâsânî, V, 209). Bununla birlikte Hanefîler’e göre klasik dönemde tartıyla değil taneyle satılan, fakat birimleri arasında fiyata yansıyacak düzeyde fark bulunmayan yumurta ve ceviz gibi mallar seleme elverişli sayılırken birimleri arasında önemli fark bulunan nar, ayva, karpuz vb. ürünler selem için uygun bulunmamıştır (Şeybânî, V, 10). Öte yandan fakihlerin çoğunluğu re’sülmâlin para olmaması şartıyla paranın müslemün fîh olabileceğini kabul ederken Hanefîler bunu kabul etmez.

3. Re’sülmâl peşin olmalıdır. Mâlikîler dışındaki çoğunluk re’sülmâlin akid meclisinde kabzını selemin sıhhat şartı saymıştır. Akdin yapıldığı sırada re’sülmâlin hemen kabzedilmesi şart olmayıp bunun akid meclisi içinde olması yeterlidir. Kabz şartını gerekçelendirme bağlamında selemin meşruiyetini gösteren hadiste geçen “islâm” veya “islâf” kelimelerinde “teslim” anlamının bulunduğu, re’sülmâlin kabzedilmemesi halinde icmâ ile yasaklanan, vadeli ile vadelinin mübadelesine (el-kâli’ bi’l-kâli’) zemin hazırlanmış olacağı, zaten selemde belli oranda var olan belirsizliğin (gararın) re’sülmâlin kabzedilmesiyle kabul edilebilir hale geleceği ve değişime konu yapılan her iki bedelin de vadeli olması halinde akdin maksadı olan hukukî sonuca ulaşılamayıp akdin işlevsiz kalacağı ifade edilmiştir. Akid meclisinde kabzı şart koşmayan Mâlikî mezhebinde tercih edilen görüşe göre -taraflarca kararlaştırılmış olsun veya olmasın- re’sülmâl en çok üç günlük gecikmeye konu olabilir; üç günü aşan sürenin şart koşulması halinde akdin geçersiz olacağında ihtilâf bulunmaz; ancak taraflarca şart koşulmadığı halde re’sülmâlin üç günden sonra ve malın teslim edileceği vadeden önce kabzedilmesi durumunda selemin geçerli olacağı yönünde bir görüş vardır. Cumhur ile Mâlikîler arasındaki görüş ayrılığı selemde şart muhayyerliğinin hükmü konusuna da yansımış ve cumhur selemde şart muhayyerliğini câiz görmezken Mâlikîler bunu üç güne kadar câiz görmüştür (Şâfiî, III, 133; Kâsânî‘, V, 201; Buhûtî, Şerḥu Müntehe’l-irâdât, II, 169; Desûkī, III, 195-196). Re’sülmâlin kısmen kabzedilmesi halinde çoğunluğa göre akid, kabzedilen miktar ve müslemün fîhten bu miktara tekabül eden kısım oranında geçerli olur. Re’sülmâlin kabzedilmeyen kısmı itibariyle bu akdin deynin deynle satışına yol açacağını düşünen Mâlikîler akdin tamamen geçersiz olacağını öngörür. Vadesi gelmiş alacağın selemde re’sülmâl olabileceği İbn Teymiyye ve İbn Kayyim tarafından kabul edilirken deynin deynle satışı olacağı gerekçesiyle fakihlerin büyük çoğunluğu tarafından bu tasarruf câiz görülmez. Akidden önce selem borçlusunun elinde bulunan selem alacaklısına ait malın (ayn) re’sülmâl yapılabileceği ittifakla kabul edilmiş, ancak bu malın kabzının yenilenmesinin gerekip gerekmeyeceği fakihler arasında tartışılmıştır.

4. Müslemün fîh olarak belirlenen mal piyasada mevcut olmalıdır. Nev‘an muayyen bir cins borcu olan müslemün fîh İslâm hukukunda cins borcunun prototipini oluşturur. Buna göre müslemün fîhte ifası gereken edim, borçlanılan cinsin muayyen bir ferdi olmayıp o cinsin sözleşme sırasında kararlaştırılan özelliklerine sahip herhangi bir ferdidir. İfa olarak sunulan fert akde aykırı çıkarsa o cinsten akde uygun bir fert ifa edilinceye kadar edim borçlunun zimmetinde kalmaya devam eder (İbn Kudâme, V, 475; Karâfî, III, 253-254). İfanın konusunu aşırı derecede daraltıcı nitelikteki şartlar, meselâ belli bir tarlanın ürününden, hatta bazı mezheplere göre belirli bir kasabanın ürününden olmak şartıyla yapılan selem ifa imkânsızlığına yol açar düşüncesiyle selemde muteber sayılmamıştır (Şeybânî, V, 6-7, 48-49; Haraşî, V, 219-221). Hanefîler bu konuda oldukça ihtiyatlı davranarak malın vade süresince piyasada mevcut olmasını gerekli görürken diğerleri malın vade tarihinde normal şartlarda temin edilebilir olmasını yeterli sayar. İbn Kayyim, bu konuda Hanefîler’in garar ihtimalini azaltmak düşüncesiyle hareket etseler de söz konusu şartı koşmakla şâriin müsaade ettiği genişliği daraltıp gereksiz yere sıkıntıya yol açtıklarını ileri sürmüştür (İʿlâmü’l-muvaḳḳıʿîn, II, 20). Hanefî mezhebinde bu şartlarla yapılan bir selem akdinde ifa imkânsızlığının meydana gelmesi oldukça güçleşmektedir. Ancak yine de borç muacceliyet kazandığında edim konusu şeyin ya bir hastalık isabet etmesi veya dolu, sağanak halinde yağış gibi tabii âfetlere mâruz kalması sebebiyle o sene ürün alınamamışsa diğer üç mezhepte olduğu gibi Hanefî mezhebine göre de bu durumda imkânsızlıktan ziyade alacaklının seçimlik yetki hakkı söz konusudur. Alacaklı bu yetkiye dayanarak ya akdi fesheder veya edimini sonraki mevsimin ürününden almak üzere beklemeye katlanır. Züfer’e göre ise bu ifa imkânsızlığı hali olup borçlu, daha önce almış olduğu karşı edimi sebepsiz zenginleşme hükümleri gereğince iade etmek zorundadır (Serahsî, XII, 135-136).

5. Müslemün fîhin ifa zamanı (vade) belirlenmiş olmalıdır. Şâfiî dışındaki çoğunluğa göre malın vadeli olması yapılacak akdin selem akdi olabilmesi için şarttır. Şâfiîler’e göre ise vadeli selemin câiz oluşuna kıyasla vadesiz selem de câiz olmalıdır; önemli olan müslemün fîhin nev‘an muayyen borç olmasıdır. Fakihlerin ittifakıyla, tarafların akidde kararlaştırdıkları vade belirli bir tarih vererek veya hasat zamanı gibi tarafların bileceği tarzda tesbit edilebilir. Bu konuda örf belirleyici rol oynamaktadır (İbn Kudâme, IV, 324; İbn Âbidîn, V, 188). Selemde vadeyi şart koşan fakihlerin bir kısmı amaca uygunluk düşüncesiyle bir ay, on beş gün, üç gün, hatta yarım gün gibi alt sınırlar tesbit ederken bir kısmı bunun örfe bağlı olduğunu, dolayısıyla belli bir sınır koymanın gerekmediğini belirtmiştir. Öte yandan müslemün fîhin takside bağlanması çoğunluk tarafından câiz görülürken bazı fakihler buna cevaz vermemiştir. Selem borçlusu vaktinden önce ifada bulunmak isterse alacaklının bunu kabule mecbur olup olmadığı tartışmalıdır. Fakihlerin bir kısmına göre alacaklı buna zorlanamazken diğer bir kısmına göre ifanın vadeye kadar bırakılmasında alacaklının haklı sebebi olmadığı anlaşılırsa borçlunun menfaati dikkate alınarak ona vaktinden önce ifada bulunma imkânı tanınır. Ancak alacaklı uygun olmayan şartlarda sunulan, meselâ yağmalanma tehlikesinin bulunduğu bir zamanda erken ifayı kabul etmek zorunda değildir. Yine vade hem borçlu hem alacaklı veya sadece alacaklı yararına ise alacaklı vaktinden önce vuku bulan ifayı kabul etmek zorunda değildir. Meselâ hayvan gibi bakım külfeti gerektiren veya çok miktarda buğday gibi depolama masrafı bulunan ya da meyve, et gibi vadesi geldiğinde taze olarak tüketilmek istenilen müslemün fîhin vadesinden önce ifa edilmesi alacaklının zararınadır. Bazı fakihlere göre borçlunun erken ifaya yetkili ve alacaklının kabul etmek zorunda olduğu durumlarda alacaklı ya ifayı kabul veya borçluyu ibra eder. Alacaklı hazır değilse hâkim onun adına ifayı kabul eder (İbn Kudâme, IV, 339; Zerkeşî, I, 102; Şirbînî, II, 116).

6. Müslemün fîhin ifa yeri belirlenmiş olmalıdır. Mal tesliminin belli bir külfeti barındırmasına binaen ve belirlenmemesi halinde doğması muhtemel ihtilâfları önlemek amacıyla ifa yerinin akid sırasında tayin edilmesi Ebû Hanîfe ile selemin vadeli olması halinde Şâfiîler’e göre, selemin geçerlilik şartlarından sayılmakla birlikte taşıma masrafı bulunmadığı takdirde bu şartın gerekli olmadığı bildirilmiştir. İmâmeyn ile Mâlikî ve Hanbelî mezhepleri ve selemin peşin olması halinde Şâfiîler ifa yerinin tesbit edilmesine gerek görmeyip başka yer tesbit edilmemişse ifa yerinin akdin yapıldığı yer olarak belirleneceği görüşündedir (Şeybânî, V, 9-10; Kâsânî, V, 213; İbn Kudâme, IV, 305-334; Nevevî, III, 253-254; Derdîr, III, 286; bu konuda Mecelle Ebû Hanîfe’nin görüşünü kanunlaştırmıştır, md. 386).

7. Akid ribâya yol açmamalıdır. Karşılıklı edimlerin ribevî mallardan oluşması halinde değişime konu yapılan mallar vade ribâsına fırsat vermeyecek şekilde ayarlanmalıdır. Fıkıh mezhepleri selemde ribâ cereyan etmemesi için söz konusu mübadeleyi kendi ribâ kriterlerine uygun şekilde ayarlamışlardır. Farklı ribâ kriterlerine bağlı olarak meşrû mübadele biçimleri de farklılık arzetmektedir (bk. FAİZ).

Selem akdinin yapılmasıyla birlikte bedellerin mülkiyeti karşılıklı olarak taraflara intikal eder. Re’sülmâli peşin teslim alan alıcının onun üzerinde tasarrufta bulunabileceğine dair tartışma yoktur. Müslemün fîh ise satıcının zimmetinde borç olmasına rağmen teslim anında piyasada bulunmama ihtimali düşüncesiyle fakihlerin çoğunluğuna göre mebî‘ gibi algılanarak mebîe ait sıkı hükümlere tâbi tutulmuş olup kabzedilmeden önce istibdâli, selem borçlusuna ya da üçüncü kişiye satılması, havale edilmesi vb. tasarruflar câiz görülmemiştir. Mâlikîler’e göre gıda maddesi olmadıkça müslemün fîh üzerinde kabzdan önce tasarrufta bulunulması câizdir (Sahnûn, IV, 16-17; İbn Kudâme, IV, 335). İbn Teymiyye ve İbn Kayyim ise alacaklının borçludan müslemün fîhin değerinden fazla bir şey almaması şartıyla bu tür tasarruflarda sakınca bulunmadığı görüşündedir. Şâfiîler ve bir kısım Hanbelî fakihi müslemün fîhin istibdâle konu yapılmasını sağlamak için ikāle müessesesini kullanmıştır. Buna göre taraflar öncelikle selem akdini fesheder. Böylece selem alacaklısının verdiği re’sülmâl sebepsiz zenginleşme dolayısıyla, borçlunun zimmetinde yer alır. Bu alacak tıpkı karz ve semen alacağı gibi istibdâle elverişli hale gelir. Semen hükmünde olan bu alacakla da rahatça bir başka şey satın alınabilir. Hanefî ve Mâlikîler’le Hanbelîler’in çoğunluğu ise bunu câiz görmemiştir (Şeybânî, V, 46; İbn Kudâme, IV, 337; Şirbînî, II, 115).

Cins borçlarında hasarın (damân) intikali için teslim prensibinin (kabz) esas alınması hususunda İslâm hukukçularının görüş birliği bulunduğundan kabzdan önce cins borçlarının hasarının borçluya ait olduğunda tartışma yoktur (Kâsânî, V, 244-245; İbn Cüzey, s. 252). Ancak kabz terimine farklı anlamlar yükledikleri için mezheplerin hasarın intikal anına dair görüşleri buna paralel olarak farklılık arzetmektedir (bk. KABZ). Öte yandan selem akdinden doğan müslemün fîh borcu için şahsî veya aynî teminatın cevazı tartışılmıştır. Hanbelî mezhebinde tercih edilen görüşe göre selem borcuna karşılık rehin veya kefalet câiz görülmezken diğer üç mezhepte iki tür teminat da câiz görülmüştür. İbn Hazm ise bu hususta kefaleti câiz görmediği halde rehni câiz görmektedir.

İslâm Konferansı Teşkilâtı’na bağlı İslâm Fıkıh Akademisi 1-6 Nisan 1995 tarihlerinde düzenlediği dokuzuncu dönem toplantısında selem akdi ve çağdaş uygulamalarını ele almış, 85 sayılı kararında klasik fıkhî görüşlerin ifadesinden sonra selem akdinin finans kurumlarınca çeşitli tarım ve sanayi faaliyetlerinin finansında kullanılabileceği, yine bu usulden küçük ölçekli işletmelere makine vb. araçların temininde yararlanılabileceği ve elde edilen ürünlerin üreticiden alınıp pazarlanabileceği belirtilmiştir. Ayrıca günümüz finans kurumlarının bir kısmınca selem akdini esas alan “sukûk selem” adı altında kıymetli evrak ihracı yapılmaktadır.

BİBLİYOGRAFYA
Lisânü’l-ʿArab, “slf”, “slm” md.leri; Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî, el-Aṣl (nşr. Ebü’l-Vefâ el-Efgānî), Beyrut 1410/1990, V, 6-10, 46, 48-49; Şâfiî, el-Üm (nşr. M. Zührî en-Neccâr), Beyrut 1393, III, 89, 133; Sahnûn, el-Müdevvene, IV, 2-74; Taberî, Câmiʿu’l-beyân, III, 116; İbnü’l-Cellâb, et-Tefrîʿ (nşr. Hüseyin b. Sâlim ed-Dehmânî), Beyrut 1408/1987, II, 134-138; İbn Hazm, el-Muḥallâ, IX, 105; Şîrâzî, el-Müheẕẕeb, I, 301; Serahsî, el-Mebsûṭ, XII, 135-136, 200; XV, 111; XXIX, 38-39, 54-55, 59, 78, 83; İbn Rüşd, el-Beyân ve’t-taḥṣîl (nşr. Saîd A‘râb), Beyrut 1404/1984, VII, 67-238; Kâsânî, Bedâʾiʿ, V, 148, 201, 209, 213-214, 234, 244-245; İbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehid, İstanbul 1985, II, 167-174; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, VII, 94-95; Mutarrizî, el-Muġrib fî tertîbi’l-muʿrib (nşr. Mahmûd Fâhûrî – Abdülhamîd Muhtâr), Halep 1399/1979; I, 412; İbn Kudâme, el-Muġnî (Herrâs), IV, 34, 125-126, 304-346; V, 475; Nevevî, Ravżatü’ṭ-ṭâlibîn (nşr. Âdil Ahmed Abdülmevcûd – Ali M. Muavvaz), Beyrut 1412/1992, III, 242-280; Şehâbeddin el-Karâfî, el-Furûḳ, Beyrut, ts. (Dârü’l-ma‘rife), III, 247-254, 289-298; İbn Cüzey, el-Ḳavânînü’l-fıḳhiyye, Libya-Tunus 1982, s. 252; İbn Kayyim el-Cevziyye, İʿlâmü’l-muvaḳḳıʿîn (nşr. Tâhâ Abdürraûf Sa‘d), Kahire, ts. (Mektebetü’l-külliyyâti’l-Ezheriyye), II, 3-70; Bâbertî, el-ʿİnâye (İbnü’l-Hümâm, Fetḥu’l-ḳadîr [Bulak] içinde), V, 341; Bedreddin ez-Zerkeşî, el-Mens̱ûr fi’l-ḳavâʿid (nşr. Teysîr Fâik Ahmed Mahmûd), Küveyt 1402/1982, I, 102; İbnü’l-Hümâm, Fetḥu’l-ḳadîr (Bulak), V, 323-357; Süyûtî, el-Eşbâh ve’n-neẓâʾir, Kahire 1378/1959, s. 275-288; Şirbînî, Muġni’l-muḥtâc, II, 102-117; Buhûtî, Keşşâfü’l-ḳınâʿ, III, 288-311; a.mlf., Şerḥu Müntehe’l-irâdât, Beyrut, ts. (Âlemü’l-kütüb), II, 169; Muhammed b. Abdullah el-Haraşî, Şerḥu Muḫtaṣarı Ḫalîl, Beyrut, ts. (Dâru Sâdır), V, 202-229; Derdîr, eş-Şerḥu’ṣ-ṣaġīr (nşr. Mustafa Kemâl Vasfî), Kahire 1392, III, 196-197, 258, 278-286; Muhammed b. Ahmed ed-Desûkī, Ḥâşiye ʿale’ş-Şerḥi’l-kebîr, Beyrut, ts. (Dârü’l-fikr), III, 195-196; Şevkânî, Neylü’l-evṭâr, V, 255-258; İbn Âbidîn, Reddü’l-muḥtâr (Kahire), V, 188, 209-226; Mecelle, md. 380-387; Nezîh Hammâd, ʿAḳdü’s-selem fi’ş-şerîʿati’l-İslâmiyye, Dımaşk-Beyrut 1414/1993; Bilal Aybakan, İslam Hukukunda Borçların İfası, İstanbul 1998, s. 62-72, 139-146, 151-154, 166-169; Ali es-Sâlûs, “et-Taṭbîḳātü’ş-şerʿiyye li-iḳāmeti’s-sûḳi’l-İslâmiyye”, Mecelletü Mecmaʿi’l-fıḳhi’l-İslâmî, VIII/2, Cidde 1415/1994, s. 487-511; a.e., IX/1 (1417/1996), s. 663-665; “Selem”, Mv.F, XXV, 191-229; J. D. Latham, “Salaf”, EI2 (İng.), VIII, 899-900; a.mlf., “Salam”, a.e., VIII, 914-915; Ali Bardakoğlu, “Selem”, İslâm’da İnanç, İbadet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi (ed. İbrahim Kâfi Dönmez), İstanbul 2006, IV, 1774-1776.
Bu madde ilk olarak 2009 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 36. cildinde, 402-405 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde gösterilmektedir.