SEYYÂRÎ

السيّاري
Müellif:
SEYYÂRÎ
Müellif: REŞAT ÖNGÖREN
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
Baskı Tarihi: 2009
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 01.06.2020
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/seyyari
REŞAT ÖNGÖREN, "SEYYÂRÎ", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/seyyari (01.06.2020).
Kopyalama metni
262 (875-76) yılında Horasan’ın Merv şehrinde doğdu. Annesinin babası Ahmed b. Seyyâr’a nisbetle Seyyârî nisbesiyle tanındı. Merv’in önde gelen bir ailesine mensup olan Seyyârî’ye babasından çok miktarda miras kaldığı, Hz. Peygamber’in sakalından iki tel satın almak için bütün malını verdiği, bunların bereketiyle kendisine tövbe nasip olduğu ve devrin tanınmış sûfîlerinden Ebû Bekir el-Vâsıtî’nin hizmetinde bulunduğu belirtilmektedir. Seyyârî, Ebû Bekir el-Vâsıtî’nin yanı sıra birçok şeyhten faydalandı. Fıkıh ve hadis alanlarında üstat olduğu, etrafında toplanan müridlerine Seyyârî denildiği nakledilir. Vasiyeti gereği Resûlullah’ın iki tel kılı ağzına konularak defnedilen Seyyârî’nin ölüm tarihini Muhammed b. Hüseyin es-Sülemî, Ebû Nuaym el-İsfahânî ve Abdülkerîm el-Kuşeyrî gibi kendisinden bahseden ilk sûfî müellifler 342 (953-54) olarak kaydederken (Ṭabaḳāt, s. 440; Ḥilye, X, 380; Risâle, s. 168) İbn Mâkûlâ, Abdülkerîm es-Sem‘ânî ve İzzeddin İbnü’l-Esîr 344 (955-56) tarihini vermişlerdir (el-İkmâl, IV, 509; el-Ensâb, VII, 213; el-Lübâb, II, 163). Merv’de bulunan kabrinin önemli ziyaret yerlerinden biri olduğu, burada yapılan duaların geri çevrilmediği rivayet edilmektedir. Seyyârî Ebü’l-Müveccih Muhammed b. Ömer el-Mervezî, Ahmed b. Abbâd b. Süleyman, Muhammed b. Câbir, Abdülazîz b. Hâtem, Muhammed b. Eyyûb gibi şahıslardan hadis almış, kendisinden hadis hâfızları Ebû Abdullah İbn Mende ile Hâkim en-Nîsâbûrî ve kız kardeşinin oğlu Abdülvâhid b. Ali es-Seyyârî rivayette bulunmuştur.

Seyyârî’nin Merv’de hallerin hakikatlerinden bahseden ilk sûfî olduğu, tevhid konusu üzerinde çokça durduğu ve bu husustaki görüşlerinin Cebriyye’nin anlayışına benzediği, bu sebeple Cebriyye’den olmakla itham edildiği ve çok sıkıntı çektiği belirtilmektedir. Seyyârî’ye göre rubûbiyyet Hakk’ın takdir ve hükmünün geçerli olması, abdiyyet kulun mâbudunu bilmesi ve ahidlerini yerine getirmesidir. Kulun levh-i mahfûzda kendisi için yazılmış bir günahı terketmesi ya da bağlı bulunduğu kazâ hükmünden dönmesi mümkün değildir. Ona göre, “Allah onları takvâ kelimesine bağlı tutmuştu, esasen onlar buna lâyık ve ehil idi” meâlindeki âyet (el-Feth 48/26), “Allah onları ezelde takvâya ehil kıldı ve vakti gelince iman ve ihlâs kelimesini onlarda ortaya çıkardı” anlamına gelmektedir.

Tasavvufta seyrüsülûk esnasında yaşanan cem‘ ve tefrika hallerinden ilk defa Seyyârî söz etmiştir. Hücvîrî’nin kaydına göre Bâyezîd-i Bistâmî, Ebû Hafs el-Haddâd, Sehl b. Abdullah et-Tüsterî, Ebû Bekir eş-Şiblî, Ebü’l-Hasan Ali b. İbrâhim el-Husrî gibi Ebü’l-Abbas es-Seyyârî de devamlı sûrette galebe vaziyetinde (cem‘) bulunmaktaydı. Namaz vakti gelince tefrika haline döner, namazdan sonra tekrar eski halini alırdı. Muhtemelen bu sebeple Seyyârî’nin tevhid görüşü cem‘ halini yaşayan sûfînin durumuyla paralellik arzetmektedir. Nitekim ona göre tevhid akla Hak Teâlâ’dan başka bir şeyin gelmemesi, gerçek mârifet kalbin O’ndan başkasını hatırlamamasıdır.

Seyyârî müridlerin eğitimleri için şer‘î emirler ve yasaklara karşı sabrı, sâlihlerle sohbeti, arkadaşlara hizmeti, fakirlerle oturup kalkmayı gerekli görür. Onunla birlikte cem‘ ve tefrika anlayışına dayalı Seyyâriyye adıyla bir tasavvufî cereyan ortaya çıkmıştır. Bu adın, mensuplarını tanımlama bağlamında “cem‘ ile fark arasında gelip gidenler” anlamını ifade etmek için verildiği belirtilmişse de (DİA, VII, 278) bunu kurucusunun Seyyârî nisbesine bağlamak daha doğrudur. Hücvîrî kendi döneminde Nesâ ve Merv şehirlerinde bu tasavvufî cereyana mensup sûfîlerin büyük bir cemaat teşkil ettiğini, adı geçen şehirlerdeki müridlerin birbirlerine mektup ve risâleler yazarak cem‘ ve tefrika konusunda görüş alışverişinde bulunduklarını söyler (Keşfü’l-mahcûb, s. 378-379). Seyyârî’nin sohbet halkasına katılanlar arasında kız kardeşinin oğlu Abdülvâhid b. Ali es-Seyyârî ile Muhammed b. Muhammed b. Ömer b. Şebbûye el-Mervezî de vardır. Seyyârî’den sonra yerine yeğeni Abdülvâhid b. Ali geçmiştir. Harîrîzâde, Abdülvâhid b. Ali’nin ardından silsilenin Muhammed b. Hüseyin es-Sülemî’ye, ondan da Abdülkerîm el-Kuşeyrî’ye ulaştığını belirtir. Seyyârî’nin silsilesini ise Ebû Bekir el-Vâsıtî aracılığıyla Cüneyd-i Bağdâdî’ye, ondan birkaç vasıtayla İbrâhim b. Edhem’e, ondan da Veysel Karanî’ye ulaştırır (Tibyân, II, vr. 166a-b). Seyyârî’nin rivayet ettiği hadisleri kaydettiği (Sülemî, s. 440) ve değerli eserler kaleme aldığı (Hücvîrî, s. 262) belirtilmişse de bunlar günümüze ulaşmamıştır. Sülemî’nin tasavvufî tefsiri Ḥaḳāʾiḳu’t-tefsîr’de görüşlerine yer verdiği sûfîlerden biri de Seyyârî’dir. Bazı kaynaklarda Seyyârî’nin birkaç beyitlik şiirleri kaydedilmiştir.

BİBLİYOGRAFYA
Sülemî, Ṭabaḳāt, s. 440-447; Ebû Nuaym, Ḥilye, X, 380-381; Kuşeyrî, Risâle (Uludağ), s. 168, 365; Hücvîrî, Keşfü’l-mahcûb (Uludağ), s. 261-262, 378-379, 385; İbn Mâkûlâ, el-İkmâl, IV, 509; Herevî, Ṭabaḳāt, s. 364-365; Sem‘ânî, el-Ensâb, VII, 212-213; İbnü’l-Cevzî, el-Muntaẓam, VI, 374; Ferîdüddin Attâr, Tezkiretü’l-evliya (trc. Süleyman Uludağ), İstanbul 1991, s. 776-778; İbnü’l-Esîr, el-Lübâb, II, 162-163; Muhammed Pârsâ, Faṣlü’l-ḫiṭâb (nşr. Celîl-i Misgernejâd), Tahran 1381 hş., s. 49-50, 167; İbn Tağrîberdî, en-Nücûmü’z-zâhire, III, 309-310; Câmî, Nefeḥât, s. 145-146; Şa‘rânî, eṭ-Ṭabaḳāt, I, 118; Münâvî, el-Kevâkib, II, 19-20; İbnü’l-İmâd, Şeẕerât, IV, 229-230; Mustafa el-Arûsî, Netâʾicü’l-efkâri’l-ḳudsiyye (nşr. Abdülvâris M. Ali), Beyrut 1420/2000, II, 4-5; Harîrîzâde, Tibyân, II, vr. 164a-166b; Süleyman Ateş, Sülemî ve Tasavvufî Tefsiri, İstanbul 1969, s. 87-88; R. Gramlich, Alte Vorbilder des Sufitums, Wiesbaden 1996, II, 413-450; Bahş İrfân, “Ebü’l-ʿAbbâs-ı Seyyârî”, DMBİ, V, 673-674; Hasan Kâmil Yılmaz, “Cem‘”, DİA, VII, 278.

Reşat Öngören
Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2009 yılında İstanbul'da basılan 37. cildinde, 39-40 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
Her hakkı mahfuzdur. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin her türlü telif hakkı TDV İslâm Araştırmaları Merkezi’ne ait olup 5846 sayılı Kanun hükümlerine tâbidir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarındaki yazıların bütün olarak elektronik ya da matbu bir ortamda yayımlanması yasaktır; ancak kaynak gösterilmesi (TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde yer aldığının ifade edilmesi) ve doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla yazılardan kısa bölümler iktibas edilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi internet sayfalarında yer alan resim, fotoğraf, grafik, çizim, cetvel vs. her türlü görüntü malzemesinin başka bir ortamda yayımlanması kesinlikle yasaktır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde okumak ister misiniz?
BAŞKA BİR MADDE GÖSTER