SÜLEYMAN PAŞA, Malatyalı - TDV İslâm Ansiklopedisi
Sitemize erişimde kesintiler yaşanabilmektedir. Sorunun çözümü için çalışmalar devam etmektedir.

SÜLEYMAN PAŞA, Malatyalı

SÜLEYMAN PAŞA, Malatyalı
Müellif: BEKİR KÜTÜKOĞLU
Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi
Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi
Baskı Tarihi: 2010
Son Güncelleme Tarihi: -
Erişim Tarihi: 28.02.2021
Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/suleyman-pasa-malatyali
BEKİR KÜTÜKOĞLU, "SÜLEYMAN PAŞA, Malatyalı", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/suleyman-pasa-malatyali (28.02.2021).
Kopyalama metni
Malatya’da doğdu. Ermeni asıllı olduğu yolundaki rivayet zayıf ve şüphelidir. “Koca” lakabıyla da anılır. Akrabasından Kapıağası İsmâil Ağa’nın aracılığıyla küçük yaşta Atmeydanı’ndaki İbrâhim Paşa Sarayı’na girdiği, ardından Enderun’a alınıp eğitim kademelerinden geçerek tülbent ağalığına kadar yükseldiği bilinmektedir. Silâhdar, onun Enderun’a alınmasından sonra Seferli Koğuşu’na miftah şâkirdi yapıldığını ve Has Oda’ya intikal ettiğini belirtir (Târih, II, 293). 1050’de (1640) Arnavut Mûsâ Paşa’nın yerine silâhdarlığa getirildi; ardından vezirliğe yükselip altı ay kadar kubbe vezirliğinde bulundu. 12 Cemâziyelevvel 1054’te (17 Temmuz 1644) Rum eyaleti beylerbeyi (BA, Ruûs Defteri, nr. 258/51 A, s. 45) ve daha sonra Erzurum valisi oldu. Bu görevdeyken İran’dan gelip kendisinin on yıl önce katledilmiş bulunan Abaza Mehmed Paşa olduğunu iddia eden birinin Erzurum’da çıkardığı karışıklıklarla uğraştı ve onu ortadan kaldırmayı başardı (Evliya Çelebi, I, 236-238). Bu âsinin 8 Rebîülâhir 1056’da (24 Mayıs 1646) İstanbul’a gönderilen başının Abaza’ya aidiyeti hakkındaki şüpheyi gidermek için İstanbul’a çağrıldı (Kâtib Çelebi, II, 292). İstanbul’a gittikten sonra Çeşme’de Anadolu askerini Girit’e sevketmekle görevlendirildi (Cemâziyelevvel 1057 / Haziran 1647). Ardından Sakız muhafızlığında bulundu (a.g.e., II, 313). İstanbul’a dönüşünde vezâret hasları ile tekrar kubbe veziri oldu ve Sultan İbrâhim’in küçük yaştaki kızı Ayşe Sultan ile evlendirildi. Onunla beş ay nikâhlı kaldı. Ayşe Sultan daha sonra İpşir Mustafa Paşa’ya verildi. Alderson’un Süleyman Paşa’nın zevcesini IV. Murad’ın kızı, İpşir Mustafa Paşa’nın zevcesini Sultan İbrâhim’in kızı olarak göstermesi yanlıştır (The Structure of the Ottoman Dynasty, lv. XXXVI, XXXVII).

Kara Murad Paşa, on aylık ikinci sadâretinde karşılaştığı birtakım güçlükler ve hakkındaki isnatlar neticesinde mevkiini muhafaza edemediğinden sadâret, padişah üzerinde büyük nüfuzu olan eski yeniçeri ağalarından Karahasanzâde Hüseyin Ağa’nın rolüyle 16 Şevval 1065’te (19 Ağustos 1655) kubbe veziri Süleyman Paşa’ya verildi. Çok güç şartlarda sadrazam olan Süleyman Paşa’nın altı ay on gün devam eden görevi sırasında ortaya çıkan belli başlı hadiseler Celâlî ve valilerin yol açtığı karışıklıklar, Girit ve Kırım olaylarıyla malî sıkıntılar çerçevesinde toplanabilir.

Süleyman Paşa, gerek şahsiyeti gerekse mevkiinin durumu sebebiyle zaruri olan ıslahatı yapacak güçte değildi. Nitekim sonradan Köprülü Mehmed Paşa’nın sadârete getirilmesine sebep olan mimar Kasım Ağa, Süleyman Paşa’ya neden kapıkulu sayısını azaltıp malî tasarrufta bulunmadığını ve liyakatli kimseleri iş başına getirmediğini sorduğunda Süleyman Paşa nüfuzlu kimselerin himayesi sebebiyle iş başındakileri uzaklaştıramadığını, etrafını çeviren casus ağının liyakatli kimselerle temasına bile engel olduğunu, malî kudreti olmayanlarla iş yapamayacağını, geleceğe yönelik tedbirler almak yerine günlük ihtiyaçları karşılamakla uğraştığını bildirmişti (Naîmâ, VI, 135). Malî sıkıntıyı gidermek için iki üç yıllık vergilerin peşin para ile iltizama verilmesi, yahudi sarraflardan alınan züyûf akçenin kapıkuluna ulûfe olarak dağıtılması gibi uygulamalar kaldırılacağı yerde arttırılmaktaydı. Devlet memuriyetleri altı yedi ayda bir satılıp her ulûfe dağıtımında istikraz adıyla Enderun hazinesinden birkaç yüz kese alındığı halde malî sıkıntı önlenememekteydi. Son defa tevcihler, müsâdere ve istikrazlarla sağlanan para maaşlara yetmediğinden defterdarın etrafındaki mültezimlerin telkiniyle hazinedeki sağlam para sarraflara verilip çingene ve meyhâne akçesi denilen kırkık ve kızıl (bakırı çok) akçe ile değiştirilerek güçlükle ulûfe tamamlanabilmişti. Fakat bu durumun bir karışıklığa yol açacağının farkında olan Süleyman Paşa sadâretten feragat ettiğini vâlide sultana bildirdi. Devlet üzerinde nüfuz sahibi olanların çoğu, onun son derece mülayim bir adam ve kendi nüfuzlarının devamı için bir siper olduğunu düşünerek azlini istememekteydi. Ancak bazı devlet adamları sadâretin bir ehline verilmesini Dârüssaâde ağası vasıtasıyla vâlide sultana telkin etti. Gizlice yapılan istişarelerden sonra 2 Cemâziyelevvel 1066 (27 Şubat 1656) tarihinde mühür Süleyman Paşa’dan alınarak Girit serdarı Deli Hüseyin Paşa’ya gönderildi. Süleyman Paşa bir bakıma azledilmiş olmakla hayatını kurtarmıştı. Nitekim alınan yanlış malî tedbirler, Girit’ten gelen yeniçerilerin 9 kıst mevâcib talebiyle yaptıkları gösteriye eklenince daha mührün alınmasından bir hafta geçmeden Çınar Vak‘ası adıyla anılan çok vahim hadise patlak vermiştir.

Çınar Vak‘ası’nın ardından Süleyman Paşa 6 Cemâziyelâhir’de (1 Nisan) Bosna valiliğine tayin edildi. 14 Safer 1067’ye (2 Aralık 1656) kadar bu hizmette kaldı (Silâhdar, I, 36). Bosna’dan azlinden iki yıl sonra padişahın Celâlî isyanlarının bastırılması hareketini takip etmek için Bursa’da bulunduğu sırada İstanbul kaymakamlığına getirildi (4 Zilkade 1069 / 24 Temmuz 1659). 16 Zilkade 1070’te (24 Temmuz 1660) Odunkapı’dan çıkan yangın, Kaymakam Süleyman Paşa’nın bütün gayretlerine rağmen kırk dokuz saat devam ederek Fatih-Unkapanı-Eminönü ve Sultanahmet-Kadırga-Samatya arasına yayılıp devrin kaynaklarına göre 280.000 evi harap etti. Yangının yayılmasında kusurlu bulunan Süleyman Paşa azledilerek Edirne’ye çağrıldı. Ardından Silistre (Özü) beylerbeyiliğine gönderildi. 1663 sonbaharında Don Boğazı’nda Kazaklar’ın kayıklarıyla Karadeniz’e geçerek sahilleri vurmalarını önlemeye çalıştı. Ancak bunda da başarılı olamadı. Sisli bir havada Kerç Boğazı’ndan çıkan Kazaklar’ın yine etrafı yağmalamasından sorumlu tutulacağını düşünüp kendini kurtarmak için boğazın muhafazasında bulunan Azepler ağası Mehmed Ağa’yı gafletle, Karadeniz donanması serdarı Mehmed Paşa’yı ise vakitsiz İstanbul’a dönmekle itham ederek idamlarına yol açtı. Karadeniz’e tekrar donanma çıkarıldıysa da Kazaklar bir fırsatını bulup izlerini kaybettirdiler. Süleyman Paşa, yine Bucak sınır boylarında Akkirman muhafazasında bulunurken 3 Zilkade 1075’te (18 Mayıs 1665) ikinci defa İstanbul kaymakamı tayin edilince Akkirman’dan süratle ayrılıp 17 Zilkade’de (1 Haziran) İstanbul’a geldi. Bu defa da İstanbul’da yangın âfetiyle karşılaştı. 10 Muharrem 1076 (23 Temmuz 1665) gecesi Galata önünde bir kalyon, ertesi gece bir câriyenin verdiği ateşle Topkapı Sarayı’nın Harem’i ve civarındaki binalar yanmış, Harem halkı önce Çayır Köşkü’ne, ardından Eski Saray’a nakledilmişti. 25 Muharrem’de (7 Ağustos) Odunkapı’dan çıkan bir yangının Zindankapı’ya kadar olan sahayı kül ettiği haberi padişaha ulaşmıştı. Verilen şiddetli emirlerle yangını kasten çıkaran kundakçılar yakalanıp nisbî bir huzur temin edilebildi. IV. Mehmed, Edirne’den Gelibolu yoluyla İstanbul’a dönerken Kaymakam Süleyman Paşa tarafından 29 Rebîülevvel’de (9 Ekim) Küçükçekmece’de karşılandı. 2 Rebîülâhir’de (12 Ekim) padişah ve sadrazam şehre girdiklerinde Süleyman Paşa’nın kaymakamlığı da sona ermiş oldu ve tekrar kubbe vezirleri arasına katıldı. Girit seferi dolayısıyla padişahın Edirne’ye hareketini (7 Şevval 1076 / 12 Nisan 1666) takiben vâlide sultan ve şehzadelerin de Edirne’ye hareketi kararlaştırılmış olduğundan Süleyman Paşa vâlide sultan konakçılığıyla görevlendirildi. Ardından Erzurum valiliğine gönderildi (3 Zilhicce 1076 / 6 Haziran 1666). Bir yıl sonra azledilerek vezâret haslarıyla emekliliğe sevkedildi (28 Zilhicce 1077 / 21 Haziran 1667). Son yirmi yılını Üsküdar’daki evinde geçiren Süleyman Paşa, seksen yaşlarında iken 15 Rebîülâhir 1098 (28 Şubat 1687) tarihinde vefat ederek evi civarında hazırlamış olduğu mezara defnedildi. Kaynaklarda yumuşak tabiatlı, saf, dindar, ancak şanssız bir devlet adamı olarak nitelendirilir.

BİBLİYOGRAFYA
 , II, 292, 313; Karaçelebizâde Abdülaziz Efendi, Ravzatü’l-ebrâr, Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 2163, vr. 6b; Mehmed Halîfe, Târîh-i Gılmânî, İstanbul 1340, s. 36; Vecîhî Hasan, Târih, Süleymaniye Ktp., Hamidiye, nr. 917, vr. 46b, 47b, 49a; Evliya Çelebi, Seyahatnâme, I, 236-238; II, 167; Abdurrahman Abdi Paşa, Vekāyi‘nâme, TSMK, Koğuşlar, nr. 915, vr. 12b, 25b, 26b, 70a-72a, 93b-104a, 117b; Naîmâ, Târih, VI, 106-108, 135-138, 155, 282, 401; Hadîkatü’l-vüzerâ, s. 101; Silâhdar, Târih, I, 16, 26, 36, 166, 183-185, 255, 379, 384, 389, 410, 434; II, 264, 293; Râşid, Târih, I, 97, 105, 129; A. D. Alderson, The Structure of the Ottoman Dynasty, Oxford 1956, lv. XXXVI, XXXVII; Bekir Kütükoğlu, “Süleyman Paşa”, İA, XI, 197-200.
Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2010 yılında İstanbul’da basılan 38. cildinde, 98-99 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nden rastgele bir madde okumak ister misiniz?
BAŞKA BİR MADDE GÖSTER